7. bölüm / 7
PETEK7. Bölüm
Bölümler 7Şu an: 7. Bölüm
- 1 1. Bölüm1.479 kelime
- 2 2. Bölüm1.853 kelime
- 3 3. Bölüm2.283 kelime
- 4 4. Bölüm2.381 kelime
- 5 5. Bölüm6.449 kelime
- 6 6. Bölüm3.332 kelime
- 7 7. Bölüm4.046 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Ne?"
"Bomba var..."
"Tamam şey yapalım... Şey... İlerden sağa gir hemen, orada boş bir arazi var. Hemen oraya girip inmemiz lazım."
Hemen dediğini yapıp ilerden sağa kırdım ve bir süre gittikten sonra o boş araziye gelince hızlıca durdum. Kemeri çözüp inmeye yeltendim ama aksilik çıkmazsa sıkıntı olurdu zaten, kemerim kilitlendi.
"Allah kahretsin bir bu eksikti!"
Kemeri açmaya çalışıyorum ama açılmıyor bir türlü. Kayışın toplandığı yerdende çekmeye çalışıyorum ara ara ama yok, olmuyor. Alperen ise inmişti çoktan. Ben inmeyince hızlıca kapım açıldı.
"İnsene, ölmeyi mi bekliyorsun?"
Bu adam niye bağırıyor sürekli ya? Altımda bomba var belki o yüzden olabilir.
"Kemer kitlendi, keyfimden durmuyorum herhalde."
Hemen içeri eğilip kemeri açtı. Ama ne alaka yani iki saattir uğraşıyorum açılmıyor da bu nasıl açtı?
Ama bunu düşünmeye vakit olmadığı için hızlıca inip arabadan uzağa, en uzağa doğru koşmaya başladık. O kadar hızlı koşmaya çalışıp aynı anda düşünmeye çalışmak o kadar zordu ve karmaşıktıki bir an sanki yürümeyi unuttum gibi oldu. Ayağım kayınca bir an yere düştüm. Tam büyük kayalıkların oraya gelince... Bam!
Hemen kayaların yanına eğilmek zorunda kaldık. Etraf toz duman olmuştu. Demek ki bir saniye geç kalsak...
Başımı kaldırdığımda önümü göremiyordum çünkü Alperen kapatıyordu. Üstüme kapanmış duruyordu. Ben başımı kaldırınca o da kalktı. Çekilince direkt arabadan çıkan o turuncu kırmızı alevlere baktım. Yanıyordu...
"Bir bu eksikti... Polis aracına bomba koymak... Biri iyi yürek yemiş anlaşılan. "
"Hemde ne yürek. Sen iyi misin? Bir yerinde bir şey var mı? Kulakların falan çınlamıyor değil mi? Düştün ya bileğin falan..."
"Yok yok, bir şey yok. İyiyim ben. Ne yapacağız şimdi?"
"Ekiplere haber verdim, gelirler birazdan. Gelsinler de sonra biz çıkarız, şu nikah salonuna geçeriz. Emir'ler belki de varmıştır."
"Allah'ım sen sabır ver Zehra'ya... Hz. Yusuf gibi dayanma gücü ver sen ona..." dedim sessiz sessiz.
Ekipler geldiği gibi araç değişikliği yapıp hemen adrese devam ettik başka araç alıp. Ama aklım almıyordu altı üstü beş dakika boş kalmıştı araba, ne ara kim koymuş olabilir?
Ya biri çok zekice oynuyor, ya da aramızda bir köstebek var...
Adrese gelince durduk, o kocaman belediye binasına baktım. Zehra belki de içeride, kim bilir ne halde...
Bunları düşünene kadar Zehra'yı bulmak daha doğru olacağı için hemen indik. Emir'lerde inmişti.
"Alperen ne oldu? Geciktiniz, bir de araç değişmişsiniz." diye sordu Emir.
"Aracın altına bomba yerleştirmişler komiserim. O yüzden araziye gririmek zorunda kaldık."
Emir şokla bize baktı. "Bomba mı?" dedi sanki tekrar edince şaka diyecekmişim gibi. Alperen'e döndü sonra. "Ne bombası oğlum, dalga mı geçiyorsunuz?"
"Aynen kardeşim derdimiz yok bombalı şaka yapalım dedik. Salak mısın sen? Ekipleri bekledik, tekrar araç değiştirdik anca işte."
"Oğlum ne bombası? Kim cesaret ediyor lan böyle bir şeye? Ne zaman fark ettiniz?"
"Son yol ayrımının orada fark ettim, telefon düştü, onu ararken elim çarptı. Oradan da sapınca arazinin ortasında indik direkt. Bir kaç saniye geç kalsak..."
Sözümü bitirmeden Alperen konuştu bu sefer. "Ama geç falan kalmadık, şükür. Şimdi asıl konumuza dönelim, nikah salonuna niye saklasın bu Serkan malı kızı?"
