5. bölüm / 7
PETEK5. Bölüm
Bölümler 7Şu an: 5. Bölüm
- 1 1. Bölüm1.479 kelime
- 2 2. Bölüm1.853 kelime
- 3 3. Bölüm2.283 kelime
- 4 4. Bölüm2.381 kelime
- 5 5. Bölüm6.449 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 6. Bölüm3.332 kelime
- 7 7. Bölüm4.046 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Nasıl olabilirdi bu? Gaipten sesler mi duyuyorum ben? İyi ama bu nasıl olur? Tıpkı eski sesi gibi, aynı... Ama bu imkansız. İmkansızın imkansızı. On beş yıl boyunca her hafta mezarına gittiğim, çiçekler ektiğim, mezar taşıyla konuştuğum, kendi elimle toprak attığım, su döktüğüm annem... Yaşıyor mu?
Begüm: Eylem konuşsana. Ne oluyor? Kim bu arayan? Bir şey söylesene hadi...
Zehra: Gece gece kim bu? Dayın mı? Başka biri mi? Eylem bakma öyle, konuş hadi bak nolur.
Aslında şok geçmişti. Ama nasıl diyebilirdim ki annem aradı diye? Beni deli falan sanırdı kızlar sanırım.
"Bilmiyorum. Ama biri konuştu."
Begüm: Ne dedi?
"Hoş geldin dedi. Ama sesi... Annemin sesinin aynısıydı."
Begüm ve Zehra bir şey diyemediler, baktılar sadece. Bir süre sadece birbirimize baktık.
Zehra: İyi ama... Nasıl olur? Karıştırmış olabilir misin? Belki... Sen öyle duymuşsundur.
"Hayır. Eminim, yanlış duymadım. O değil, biliyorum. Ama ona çok benzeyen biri. Annem olduğunu hiç düşünmedim zaten, ama bu kişi her kimse annemle bir bağlantısı olabilir."
Begüm: Tamam bak, eğer bir bağlantı varsa bile şu an bunu düşünmek için hiç uygun değil. Yarın karakola gideceksin, ilk günün. Yarın ya da ertesi gün falan numarayı sorgulatırsın. Ama şimdi gecenin bir vakti, düşünme.
Zehra: Evet, yat şimdi. Hatta gel bizim odada yat. Uyumazsın şimdi sen. Gel hadi.
"Yok, uyurum. Hadi yatın sizde."
Begüm: Seni tanımasam inanacağız da işte... Hadi kalk, bizimle yatıyorsun itiraz yok. Hadi.
"İyi tamam."
Telefonumu da alıp kızlarla birlikte onların odaya geçtim. Yere hemen bir yatak serip yattık. Ama uyuyamıyorum. Kadının sesi aklımdan çıkmıyor. Nasıl olabilir ki?..
Bir süre sonra düşünmekten yorulmuş olmam gerekiyor ki uyuyakalmışım. Alarm sssiyle uyandım tekrar. Saat 8.30'du.
Begüm: Günaydın.
"Günaydın."
Kızlarda benimle birlikte kalktı. Hemen kalkıp yatakları topladık.
Zehra: Sen gece uyudun değil mi?
"Uyudum."
Begüm: Hiç inanasım gelmiyor ama hadi neyse, inanacağım bu sefer.
"Allah razı olsun ya."
Gülüştükten sonra mutfağa geçtik ve kahvaltıyı hazırlamaya başladık. Çayları da koyduktan sonra oturduk ve kahvaltımızı yaptık.
Zehra: Bakalım ilk günün nasıl geçecek? Şu geçen gün ifade vermeye gittiğimizde, amir mi ne vardı. Tanımıştım hemen seni.
Begüm: Evet ya, sadece dosyada görmesine rağmen nasıl hemen tanıdı acaba?
"Vallahi bir fikrim yok. Bende bir an şaşırdım tanıyınca. Aklında kalmış demek ki."
Begüm: Bizde yarın başlıyoruz. İnşallah saçma saçma insanlarla karşılaşmayı ilk günden.
Zehra: Ay amin. Gerçi ben genelde odamda olurum herhalde. İlk günden çok hasta vermezler bana. Sen kendini düşün, acilde Allah bilir ne tür hastalarla karşılaşacaksın?
Begüm: Hadi hastayı bir şekilde idare ederim de, personellerden sıkıntılı yoktur umarım. Gün geçmez yoksa.
"Öyle düşünmeyin canım. Sonra başınıza gelir falan. Strese girersiniz hem,gerek yok yani. Belki de çok iyi insanlar vardır bilemezsiniz. Öyle düşünmek gerek."
Begüm: Yani düşünelim bakalım.
Kahvaltı bittikten sonra ben hazırlanmak için odama gittiğimde kızlar daha masada çay içiyorlardı.
Hemen kalkıp üniformamı giydim. Siyah eşarbımı da bağladıktan sonra yatağa oturdum. Daha çıkmama vaktim vardı. Telefonumu alıp dün gece arayan numaraya baktım. Engellemiştik gece. Kim olabilirdi ki bu?
Dayımın attığı mesaj da hala duruyordu. Cevap vermemiştim zaten. Acaba arayan o muydu? Ama o arada bile kim konuştu ki benimle?
Ben bunları düşünürken Zehra içeri girdi.
Zehra: Hazır mısın?
Telefonu kapatıp ayağa kalktım.
"Hazırım. Olmuş mu?"
Zehra: Boynun gözüküyor.
Aynanın karşısına geçip eşarbımı düzelttim.
"Oldu mu şimdi?"
Zehra: Oldu oldu. Üniforma da ne yakışıyor be.
Güldük. Saate bakınca çıkma vaktim gelmişti.
"Çıkıyorum ben. Yarın ramazanın ilk günü, gelirken hurma alacağım. Başka bir şey ister misiniz?"
Bir yandan da silahımı belime takıyordum.
Begüm: Çilekle güllaç yaprağı alsana güllaç yapalım.
"Tamam o zaman gelirken alırım yaparız."
Artık çıkmam gerekiyordu. Telefonumu ve arabanın anahtarını da alıp evden çıktım. Botlarımın ipini sıkarken karşı evin kapısı açıldı. Kim çıktı bakmadım, ipleri sokmakla uğraşıyordum. Sonra "Günaydın." diye sesi geldi Alperen beyin. Kafamı kaldırıp ona doğru baktım.
"Günaydın."
"Karakola mı?"
Üstümde üniformam olduğuna göre nereye gidiyor olabilirim? Bu nasıl polis oldu acaba?
"Evet, karakola."
"İyi, ne güzel. Sütlaç çok güzeldi bu arada, ellerinize sağlık. Dolma da aynı şekilde."
"Afiyet olsun, sevindim beğenmenize. Biraz acele oldu ama güzel olduysa iyi."
"Güzeldi gayet. Nereliydiniz bu arada?"
"Sakarya'lıyım ben. Doğma büyüme Ankara ama."
Şaşırdı bir an.
"Öyle mi? İlk kez Sakarya'lı biri ile tanışıyorum."
Güldüm. Genelde tanıştığım kişiler hep bunu söylüyordu. Aslında o kadar da az değiliz biz Sakarya'lılar olarak ama çok denk gelmiyorlardı herhalde.
"Genelde herkes aynı şeyi söylüyor. Çok denk gelmiyorsunuz herhalde."
"Evet, pek tanımam. Genelde mafya olarak ünlüsünüz ama... Sizde de var mı bir şeyler?"
"Tabi tabi. Yedi göbek mafyayız."
Güldük ikimizde. Canım memleketim, her duyan aynı şeyi söylüyor.
"Siz nerelisiniz?"
"Buralıyım ben, Ordu."
"Karadenizlisiniz yani. İyiymiş."
