27. bölüm · ORMANIN ÖTESİNDE

KAYBETTİĞİNİ SANDIĞI ŞEY

Aleyna Ünüvar

“İnsan bazen bir şeyi kaybettiğini sanır.
Oysa kaybolan, onun eski hâlidir.”

Orman yeniden nefes almaya başlamıştı ama bu, huzur veren bir dönüş değildi. Rüzgârın yapraklar arasındaki sesi artık fısıltı değil, alaycı bir kahkaha gibiydi. Darius’un kayboluşunun ardından gelen sessizlik, önce güven verici gelmişti; sonra ağırlaştı. Sessizlik, insanın içini dinlemesine izin verdiğinde tehlikelidir.

Ben dinliyordum.

Kalbimin atışlarını.
Aklımın içinde durmadan dönen ihtimalleri.
Ve en çok da… kendimi.

Aysima birkaç adım önümde yürüyordu. Omuzları dikti ama bedeninin dili yalan söylüyordu. Korku, insanın duruşunu ele verir. Ne kadar saklamaya çalışırsan çalış, omuzlarına çöker. Onun omuzlarında vardı o ağırlık.

Tan Demon ise sessizdi. Fazlasıyla.

Onun sessizliği, bir şeylerin yaklaşmakta olduğunun işaretiydi. Daha önce de fark etmiştim; Demon ne kadar az konuşursa, o kadar çok düşünürdü. Ve Demon’un düşündüğü şeyler genelde iyi sonuçlanmazdı.

“Buradan sonra patikayı takip etmiyoruz,” dedi aniden.

Durduk.

“Peki neyi takip ediyoruz?” diye sordum. Sesim beklediğimden daha sakindi. İçimdeki karmaşaya rağmen, dışım soğukkanlıydı. Bu beni korkutuyordu.

Demon, bana baktı. Gözleri karanlıktı ama boş değil. Boşluk, onun hiç sahip olmadığı bir şeydi.

“İçgüdünü.”

Aysima kaşlarını çattı. “Bu bir şaka mı?”

“Hayır,” dedi Demon. “Bu bir sınav.”

İşte o an anladım.
Orman bitmemişti.
Darius sadece ilk darbeydi.

İlerledikçe ağaçlar sıklaştı. Gökyüzü, dalların arasından ince çizgiler hâlinde görünüyordu. Zaman algım bozulmuştu; ne kadar yürüdüğümüzü bilmiyordum. Ama şunu biliyordum: attığım her adım, beni eski Ezem’den biraz daha uzaklaştırıyordu.

Bir noktada durduk.

Toprak… farklıydı.

Ayaklarımın altındaki zemin sert değil, yumuşaktı. Sanki nefes alıyordu. Eğildim, parmaklarımı toprağa dokundurdum. Soğuktu. Ama canlı gibi.

“Burası ne?” diye fısıldadım.

Demon cevap vermedi. Bunun yerine yere çöktü ve gözlerini kapattı. Bir an sonra, etrafımızdaki hava değişti. Basınç arttı. Kulaklarım çınladı.

Ve sonra…

Bir şey hissettim.

Bu bir görüntü değildi. Bir ses de değildi. Daha çok… hatırlamak gibiydi. Ama benim olmayan bir anıyı.

Bir çocuğun ağlayışı.
Karanlık bir oda.
Bir kapının ardında yükselen sesler.

Geri çekildim. Nefesim hızlandı.

“Hayır,” dedim istemsizce. “Bu bana ait değil.”

Demon gözlerini açtı.
“Yanılıyorsun,” dedi. “Bu sana ait. Sadece bastırılmış.”

Aysima bana doğru bir adım attı. “Ezem, iyi misin?”

Cevap veremedim.

Çünkü o anda fark ettim:
Benim kaybettiğimi sandığım şey, ailem değildi.
Ev değildi.
Hayatım değildi.

Masumiyetimdi.

Orman, benden onu geri istiyordu.

Bir anda çevremiz değişti. Ağaçlar geri çekildi, yerini geniş bir açıklığa bıraktı. Ortada, siyah taşlardan yapılmış bir çember vardı. Çemberin içinde ise tek bir şey duruyordu.

Bir kapı.

Ama bildiğimiz kapılardan değildi bu. Ne kulpu vardı ne de anahtarı. Üzerinde tek bir kelime kazılıydı:

KAYBET

Aysima nefesini tuttu. “Bu da ne?”