Emir konuya tekrar dönünce o şaşkın ifadesini anında eski haline, o ciddiyetine ve sinirine geri çevirdi. Başını belediye binasına dikti ve bir beş saniye falan baktı.
"Bu Serkan dediğin şerefsizin psikolojik rahatsızlığı falan mı var? Nikah salonu ne alaka? Zorla evlenmeye falan çalışıyorsa... Evlenecek bir Serkan kalmayacak ortada."
Emir resmen burnundan soluyordu. Ben bu adamı anlamıyorum gerçekten, daha tanışalı kaç gün olmuş ne biçim bir sahiplenme bu?
Aşırı derecede gergin bir şekilde belediye binasına bakıyordu. Bende ona anlamsız anlamsız bakıyordum. Alperen fark etmiş olacak ki elini Emir'in omzuna koydu hemen. O da ona döndü. Göz göze geldiler. Emir burnundan kısa bir nefes verip ikimize de arkasını döndü ve eliyle çenesini sıvazlayarak bir kaç adım ilerledi.
ZEHRA
Gözyaşlarım yanaklarımda kurudu artık. Akacak yaş bile kalmadı. Kaç saat geçti onu da bilmiyorum. Tek bildiğim şu an ne yapacağımı asla bilmediğim ve korktuğum.
Serkan malı dün tam binaya girdiğim sırada kollarımdan tutup alkollü bez bastırdı yüzüme. Şerefsiz köpek... Kollarım hep mosmordu uyandığımda. O kadar... Saplantılı olmuş ki, yıllardır nasıl kimse anlamadı hayret ediyorum. Gerçi şu an bunu düşünmek yerine birazdan kapıdan girecek nikah memurundan ve bu gerizekalıdan nasıl kurtulacağımı düşünsem daha iyi olacak sanırım.
Ama nasıl?.. Bu mal karşımda oturmuş saatlerdir beni izliyor ben bundan nasıl kurtulurum?.. Gerçekten beni nikah masasının sandalyesine bağlamış, o da karşıma geçmiş oturuyordu. Uyandığımda bu haldeydik yani. O zamandan beri de ne ben tek bir kelime etmiştim ne o.
Ben bunları düşünürken o iğrenç sesini duydum aylar sonra ilk kez.
"Tüm hasretimiz bitiyor Zehra... Kavuşacağız sonunda..."
Ruh hastası...
"Ne diyorsun sen Serkan ne hasreti ne kavuşması? Sen gerçekten inanıyor musun lan bizim evleneceğimize? Şerefsiz... Sen ancak böyle alçakça kaçırarak üstünlük kurmaya çalış."
Dediğimde kızarmış gözlerini büyüterek bana bakmaya başladı. Gerçekten korkunç görünüyor ve gerçekten korkuyorum...
Eylem... Eylem kurtarırdı beni ama yok... Ortalıkta yok... Beni arıyordur ama o,bırakmaz beni...
Eylem'i düşünürken birden zihnimde Emir canlandı. Dün akşam konuştuklarımız, o iftar, bana anlattıkları, beni dikkatle dinleyişi falan... Güya bunların hepsini eve çıkınca kızlara anlatacaktım... Eylem anlattıklarımı mantık süzgecinden geçirip kendince en olabilecek olanı söyleyecekti... Begüm 'erkek zekalı vardır bir şey' diyip her zamanki gibi erkek nefretini kusacaktı...
Ama şayet bunların olabilmesi için benim kızlarımın yanında, evimde olmam gerekirdi... Bense burada nikah masasındayım...
Acaba Emir'de arar mı beni? Endişelenmiş midir ya da? Veya hiç umurunda olmamış da olabilir... Ama yok o kadar değil, abartmayalım. Duygusuz değil o, yaralı sadece. Yetimhanede büyümüş sonuçta, hep kendi başının çaresine bakmış. Kendi ayakları üstünde tek başına durmuş her zaman. Korumacılık içgüdüsü çok fazla zaten, belli ediyor. Sürekli sert biri gibi durması gerekmiş Zehra, sen öyle misin? Değilsin. El bebek gül bebek büyüdün sen. Zorluk dediğin şeyler onun hayatının çeyreği bile olmadı belki de.
Konu ne ara buraya geldi anlamadım ama tam o sırada yangın kapısı açıldı ve bir kaç adam içeri gizlice anlaştıkları memuru soktular.
"Hoş geldiniz Engin bey. Buyurun hemen kıyalım nikahı."
Allah'ım sen beni kurtar ya Rabbim... Sen beni kurtar...
Nikah memuru, yani adını az önce öğrendiğim Engin şerefsizi, hemen masanın ucuna geçti. Serkan yanıma, az önceki iki adamda masanın diğer tarafına geçtiler. Şahitleri anlaşılan. Serkan o iğrenç gülümsemesiyle bana bakıyordu.
"Bu nikah gerçek sayılmaz! Beni burda zorla tuttuklarını bile bile bu nikahı kıyamazsınız! Ne biçim insansınız lan siz?!"