İkimizde merdivenlere doğru yöneldik. Aynı anda yönelince bir adım geri çekilip benim önden geçmemi sağladı. Teşekkür edip önden indim, o da arkamdan iniyordu. Garip bir adamdı. Soğuk duruyor ama gülüyordu da. Değişik.
Aşağı indik.
"Aynı yere gidiyoruz zaten, eğer isterseniz beraber gidelim." dedi. Yani aslında olabilirdi ama doğru olur mu ki? Bir kaç gündür tanıdığımız adam sonuçta.
"Yok, teşekkürler. Çıkınca markete uğrayacağım araba lazım bana."
"Tamam o zaman, karakolda görüşürüz Eylem hanım."
"Görüşürüz Alperen bey."
Ben arabaya bindiğimde o da çoktan kendi arabasına binmişti. Biraz bekledim o gitsin diye. Oyalandım arabanın içinde. Sonra o çıktıktan bir kaç dakika sonra ben de çıktım. Müziğimi de açıp çıktım yola.
"İnadı bırak yanıma yanaşıver artık
Batacağımız kadar aşkın içine battık
Aşk denilen buymuş, çok ciddi bir duyguymuş
Ona inananların hali maalesef buymuş..."
Karakol yolunu seviyordum. Yeşil yeşildi. Şurada bir saat otursam hiç derdim tasam kalmazdı yani.
Şarkının bitmesine yakın bir anda ses kesildi. Şarkı bitti sanarken, birinin aradığını fark ettim. Numaraydı. Bir an gece yaşananlar geldi aklıma. Ama engellemiştim o numarayı, arayamazdı. Başka numaradan mı arıyorlardı acaba?
"Alo?"
"Alo, Eylem ne yapıyorsun?"
Bir saniye durdum. Sonradan dank etti, halamdı bu. Ben numarasını silmiştim gerçi. Pek önemli biri değildi çünkü.
"Karakola gidiyorum, ne oldu?"
"Bir şey olmadı, aradım öylesine."
"Sen öylesine aklına geldim diye aramazsın beni. Ne var söyle."
Evet halamla bu şekilde konuşuyordum. Hak ediyordu çünkü. Bana yaptıkları için değil, çaresiz küçük bir çocuğa yaptıkları içindi onu saymayışım. Öylesine de aramadı o beni zaten, bir şey diyecek belli ki.
"Şey diyecektim, şimdi sen polisin ya. Buralarda tanıdığın vardır. Ceylan'ın sınavı kötü geçmiş biraz, istediği okul olmuyor. Onu bir halledebilir misin?"
Şimdi gel de sinirlenme. Bu kadının araızlığından nefret ediyorum. Salak kızının beceremediği şey için torpil istiyor resmen.
"Olmaz. Başka bir şey yoksa kapat."
Karakola varmışım. Arabayı park edip telefonu alıp indim. Ama halam olacak kadın hala kapatmadığı için içeri girmemiştim.
"Ne demek olmaz? Yapsan ölür müsün? Hem biz seni o kadar büyüttük, o sana kardeşlik yaptı. Bu mu senin karşılığın?"
"Bana bak, geçen de aynı şeyi bahane ettin. Yapsam ölürüm evet. Ben torpil yapmam, sana ve ailene hiç yapmam. Senin beni büyüttüğün falan yok. Beni bir sığıntı olarak gören, hayatı bana zindan etmeye çalışan sendin. Sana minnet etmemi bekliyorsan daha çok beklersin. Bir daha sakın böyle saçma sapan şeyler için beni arayayım deme. Ayrıca çok istiyorsa otursun tekrar çalışsın."
Cevap vermesini beklemeden kapattım telefonu. Allah'ım sen bu kadına akıl ver yarabbim. Gerçekten her seferinde aynı bahaneyi öne sürüp bana bir şeyler yaptırmaya çalışıyordu. Normalde asla aramaz ama kızının bir yere girmesi gerekiyorsa, para lazımsa, torpil gerekliyse tak; beni arıyordu. Hiçbirinde kabul etmiyorum tabi ki.
Eskiden olsa sinirlenirdim ama artık umursamıyorum açıkçası. Telefonu cebime koyup karakola girdim. İçeri girince biraz etrafa bakındım. İlçe emniyet müdürünün odasını bulmam gerekiyordu ama neredeydi acaba?
O sırada bir ses geldi arkadan. "Eylem hanım, hoş geldiniz." Emir beyin sesiydi bu. Arkamı dönüp ona baktım.
"Hoş buldum Emir bey."
"İlk gününüz mü?"
"Evet, yeni geldim."
"Peki, yardımcı olacağım bir şey var mı?"
"Aslında var. Emniyet müdürünün yanına uğramam lazım ama odası nerede acaba?"
"Şuradan dümdüz ilerleyin, sağdaki oda."
"Tamam, teşekkür ederim. İyi günler."
"İyi günler."
Dediği yöne doğru yürüdüm. Sağa bakınca gördüm odayı. Kapıyı tıklatıp içeri girdim.
Zaten geçen gün ifade vermeye geldiğimizde tanışmıştık kendisiyle, Cemal amir.
"Girin. Siz... Eylem Ulusoy olmalısınız. Geçen gün karşılaşmıştık, doğru mu hatırlıyorum?"
"Evet amirim, Eylem ben. Geçen gün ifade de karşılaşmıştık."
"Hoş geldin. Dosyanın incelenmiştir zaten. Geç otur."
Dediğini yapıp oturdum. Bir kaç evrak inzalamamız gerekiyordu, resmen göreve başladığıma dair. Cemal amir evraklarla bakarken bir yandan da bana soru soruyordu.
"Neden buraya tayin istedin?"
"Ankara'da yaşamak istemedim amirim."
"Peki neden Ordu?"
"Aslında özel bir sebebi yok, küçüklüğümden beri Karadenize gelmek istiyordum. Sonra da Ordu'yu seçtim."
"Ankara'da neden yaşamak istemedin?"
"Orada bir hayatım olacağını sanmıyorum."
Bir süre hiç bir şey demedi. Evrakları imzalayıp bana uzattı. Ben imzalarken o sormaya devam etti.
"Ailenle mi geldin?"
"Hayır, arkadaşlarımla geldim."
"Ailen Ankara'da mı o zaman?"
"Sayılır. Babam şehit oldu, annemde ondan iki yıl sonra vefat etti. Mezarları Ankara'da."
Bir şey demedi bir süre ama tepki de vermedi. Normal bir şeydi sonuçta.
"Başın sağ olsun."
"Sağ olun. Ben imzaladım bunları. Başka bir şey var mı?"
"Hayır yok. İmzaladıysan tamam. Seni Alperen komiserin ekibine transfer edeceğiz. Gel benimle."
Cemal bey ayağa kalkınca ben de kalktım hemen. Ama dediği şey... Alperen komiser derken? Başka Alperen var mıydı acaba burada yoksa düşündüğüm Alperen miydi?
Odadan çıktık. O önden ben de onun arkasından yürüyorduk. Sonra bir odanın önünde durdu ve kapıyı tıklatıp içeri girdi, bende arkasından girdim. Tahmin ettiğim gibi içeride Alperen bey vardı. Onun takımına transfer olacaktım.
"Amirim, buyurun." diyerek ayağa kalktı Alperen bey.
"Otur Alperen otur. Sana yeni komiser yardımcını getirdim. Eylem Ulusoy. Artık senin takımında görevde. Dosyasını gönderirim ben sana." dedi ve sonrasında kısaca bana bakıp odadan çıktı. Kısa bir sessizlik çöktü odaya. Karşımda Alperen bey oturuyor ben de ayakta ona bakıyordum. Bir şey de demiyordu.
Sonra yeşil gözlerini bana çevirdi. Bir süre bana baktı, ben de ona baktım.
"Hoş geldin."
"Hoş buldum."
"Otur. Birazdan ekiple tanışırsın."
Bir şey demedim, oturdum masanın önündeki sandalyeye. Önündeki mavi dosyayı kapatıp bana döndü. "Çay içer misin?"