Demon ayağa kalktı. Yüzündeki ifade sertti.
“İlk eşik.”

“Ne eşiği?” diye sordum.

Bana baktı. Bu kez bakışlarında saklamadığı bir gerçek vardı.

“Bundan sonra geri dönüş yok,” dedi.
“Bu kapıdan geçen, bir şeyini burada bırakır.”

Yutkundum.
“Ne bırakacağız?”

Cevap vermedi.

Ama kapıya doğru yürürken, içimde bir ses fısıldadı:

Kaybetmeden öğrenemezsin.
Öğrenmeden büyüyemezsin.

Ve ben…
artık kaçmak istemiyordum.

Kapıya bir adım kala durdum. Elimi taş yüzeye koydum. Soğuk, ama tanıdıktı. Sanki beni uzun zamandır bekliyordu.

“Ezem,” dedi Aysima titrek bir sesle. “Emin misin?”

Değildim.

Ama bazı soruların cevabı emin olmak değildir.
Bazı cevaplar… cesaret ister.

“Hayır,” dedim dürüstçe.
“Ama hazırım.”

Ve kapı, kendi kendine açıldı.

“Bazı gerçekler öğretmez.
Önce kırar, sonra öğretir.”

Kapının ardına attığım ilk adımda, bedenimden önce zihnim sarsıldı.

Orman yok oldu.

Aysima’nın nefesi, Demon’un varlığı, toprağın kokusu… hepsi silindi. Yerine beyaz bir boşluk geldi. Ne yukarı vardı ne aşağı. Yalnızca ben ve içimde yankılanan bir sessizlik.

Sonra… sesler.

“Senin yüzünden.”

Bu sesi tanıyordum.

Annemin sesi değildi. Babamın da.
Bu… benim sesimdi.

“Eğer daha güçlü olsaydın—”

Bir görüntü belirdi. Küçük bir kız… bendim. Dizlerimde yaralar, ellerimde kan. Kapalı bir kapının önünde duruyordum. İçeriden bağırışlar geliyordu. Kapıyı açmamıştım.

O an hatırladım.

Kaçmıştım.

Geri çekildim. “Hayır,” dedim. “Bu böyle değildi.”

“Öyleydi,” dedi ses. “Sen korktun.”

Göğsüm sıkıştı. Nefes almak zorlaştı. Bu bir anı değildi sadece; bir yargıydı. Orman, beni suçluyordu.

“Ben çocuktum!” diye bağırdım.

“Ve şimdi?” dedi ses soğukça. “Hâlâ mısın?”

Beyaz boşluk çatladı. Yer yarıldı ve içine düştüm.

Uyandığımda taş zemindeydim. Nefes nefeseydim. Ellerim titriyordu.

Aysima yanımdaydı. Gözleri kızarmıştı. Belli ki o da kendi cehenneminden geçmişti.

“Ne gördün?” diye sordu fısıltıyla.

Başımı salladım. “Kaybettiğim şeyi.”

Demon biraz ileride duruyordu. Yüzü ifadesizdi ama omuzları gergindi.

“Bu sadece başlangıç,” dedi. “Kapı seni tanıdı.”

“Ama ben kendimi tanımıyorum,” dedim.

İşte ormanın cevabı buydu.

Bir sonraki geçit açıldı.

Bu kez üzerinde tek kelime vardı:

ÖĞREN
“Bilgi, kalbe değmediği sürece sadece yüktür.”

İkinci eşik, ilkinden daha sessizdi.

Ne görüntüler vardı ne sesler. Sadece uzun bir koridor. Duvarlarında semboller kazılıydı. Her sembol, bir güçtü. Görünmezlik. Zihin kontrolü. Hafıza bükme. Zaman algısı.

Aysima sembollere dokunduğunda irkildi. “Bunlar… yaşayan şeyler gibi.”

“Çünkü öyleler,” dedi Demon. “Güç, sadece yetenek değildir. Bedeldir.”

Koridorun sonunda bir figür duruyordu.

Yaşlı bir kadın.

Saçları bembeyazdı ama duruşu dimdikti. Gözleri… tehlikeliydi.

“Hoş geldiniz,” dedi. “Ben Maera. Öğretenim.”

Bakışları üzerimde durdu. Uzun uzun baktı. Sonra başını salladı.

“Sen çok erken geldin.”

“Erken mi?” dedim.