Nikah memuru başını öne eğdi ama hiç mahcup olduğunu sanmıyorum şahsen. Resmen zorla, kimsenin haberi olmadan evlendiriliyorum... Hem de kuzenim olan bu pislikle...
"Medeni kanunun bana verdiği yetkiye dayanarak, yaptığımız incelemeler sonucunda evlenmenize engel bir halin bulunmadığı tespit edilmiştir."
Engel tespit edilmemiştir... Ulan... Tövbe estağfurullah... Allah'ım sen yardım et...
"Hangi inceleme sonucu vardın lan?! Başlatma tespitine! Zorla kıydırılan nikaha bir de bunu mu diyorsun sen şerefsiz!"
Beni duymazlıktan gelerek devam etti konuşmasına Engin.
"Siz Sayın Serkan Şaş, hiçbir baskı altında kalmadan, kendi hür iradenizle Sayın Zehra Şaş'ı eşliğe kabul ediyor musunuz?"
Hiç beklemedi tabi şerefsiz. "Evet." Engin malı ne cevap vereceğimi bile bile bana döndü, harbili mal.
Gözlerim yanmaya çoktan başlamıştı ama tutamıyorum kendimi alıyorlar sürekli sessiz sedasız.
"Siz Sayın Zehra Şaş, hiçbir baskı altında kalmadan-"
"Hayır!"
Direkt durup bana baktı. Yanaklarıma düşen yaşlara baktı bir, sonra o öldürmek ister gibi bakan gözlerime. Serkan malına döndüm.
"Asla! Asla olmaz! Ne yaptığını sanıyorsun lan sen?!"
Ama tabi ki memura rüşvet verdikleri için herhalde Engin sadece kalemi ve o kocaman defteri Serkan'a uzattı. Serkan imzalarken kısık sesle konuştu benimle. "Sabrımı çok zorluyorsun Zehra'cım."
Ama benim yerime zaten imza atılmıştı... Benim yerime imza atılmıştı... Benim yerime...
Göğsüme o an öyle bir ağrı indi ki... Sanırım gerçekten öldüm, eğer ölmediysem bile ölmeliyim ,çünkü acısına katlanabileceğimi sanmıyorum...
Ama aynı anda yangın merdiveni açıldı, asıl kapı tekmelenerek sertçe kırıldı...
Ama hiç korkmadım. Eylem'di bu... Bulmuştu beni...
Serkan hızla inip kalkan göğsüyle hemen arkama geçti, korkak it. Eylem hızla kapıdan girdi silahını arkamdaki mala doğrultarak.
"SERKAN! BALDIZIN GELDİ GEL LAN BURAYA! GEL BAK BEN SENİ BU EVRENDEN NASIL YOK EDİYORUM GEL BAK! "
Geldi, gerçekten geldi, benim kardeşim kurtarmaya geldi beni...
O sırada boynumda, eşarbımın üstünde bir baskı hissettim. Sanki... Bıçak gibi...
Yaşlar düşmeye devam ediyor ama bu sefer mutlulukla karışık korkudan.
Bıçağın baskısı biraz daha arttı ama eşarbımı sayesinde boğazıma tam değmiyordu. Çok keskin değil, körelmiş bir bıçak büyük ihtimalle. Ama git gide baskısı arttı ve Serkan bir yandan kolumu sıkıyor, bir yandan da boğazıma bıçak dayıyordu.
Alperen'in sesini de duydum o sırada. "Lan şerefsiz, saklanıyor musun lan sen?! Çık! Zarar gelirse sen buradan sağ mı çıkarsın sence?!" diye bağırıyordu.
Zarar gelirse... Gelebilir... Her an her şey olabilir... Her an ölebilirim... Allah'ım... Elbet bir gün geleceğiz ama ölümüm bu pisliğin elinden olmasın... Şerefli bir ölüm nasip et... Bu şekilde değil...
Yaşlar hala daha durmadan şelale gibi akmaya devam ederken birden duyduğum sesle irkildim. Ama bu ses daha yakındı. Bayağı yakındı. Arkamdaydı sanki...
"ÇEK ELİNİ!"
Emir'di bu... Öyle gür bir sesi vardı ki bir anda sıçradım yerimden. O sırada Eylem'de gelmişti. Serkan'ın dikkati dağılmış olacak ki elleri gevşedi. Eylem direkt bir tekmeyle onu Emir'in ayaklarının önüne atmıştı resmen.
"Nasıl dokundun lan sen?! Dokunmaya nasıl kıydın lan it?! Kimsin oğlum sen?! Hayırdır!"
Serkan'ın sesi çıkmıyordu çünkü yüzüne inen tek yumrukla bile konuşmaya mecali kalmamıştı. Eylem hemen cebinden çakısını çıkarıp arkada bağlı olan ellerimin ipini kesip önüme geldi. Ayaklarımdaki iplerini de kesti ve hemen sarıldı bana. Bende ona sarıldım sıkıca. O kadar korktum ki...
