9. bölüm · Ölümcüller

Tanrıların Şeytanı

Sihiya ♪

Bu gerçek olamazdı,kesinlikle bir rüyaydı.Yine de her şey çok gerçek gözüküyordu.Acaba gerçek olabilir mi diye düşündüm istemsizce.Saçmalama,gerçek olmadığını sen de biliyorsun.
Cevabı karşımdakinden almak istercesine küçük bir soru sordum.“Sen,nasıl?”Bu soruyu sorarken bile sesim titriyordu.Şu an o kadar savunmasız durumdaydım ki herkes beni öldürebilirdi.Bu düşünce zihnime dolarken gözlerimi kırpıştırdım.Ölsem de pek bir şey olmazdı gerçi.Kaybettiğim her şey karşımda burukça gülümserken ölümün ensemdeki sesi bir karınca kadar etki yaratmıyordu.
“Sakin ol.Şuan bambaşka bir yerde,bambaşka bir hayalin içindeyiz.Ben gerçekten o gün öldüm.”Sözleri bünyemde ağır bir etki bırakmıştı.Ama beni parçalayacak sözleri cümlesinin sonuna saklamıştı.“Özür dilerim,Mione’m.”
Sözleri ile dolan gözlerimi belli etmemek için gülümseyerek “Özür dileme” diye mırıldandım.Sözlerimi duyduğundan emin değildim.Gerçi bunu pek önemsediğim söylenemezdi.Şuan tüm odağım söylediği sözlerde ve yüzündeydi.
Ölen bir insan değişir miydi bilmiyordum ama o hiç değişmemişti.Görünüşü,gülümsemesi,kokusu, konuşurkenki sesi,harfleri vurgulaması,bana hitap ediş şekli aynıydı.Hatta o kadar ki onun ölmediğini bile düşünebilirdim.Öldüğünü bilmem sözlerinden değil,özür dilerken sesindeki hüzünden d.Benim annem neşeli bir insandı;neşesi bazen beni bile aşar,küçük çocuklarla yarışırdı.Hüzünlenmezdi pek.Hüzünlendiğinde bunun illa ağır bir nedeni olurdu.Bir ölüm gibi.Ancak bu sefer hüzünlendiği öLüm değildi zira ölen kendisiydi.Hüznü arkada kalan a aitti.
Güzel ve süslü bir kadın gördüğünde büyülenmiş şekilde o kadını izleyen küçük kızlar gibi gözlerine bakarken yanağıma bir elin temas etmesi ile buz kesildim.
Öfkeli,ölüm ile anlaşma yapmış gibi sert çıkan sesim aramıza doldu.“Dokunma bana.”Yanağımdaki eli ittirerek kenara çekildim.Eli havada kalmış,gözleri dolmuştu.Kolay kolay hüzünlenmezdi ama kalbi çabuk kırılırdı.Onu kırdığımı düşünmek benim de gözlerimi doldurdu.Fısıldamam kulaklarıma dolarken gözlerimdeki yaşları tutamıyordum.
“Dokunma bana,Anne.Ellerimi n kanı senin güzel ellerine bulaşmasın,ruhumun karanlığı masumiyetimde iz bırakmasın.Ben o kız değilim artık anne.Hepten kötülüğe battı m.
Sözlerim ikimizinde gözyaşlarını yanaklarına düşürmüştü.Ben kendime hakim olmaya çalışırken onun bunu pek umursadığı yoktu.İnci gibi gözüken yaşlar teninde o kadar saçma duruyordu ki elimi kaldırıp bunları silmek istedim.Anneler ağlamamalıydı.Anneler çocuklarının sözlerine ağlamamalıydı.Yine de elimi kaldırıp gözyaşlarını silemedim,bunu hak etmiyordum.
Sözlerim havada asılı kalırken kollarını kocaman açarak bana sarıldı.Benden korkmamıştı,benden tiksinmemişti.Beni hala seviyordu.Ölmesi hiçbir şeyi değiştirmemişti.
Gözyaşlarım hızlanırken başımı boynuna gömdüm.Bir ölüye sarılmak nasıl hissettirmeliydi,emin değildim.Ama bu sarılmam anlatacak olsam ağzımdan ölüm ile ilgili tek bir kelime çıkmazdı.Bu sarılma yaşama ait bir buluşma,belki de yıllarca beklenmiş bir kavuşmaydı.