“Evet,” dedi. “Çünkü kaybetmeden öğrenmeye çalışıyorsun.”

Elini kaldırdı. Bir anda yere diz çöktüm. Görünmez bir ağırlık omuzlarıma bindi.

“Güç istiyorsun,” dedi Maera. “Ama bedelini bilmiyorsun.”

“Biliyorum,” dedim dişlerimi sıkarak. “Yalnız kalmayı.”

Gülümsedi.
“Yanlış cevap.”

Bir an sonra zihnime yüklendi.

Bilgiler. Anılar. Savaşlar. Yalanlar. Soyluların gerçeği. Soysuzların bastırılmış tarihi. Darius’un adı… tekrar tekrar.

Bağırmak istedim ama sesim çıkmadı.

Ve tam çökecekken, içimde bir şey kırıldı.

Ama bu sefer… kaçmadım.
“Büyümek, güçlenmek değildir.
Büyümek, artık aynı şeylere dayanamamaktır.”

Maera’nın parmakları havada asılı kaldığında, içimdeki baskı bir anda çekildi. Dizlerimin bağı çözüldü, yere kapandım. Göğsüm yanıyordu; sanki içime ateş doldurulmuştu ama bu ateş yakmıyor, şekil veriyordu.

Nefes aldım.
Bir kez.
Sonra bir kez daha.

Bu sefer nefesim bana aitti.

Aysima yanıma çöktü. Elleri omuzlarımdaydı ama dokunuşu titriyordu. “Ezem… gözlerin—”

Başımı kaldırdım.

Demon bir adım geri çekildi.

Bunu fark ettim.
Ve o an anladım: Bir şey değişmişti.

“Gözlerim ne?” diye sordum.

Maera cevap verdi. Sesi yumuşak ama acımasızdı.
“Artık sadece bakmıyorsun,” dedi. “Görüyorsun.”

Koridorun duvarlarındaki semboller titreşti. Bazıları soldu, bazıları netleşti. İçlerinden biri — zihinsel algıya benzeyen, spiral bir işaret — parladı.

“Hayır,” dedi Demon sertçe. “O güç—”

“Uyanmış durumda,” diye kesti Maera. “Engelleyemezsin.”

Kalbim hızlandı. Zihnim… açılıyordu. Aysima’nın korkusunu, Demon’un bastırdığı öfkeyi, Maera’nın taşıdığı yorgunluğu hissediyordum. Duygular ses gibiydi artık. Gürültülüydü.

“Bunu istemedim,” dedim.

Maera yaklaştı. “Kim ister?” dedi. “Ama istemek, kaderi durdurmaz.”

Elini alnıma koydu.

Ve bir kelime fısıldadı:
“Büyü.”

Bir çığlık duydum.

Ama bu çığlık bana ait değildi.

Aysima.

Döndüğümde onu gördüm: yere çökmüş, elleri kulaklarında, gözlerinden yaş değil, kan süzülüyordu. Zihni… dayanamadı.

“Kes şunu!” diye bağırdım Maera’ya.

“Çok geç,” dedi sakinlikle. “Bu eşik herkesi aynı şekilde geçirmez.”

Demon Aysima’ya ulaştı. Onu kollarına aldı. Yüzü ilk kez çatlamıştı; soğuk maskesi kırılmıştı.

“Onu buraya getirmemeliydik,” dedi.

Maera bakışlarını ona çevirdi.
“Hayır,” dedi. “Onu buraya getirmeseydin, gerçek benliğini asla tanıyamazdı.”

Aysima’nın gözleri aralandı. Bana baktı. Dudakları titredi.

“Ezem…” dedi. “Ben… bazı şeyleri sakladım.”

Kalbim sıkıştı.
“Ne gibi?”

Gözlerini kapattı.
“Ben… buraya ilk gelişim değil.”

Sessizlik çöktü.

Demon başını kaldırdı. “Ne?”

Aysima ağladı. Sessizce.
“Altı yıl önce… buradaydım. Ama geri gönderildim. Çünkü yeterince karanlık değildim.”

Bu cümle, içimde bir şeyleri parçaladı.

Maera başını eğdi.

“İşte şimdi büyüme başlıyor.”
“Bazı şeyler vardır;
Onları kaybetmeden, kendini bulamazsın.”

Üçüncü eşik kendi kendine açıldı.

Bu kez kapı yoktu. Bir uçurum vardı.