"Özür dilerim... Özür dilerim çok geç geldim... Ama buldum Zehra'm buldum... İyi misin?.. Bir şey yaptı mı sana?.."
Az önce aslan gibi kükreyip ortalıkta esen kadın şimdi gelmiş dizlerimin önünde benden özür diliyordu. Şu an kollarımı çok göstermek istemediğim için sadece sarıldım.
"Değilim... Değilim çok korktum... Serkan iyi değil Eylem, eskisi gibi değil... Ruh ve sinir hastalıklarına yatması gerekiyor... Benden vazgeçse başka bir kadına neler yapacak kim bilir..."
Eylem sırtımı okşayıp beni sakinleştirmeye çalışırken arkadan Emir ve Serkan'ın sesi geliyordu.
"Karım o benim..." diye titrek bir ses çıktı Serkan'dan. Karım diyordu hala. Hala karım diyor psikopat. Tabi karşılığında burnundan kan gelmesine sebep olacak bir yumruk darbesiyle aldı cevabını.
"Bana bak lan! Bir daha Zehra'nın en ufak bir yerine zarar gelsin!.. Bir daha Zehra senin yüzünden korksun!.. Sen hele bir daha ona dokunmaya çalış!.. Bir daha ona karım de!.. Sen bir daha bir kadına zarar vermeye kalk! Bak bakalım ben sana kendi kanını nasıl içiriyorum!"
Emir tüm nefretini kusarken Alperen zorla Emir'i çekti Serkan'ın üstünden. Serkan'ın kaşından, dudağından, alnından kan akıyordu durmaksızın.
"Emir dur! Oğlum ne yapıyorsun? Bir dur. Turgut, Çağlar alın şunu götürün karakola."
Emir hala hızlı hızlı nefes alırken nefretle bakan yeşillerini ayırmıyordu Serkan'dan. Alıp götürdükten sonra Alperen yine Emir'e döndü.
"Abicim salak mısın sen ne yapıyorsun? Bir sakin dur."
Alperen'e döndü direkt.
"Sakin mi olayım? Nasıl sakin olacağım ben? Kızın kollarını morartmış it herif! Karım diyor hala."
Derken gözleri beni buldu.
Az önce öfkeyle harlanan gözleri bana baktıkça duruldu, sanki akarsuya döndü.
Alperen de bir şey diyemedi durdular öyle. Biz o sırada Eylem'le sarılmış duruyorduk. Başımı onun omzuna yaslamışken sıkı sıkı sarıldım. Ama aklımı kurcalayan tek bir şey var, nikah. Benim yerime imzalanmış, ya şimdi resmiyette evliysem ben?
"Eylem... O nikah sayılmaz değil mi?"
Direkt başını kaldırıp bana baktı.
"Yok Zehra'm sayılmaz... Sen hayır dedin değil mi? Ayrıca bu zaten ayarlanmış memur. Resmiyette evli falan değilsin sen merak etme. Şimdi bir hastaneye gidelim, şu..."
Elleriyle kolumu nazikçe tutup okşadı, baktı, içten içe sinirden deliye döndü...
"Şu morluklara falan baksınlar, sonra eve gidelim dinlen. Bunları sonra konuşuruz. Hadi..."
Derken koluma girip yavaşça kaldırdı ve çıkışa doğru yürüdük yavaşça. Alperen ve Emir'de arkamızdan geliyordu.
O sırada bir polis de bize doğru yaklaşıp "Zehra Hanım, ifadenizi vermeniz gerekiyo-" diyecekken Eylem sözünü kesti direkt.
"Sırası değil."
İki kelimesiyle polis baş sallayıp direkt gitti. İşte şu kadar etki yapsak insan üstünde her şey çözülecek. Gerçi bizim etkiler yanlış kişiye oluyor ama... Neyse.
Hastaneye gelen ekip olarak tek araba yaptık. Arkada Eylem ve ben, önde de şoför koltuğunda Emir yanında da Alperen oturuyordu. Kollarımın sızısını da yeni yeni fark ediyordum.
Işıklarda dururken bakışlarımı camdan çekip ön cama çevirirken gözlerim dikiz aynasına takıldı. Daha doğrusu aynadaki yeşil gözlere...
İftar akşamı canlandı bir an zihnimde. Emirle karşılıklı oturmuş, sohbet ediyorduk. Ama bayağı... Derin bir sohbet...
***
O akşam, karşılıklı oturuyoruz. Begüm Emre ile Eylem'de Alperen'le sohbete dalmış. Herkes farklı farklı bir şeyler konuşuyor. Masanın ucunda da binadaki diğerleri klasik kendi muhabbetindeydi. Zaten çoğu kırk yaş üstü olduğu için pek muhabbete biz katılamıyorduk.
Zaten katılamazdık çünkü ortada geniş bir geçmiş vardı.
"Sizin kardeşiniz falan var mı? Tam bir abi gibi duruyorsunuz."