"Olur, içerim."
Telefonu alıp iki çay söyledikten sonra konuşmaya başladı.
"Kaderde hem karşı komşu, hem aynı ekipte çalışmak varmış demek ki. Ekibime hoş geldin. Çabuk adapte olacağını düşünüyorum."
"Hoş buldum. Bende uyum sağlayacağımı düşünüyorum."
"Seni hemen operasyona çıkarmam. Bir süre karakolda gözlemlerim. Daha sonrasında operasyonda bakarız."
"Anlaşıldı komiserim."
Bir an bana baktı, sonra bilgisayara döndü gülümseyerek. Komiserim demem biraz komikti. Aslında değildi ama normalde Alperen bey diye hitap edince bir garip gelmişti.
"Emir beyde mi sizin ekibinizde?"
"Hayır. Onun da kendi ekibi var."
"Anladım."
Biri odaya girip çayları verdi. Teşekkür edip çayları aldık ve odadan çıktı. Bir süre daha burası hakkımda konuştuktan sonra odadan çıkıp ekibin yanına gittik.
Benimle birlikte yedi kişilik bir ekipti. Yanlarına gider gitmez hepsi bana baktı.
"Hoş geldiniz komiserim." dediler teker teker.
"Hoş bulduk arkadaşlar, oturun. Ekibimizin yeni üyesini tanıştırmaya geldim. Yeni komiser yardımcımız."
Hepsinin yüzünde anlayan bir ifade oluştu. Tekrar bana baktılar.
"Hoş geldiniz. Ben Canan. Bunlarda Yiğit, Eray, Mustafa ve Turgut."
"Hoş buldum, Eylem ben de. Memnun oldum tanıştığıma."
Teker teker hepsi ile tanıştıktan sonra boş olan sandalyeye oturdum. Bir süre konuştuktan sonra Alperen odasına gitti. Pardon, yeni komiserim gitti.
Ekip genelinde çok iyiy. Tam tanımıyorum gerçi ama şu an tanıdığım kadarıyla iyiler.
Canan çok cana yakın biri. Bir çoğu kişiyi tanıttı bana. Yiğit'te bir tık soğuk biri ama yeni tanıştığımız için olduğunu düşünüyorum.
Eray aynı Canan gibi. Hatta nişanlılarmış, yakında düğünleri varmış. Seven sevdiğine benziyor demek ki. Mustafa ve Turgut'ta ekibin çocukları gibiydi anladığım kadarıyla. Enerjik, şakamatik kişilere benziyorlar.
İyi bir ekipler bence. Sıcak karşılamışlardı beni. Bakalım sonrasını Allah bilir.
***
O gün akşam mesai bitiminde eşyalarımı alıp ekibe görüşürüz diyip karakoldan çıktım.
Arabaya doğru giderken Begüm'ü aradım.
"Napıyorsunuz canımın içi?"
Begüm: Ne yapalım? Yarın ne giysek onu düşündük biraz, akşama yemek hazırladık. Biraz seni düşündük, kafamızdan hikaye uyduruk. Yattık, kalktık, oturduk. Öyle genel. Sen ne yaptın?
"Maşallah maşallah. Hikayelerinizi çok merak ettim şu an. Ben de ne yapayım, ilk gün sıkıcılığı."
O sırada arabaya bindim. Artık daha rahat konuşabilirim.
"Ne oldu bir bilseniz."
Begüm: Ne oldu?
Heyecanlı heyecanlı sorup duruyordu.
"Geliyim, öyle anlatacağım. Burda anlatmak istemiyorum. Çıktım zaten gelirim yarım saate. Ama gerçi markete uğrayacağım. Kırk dakikaya gelirim. Haid görüşürüz."
Biraz söylense de telefonu kapattık ve bende şarkımı açıp yola çıktım. Ama beğenmedim sonradan. Biraz daha enerjik olsa iyi olurdu. Bir kaç kez değiştirdim.
"Bunu ne ara eklemişim listeye? Ne saçma bir şey bu?"
Bir kaç tane daha değiştirdim.
"Çayır çimen geze geze
Çayır çimen geze geze
Oldum ben bir geveze
Kızına gönül verdim
Darılma hanım teyze of nenem of... "
İşte bunu çok seviyordum. Neden bilmem ama ortaokuldan beri bunu çok severim. Çok güzel bir hissiyatı var bence.
Markete uğrayıp alacaklarımı aldıktan sonra tekrar arabaya bindim ve eve doğru yola çıktım.
Eve varınca arabayı park edip bagajda poşetleri aldım ve eve çıktım.
Poşetleri kapıdan Zehra'ya verip botlarım çıkardıktan sonra içeri girdim.
Zehra: Hoş geldin. Nasıldı ilk günün?
"Güzeldi. Üstümü değişeyim, anlatacağım."
Odaya girip başımı açtım hemen. Üniformamı çıkarıp pijamalarımı giydikten sonra ellerimi yıkayıp mutfağa geçtim.
Kızlarda masaya oturmuş beni bekliyorlardı. Hemen bende oturdum ve yemek yedik.
"Elinize sağlık, çok güzel olmuş."
Begüm: Afiyet olsun. Balkona çıkalım da anlat bakalım neler oldu.
Yemeğimizi yedikten sonra hemen mutfağı toplayıp, çayımızı aldık ve balkona geçtik.
Zehra: Evet, hadi bakalım anlat.
"Sabah kapıda, çıkmadan önce Alperen beyle karşılaştık. Beraber gidelim dedi ama yok dedim."
Begüm: Neden yok dedin ya? Ne güzel teklif etmiş adam.
"Ya hem markete uğrayacaktır hem de iki gündür tanıdığım bir in arabasına niye biniyorum Begüm?"
Begüm: Yani haklısın da işte... Neyse sonra?
"Sonra işte gittim karakola, amirin odasını ararken Emir bey geldi yanıma. Ona sordum odayı, sonra gittim amirin yanına. Kağıtlar falan filan. Ve ben tahmin edin hangi komiserin ekibindeyim?"
Zehra: Ay Alperen dersen şurada yıkılırım gülmekten.
"Alperen..."
Dediği gibi de ikisi de gülmeye başladı. Ben de güldüm.
Begüm: Sen gel, koskoca Ordu'ya taşın, hiç başka ev yok gibi bu adamla komşu ol, sonra bir de sanki koskoca ilde başka komiser yok gibi aynı adamın ekibine transfer ol.
Zehra: Vallahi kitsp karakterisin de haberin yok sanırım.
"Ay ne bileyim ya? Gerçekten her şeyden çıkıyor adam. Değişik."
Biraz daha anlattım olanları, ekibi, ortamı... Sonra saat geç olunca balkondan kalkıp odalara dağıldık.
Gece alarmım çalınca bir an daha çok erken olduğunu düşünüp kapattım. Sonra sahur aklıma gelince geri kalktım. Kızların odasına girdim. Zehra yatıyordu, Begüm'de yatakta oturmuş ayılamaya çalışıyordu.
"Ben mutfağa gidiyorum, sen Zehra'yı uyandırırsın."
Begüm: Tamam, git sen.
Ben mutfağa gidip ışığı yaktım. Dolabı açıp baktım. Ne yapsak ki?
Kahvaltılık çıkardım biraz. Sonra ocağa geçip mıhlama yaptım. Annem yapardı eskiden, pek güzel olurdu. Hiç onun kadar güzel olmadı ben büyüyünce yaptıklarım ama fena da sayılmazdı.
Zehra: Ne yiyoruz? Mıhlama mı yapıyorsun?
"Evet, ne yapsak bilemedim. Mıhlama yaptım bende. Hafta sonu bir şeyler hazırlarız."
Masaya geçip sahurumuzu yaptık. Ezan okunmadan önce sularımızıda içip yattık.
İlk evimizdeki ilk orucumuz...