Altı görünmüyordu. Yukarısı da.

Sadece düşüş ihtimali.

“Ne yapmamız gerekiyor?” diye sordum.

Maera cevap verdi:
“Biriniz düşecek.”

Aysima ayağa kalktı. “Ben.”

Demon anında itiraz etti. “Hayır.”

Ben adım attım. “Ben düşerim.”

Maera gözlerimin içine baktı.
“Bu karar, seni tanımlar.”

Aysima başını salladı. “Ezem, sen zaten bir şey kaybettin. Sıra bende.”

Göz göze geldik.

O an anladım: büyümek bazen engel olmamaktır.

Aysima uçurumun kenarına geldi. Gülümsedi. Acı bir gülümseme.

“Eğer geri dönemezsem,” dedi, “beni hatırla.”

Sonra… kendini bıraktı.

Çığlık yoktu. Sadece düşüş.

Ve orman, onu yuttu.

Dizlerimin üzerine çöktüm.

İçimde bir şey koptu.

Ama bu kez kaçmadım.

Ağladım.
Sessizce.
Derinden.

Maera konuştu:

“İşte bu,” dedi. “Büyüme böyle başlar.”
“Bazı düşüşler vardır;
insanı yere değil, gerçeğe indirir.”

Aysima’nın düştüğü yerden bir ses gelmedi.

Ne bir çarpma, ne bir yankı.
Sanki uçurum onu yutmakla kalmamış, varlığını da silmişti.

Ayağa kalktım. Dizlerim hâlâ titriyordu ama artık bu titreme korkudan değildi. İçimde yükselen şey… öfkeydi. Sessiz, yoğun, keskin.

“Onu geri getireceksin,” dedim Maera’ya.

Sesim yabancı geldi. Daha kalın. Daha net.

Maera bana baktı. İlk kez gözlerinde bir tereddüt gördüm.
“Bunun mümkün olduğunu kim söyledi?”

“Ben,” dedim. “İçimde bir şey söylüyor.”

Demon başını kaldırdı. Bana baktı. Uzun uzun. Sanki beni ilk kez görüyormuş gibi.
“Ezem,” dedi yavaşça. “Şu an ne hissettiğini biliyorum ama—”

“SEN BİLMEZSİN!” diye bağırdım.

Sesim koridorda yankılandı. Duvarlardaki semboller çatladı. Hava ağırlaştı.

Demon irkildi.

Bu… yeni bir şeydi.

“Onu kaybettim,” dedim. “Ama bu, kabul ettiğim anlamına gelmez.”

Maera geri çekildi.
“İşte tehlike burada başlar,” dedi. “Kayıp kabul edilmezse, büyüme çürür.”

Bir adım attım.
“Bunu ben seçeceğim.”

O an, uçurumdan bir titreşim yükseldi.

Ve sonra…

Bir nefes.

Zayıf ama gerçek.

Dizlerimin bağı çözüldü.
“Aysima…” diye fısıldadım.

Uçurumdan bir ışık sızdı. Önce soluk, sonra daha belirgin. İçinden bir siluet yükselmeye başladı. Bedeni yaralıydı, gözleri kapalıydı ama… hayattaydı.

Aysima.

Yere düştü. Koşarak yanına gittim. Nabzı zayıftı ama atıyordu.

Maera’nın sesi arkamızdan geldi:
“Bu normal değil.”

Demon ayağa kalktı. Yüzü karanlıktı.
“Ezem onu çekti,” dedi. “İstemeden.”

Maera bana baktı.
“Sen… bağ kurdun,” dedi. “Bu, henüz öğrenmemiş birinin yapacağı şey değil.”

“Belki de öğrenmek için kaybetmek gerekmiyor,” dedim.

Maera sustu.

Bu sessizlik… onay değildi. Uyarıydı.
“Bazı sadakatler gerçeği korumaz,
sadece geciktirir.”

Aysima’yı güvenli bir alana taşıdık. Nefes alıyordu ama uyanmıyordu. Zihni… hâlâ düşüşteydi.

Demon başında bekliyordu. Ellerini yumruk yapmıştı.

“Bunu neden yaptın?” dedim.

Başını kaldırmadı.
“Ne yaptığımı bilmiyorsun.”

“Biliyorum,” dedim. “Bizi buraya sen getirdin.”

Sessizlik.

“Ve bazı şeyleri bizden sakladın.”