"Bir kız kardeşim var, Ebru. İstanbul'da yaşıyor o, yüksek lisansı bir de stajı var."
"Ne okuyor?"
"İstanbul Üniversitesinde hukuk okuyor. Mezun oldu geçen sene ama lisans yapmak isteyince bu sene de orada kalacak."
"Ne güzel... Ailenizle mi kalıyor?"
Amacım sohbet açmaktı sadece. Gayet güzel de ilerliyordum zaten. Ama böyle sorunca bir an baktı sadece. Sonra gülümsedi biraz. Ama öyle zoraki değildi, içtendi gayet.
"Annemle babam Ebru iki yaşındayken vefat etti."
Çok normal, çok düz bir şekilde demişti ama az önce fark etmeden yaraya tuz basmıştım.
"Ben düşünemedim, kusura bakmayın. Başınız sağ olsun, gerçekten ben bir an öyle soruverdim."
"Hayır hayır, sıkıntı yok lütfen."
Nasıl sıkıntı olmaz ki?
Düşündüm de bir an Ebru iki yaşındaysa o zaman Emir kaç yaşındaydı ki?
Bakıyordum ama ne kadar merak ettiğim belli oluyordu sanırım. Gülümsedi ve masada biraz öne eğildi benim gibi. Şimdi gerçekten sadece ikimiz konuşuyorduk.
"Ben altı yaşımdaydım o zaman. Buralıyız biz ama o zamanlar bir düğün için falandı sanırım... Şırnak'a birinin düğününe gitmiştik. Her şey çok normal, çok sıradan. Gittik düğünü yaptık, sabah yola çıktık namazdan sonra. Yolda uzun zaten, neredeyse bir gün sürüyor o zamanlar. Yola erkenden çıkmışız, etraf bile aydınlanmamış daha. Sonra birden... "
Durdu bir an, sustu. Önündeki boş çay bardağına bakıyordu.
"Birden silah sesleri gelmeye başladı, art arda... Ebru daha küçücük, uyuyor arkada. Ben yanındayım, silah seslerini duyunca ne yapacağımı da bilmiyorum duruyorum öylece. O andan bir şey hatırlamıyorum ama... Tek hatırladığım Ebru'nun üstüne kapandığımdı. Uyandığımda ne araba vardı, ne Ebru ne de... Annemler..."
Yutkundum bende. Diyecek bir şey bulamadım. Ne diyebilirdim ki? İstese anlatmayabilirdi ama anlatıyordu. Bende dinliyordum. Gözlerim yanmaya başlamıştı ucundan.
"Hastane sedyesindeydim, yanımda askerler vardı. Uyanınca hepsi başıma toplanmıştı. Ebru'yu sormuştum ilk. Canım çünkü o benim ve en son üstüne kapanıp korumaya çalıştığım canım yoktu şimdi. Yan odada uyuyor dediler. Yanına gitmek istedim ama biraz yatman gerekiyor diyip göndermemişlerdi beni."
Durdu yine bir beş saniye kadar.
"Annemle babamı sorunca..."
"Anlatmak zorunda değilsiniz... Yani zorlanıyorsanız gerçekten gerek yok..."
Gözlerime bakıp gülümsemişti yine.
"Sıkıntı yok Zehra Hanım, kaç yıl geçti, alıştım ben. Sadece..."
Bir an daha derin baktı sanki, ya da ben kafada kurmaya başladım.
"Her neyse... Onlar o yaşadığımız terör saldırısında şehit düştüler. O günden sonra da bizi tekrar memleketimize, buraya getirdiler Ebru'yla. Ama buradaki akrabalarımız öyle çok değildi, bakabilecek durumda olanda yoktu. Yetimhanede büyüdük."
Bundan sonra çok detaya gitmemişti. Olan biteni hızlıca anlatıp bugüne gelmişti tekrar.
"Ne desem bilmiyorum... Böyle şeylerde ne denir onu da bilmem, en yakın arkadaşıma bile destek olamıyorum bu yüzden."
Derken Eylem'e baktım. Alperen'le sakin sakin bir şeyler konuşuyorlardı. Onun da babası şehitti, babaannesigille kalıyordu o zamanlar ve neler çekmişti gerçekten. Psikolojik olarak bitirmişlerdi kızı.
"Babası şehit değil mi?" derken o da kısa bir an onlara baktı, sonra tekrar bana döndü.
"Evet ama siz nereden biliyorsunuz?"
"İnsanın karşı komşusu, ev arkadaşının ekibinde olunca dosyasına illaki ufak göz gezdiriyor. Alperen bakarken bende biraz bakmıştım da orada gördüm."
Mantıklı bir açıklamaydı.
"Yaşadıklarınız gerçekten fazlasıyla zormuş. Üzülmeyin diyemem çünkü bence gayet üzülebileceğiniz hatta üzülmeniz gereken bir konu bu. Ama yine de iyi tarafından bakmaya çalışsak..."