Hemen geri yatıp uyudum. Bir kaç saatlik uykum var. Sonra kalkıp işe gideceğim çünkü. İkinci gün daha farklı geçer büyük ihtimalle.
Tam uyuyacağım sırada Begüm odaya girdi.
Begüm: Eylem, uyudun mu?
"Yok, uyumadım. Ne oldu?"
Begüm: Annem mesaj attı bana.
Hemen yattığım yerden doğrulup oturdum. Masa lambamı açıp Begüm'e baktım.
Begüm'ün ailesi ile arası pek iyi değildi. Soğuklardı birbirlerine karşı. Begüm büyüdükçe de iletişimi azaltmışlardı açıkçası. Pek iyi geçinemiyorlardı. Şimdi bu şekilde gelince bir şey olmuştu anlaşılan.
"Ne demiş?"
Begüm: "Orada kalma, orası sana uygun değil. Ankara'da geri dön. Sen orada yapamazsın." diye mesaj atmış bana.
"Sen ne dedin?"
Begüm: Buna sen mi karar vereceksin falan dedim. Açık açık söyledim geri gelemeyeceğim diye.
"O zaman sorun ne?"
Begüm: Sen gelmezsen, ben seni getirmesini bilirim diyor.
"Ne yapabilir ki?"
Begüm: İşte ne yapabileceğini tahmin edemediğim için korkuyorum, her şeyi yapmam potansiyeli var.
"Bir şey olmaz canım, ne yapabilir? Sakin ol sen. Bir şey olduğu gibi Zehra'nın yanına git yatın. Aynı hastanedesiniz sonuçta. Sonra hemen beni arayın, gelebilirsem gelirim. Bir şey olmaz ama merak etme. Yani inşallah."
Begüm: İnşallah.
Begüm gittikten sonra tekrar yattım. Ama aklımda şimdi de bu dolanıyordu. İnşallah bir şey yapmazdı.
Sonra aklıma dayımın attığı mesaj geldi. Kaç gün geçti ama cevap vermedim. Aman, engelleyeyim gitsin. Bunla mı uğraşacağım bir de?
Tekrar uykuya daldıktan sonra garip garip rüyalar görerek uyandığımda alarmın çalmasına iki dakika vardı. Kalkıp kızları uyandırdım ve hazırlandık. Oruçlu olunca kahvaltıyı atladığımız için yarım saat daha fazla uyuyabildik.
Hazırlanıp evden çıktıktan sonra, kapıda yine Alperen bey ile karşılaştık. Ama bu sefer yanında Emir ve Emre bey de vardı.
"Günaydın komiserim."
"Günaydın. Ama apartmanda Alperen bey yeterli. Tabi siz bilirsiniz."
"Üniformamız üstümüzde olduğu her saniye komiserimsiniz. Onun dışında kalan vakit için Alperen bey olarak kalabilirsiniz."
Bağcıklarımı bağlıyorum ama bana baktığını da hissediyorum aynı zamanda. Fakat rahatsız hissetmiyorum
***
Begüm'den
Eylem ile Alperen bey aşağı inmişti hemen, arabayı çalıştırmak için. Hem de Alperen bey dosya verecekmiş sanırım.
Zehra kapıda ayakkabılarını giyiyordu, bende çantamı aldıktan sonra çıktım ve ayakkabılarımı giydim.
O sırada Emir bey ile Zehra konuşmaya başlamıştı..
"Akşam iftara geliyor musunuz Zehra hanım?"
Zehra: Ne iftarı?
"Biz her sene ilk iftarı tüm apartman aşağı da bahçede yaparız. Uzunca bir masa kurarız. Hatta daha dün konuşuldu bina grubunda. Behiye teyze bir şey demedi mi?"
Zehra: Ne güzel. Ama biz tanımıyoruz Behiye hanım kimse. Grupta da yokuz.
"Anladım. O zaman yanlış anlamazsanız numaranızı söyleyin sizi gruba ekleyelim."
Ben de kapıyı kilitledikten sonra anahtarı aldım ve dördümüz aşağı indik.
Aşağı indiğimizde Eylem ve Alperen bey bizi bekliyorlardı. Tam arabalara dağılacakken "Siz hangi hastanede çalışıyorsunuz?" diye sordu Emir bey.
"Şehir hastanesinde."
Sonra Emre beye bakıp tekrar bize baktı. "Emre ile aynı hastanede çalışıyorsunuz. İsterseniz Eylem'i biz alalım, Emre'de sizinle gelsin. Bir oraya bir oraya gitmeye gerek kalmaz." dedi Emir bey.
Nasıl yani biz şimdi bu üç adamla her yerde bağlantılı mıydık? Ne garip tesadüf bu? Ama mantıklıydı, bir karakola bir hastaneye gitmektense direkt hastaneye giderdik. Hem tek yeni biz de değildik demek ki, Emre bey de vardı.
Eylem: Kızlar kabul ederse ben gelirim sizinle.
Zehra bana baktı, benim için bir sıkıntı yoktu. Anladığım kadarıyla onun içinde bir sıkıntı yoktu.
"Bizlik bir sıkıntı yok, olur."
Zehra: Evet, mantıklı olur hem.
Alperen bey gülümseyerek "İyi o zaman hadi gidelim. Hayırlı olsun ilk iş gününüz size." dedi üçümüze bakarak. Teşekkür edip arabaya bindik. Eylem'lerde binmiş, yola çıkmışlardı.
Bugün ben kullanıyordum arabayı. Zehra'da yanıma oturmuştu, Emre beyde araya geçmişti. Gidiyorduk.
Zehra: Sizinde mi ilk gününüz?
"Evet, sizinde ilk gününüzmüş anlaşılan."
"Evet, bizimde ilk. Hangi alanda çalışıyorsunuz."
"Acilciyim."
Aynı bölümdeydik. Yani daha çok karşılaşacaktık belli ki. Bir an dikiz aynasından bakayım dedim ama gözlerimi aynaya çevirince zaten bana baktığını fark ettim. Tekrar önüme döndüm hiç bir şey olmamış gibi.
Zehra: Öyle mi? Ne güzel. Begüm'de acilci.
Şaşırdı biraz. "Desenize artık sürekli yüz yüzeyiz."
"Evet, öyle sanırım."
Bir süre daha bana baktığını hissediyordum. Sonra Zehra'ya döndü. "Sizde mi acilcisiniz?" diye sordu.
Zehra: Yok, beyin cerrahıyım ben.
Anladığını belirten bir şekilde kafasını salladı. Yol uzundu biraz.
"Müzik mi açsak?"
Zehra: Olur, açalım. İstediğiniz bir şey var mı?
"Fark etmez, uyarım ben size."
"Geçen gün Eylem'in açtığı bir şey vardı. Neydi o ya?"
Zehra: Dur şuydu sanırım.
"Çok sevduğume değil bilmemene yanarum
Seni görduğum her gün içten içe kanarum
Kara gözlerun beni nasil yakti sevduğum
Hallarumdan bellidur seni ne çok sevduğum..."
Evet, buydu. Güzel bir hissiyatı vardı bence. Bir süre çaldıktan sonra arkadan bir anda Emre bey eşlik etti az az.
"Yüksek dağlara doğri haykirsam sevduğumi
Belki dağlar anlardi nasil özleduğumi
Bulut gibi hislerum savruldi yüreğune
Yağmur olur yağardum o uzun saçlarune"
Mırıldanıyorum kendi kendine. Aslında ben de söylerdim de şimdi bu sesle söylemeli miydim emin değildim. Boğazım acıyordu biraz. Heme gerek yok, tek olduğum bir gün söylerim ben kendi kendime.
Bir süre daha devam ettikten sonra hastaneye ulaşmıştık. Arabayı park edip indik. Üçümüzünde önce müdürün yanına gitmemiz gerektiği için beraber yürüyorduk.