Saçlarını gözyaşlarım ile ıslatırken kokusunu içime çektim,zambak kokuyordu.
Annem isminin hakkını verenler dendi.İsmini taşıdığı çiçek olan Fena,Yakamoz Krallığında genelde nehir kenarlarında getiren bir zambak türüydü.O da buna hitaben genelde beyaz bir elbise giyer,hoş bir zambak kokusu sürünür dü.Burnuma gelen bu kokunun anlamı değişmedim demekti.
Aslında aramızda değişen tek kişi bendim.Eski narinliğim gitmiş,yerine ölüm katılığı gelmişti.Eski sıcaklığımın üstüne kış yerleşmişti.Aslında özümde aynı kızdım,çabuk bağlanan ve her şeyi çok seven.Yine de kimse bunu bilemezdi,bilemeyecekti.
Omzumu ıslatan yaşlardan onun da değiştiğimi gördüğünü anladım.Uzunca bir süre öyle kaldık.Sessizce ve ağlayarak.Ayrıldığımızda gözleri kızarmıştı.Bu ona yakışmıyordu,yine de ses etmedim.Tüm güzelliğiyle karşımda duran kadını baştan sona tekrar süzdüm.Aynı olması beni mutlu etse de şımarıklık etmek istemiyordum.Değişmesi gerekiyordu,ölümün onu değiştirmesi gerekiyordu.Hala aynı kadın olamazdı.Hala babamın sevdiği kadındı,hala babamın önünde reverans yaptığı kadındı,hala babamın güzeliydi.Hala babamın öldürdüğü o kadındı ve bu bana katlanılmaz bir acı veriyordu.Keşke değişseydin anne,bu halin ikimize de acı vermekten başka bir şey yapmıyor.
Düşüncelerimi duymuyordu ama hissettiğini biliyordum.Annem hissederdi.Her şeyi hissedebilecek bir ruha sahipti sonuçta.Bir karıncanın hüznünü,bir kelebeğin akıl almaz neşesini bile hissedebilirdi. Çoğunlukla genç bir kız gibi davransa da her türlü kıpırtıyı duyan kör bir kadından farksızdı.
İçimi rahatlatacak bir şekilde gülümsedi.Gülümsemesi tüm diyara değerdi,hatta öyle ki herkesi buraya toplasam kimse onun bir gülümsemesi etmezdi.Ne söylerse söylesin,her şeyi unutmak için o gülümseme yeterdi.
“Mione’m o insanları öldürmenden dolayı söylüyorsan tüm bunları,bil ki bunda yanlış hiçbir şey yok.Sen onları zehirlemeseydin,türlü işkenceler çekeceklerdi.Hepsi senin sayende yeni bir hayata,güzel bir yere uyandı.”
Diyardaki yaşı belli bir yaşı geçmiş insanlar çok fazla şeyle mücadele ederdi.Bunlar çoğunlukla gençlerin zorbalıkları,sadist insanlar olurdu ama bazen yöneticilerimiz bu insanları yardım ayağına sarayına çağırır ve kimsenin aklından geçirmek istemeyeceği işkencelere maruz bırakırdı.Bu nedenle kurbanlarımı bu yaş aralığındaki insanlar olurdu.Tüm bunlara rağmen kendilerini öldürmeye tenezzül etmezler di çünkü bu inançsızlık demekti.Fakat onlar kendilerini öldüresiye döven insanlara tapacak kadar inançlı kimseler di. İşte burada ben devreye girerdim.Yaşlı insanları öldürmek kolaydı ama ben hala umudu olan insanlara dokunmazdım.Kurbanımı bulmak için günlerce Kraliyet Muhafızlarının arkasında dolaşır,bir bilgi koparmaya çalışırdım.Zorda olsa 7 kişiyi kurtarabilmiştim.Yine de katillik iyi bir şey için olsa da kötü bir şeydi.İnsanları öldürüp,kalpleri ni sökmek kulağa hiç de iyi bir şeymiş gibi gelmiyordu.
“Ne olursa olsun ben bir katilim,Anne.”
Sözlerim ile yüzü düşse de hemen toparladı.“Öyle söyleme ikimizde bunu ne için yaptığını biliyoruz.”Yalan söylediği o kadar belliydi ki,ben üzülmeyeyim diye yapıyordu.Ama yalan söylemeyi bile beceremeyecek kadar masumdu o.Ona neden yalanlar ile beni kandırdığıni sormadım,hiçbir şey sormadım.Yalnızca bekledim,bir şeyler söylemesini bekledim.Belki de kaçtığım gerçeği fısıldamasını.