Ona bakıp gülümsedim bir tık.
"Evet, keşke yaşasalardı ama olan maalesef olmuş."
Bu ne biçim bir cümle Zehra ya? Yani ya konuş ya sus. Konuşacaksanda az biraz mantıklı mı konuşsan keşke?
"En azından onlar şimdi en yüksek mertebedeler, şehitler... Ben eminim sizi izlerken sizle gurur duyuyorlardır. Hem sizinle hem kardeşinizle..."
Bir süre bana baktı, ama sadece gözlerimin içine bakıyordu. Gülümsedi yine, bende aynı şekilde.
"Haklısınız... Siz? Sormam da sakınca yoksa sizin aileniz var mı peki?"
Bak adam ne güzel soruyor. Sen de direkt dal konuya. Zaten yanıyormuş, körükle koş sende.
"Var. Ankara'dalar onlar. Kardeşlerim var, iki tane. En büyükleri benim. Biri Emirhan biri Leyla. Emirhan sanayide çalışıyor ama şey yapıyor... Şey... Adını tam bilmiyorum da arabaların motorlarıyla uğraşıyor. Ne yaptığını tam bilmiyorum ben. Anlatıyor da pek ilgimi çekmeyince anlamıyorum."
Güldük ikimizde. Az önceki o mahmurluk gitmişti şükür.
"Anlıyorum ben, merak etmeyin."
"Leyla'da lise son sınıf. Güzel sanatlarda okuyor o, resim çiziyor. Ama bayağı iyi çiziyor yani nasıl yapıyor aklım almıyor. Yine güzel sanatlar üniversitesi istiyor o da. Bakalım kazanacak inşallah."
"İnşallah. Emirhan kaç yaşındaydı?"
"Yirmi üç yaşında. Üniversite okumak istemedi o. Ben çok dedim ama istemeyince yapacak bir şey yok, zaten ilgileniyor arabalarla oradan devam etti."
"Olsun, üniversite okumadı diye eksik olmuyor ya. Hem arabalarla ilgilenmek çok zor iş. Ben hep ustalara hayran kalmışımdır şahsen. Bende anlıyorum tabi ama onlar işinin ehli ya, garip geliyor."
"Öyle tabi. Zaten çok becerikli. Kardeşim diye demiyorum ama elinden gerçekten her iş geliyor. Çok temiz kalplidir, kimsenin kötülüğünü falan da düşünmez. Nazar değecek diye korkuyorum yani."
"Değmez canım, anladığım kadarıyla üstüne pek düşüyorsunuz. Siz bu kadar düşünürken bir şey olmaz onlara."
"İnşallah... Annemleri söylemedim, annem ev hanımı babam da devlet dairesinde çalışıyor, nüfus müdürlüğünde."
"Ne güzel... Tatlı, güzel bir ailesiniz anladığım kadarıyla."
Gülümsedim yine. Gerçekten öyleydik. Bir sıkıntımız yoktu şükür.
"Teşekkür ederim... Evet, öyleyiz denebilir."
O akşam daha çok tanışmıştık birbirimize. Ama o benim ailemi görürken ben onu görmüştüm...
***
"Abi yeşil yandı yürüsene. Ne bakıyorsun aynaya hadi, arkada araç var."
Sessiz bakışmamız yeşil ışığın yanmasıyla Alperen tarafından kesilmişti. Ne ara olmuştu o kadar süre?
Başımı yine yanımdaki cama çevirdim hemen.
Hastaneye varınca Begüm kapıda bekliyordu zaten. Daha kapıyı açmadan arabanın yanına geldi. İnince direkt sarıldı bende ona sarıldım.
"Bir şey oldu sandım... Bir şey oldu sandım iyi misin? Bir yerinde bir şey yok değil mi? Ne yaptı o mal?! Gerizekalı. Şerefsiz."
"İyiyim, bir şey yok. İçeri geçelim öyle konuşuruz hava soğuk."
Hemen içeri girip odaya geçtik. Kollarıma baktılar. Yaram falan yoktu zaten, genel kontrol ettiler. Muayene bitince Alperen, Emir bir de Emre girdi odaya. Hepsi bir köşede dikiliyordu.
"Serkan'a ne olacak şimdi?" diye sordu Begüm.
Eylem bir Emir'e bir Alperen'e bakıp bize döndü.
"İşlediği suç çok. Evrakta sahtecilik, insan kaçırma, zorla evlenmeye çalışması falan... Sicili de temiz değil. Önce mahkeme olacak. Ceza alacak. Sonra karar ne olur onu bilmiyorum. Ama bir psikiyatrist ile görüşeceği kesin."
O an aklıma dank etti. Annemler... Onların haberi var mıydı ki bu durumdan?
"Annem? Annemin haberi var mı? Ne dediniz? Aramıştır o beni ulaşamamıştır..."
"Aradı, Begüm'üde aramış ama açmamış bu. Bilememiş ne diyeceğini. Beni aradı acil bir ameliyata girdi dedim. Beyin ameliyatı, uzun sürer dedim. Ama ona anlatman lazım."