Odayı bulunca tıklatıp içeri girdik.
Adam bize baktı. "Buyurun, niçin gelmiştiniz?"
"Merhaba, biz yeni atanan doktorlarız. Ben Begüm Ay."
Zehra: Zehra Şaş.
"Emre Duran."
Müdür bize baktı, sonra hatırlar gibi olup dosyaları açtı. "Hatırladım sizi, dosyalarınızı incelemeiştim. Hoş geldiniz, buyurun oturun. Ben Selim Yaldız. Hastanenin genel müdürüyüm."
Selim beyin masasının karşısındaki sandalyelere oturduk. Dosya sırasına göre tek tek konuştu bizimle.
"Hoş geldiniz tekrardan. Dosyalarınızı incelemeiştim ama tam hatırlamıyor olabilirim kusura bakmayın. Acil servisimiz genel olarak yoğundur. Klasik acil. Emre bey siz Begüm hanım ile tanışıyor musunuz?"
Beklemeden Emre bey cevap verdi. "Bir kaç gün oluyor tanışalı."
Selim bey devam etti konuşmaya. "O zaman ilk gün sizi aynı servise verelim,alışın biraz. Çocuk acil bölümünde 2 numaralı odaya gideceksiniz. Orada Merve hemşire var. O size yardımcı olacaktır. Belgeleri imzalayıp çıkabilirsiniz."
Biz belgeleri alıp okurken Selim beyde Zehra ile konuşuyordu bu sefer. "Zehra hanım, sizin de başhekimin yanına uğramanız gerekiyor. O birini size yardımcı olması için görevlendirir zaten. Daha sonra odanıza geçersiniz. Size de belgeleri vereyim." Belgeleri Zehra'ya verdiğinde biz de imzalamaya geçmiştik. Belgeleri imzalayıp almamız gerekenleri aldık ve izin isteyerek Emre bey ile odadan çıktık. Çocuk acil servisini sora sora bulduktan sonra Selim beyin dediği 2 numaralı odaya girdik.
Odada bir çocuk, annesi sandığım bir kadın ve çocuğu muayene eden koyu kahve saçlı, buğday tenli bir kadın vardı. Bu kadının Merve hemşire olduğunu düşünüyorum.
"Hasta var, daha sonra alacağım. Sıranızı bekleyin." dedi kadın bize.
"Sıra beklemiyoruz, yeni atanan doktorlarız biz. Merve hemşireye yönlendirdi Selim bey." dedim kadına bakarak. O da çocuğun muayenesini bitirip bana baktı.
"Ay siz o doktorlarsınız. Ben bir an hasta sandım kusura bakmayın. Merve benim. Buyurun oturun, hastamla ilgilenmeyi hemen geliyorum."
Tatlı bir kıza benziyordu bence iyi anlaşırdık. Dediği masada üç kişilik yer vardı. Emre bey ile oturduk.
Merve'nin işi bittikten sonra yanımıza geldi, oturup konuştuk biraz. Anlattı bize her şeyi. Sonra hastalar gelmeye başlayınca işe tam anlamıyla başlamış olduk.
Küçük küçük çocuklar geliyordu hep. Çocukları çok severim, aşırı tatlılar. Hasta olunca daha da tatlı oluyorlar.
Akşam çıkana kadar hasta muayene ettik ve dosya işledik sisteme. Daha sonra çımma saatine yakın Merve'yi çağırdılar sarı alandan. Odada Emre ile kaldık. Sonra hemen ardından biri odaya girdi ve "Begüm doktor burada mı?" diye sordu.
"Buyurun benim."
"Yetişkin acilde bir kadın var, sizi istiyor. Siz olmadan muayene olmazmış." dedi kadın. Şaşırdım, kimseyi tanımıyorduk kim niye istedi ki beni? Anlamsız anlamsız Emre ile bakışıp oturduğum yerden kalktım.
"Ben bir bakayım."
Başıyla onaylandıktan sonra steteskobumu alıp çıktım odadan ve yetişkin servise geçtim.
Odaya girdiğim gibi eldiven aldım, hastaya bakmamıştım.
Eldivenlerimi giyerken başımı kaldırıp hastaya bakınca...
Kalkaldım durduğum yerde. Ne bir cümle çıktı ağzımdan ne de bir kelime. Sanki nefesimi tutmuştu yanlışlıkla.
Karşımda duran kadın... Annemdi...
İyi ama ne işi vardı onun burada? Ankara'dan buraya hemen nasıl gelmişti? Ve dahası, neden gelmişti?
Mesajına olumlu cevap vermediğim için miydi? Bir kere de kendi istediğimi rahatça yapamayacak mıydım ben? Hep peşimde gölge gibi dolanan birileri ile mi yaşayacaktım?
O kadar şaşırmıştım ki yutkunamadım bile. Bir süre sadece baktım yüzüne. Bir kaç dakika sonra anca konuşabilmiştim.
"Ne işin var burada?"
Yüzüme baktı. Sanki beklediği karşılama bu değildi. Ne bekliyordu? Koşarak sarılmamı falan mı?
Yüzü düşmüştü ama çok sorun etmeden konuştu. "Seninle konuşmaya geldim."
Gerçekten bu muydu? Bu muydu yani? Ne konuşacaktık ki? Ben Ankara'ya dönmeyeceğim.
"Konuşacak bir şey yok. Sen bana mesaj attın gel dedin ben de sana hayır dedim. Beni ikna edebileceğini sanıyorsan bayağı bir yanılıyorsun. Geri gelmeyeceğim. Boşuna yol gelmişsin. İşim var benim, acil doktorunu boş yere meşgul ediyorsun."
Geri dönüp kapıyı açacakken "Bekle, sandığın gibi değil. Konuşacağız." dedi. Yani aslında umrumda olmazdı ama yeter ki gitsin diye konuşup gönderecektim.
"Ne var?"
"Bak, anlıyorum arkadaşların burada, bizim baskımız yok, burada rahat yaşayabileceğini düşünüyorsun. Ama sen burada yaşayamazsın Begüm. Anneni ben senin, tanıyorum seni. Hadi gidelim, dönelim Ankara'ya. Sırf onlar burada diye buraya geldiğini biliyoruz. İnkar etme. Şimdi gelmezsen yarın geleceksin illaki."
Allah'ım sen bana sabır ver. Sen bana sabrın en büyüğünü ver. Ne zırvalıyordu? Özellikle sinirlenmem için mi yapıyordu bunu?
Bacağım sallanmaya başlamıştı bile. Sinirlenince bilip bilmeden titretirdim bacağımı. Sinirden ellerimi yumruk yapıp sıkmaya başlamıştım.
"Sen beni biraz tanısaydın, benim küçüklük hayalimin Karadeniz olduğunu bilirdin. Arkadaşlarım geliyor, ben de geleyim değil de; onların da içinde olan hayalimi gerçekleştirdiğimi bilirdin. Ben yıllarca sizinle yaşadıysam, dağda bile kolayca yaşarım emin ol. Hem bak kendin söylüyorsun, bizim baskımız olmadan... Sizin baskınız olmadan, mutlulukla, rahatça, kardeşlerimle yaşıyorum ben burada. Emin ol bugün gelmiyorsam yarın da gelmeyeceğim. Bir daha sakın bu konuda beni rahatsız edeyim deme."
Aşırı derecede sinirlenmiştim. Ne zaman benim yerime karar vermekten vazgeçeceklerdi?
Hala karşımda durmuş aynı duruşla, aynı bakışla, aynı tavırla konuşmaya devam ediyordu.
Ama dinlemeyi bırakmıştım çoktan. Sinirden vücudumun her yeri uyuşmuştu. Dinlemeye çalışsam da duyamazdım sanırım. Sadece en son dediğini duydum ve o...
"Sen gelmezsen ben seni zorla götürmesini bilirim!"
O sabrımın taşımasına yetmişti.