“Ben sana bir şey söylemek için geldim aslında.” diye mırıldandı mahcup bir sesle.Ne söylemek istediğini merak etsem de bu anın güzelliğini bozmak istemiyordum.
Derin bir nefes aldı.Bu tüm odağımı söyleyeceklerine vermeme neden oldu çünkü annem genelde deri nefesler almazdı.
“Biliyorsun oyunun başlangıç çanları çaldı.Normalde senden kesinlikle böyle bir şey istemezdim ama bu sene her şey daha farklı olacak.Biri tüm fiyatı yok edip yeni bir diyar kurmayı planlıyor,kısacası ilah olmayı.Onu yalnızca sen durdurabilirsin Mione’m.Bir şekilde herkesi sen kurtarabilirsin.Sen vazgeçmezsin,kaybetmezsin.Tüm gücünle savaşmaya devam edersin.Bunu yalnızca sen,istersen başarabilirsin.”
Sözleri kaşlarıma çatmama neden olurken aklıma bir sürü soru ilişti.Sorduğum en basit olandı.“Benden ne istiyorsun Anne?”
Şefkatle gülümsedi.“Diyarı kurtarmanı.”Bu sözleriyle daha da şüphelendİm.
“Bunu yapabileceğime nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” diye sordum sakince.İçimde derin bir fırtına kopuyordu ama ben sakindim.
“Bunu yapacağına eminim çünkü küçüklükten beri tek hayalin buydu.Ve sen bir şeyi kafana koydun mu yapana kadar o şeyin peşini bırakmazsın Mione.”
Bunlar gerçeklerdi ama benim yalanlardan inşaa ettiğim bu dünyada gerçeklere yer yoktu.Kötü karakterler hiçbir zaman bir şeyleri kurtarmak istemezdi.Hep yıkım,kan ve acı isterlerdi.Kendimi kandırdıklarımdan biriydi bu.Kurtarmak istemiyormuş gibi davranıyordum.Çünkü iyi bir katil olmazdı.Ben kahraman olamazdım.Doğrulardan,zihnimi işgal eden kurtarma hevesinden kaçmalıydım.Çünkü iyi insanlar eninde sonunda kaybederdi,daima elini kana bulayanlar kazanırdı.Ve ben kaybetmekten nefret ederdim. Kazanmak için günaha bulanmalıydım.Kurtarmak için de öyle.
İçimden geçen hiçbir şeyi ona söylemedim.Onu da kandırmalıydım,herkesi kandırdığım gibi. Kanmayacağını bilmeme rağmen denedim ve aslında aklımda olmayan bir şeyi söyledim.“Senin de oyun olmadığını nereden bileceğim,ya sen gerçek annem değilsen?”Özür dilerim Anne,bunu sana söylediğim için ama gerçekten kaçmalıyım.Kaçmalıyız.Babama benzediğime inanmalıyız her ne kadar iğrensem de.Yoksa ölürüz.
Hayal kırıklığıyla parlayan gözlerini görünce ona bunu yaptığım için kendimden nefret ettim.Bunu yapmamalıydım ama yapmazsam sonuçları olurdu.Sonuçlar kurduğum düzeni alt ederdi.Ben kaşlarımı çatarak düşüncelere dalmışken o kısık sesiyle bir hikaye anlatmaya başladı.Tüm benliğimle annem olduğuna inansam da anlattığı hikayeyi dinlemeye koyuldum.