Anlatmam lazım tabi de nasıl?.. Kadının yüreğine inecek.
O sırada bir polis kapıyı tıklatıp içeri girdi.
"Komiserim, Eylem Komiserim ile sizi çağırıyorlar." diyince Alperen'le ikisi de çıktı. Begüm hala yanımda bana sarılı dururken kendi odaları boş kaldığı için bir hemşire de gelip onları çağırdı. Onlar da çıkınca geriye sadece Emir ve ben kaldım.
Sedyede sırtım duvara yaslı bir şekilde duruyordum. O da doktor masasına yaslanmış duruyordu. Ne diyeceğimi falan da bilemediğim için bileklerime krem sürdüm tekrar. Ne yapayım yani?
"Siz? Daha iyi misiniz?" dedi bir anda. Gözlerimi direkt ona çevirdim. Meraklı meraklı bana bakıyordu, bir de bileklerime. Kızarıklar sonuçta ben olsam ben de bakarım.
"Olacağım."
Anlar gibi başını salladı. "Ben orada biraz fazla sinirlendim, bağırdım. Özür dilerim, bugün zordu." diyince ne desem bilemedim.
"Ben iyiyim, iyiyim de... Esas sizi sormalı. Siz iyi misiniz? Pek iyi görünmüyordunuz da."
Sorumla birlikte bir an bana baktı. Derin bir nefes alarak oturduğu yerde arkasına yaslandı. Eliyle çenesini sıvazlarken sanki ne diyeceğini bilemiyor gibiydi. Diyecek, ama lafı toparlayamıyordu sanki.
"Ben... Ben gerçekten çok özür dilerim. Bugün benim için sıkıntılı bir gündü. Normalde kimseyi ölesiye dövmüyoruz."
"Emin misiniz? Siz çok işinizin ehli gibi duruyordunuz da çünkü."
"Bazen çok fazla pislikle karşı karşıya kalınca tahammül edemiyor insan. Her gün sizin gibi o kadar çok kadınla karşılaşıyoruz ki. O pisliklerin pisliklerini kadınlara bulaştırmasını engellemeye çalışırken bazen böyle pisleşebiliyoruz."
Tabi siz anneleri tarafından... Ne güzel cümleydi ya öyle. Ama buna ne diyeceğimi de bilmeyince gülümsedim sadece.
Ben ona bakıp gülümseyince o da gülümsedi. Gülünce de Allah var iyi duruyordu...
Her neyse Zehra saçmalamayı bırakır mısın?
"Aç mısınız? Akşam oldu zaten, yemek ister misiniz? Ya da çay kahve falan?"
"Yok, gerçekten gerek yok. Teşekkür ederim. Aç hissetmiyorum."
"Peki o zaman kahve ister misiniz? Bir kahve içebiliriz bence. Tabi isterseniz..."
Kahve? Beraber? Biz? Emir ve ben? Aman canım neden olmasın? Karşı komşumuz sonuçta.
"İyi madem, kabul."
Eşarbımı düzeltip kremlerin poşetini de aldım ve önce Begüm'lerin odaya uğradık.
"Biz gidiyoruz."
"Nereye gidiyorsun? Dinlenseydin. Benim bugün nöbetim var, eve de gelemeyeceğim. Eylem gelir gerçi, söyle yanında uyusun. Kremini de düzgün sür. İş falan yapayım deme sakın bak, biz hallederiz. Dinlen sen sadece."
Uyarılarımı aldıktan sonra sarıldık, bir posta daha temizlik yapmamam ya da bir yerleri toplamamam için uyarı aldıktan sonra çıktık hastaneden. Eylem'le Alperen ortalıkta yoktu. Ekiple işleri vardı sanırım.
Arabaya geçince dışarıdaki soğuk kesildi. Hastaneden çıkıp bol yeşil alanın olduğu bir yere doğru ilerledik.
"Siz oturun ben alıp geliyorum."
Başımla onu onaylayıp köşedeki masalardan birine oturdum. Sessiz sakin bir yerdi. Oturup camdan dışarı bakarken önüme konan kahveyle başımı çevirdim.
Teşekkür edip bir yudum alırken o da karşıma oturdu. Bana bakınca artık ona nasıl bakıyorsam bir an çok az, belli belirsiz sırıttı.
"Ne oldu? Niye bakıyorsunuz öyle?"
"Tarçınlı latte bilerek mi aldınız?"
"Evet. Geçen gün konuşurken demiştiniz ben tarçın seviyorum diye."
"Hala hatırlıyor musunuz yani? Bir an söyledim ben sadece onu. Ben bile unutmuşum söylediğimi. Siz nasıl hatırlıyorsun?"
"Aklımda kalmış demekki."
BEGÜM
Hastaların dosyalarını sisteme girmeye devam ediyordum. Ama aklım asla burada değildi.