Maera aramıza girdi.
“Artık saklamanın anlamı yok,” dedi Demon’a. “Onun gücü seni de geçecek.”

Demon derin bir nefes aldı.

“Darius,” dedi sonunda. “Benim hatam.”

Kalbim hızlandı.

“Ne demek istiyorsun?”

“Onu ben serbest bıraktım,” dedi. “Yıllar önce. Ormanın iradesine karşı gelerek.”

Aysima’nın parmakları kıpırdadı.

“Sebep?” diye sordum.

Demon gözlerimin içine baktı.
“Çünkü o zamanlar ben de… büyümek istiyordum.”

Bu cümle, her şeyden ağırdı.

“Ve ne kaybettin?” dedim.

Cevap vermedi.

Ama Maera verdi:

“İnsanlığını.”
“Karanlık geri döndüğünde,
ilk çağırdığı şey korku değil, meraktır.”

Gece çöktü.

Ama bu, bildiğimiz gece değildi. Gökyüzü siyaha değil, mora dönmüştü. Yıldızlar… yanlış yerdeydi.

Aysima inledi. Gözleri açıldı.

“Ezem…” dedi. “O beni gördü.”

“Kim?” diye sordum, cevabı bilerek.

“Darius.”

Soğuk bir rüzgâr esti.

Ağaçların arasından bir ses yükseldi. Tanıdık. Rahat. Tehlikeli.

“Merak, ne güzel bir şey,” dedi Darius. “İnsanı hep ileri iter.”

Gölgesini gördüm. Tam bedenini değil. Sadece varlığını.

“Henüz gelmedim,” dedi. “Ama yakınım.”

“Bunu durduracağım,” dedim.

Güldü.
“Hayır,” dedi. “Sen beni durdurmayacaksın.”

Sessizlik.

Sonra son cümlesi geldi:

“Sen beni anlayacaksın.”

Ve kayboldu.
“Bir şey kırıldığında ses çıkarır.
İnsan kırıldığında susar.”

Darius’un sesi çekildikten sonra orman bir anlığına dondu. Yapraklar kıpırdamadı, rüzgâr kesildi. Sanki dünya, biraz önce söylenen cümlenin ağırlığını ölçüyordu.

Sen beni anlayacaksın.

Bu söz, içime yerleşti. Bir tehdit gibi değil; daha çok kaçınılmaz bir gerçek gibi. Anlamak… istemediğin hâlde yakınlaşmak demekti. Ve bundan korkuyordum.

Aysima doğrulmaya çalıştı. Elini tuttum. Parmakları soğuktu ama titremiyordu artık. Gözlerindeki bulanıklık çekilmişti, yerini tuhaf bir berraklık almıştı.

“İçerideyken,” dedi kısık bir sesle, “düşmedim.”

Kaşlarımı çattım. “Ne demek istiyorsun?”

“Bir yere indim,” dedi. “Bir boşluğa değil. Bir odaya.”

Demon hemen başını kaldırdı. “Nasıl bir oda?”

Aysima gözlerini kapattı, hatırlamaya çalıştı. “Duvarları yoktu. Ama sınırları vardı. Ve biri vardı.”

Nefesim tutuldu.
“Darius mu?”

Başını salladı. “Hayır. Daha… eski.”

Maera’nın bakışları sertleşti.
“İlklerden biri,” dedi. “Demek ki orman seni gerçekten seçmiş.”

“Bu iyi bir şey mi?” diye sordum.

Maera’nın dudakları ince bir çizgi hâline geldi.

“Hayır,” dedi. “Bu bir uyarı.”
“Bilgi genişletir.
Ama bazı bilgiler, insanı içine doğru çöker.”

Aysima’nın söyledikleri beni rahatlatmadı. Aksine, içimde yeni bir boşluk açtı. Orman sadece bizi sınamıyordu; bizi hazırlıyordu.

Ne için?

Yürümeye devam ettik. Patika yoktu ama yön hissi vardı. Artık ormanın nereye gitmek istediğini sezebiliyordum. Bu, bir avantaj değildi; bir yük gibiydi. Çünkü her doğru adım, başka bir yanlışı görünür kılıyordu.

Bir süre sonra, ağaçların arasında bir yapı belirdi. Taştan yapılmış, yarı yıkık bir kule. Tepesi kırılmıştı ama hâlâ ayaktaydı.