“Sen doğmadan önce ismin konusunda çok tartıştık,yine de karar veremedik.Doğduğunda siyah gözler ve siyah saçların vardı.Bunu görünce Rasque evin içinde ‘buldum’ diye bağırmaya başlamıştı.İkimizde gençtik ve aşıktık.Birbirimize.Rasque’nun yanıma gelip anlıma bir öpücük kondurduğunu dün gibi hatırlıyorum.İsmini o an fısıldamıştı.‘Arimi’.Bu isim çok güzel olsa da gözüme eksik gelmişti o gün. Çiçekleri çok severdim o zamanlar.Bu yüzden Rasque’nun bulduğu isme bir çiçek ismi eklemeye karar vermiştim.Bildiğim tüm çiçek isimlerini aklımdan geçirdim ama hiçbiri doğru isim değildi.Bir gece dışarıda Rasque ile otururken karanlıkta parlayan bir şey farkettim,daha doğrusu bir çiçek.Heyecanla Rasque’ya baktım ve yine aynı heyecanla fısıldadım.‘Mione’.İşte bu isim daha güzeldi.Rasque düşünceli bir şekilde mırıldandı.‘Arimione’diye mırıldandı.Bu birden çok hoşuma gitmişti ama Rasque’nun yüzüne baktığımda kaşlarını çatmıştı.Merakla ne olduğunu sordum.Ne dediğini çok net hatırlıyorum.‘Bir harf eksik.’demişti o gün.Ve o harf gecenin ilerleyen saatlerinde bulundu.Aynı anda çıkmıştı dudaklarımızdan. ‘L’Bir anlamı,açıklaması yoktu.Yine de isminin sonuna geldiğinde hoş bir kelime oluşturuyordu. ‘Arimionel’.Herkes bebeğine ismini doğduğu gün verirdi,biz sana ismini doğru düzgün verebildiğimizde neredeyse bir haftalıktın.Sonra büyüdün,konuşacak yaşa gelmiştin.İlk söylediğin kelime anne ya da baba değildi.İlk söylediğin kelime Fena‘ydı.Bunu söylerken yanağıma minik bir öpücük bırakmıştın. Aklınca babanı taklit ediyordun.Hatta o kadar ki ikinci öğrendiğin kelime ‘güzelim’ oldu.Evde Rasque’nun en çok kullandığı kelimeydi güzelim.Daha da büyüdün Rasque çalışmaya giderken bana yaptığının aynısını sana da yapması için ona yalvardın.Sana da güzelim desin istedin.Seni kırmayıp her isteyişinde dedi ama sana genelde değerli kızım diye hitap ederdi.Çünkü sen onun en değerlisi ve biricik kızıydın.Bense sana hep Mione dedim çünkü o çiçeğin bende anlamı büyüktü.”Gözünden bir damla yaş aktı,dudaklarında buna tezat bir gülümseme peyda oldu.“Bunu kimsenin bildiğini sanmıyorum.”
Tüm anlattığı hikayeyi bir kenara bıraktım.Geçmişi irdelemek istemiyordum.Ondan hala aşkla bahsetmesini dinlemek istemiyordum.Belki de bilmiyordu onu kimin öldürdüğünü,belki de duymak istemiyordu.Bu yüzden ona aşkla bahsettiği adamın katili olduğunu söyleyemedim.Oyun hakkında söylediklerini düşünmeye çalıştım.Kendimi o geceden beri kötü olmaya zorluyordum.İnsanları kurtarmak için günaha batmış olmam gerekiyordu yoksa beni durdururlardı.Çünkü kimse kurbanların kurtarılmasını istemezdi.Onların gözünde işlerini kolaylaştıran bir katil olmam gerekiyordu çünkü hiçbir katil iyi insanları sevmezdi.Ama artık böyle davranamazdım,işin ucunda tonlarcasının hayatı vardı.Kendimi kurtarmak için vazgeçemezdim onca insandan.İşte bu yüzden çocukluk hayalimi gerçekleştirmeliydim. Diyarı kurtarmayı denemeliydim.
Gözleri merakla yüzümü inceliyor,cevabımı içten içe bilse de ne diyeceğimi merak ediyordu.Onu daha fazla bekletmeden yüzündeki gülümsemeden aldığım güçle cevabımı verdim.
“Yapacağım Anne”
Gülümsemesi daha da genişledi.Sakince fısıldarken içimdeki her şeyi şahane kaldırdığından habersizdi. “Yapacağına eminim.”Gülümsemem dudaklarımda eski bir hatıra gibi can buldu.Karşılıklı gülümserken bir şey söyleyecekmiş gibi duraksadı.
“Son bir şey daha,gökyüzü gözlü çocuğa iyi bak.”
Kimden bahsettiğini anlamam ile gülümsememin solması bir oldu.Bunu nereden bildiğini bilmiyordum. Ama sanırım ölüler hala aramızda dolaşıyor,bizi gözetip kolluyorlardı.Yoksa benim hakkımda bu kadar şey bilmesinin imkanı yoktu.
Aramızdaki sessizliği paramparça etti sözlerim,yine ağlamak istedim.“O gitti Anne.”
