10. bölüm · ORMANIN ÖTESİNDE

SES

Aleyna Ünüvar

Darius’un varlığı sisle birlikte kaybolduğunda, orman derin bir nefes almış gibi sessizleşti.
Ama bu sessizlik rahatlatıcı değildi; tam tersine, sanki görünmeyen gözler hâlâ üzerimizdeydi.

Aysima, elini kolundaki morarma izine bastırdı. Yüzü solgundu. “O… buradan hiç gitmedi, değil mi?”

Demon ona kısa bir bakış attı, sonra yürümeye devam etti. “Gittiğini düşünmek istiyorsan, düşün. Ama adımlarını hızlandır.”

Onun bu soğuk tavrı beni rahatsız ediyordu, ama aynı zamanda haklıydı. Ne kadar durursak, orman o kadar derine işlerdi üzerimize.

Yol daralmıştı; iki yanda yükselen ağaçlar neredeyse gökyüzünü tamamen kapatıyordu. Yürüdükçe fark ettim ki yaprakların rengi değişmişti—normal yeşilden, neredeyse siyaha çalan koyu bir tona dönmüştü. Adımlarımızın altında toprağın nemi artıyor, kökler daha kıvrımlı ve keskinleşiyordu.

“Bu orman…” dedim, sessizliği bozarak, “…bizim geçtiğimizi hissediyor.”

Demon cevap vermedi, ama omuzlarının gerginliğinden düşüncelerimi onayladığını anladım.

Bir süre ilerledik. Sonra aniden Demon durdu.
Önümüzdeki patika ikiye ayrılıyordu—biri sağa kıvrılıp daha yoğun bir sisin içine giriyordu, diğeri ise sol tarafa, daha açık ama ürkütücü sessiz bir bölgeye.

“Hangisi?” diye sordum.

Demon, sol tarafa baktı, sonra başını iki yana salladı. “Hiçbiri. Ama seçim yapmamız gerekecek.”

O an, rüzgârla birlikte çok hafif bir fısıltı geçti kulaklarımın yanından. Korkutucu değildi… daha çok davetkâr. “Gel.”

Aysima irkildi. “Duydun mu?”

Demon sertçe döndü. “Duymadınız.”

Ama duymuştuk. Hem de çok net.

Bir adım geri attım. Köklerin arasından, neredeyse insan eliyle oyulmuş gibi duran küçük bir taş parçası gördüm. Üzerinde, anlamını bilmediğim bir sembol kazınmıştı—çemberin içinde bükülmüş üç çizgi. Parmağımı uzatacakken Demon hemen elimden tuttu.

“Dokunma,” dedi. “O Darius’un izi.”

Bunu söylerken sesinde alışık olmadığım bir şey vardı—öfkeden çok, korku.

Aysima fısıldadı: “Bizi nereye götürmeye çalışıyor?”

Demon cevap vermedi. Yalnızca başını eğdi, sonra kararlı bir şekilde sağdaki yola girdi. Biz de peşinden gitmek zorunda kaldık.

Yol daraldıkça adımlarımız ağırlaştı. Hava nemliydi, nefes alırken ciğerlerimiz sanki su doluyormuş gibi hissediliyordu. Birkaç dakika sonra, birden önümdeki ağaçların kabuklarında uzun tırnak izleri fark ettim. Her iz, aşağıdan yukarıya doğru kazınmıştı, sanki bir şey çıkmaya çalışmış gibi.

Aysima bunları görünce dudaklarını ısırdı. “Bu… hayvan işi değil.”

Demon başını onaylar şekilde eğdi. “Hayvanlar bu kadar derin iz bırakmaz. Bu, çağrıya cevap verenlerin işareti.”

“Çağrı?” diye sordum.

“Orman, zayıf olanı seçer. Darius sadece onun sesi.”

Yürümeye devam ederken, zihnimde Darius’un kelimeleri yankılandı: “Karanlık seni tüketmez… seni gerçek yapar.”
İçimde bir parça, bunun doğru olabileceğini söylüyordu. O an fark ettim ki, onun fısıltısı hâlâ oradaydı—sessizce, sabırla.

Sonunda patika biraz genişledi ve önümüzde dev bir ağacın gövdesinde yarık şeklinde bir boşluk belirdi. Yarığın içinden soğuk hava üflüyordu.

Demon durdu. “Burası… güvenli değil ama dinlenmemiz gerek.”

Aysima korkuyla bana baktı. “Burada mı? Ya o gelirse?”

Demon’un yüzünde sert bir ifade vardı. “O zaten burada. Ama yorgun düşersek daha kolay düşeriz.”

İçeri adım attığımızda, yarığın içi düşündüğümden daha büyüktü. Duvarlarda yosunlar parlıyordu, yerde ince kökler yılan gibi kıvrılıyordu. Otururken sırtımı duvara verdim, gözlerimi kapattım.

Ve o an, yine duydum: “Yakında…”

Gözlerimi açtığımda hiçbir şey yoktu. Ama artık biliyordum—Darius’un gidişi sadece bir illüzyondu. O bizi buraya çekiyordu, adım adım. Ve her adımda, karanlığın ağırlığı biraz daha üzerimize çöküyordu.