"Yeter! Yeter, sus artık!"
Bağırmamla birlikte susmuştu. Kısa bir süre sonra tekrar konuşmaya yeltenince masada duran metal kalem kutusunu elime alıp masaya sertçe fırlattım.
"Ne zaman vazgeçeceksin?! Ne zaman rahat bırakacaksın beni?!"
Direkt kapıya yöneldi. Ben o sırada masada bulduğum ne varsa duvara, masaya fırlatıyordum.
"Ne zaman beni kısıtlamayı değil de, mutlu olmamı düşüneceksiniz?!"
Daha fazla dayanamamış olmalı ki direkt çıktı odadan. Bense arkasından kapıya elime ne geçerse fırlatmaya devam ediyordum.
"Ne zaman!? NE ZAMAN!?"
O sırada kapı hızla açılınca son fırlattığım iğnenin ucu kapının önünde duran Emre'nin kolunu derinden çizince durdum.
Durunca fark ettim ki gözlerimde ıslanmıştı, yanaklarım da dahil olmak üzere. Hemen ellerimle gözlerimi silip Emre'nin yanına gittim.
"Ben... Özür dilerim. Fark edemedim bir an. Kusura bakma, gerçekten isteyerek olmadı. Acıdı mı?"
Aferim Begüm, gerçekten bravo. İlk günden olana bak. Hayır biraz kendine hakim olsan ölür müsün? Nasıl bakacağım şimdi ben adama.
Ben panik halinde Emre'ye bakarken o gayet sakin duruyordu." Bir şey olmaz, acımadı zaten. Sen iyi misin? Konuşmak ister misin?"
Nasıl yani? Şu an sorulması gereken bu muydu? Adama iğne fırlattım ve o bana nasıl olduğumu soruyor.
Kahverengi gözlerini gözlerime dikmiş bana bakıyordu. Bende şaşkın şaşkın ona bakıyordum.
Ben konuşmayıp sadece bakınca endişelenmiş gibi bakmaya başladı bu sefer. "Begüm iyi misin? Şokta mısın? Bir şey söyler misin?"
"İyiyim."
Cevap verince biraz rahatlamışa benziyordu.
"Gel, gel otur şöyle. Titriyorsun,emin misin iyi olduğuna?"
Sandalyeye geçip oturunca bir süre sakinleşmeyi bekledim. Dizimin titremesi geçince tekrar Emre'ye baktım. Karşımdaki sandalyeye geçmiş oturuyordu.
"Eminim, iyiyim. Sağ ol."
...
"Ben gerçekten... İstemeyerek oldu,çok özür dilerim. Fark etmedim kapıyı açtığını ben-"
Cümlemi bitirmeme izin vermeden kendisi devam etti konuşmaya. "Biliyorum, sakin olur musun? Küçük bir sıyrık, bir şey olmaz. Sen kusura bakma asıl, kapıyı açıp direkt ben daldım odaya."
Ciddi miydi bu adam? Ben hayal falan mı görüyordum yoksa?
"Bir şey isteyebilir miyim?"
"Tabi ki."
"Zehra'yı çağırabilir misin?"
"Tamam, çağırayım. Ama... Sadece otur tamam mı? Ayağa falan kalkma,eline bir şey alma hatta."
Haklı tabi adam. Ruh hastası gibi ne bulduysam fırlatmışım odaya.
Emre kalkarken bir hemşire odaya girdi. Etrafı görünce kapıda durup bize baktı. Ben bir şey demeden Emre girdi direkt. "Oda müsait değil. Sonra halledin işinizi,kapalı bu oda zaten."
Hemşire, "İyi ama ne oldu-" diyecekken daha bakışlarını bana çevirmeye fırsat bulamadan Emre devam etti.
"Hemşire hanım, oda müsait değil. Çıkın."
Sesi çok netti. Hemşire bana bakıp odadan çıktı. Emre'ye baktım, ayağa kalkmıştı.
"Ben hemen Zehra'yı çağırıyorum, bekle sen burada."
"Teşekkür ederim."
Bir şey demeden sadece gülümsedi. Sonra odadan çıktı,ve ben düşüncelerimle baş başa kalmak zorunda kaldım.
Fazla mı tepki vermiştim? Yoksa yerinde miydi? Orucum da zedelendi. Allah'ım sen affet.
Niye bu kadar ısrar ediyordu ki? Gelmeyecektim işte, rahat rahat yaşayabilirkerdi artık. Niye bu kadar ısrar ediyordu anlamıyordum.
Emre'ye gelince... Off, ne yaptım ben? Gerçekten hiç iyi değilim. Adama iğne fırlattım resmen. Hayır küçük iğnelerden olsa neyse, büyük, geniş ve sivri uçlu olanlardan bir de. Benim anlamadığım o neden bu kadar normal karşılamıştı bu durumu? Bir de buna rağmen acımadı bir şey olmaz, sen nasılsın diye soruyor. Ben olsam karşımdaki deli herhalde diye düşünürüm, adam geldi sakinleştirmeye çalıştı beni. Kuru kuru özür ile olmaz bu iş, bir şey yapmam lazım. Ama bunu sonra düşüneceğim şu an kafam allak bullak.
Ben bunları düşünürken Zehra içeri girdi. Odanın haline baktı, sonra bana baktı.
Zehra: Begüm! Ne oldu? İyi misin? Bir yerine bir şey oldu mu? Kanıyor mu bir yerin? Ne oldu anlatsana! Biri bir şey mi yaptı? Ne bu halin?
Benden daha çok endişelenmişti anlaşılan.
"Bir şeyim yok, iyiyim. Sakin ol. Odayı, ben dağıttım..."
Zehra: Sen mi? Neden? Ne oldu?
"Annem geldi Zehra..."
Baktı bana. Ben de ona baktım. Olan biteni en ayrıntısına kadar hızlıca anlattım. Şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Annemin kısmını anlatmayı bitirince sarıldı bana, ben de ona sarıldım. Emre kısmını anlatmadım, orayı akşam anlatırdım. Hiç konuşmaya mecalim yoktu.
Zehra kalkıp odayı toplamaya başladı. Ben de yardım etmek için kalkınca geri oturttu beni. Çok ısrar etsem de kızıp oturmamış söyleyince bir şey demedim.
Zehra: Sen git odadan eşyalarını topla. Ben burayı toplayayım çıkarız.
Odadan çıkıp asıl odama geçtim. Kapıyı tıklatıp içeri girdim. İçeride sadece Emre vardı. Kapıyı açınca bana baktı direkt. Ayağa kalktı hemen, bende odaya girdim. Hızlıca koluna baktım. Kolundaki yaranın kanı kurumuştu. Pansuman yapmamış belli ki.
"Daha iyi misin?"
"Ben iyiyim de... Sen koluna pansuman yapmamışsın. Gel çıkmadan önce yapalım."
"Zahmet etme sen, ben hallederim eve gidince."
"Olmaz, evde ne ile temizleyeceksin yarayı? Sen iki tane polis ile yaşıyorsun, silahlarını sildikleri bez ile mi temizleyeceksin yaranı?"
Güldü bu dediğime. Bende güldüm. Sonra ısrarım üzerine sedyeye geçip oturdu. Ben de dolaptan pamuk ve tentürdiyot alıp bende yanına oturdum.
Dikkatlice acıtmadan yarasını temizledikten sonra bez ile sarmaya başladım dikkatlice.
"Ben çok teşekkür ederim. Gelip sakinleştirdiğin için..."
"Teşekkür etmene gerek yok. Sen olsan sen de aynısını yapardın. Hem biz artık hem komşuyuz hem de iş ortağıyız. Böyle anlarda sana destek olmayacaksan, sen bana olmayacaksan ne anlamı kalır ki?"