Sözlerimle yüzünün düşmesini,ardı ardına özürler sıralamasını falan bekliyordum.Kahkahası kesinlikle aklımdan geçen bir şey değildi. “Tüm bunların gerçek olmaması gibi onun gitmesi gerçek değildi.Bunu bir rüya gibi düşün.Gözlerini açtığında orada olacak,belki de ömrünün sonuna kadar yanında olacak.Siz birbirinizin kaybettiklerisiniz.”Elime bir şey sıkıştırdı. “Bunu ona ver.Ve artık aramayı bıraksın.Aradığı burada ve çok iyi.”
Sözleriyle içime tuhaf bir rahatlama oturmuştu.Varlığına alışmıştım.Ona bu kadar değer verdiğimi bilmiyordum.O kadar mutlu olmuştum ki kimse bu mutluluğu benden alamazdı.
“Artık gitmem gerekiyor.Seni çok sevdiğimi unutma,Mione’m.Diyarı birbirine kat ve ne olursa olsun kendine iyi bak.”
Ağlamamak için direnirken “Karanlık yol göstericin olsun” diye mırıldandım.Sözlerimle gülümsemesi buruklaştı.Yine de gülümsemekten vazgeçmedi.
Arkasını dönüp giderken arkasında bıraktığı harabeden habersizdi.Gittikçe uzaklaşırken kendimi daha fazla üzmemek için annemin elime sıkıştırdığına baktım.Oral’de gördüğüme çok benzeyen kart şekli verilmiş bir bıçaktı bu.Joker.Arkasında anneme ait olamayacak kadar tuhaf bir el yazısıyla tek bir cümle ve altına bir harf kazınmıştı.
Seni çok seviyorum,Akrep Ustası. A.
Bıçağın kime ait olduğunu anladığımda hüzünle gülümsedim.Benim annem bir iyilik meleğiydi,kanatları gözükmezdi belki.Benim annem engin bir denizdi,ona ait olmayan dalgaları bile severdi.Benim annem sulak bir yerde açan hoş kokulu zambaktı.Tüm dünyaya kokusu yayılırdı.Benim annem güzel bir genç kızdı;gençliği yüzünden akar,bizlere karışırdı.Benim annem ihtiyarlamış kör bir kadındı,en küçük adımı dahi duyardı.Benim annem gökyüzüydü,sevgisi tüm yıldızları parlatırdı. Benim annem her şeydi ve hiçliğe bile karışsa sevgisini göstermeyi başarırdı.
Burada daha fazla duramayacağımı anladığımda gözlerimi kendi yaşadığım dünyaya açtım.Gerçekliğe döndüğümde pek bir şey değişmemişti.Ayaktaydım,yüzüm ıslaktı,elimde kart şeklinde bir bıçak tutuyordum,aynı yolda duruyordum.Ama artık yalnız değildim.Oral iki elimden tutmuş,var olan her şeye lanet okuyordu.Hiç gitmemişti,hep buradaydı.Yüzünü görmem ile ağzımdan ani bir hıçkırık koptu ve kollarına atıldım.Normalde böyle bir şey yapmazdım ama o anda aklıma annemin sözleri dönüyordu.
Gözlerini açtığında orada olacak,belki de sonsuza kadar yanında olacak.
Gözlerimden akan yaşların haddi hesabı yoktu.Onu kaybetme düşüncesi yüreğime sıcak bir korku gibi düşmüştü.Küçük bir kız gibi hissediyordum kendimi,tek oyuncağına sımsıkı sarılan küçük bir kız.
Sarılmamız çokta uzun sürmedi,bana kalsa ona bir asır sarılabilirdim.Beni kendinden ayıran o olmuştu.Bunu kötü niyetle yapmadığına emindim,sadece ne olduğunu merak ediyordu. “Dakikalardır gözün kapalı duruyorsun,arada bir bir şeyler fısıldadın ve ağladın.Sen ağladın.”Yüzümü süsleyen yeni yaşları görünce hafifçe kaşlarını çattı. “Dur bir,sen ağlıyor musun?”
Sözlerine gülümseyip omuz silkmekle yetindim.Neler olduğunun özeti ise basitçe dudaklarımdan döküldü. “Annemi gördüm.”
Çatık olan kaşları söylediğimle daha çok çatıldı.Buna olanak vermiyordu.Eliyle boşluğu göstererek “Sen buradaydın,hiçbir yere ayrılmadın.Gözünü dahi açmadın,anneni nasıl görmüş olabilirsin?”diye sordu şüpheyle.