“Burayı hatırlıyorum,” dedi Demon. Sesi kısıktı.

“Ne burası?” diye sordum.

“Bir zamanlar,” dedi, “öğretenlerin toplandığı yerdi.”

Maera durdu. “Ve aynı zamanda en çok kaybedilen yer.”

Kulenin içine girdiğimizde hava değişti. Soğuk, ağır ve… düşünceliydi. Duvarlarda yazılar vardı. Bazıları silinmiş, bazıları kazınmıştı.

Aysima bir yazının önünde durdu. Okudu:
“Güç, paylaşılmadığında çürür.”

Bir başkası:
“Kendini kurtaran, dünyayı kaybeder.”

Bu sözler… öğüt değildi. İtiraf gibiydi.

Merdivenlerden yukarı çıktıkça, içimdeki baskı arttı. Sonunda en üst kata vardık. Ortada, yuvarlak bir taş masa vardı. Masanın üzerinde üç nesne duruyordu.

Bir bıçak.
Bir zincir.
Bir ayna.

Maera konuştu:
“Bu aşamada seçim yapılır.”

“Ne seçimi?” diye sordum.

“Nasıl büyüyeceğinin.”

Aysima aynaya baktı. Yüzü yansıdı ama… tanıdık değildi. Gözleri daha karanlıktı. Dudakları daha sertti.

Demon zincire baktı. Uzun uzun. Sonra yüzünü çevirdi.

Ben… bıçağa baktım.

Nedenini bilmiyorum. Ama o bıçak, bana dürüst geldi.

“Elini kesmeyeceksin,” dedi Maera. “Ama bir şeyi koparacaksın.”

“Ne?” diye sordum.

“Bağını,” dedi. “Korkunla.”

Elimi uzattım. Bıçağı aldım.

Ve o an, zihnimde bir şey netleşti: Korkum, kaybetmek değildi. Korkum… yanlış seçmekti.

Bıçağı sıktım.
Ve içimdeki tereddüte sapladım.

Bir çığlık duydum. Ama bu çığlık bana ait değildi.

Darius’un sesi… çok uzaktan. Ama bu kez acı doluydu.
“Savaş, kılıçla başlamaz.
Karar anında başlar.”

Kule sarsıldı. Duvarlar çatladı. Orman, içeri doğru akmaya başladı. Gölgelere bürünmüş varlıklar belirdi. Şekilsiz, ama niyetleri netti.

“Hazırlanın,” dedi Demon. İlk kez kılıcını tamamen çekti.

Aysima yanımda durdu. Gözleri parlıyordu. Korku değil… kararlılık.

“Ben hazırım,” dedi. Ve ilk kez, ona inandım.

Gölgeler saldırdı.

İlk hamleyi ben yaptım.

Zihnimi açtım. Ama bu kez kontrol bendeydi. Bir gölgeye baktım ve onun ne olduğunu anladım. Korkudan doğmuştu. Korkuyla besleniyordu.

Ve korkuyu… kestim.

Gölge dağıldı.

Demon hızla hareket ediyordu. Ama dikkat ettim: Eskisi kadar acımasız değildi. Tereddüt ediyordu.

Aysima ellerini kaldırdı. Etrafında karanlık bir halka oluştu. Ama bu karanlık… boğucu değil, düzenliydi.

“Bunu daha önce yapmamıştım,” dedi. “Ama biliyorum.”

Savaş kısa sürdü. Ama etkisi uzun oldu.

Gölgeler çekildiğinde, kule ayakta kalmıştı. Ama biz… eskisi gibi değildik.

Maera sessizce konuştu:
“İlk savaş, kazanılmaz,” dedi. “Sadece atlatılır.”

Ve orman…
ilk kez geri çekildi.

Ama biliyorum:

Bu sadece başlangıçtı.
“En derin kayıplar ağlatmaz.
İnsanı susturur.”

Savaş bittiğinde ortalıkta bir zafer hissi yoktu. Gölgeler dağılmış, kule ayakta kalmıştı ama içimizde bir şey eksilmişti. Kazandığımızdan emin değildik; sadece hayatta kaldığımızı biliyorduk.

Bu bilgi… ağırdı.

Aysima duvara yaslandı. Nefesini düzenlemeye çalışıyordu. Gözlerindeki kararlılık hâlâ oradaydı ama artık başka bir şeyle karışmıştı: kabulleniş. İnsan, bazı sınavlardan sonra aynı soruları sormaz. Çünkü cevaplarını almıştır.