Bir şey demeden sarısını sardım ve bir süre daha oturduk sedyenin üstünde. Bir an bana baktı sonra kafasını önüne çevirdi hemen."Saçın çıkmış kenardan." deyince hemen elimle şalımı düzelttim. Ben eşarbımı düzelince bir süre sonra kafasını kaldırıp kahve gözlerini benim kahvelerime dikti. "Çıkış saatimiz geldi, iftara geç kalmayalım hadi." deyince kalktık.
***
Eylem'den
Alperen bey, Emir bey ve ben arabaya binmiş eve geliyorduk. Onlar öndeydi ben de arkada oturuyordum. Kendi aralarında bir şeyler konuşuyorlardı. Ben çok dahil olmamıştım bu sefer. Pek benlik konular değildi.
Acaba kızların günü nasıl geçti? İnşallah iyi geçmiştir,salak salak insanlarla karşılaşmamışlardır.
Bunları düşünürken gözüm dikiz aynasına takıldı. Arkadaki araba çok tanıdık gelmişti. Ama değildi değil mi? O olamazdı herhalde. Değildir ya...
Arkaya dönüp baktım ama arabanın içini göremiyordum. Fakat araba çok tanıdıktı. Zehra'nın belalı bir kuzeni vardı, onun arabasına benziyordu. Ama yok canım, ne işi var onun burada? Benzetmişimdir,tek onda yok ya araba.
Tekrar önüme dönüp oturdum. Gözlerim dikiz aynasına takıldı tekrar, ama bu sefer arabaya değil bir çift yeşil göze takıldı. Daha doğrusu bana bakan bir çift yeşil göz.
Bende bakınca önüne döner sanmıştım Alperen'i ama dönmedi. Bakmaya devam etti. Bende baktım. Ama bir süre sonra aynı noktaya bakmaktan yorulunca yanımdaki cama çevirdim bakışlarımı.
Ama hala üstümde hissediyordum gözlerini.
"Kusura bakmayın Eylem hanım, biz kendi kendimize sohbete daldık. Sizi pek sarmadı tabi." diye açıklama yaptı Emir bey.
"Yok ya, olur mu öyle şey? Konuşun siz, ben iyiyim."
"Az önce arkaya döndün, bir şey mi oldu?" diye sordu Alperen. Fark etmişti anlaşılan.
"Yok, bir şey olmadı. Araba tanıdık geldi de ona baktım. Değilmiş ama."
Anladığını belirterek kafasını salladı. Arabayı sürmeye devam ediyordu. Çok az kalmıştı eve varmamıza. Markete uğradık akşam iftar için. İçecek almamız gerekiyormuş. Emir bey indi sadece, biz aranda kaldık. O alıp gelecekti.
Arabanın içi sessiz oldu bir an. İkimizde konuşmuyorduk. Sonra arkasını dönüp bana baktı, bende ona baktım.
"Belki bu hafta seni sahaya çıkarabilirim. Ama kesin değil. Önce biraz deneyimleyeceğim seni. Yarın müsait misin?"
"Evet, müsaitim de, nasıl deneyimleyeveksiniz?"
"Sen yarın saat 9.00'da kapıda ol, gerisini ben halledeceğim."
"Peki."
Tekrar önüne döndü. Telefonunu aldı, "Müzik açsam sıkıntı olur mu?"
"Yok, olmaz."
"İstediğin bir şey var mı?"
"Fark etmez, her türe uyarım ben. Siz kafanıza göre açın."
Bir süre şarkı aradıktan sonra sonunda bir şey açmıştı.
"Bu dağlar kömürdendir, geçen gün ömürdendir
Feleğin bir kuşu var, pençesi demirdendir
Haydi leylim leylalım, ben yoluna kurbanım
Ya al canım kurtulsam, ya ver derde dermanı..."
Bu da çok sevdiğim türküler arasındaydı. Çocukluğumdan beri hep dinlerdim bunu. Şimdi fsrk ettim de ben çocukken niye bunları dinliyordum ya?
Kendi kendime arkada mırıldanarak türküye eşlik ederken bir yandan da camdan ordunun dağlarını izliyordum. Sonra Emir bey elinde poşetlerle geldi ve poşetleri bagaja koyup bindikten sonra tekrar eve doğru yola çıktık.
Eve vardığımızda kızlarda çoktan varmıştı. Hemen eve çıkıp üstümü başımı değiştim. Kızlarla gün kritiği yapmaya vakit bulamadan aşağı indik zaten, iftar vaktiydi. Bu sene ekstradan dört sandalye daha eklemişlerdi. Bir de binadaki dairelere göre koymuşlar. Karşılıklı komşu olanlar masada da karşı karşıya oturuyordu. Biz de Alperen'lerle karşılıklı oturuyorduk.
Begüm en sona geçmişti, ortaya Zehra oturmuştu, beni de Şule'nin yanına oturtmuşlardı. Neymiş, eğer onlar oturursa kadının kafasını masaya geçirirler iş, ben sakin kalırmışım o yüzden ben geçmeliymişim.
Her neyse, iletişim halinde değildik zaten sıkıntı yok.
Ezan okununca tüm bina olarak iftarımızı açtık ve çorbalarımızı yedik. Sonra binanın en genç üyeleri olarak biz ve karşımızdakiler kalkıp yemekleri koyduk ve tabakları dağıttık. Biz kızlarla yemek koyuyorduk, onlar da hem bize tabak veriyor, hem de tabakları dağıtıyordu. Ben pilav tenceresinin başındayım, sıra sıra tabakları dolaştırıyorlardı.
Alperen'in uzattığı tabağı alıp pilav koyduktan sonra kalan yemeklerden koyması için Begüm'e uzattım tabağı.
"Eylem şu tabağın pilavı eksik, koyar mısın?"
"Verin komiserim."
Tabağı bana uzattı, ben de pilavı koyup geri verdim. Tabakaları dağıtıyorlar hala. Yemekleri de kim yaptıysa pek güzel yapmış vallahi, mis gibi kokuyor.
"Tüm herkes tabak aldı, bir biz kaldık. Kendimize de tabak alalım, oturalım." dedi Emre bey. Hepsi tkere teker tabak aldı eline.
Emre bey uzatınca "Hangilerinden yersiniz? Yemediğimiz varsa koymayalım." dedim.
"Begüm hanımın tabağı bu, siz ona göre koyun sonra biz alırız." dedi. Durdum bir an, Begüm'de adı geçince bize baktı. Sonra tabağı alıp Begüm'ün yediklerimden koyup Emre beye becerdim tabağı tekrar. O da Begüm'ün oturduğu yere götürdü tabağı.
Sonra Emir beyde geldi. "Bunu da Zehra hanıma göre ayarlarsınız." dedi sadece ve yemekleri koymamı bekledi. O tabağı da Zehra'ya göre ayarladık tan sonra onu da Emir beye verdim ve o da tabağı götürdü.
En son Alperen bey geldi, "Bunu da sen kendine göre koy." dedi.
"Sizin tabakaları yapalım en son ben alırım kendim." dedim ama o benimle aynı düşüncede değildi bence.
"Yok, koy sen. Biz kendimiz alırız. Hadi."
Bende kendime göre hazırladıktan sonra tabağı alıp gidecekken tencerenin kapağını kapatayım diye kenara koymuştum tabağı. Ben tabağı bırakır bırakmaz Alperen bey aldı tabağı ve masaya götürdü. Ben diğerlerine de yemek koyarım diye beklerken Alperen bey durdu yolda. "Eylem ne bekliyorsun? Gelsene."
"Size yemek koymayacak mıyız?"
"Biz alırız kendimiz, geç otur sen yemeğini ye. Gel hadi, gel."
Aslında hiç itiraz edemezdim, direkt yemek yemek daha cazip geliyor bana şu an. Bende çıkıp peşinden masaya doğru ilerledi ve kızların yanına oturdum. Tabağı önüme koyunca teşekkür edip yemeye başladım. Onlar da gidip kendilerine tabak hazırladıktan sonra gelip oturdular.