Çok şükür Zehra bulunmuştu ama kollarını morartmış o it herif. Şerefsiz.
Başımı Emre'ye çevirdim. Bugün biraz üzgün duruyordu. Üzgün de değil de durgun gibi. Her zamanki neşesi yoktu.
"Pişt."
Bana döndü, başını efendim anlamında salladı.
"İyi misin?"
"Bunu benim sana sormam gerekmez mi?"
"Sabahtan beri soruyorsun zaten. Bir kere de ben sorayım bir şey olmaz."
Gülümsedi bana bakıp.
"İyiyim."
Ama yalandı. İyi olsa konuşurdu ama konuşmuyordu. Tamam öyle aman aman konuşmasını beklemiyorum ama üzgün gibiydi de aynı zamanda.
"Emin misin? Durgun gibisin sanki. Bir şey olduysa dinleyebilirim."
Bir süre boş boş önündeki ekrana baktı. İşlem yapmıyordu bakıyordu sadece. Sonra iç çekti.
"Birini kaybettim, bugün de biraz fazla hatırladım. Ama bir şey yok, merak etme."
Öyle diyince sustum. Ne diye şifreli konuşuyorsa sanki? Erkek zekalı ne bekliyorsam. Hayır yani diyeceksen tam de demeyeceksen sus.
Sinir etti beni. Zaten işim başımdan aşkın. Ondan sonra hiç konuşmadan sadece hastalarla ilgilendik.
Ben çantamı alıp çıkacakken o da gelip ceketini aldı. "Ben çıkıyorum." Ama daha vardı onun nöbetinin bitmesine. İzinli miydi ki? Çok erken çıkıyordu çünkü.
Bir şey demedim. Hemen çıktı hastaneden. Bende çıkıp yavaş yavaş yürüdüm ama merak işte...
***
Şu an bir çiçekçi dükkanının önünde durmuş, Emre'ye bakıyordum. Elleri önünde çiçekçinin çiçekleri tamamlamasını bekliyordu. Çiçekçi kadının elinde küçük bir buket kırmızı lale vardı. Dallarını güzelce toplayıp bir araya getirip bağladıktan sonra Emre'ye uzattı çiçekleri, o da aldı.
Kırmızı lale bende çok severdim. Hatta en sevdiğim çiçektir. Kırmızıyı çok sevdiğim için çiçeklerde de kırmızı ne olursa severdim gerçi, pek fark etmiyordu. Şimdi de o alıyordu. Birine mi alıyordu ki? Ama sabah birini kaybettim demişti. Ne yapıyor bu ya?
Çiçekleri aldıktan sonra yola devam etti. Ben de peşinden gittim. Ne diye gittim asla bilmiyorum ama gittim işte.
Hayır diyelim birine aldı, banane ya bundan? Ben niye merak ediyorum bunu?
Salaksın da ondan Begüm, başka neden olacak?
Yaklaşık on ya da on beş dakika yürüdük. Ama o kadar hızlı yürüyor ki nefes alışım hızlandı yani. Ama bir anda karşımda mezarlıkları görünce kesildi o nefes. Evet, gerçekten mezarlığa gelmişti.
"Birini kaybettim, bugün de biraz fazla hatırladım."
Doğru ya, ben bunu nasıl akıl edemedim ki? Acaba kim için gelmişti?
Bir süre gittikten sonra iki kişilik bir mezarlıkta durdu. İki isim vardı. Gülşen ve Mustafa Duran. Aile mezarlığı heralde.
Hem ekmelik çiçek hem de kırmızı laleler almıştı. Önce bir durdu,baktı uzun uzun. Sonra gülümsedi...
Toprağın üstündeki yaprakları dalları falan temizledi güzelce. Sonra birini bir tarafa,diğerini diğer tarafa olmak üzere iki çiçek ekti. Sularını da döktü. Suyu döktükleri toprak öyle bir çekti ki suyu... Üç şişe döktü ama anca yetti sanki. En son laleleri de koydu kadının tarafına. Sonra duasını edip mezarlığın yanındaki oturağa oturup öylece baktı.
Tarihlere baktım. İkisinin de doğum günleri değildi. Ölüm tarihi bugündü ama. 22 Şubat 2018.
8 yıl olmuş demekki. Ailesi mi acaba?
Bir süre daha durup izledim öylece. Kim bilir neler yaşamıştır... 8 yıl dile kolay ama zor olmuştur.
O sırada telefonum çaldı,hastaneden arıyorlar. Açtım hemen.
"Acil çok sıkıştı çabuk gelmen lazım,yetişemiyoruz."
Telefonu kapatıp sinirli sinirli gidecekken gözüm tekrar mezarlığa kaydı ama Emre gitmişti.
Bende tam arkamı dönüp gidecekken karşımda Emre'yi görünce yerimde sıçradım.
"Acil yoğun,hadi. Takibini sonra yaparsın."
Gülerek önden gitmeye başladı,değişik yaratık.
Bölüm etkileşimi