Demon kılıcını yavaşça kınına soktu. Elinin titrediğini gördüm. Fark ettirmemeye çalışıyordu ama ben artık bunu kaçırmıyordum.

“Az önce tereddüt ettin,” dedim.

Başını kaldırmadı.
“Evet.”

“Neden?”

Sessizlik uzadı. Sonunda konuştu:
“Çünkü öldürdüğüm her şey… biraz daha bana benziyor.”

Bu cümle içime işledi. Demon’un kaybettiği şey, gücü değildi. Vicdanıydı. Ve onu geri kazanmaktan korkuyordu.

Maera kulenin ortasına yürüdü. Taş masaya dokundu. Üç nesneden geriye sadece zincir kalmıştı. Ayna çatlamış, bıçak yok olmuştu.

“Seçim yapıldı,” dedi. “Ve sonuçları başladı.”

Aysima başını kaldırdı. “Ne sonuçları?”

Maera gözlerini bana çevirdi.

“Artık orman seni sadece sınamayacak,” dedi. “Sana karşı koyacak.”
“Bazı öğretmenler dersi bitirir.
Bazıları, dersi olur.”

Maera bizimle birlikte yürümedi. Kulede kaldı.

“Neden?” diye sordum.

“Çünkü bundan sonrası,” dedi, “öğretilmez.”

Arkamızı döndüğümüzde kule arkamızdan çöktü. Ama gürültüyle değil; sanki kendi kendine vazgeçmiş gibi.

Orman daha karanlıktı artık. Ama bu karanlık yabancı değildi. Tanıdıktı. İçimizden bir parçaya benziyordu.

Yürürken fark ettim: adımlarımız senkrondu. Aysima, Demon ve ben… aynı ritimdeydik. Bu bir tesadüf değildi. Bağ kurmuştuk. Ve bağlar, hem güç hem yüktür.

Bir süre sonra Demon durdu.

“Buradan sonra ayrılacağız,” dedi.

Aysima hemen itiraz etti. “Ne demek ayrılacağız?”

“Benim yolum başka,” dedi Demon. “Ve benim yüzümden gelenler… sizi yakar.”

Ona baktım. İlk kez, onu durdurmak istemedim.

“Kaçmıyorsun,” dedim. “Bu da bir bedel.”

Başını salladı. “Evet. Ama bu bedeli tek başıma ödeyeceğim.”

Aysima bir şey söylemek istedi ama sustu. Çünkü bazen vedalar konuşulmaz.

Demon arkasını döndü. Bir adım attı. Sonra durdu.

“Ezem,” dedi. “Darius seni bekliyor.”

“Biliyorum.”

“Onu kurtarmaya çalışma.”

Gülümsedim. Acı bir gülümseme.
“Ben kimseyi kurtarmıyorum,” dedim. “Sadece kendim olmaya çalışıyorum.”

Bu cevap onu tatmin etti.

Ve Demon gitti.
“Merak, kapıyı açar.
Ama içeri girmek cesaret ister.”

Yalnız kalmadık. Aysima yanımdaydı. Ama Demon’un yokluğu… bir boşluk yarattı. Bu boşluk, korkutucuydu çünkü alışmaya başlamıştık.

Orman değişti. Ağaçlar inceldi, yollar netleşti. Bu, bir tuzaktı. Kolaylık her zaman tehlikelidir.

Bir taş kemerin altından geçtik. Üzerinde eski bir yazı vardı:
“Bilmek isteyen, hazır olmalıdır.”

Aysima bana baktı. “Hazır mıyız?”

Cevap vermedim. Çünkü hazır olmak, bir durum değil; bir yalandır. İnsan hiçbir zaman tam hazır değildir.

Kemerin ötesinde bir alan vardı. Ortasında… bir göl.

Ama su yoktu.

Yüzeyi ayna gibiydi. Gökyüzünü değil, bizi yansıtıyordu.

Aysima yaklaştı. Yansıması gecikti. Sonra… farklılaştı.

“Bu ben değilim,” dedi.

“Henüz değil,” dedim.

Ben de baktım.

Yansımam bana bakıyordu ama gözleri Darius’undu.

Bir adım geri çekildim.

Ve o an göl konuştu.

“Hoş geldin, Ezem Kara.”

Ses… benimdi.

Ama niyeti değildi.