Yemekler yenmiş, masa toplanmış bir şekilde çay doldurup çay içiyor ve sohbet ediyorduk.
Binadaki insanlar biraz garipti. Zaten Şule vardı yanımda ne kadar normal olabilirlerdi ama olsun. Bir tane Behiye hanım vardı,çok tatlı. 50,60 yaşlarında bir kadındı. Yemekleri hep o hazırlarmış böyle zamanlarda. Maşallah eli pek lezzetliydi. Bizi de çok iyi karşılamıştı.
Binaya yeni taşınan biz olduğumuz için sürekli bize soruluyordu bir şeyler. Bizde cevaplıyorduk. Sonra yavaş yavaş sohbet bölüm bölüm ayrıldı. En son masanın ucundakiler bir şey, kenarda kiler bir şey konuşuyordu. Bizde karşılıklı 6'lı olarak sohbet etmeye başlamıştık.
Biraz sohbet ettik ama fark ettim ki Begüm biraz durgundu. Yani sanki bir şey olmuş gibi. Aramızda şu an Zehra olduğu için ona sordum ben de. Sadece Zehra'nın duyabileceği şekilde konuşuyordum.
"Zehra."
Zehra: Efendim?
"Hastanede bir şey mi oldu?"
Zehra bir süre durdu ama anlamıştım ben.
"Ne oldu?"
Zehra: Eve çıkınca anlatırız. Annesi geldi.
Diye söyleyince bir an baktım. Annesi mi? Buraya, hastaneye mi gelmişti? İyi de neden? Sırf Begüm'ü Ankara'da dönmeye ikna etme çabası mıydı bu?
Ama üstelemedim, eve çıkınca anlatırlardı. Anladığımı ifade eden bir baş hareketi yapıp tekrar önüme döndüm ve sohbete devam ettik. Çayım bitti ama kalkmaya o kadar üşeniyorum ki. Bir süre durup sonra kalkıp alırım diye düşündüm. Biz konuşmaya devam ederken Alperen bey ayağa kalktı. Bizim bardaklarımıza baktı, bir tek benimki boş olunca bir şey demeden aldı benimkini de ve çaydanlığın yanına gitti. Bir süre sonra elinde iki çayla geri gelmişti. Birini bana uzatınca teşekkür edip aldım.
"Benim de bir arkadaşım vardı, beyin ameliyatı olmuştu. Ama İstanbul'a gitti o. Aklıma gelmişken, siz niye buraya geldiniz? Dha aimkanlı şehirlere de gidebilirdiniz." diye Zehra ile konuşuyordu Emir bey.
Zehra: Biz üçümüzüde biraz Karadeniz seviyoruz. Hayallerimizden biriydi, bizde gerçekleştirdik. Hem nesi var buranın, gayet yeterli bence.
Emir bey güldü,"Bir şeyi yok, ama merak ettim. Siz beyin cerrahısınız sonuçta, çok daha iyi hastanelerde ya da projelerde çalışabilirsiniz. Ama tabi Ordu'da güzeldir, iyidir yani."
Onlar sohbet ederken Begüm'de Emre beye kolunu soruyordu. Hakikaten o nasıl olmuştu? İlk günden alışmışlar belli ki hastaneye. Önüme dönünce Alperen bey ile göz göze geldim bir an.
"Tatlı yer misin?"
"Yok, yedim ben sağ ol."
Bir süre daha sohbet ettikten sonra saat geç olmaya başlayınca yavaştan çıktık eve. Tam kalktığımız sırada telefonum çaldı, arayan numaraydı yine. Telefonu alıp kenara geçtim ve açtım.
"Alo?"
Ses yok.
"Alo?"
Ses yok.
"Ya siz dalga mı geçiyorsunuz benimle?! Yeter artık ama ya!"
Tam kapatacakken bu sefer tek iki kelime geldi karşı taraftan.
"Dikkatli olmalısınız."
Neydi bu şimdi? Telefon şakası falan mı? Ama bir yandan da düşününce, geldiğimizde beri sürekli bir dayım bir tanımadığım biri bir halam... Sonra Begüm'ün annesi... Peki ya bu kim?
Hızlıca telefonu kapatıp kızların yanına gittim. Daha doğrusu sadece Begüm'ün yanına gidebildim. Zehra yoktu ortalıkta.
"Begüm, Zehra nerede?"
Begüm: Bilmiyorum, az önce buradaydı. Kayboldu sanki birden.
Kayboldu snakş birden... Kayboldu... Hayır ya, olamazdı değil mi? Olmazdı, hayır. Kafada kuruyorum ben yok olmaz öyle şey.
Begüm: Eylem ne oluyor? Rengin solmuş iyi misin? Eylem cevap versene.
Zaten karşımızda oldukları için hemen olayı fark edip onlar da kalkıp bizim yanımıza geldi. Alperen sandalyeyi çekip oturttu beni. Sonra karşıma geçip yere çöktü Begüm'ün yanına. İkiside yerde durmuş bana bakıyordu.
"Zehra yok. Zehra yok, Zehra nerede?"
Begüm şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Bir yandan da anlamıyordu tabi.
Begüm: Bilmiyorum, bilmiyorum. Buralarda bir yerdedir. Sen niye böyle oldun? Eylem bir şey mi oldu? Niye paniksin bu kadar?
"Biri aradı. Dikkatli olmalısınız deyip kapattı. Sonra birden Zehra yok oldu. Bir şey oldu. Bir şey oldu, Zehra'ya bir şey oldu. Kesin bir şey oldu. Ne yapacağız şimdi biz?.."
Hepsi şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Sonra hemen Emir bey konuştu. "Hemen ekibe haber verelim dosya açsınlar." Alperen de bir an ona döndü, "Bir durun, buralardadır belki. Hemen panik yapmayın bir. Bir etrafa bakalım." dedi. Dediği doğruydu ama içim içimi yiyordu. Allah'ım sen Zehra'yı koru.
Hemen kalkıp binanın etrafına baktık Alperen'le. Emre ile Begüm'de binanın içine baktı. Emir de bir telaşla etrafa bakıyordu.
10-15 dakika boyunca aradık ama... Yoktu. Zehra yoktu...
"Yok, hiç bir yerde yok. Bulamayacağız, kesin başına bir şey geldi. Ya bir şey yaparlarsa ona? İyi ama kim neden kaçırsın Zehra'yı? Ya bulamazsak onu?"
Alperen durdu önümde, bana döndü. "Bir sakin olur musun? Böyle yaparsan hiç Bulamayacağız. Sakinleş biraz. Daha az önce buradaydı sakin ol." derken arkadan Emir geldi koşarak. Elinde bir bileklik vardı. "Alperen! Alperen!"
İkimizde ona baktık. "Ne oldu? Niye bağırıyorsun Emir?" diye sordu.
Elindeki bilekliği gösterdi. "Zehra'nın bu. Yemekte kolundaydı. Arka kapının önündeydi. Alperen..."
İşte o an... Ne yapacağımı gerçekten bilmiyordum. O an ne oldu onu da bilmiyorum. Tek hatırladığım gözümden yere düşen bir küçük yaş...
Tam o anda telefonum tekrar çaldı. Bu sefer Alperen ve Emir'de vardı yanımda. Numaraydı arayan. Onlara baktım, sonra açıp hoparlöre aldım.
"Sana dikkatli ol demiştim." diyip gülen bir ses vardı karşıda. Bunu diyip güldükten sonra hemen kapattı telefonu.
Sadece olduğum yerde kalakaldım. Gözlerim yanmaya başlamıştı çoktan.
"Eylem, Eylem bana bak. Eylem bana bak."
Baktım, ama boş bakıyordum sanki. Baktığımın farkında bile değildim belki de.
O an düşündüğüm tek şey Zehra'ya ne yapacaklarıydı çünkü...
Bölüm etkileşimi