Sözleri kalbimi yerinden sökmüştü,annemin yaşadığını sanıyordu.Dolan gözlerime aldırış etmeden zorla söyledim gerçeği.“Annem,”dedim ilk duraksayarak.“Yaşamıyor.Benim annem öldü.”
Sözlerim aramıza kırgın bir sessizlik soktu.Bir şey söylemek istedi belki ama aradığı cümleyi bulamadı.Bir şey söylemesine gerek yoktu,bunu anlatmak ister gibi elimi omzuna koydum.Sorun olmadığını belirtmeme rağmen gözlerinde sanki yüzyılın günahını işlemiş gibi bir ifade vardı.Daha fazla buna katlanmak istemediğimden bıçağı göstererek“Fena sana bunu vermemi istedi.”diye mırıldandım.
“Fena?”
Kaşlarımı çatarak kendime kızdım.Annemin ismini bilmiyordu ki.“Annem.”Tuhaf bir gülümsemeyle yüzüme baktı.Sanki bu onu eğlendirmiş gibi.“Ölü birinden bir hediye alacağım hiç aklıma gelmezdi.”
Bu söylediğine istemsizce ben de kıkırdadım.Bıçağı eline verirken her şey çok tasasız ve güzel gözüküyordu.Yaptığım hatayı o bıçağı eline alınca anladım.Oral ablasının öldüğünü bilmiyordu.
Bıçağı görünce gülümsemesi daha da arttı.Tebessümü dudaklarında yayılırken bunun ne zaman bozulacağını merak ettim.Sakin bir şekilde bıçağın ön yüzünü inceliyordu.Arkasını daha çevirmemişti ama çevirdiğinde yüzünün düşeceğine bahse girebilirdim.
Bıçağın arkasını çevirip okumaya başladığında yüzümü buruşturdum.İlk söylediği şey kısık bir sesle “Demek ki delirmemişim.”oldu.Yazının gerçekliğinden emin değilmiş gibiydi.Son okuyuşunda gözlerine hazine bir şüphe oturmuştu.Gözlerine baktığımda şüphenin içinde boğuldum. “Annen ablamı nereden bulmuş?”Sorusuna cevap vermedim,daha doğrusu veremedim.Kim Oral gibi ablasını çok seven bir insana o öldü diyebilirdi ki?Ne kadar inançsız bir insan olsam da kendimi bıçağı cebine koyması için dua ederken buldum.
Anlaması uzun sürmedİ.Gözlerinde parlayan ışığın sönmesiyle bıçak elinden yere tok bir sesle düştü.Bakışlarımı karta çevirmedim çünkü o sırada hızla dolan gözlerine bakıyordum.
“Çünkü Avexa öldü.” diye fısıldadı büyük bir şokla.Sesi benimde gözlerimi dolduracak kadar acıydı.Ama benim gözyaşlarımı akıtan bu değil,farkındalıkla açılan gözleri ve iki yana düşen kolları olmuştu. Sarılabilmek için elimi uzattım ama sarılamadım çünkü sesinin şiddeti beni bile korkutmuştu. “Hayır ölmedi.”diye bağırdı hırçınlıkla.“Avexa” dedi sonra vurgulayarak.“Ölmedi.”Başını şiddetle iki yana sallıyor,gözlerinden yaşlar akmasını umursamıyordu.
İki omzumdan tutmasıyla irkilmedim diyemezdim.Göz yaşlarının haddi hesabı yoktu.Yüzüme bakıp fısıldarken sesi çoktan kısılmıştı.“O ölmedi değil mi,Mione?”
Bana bakarak sorduğu bu soruyu nasıl cevaplayacağımı bilmiyordum.Düşündüm.Başımı sallayarak ölmedi diyebilirdim,yalan söyleyemedim.Onu reddederek öldü diyebilirdim,diyemedim.Her şey için özür dileyebilirdim,bu yükü omuzlarıma almak istemedim.Omuzlarımdan tutarak sarstı,sarstı ve sarstı.Ben ise orada öyleyece kıpırdamadan durdum,elimden başka bir şey gelmiyordu.
Sessiz kalmam kalbini daha çok kırdı.Bağırmak belki de iyi gelir diye düşündüm.O da zaten bağırmaya başladı.“Bu bıçak onun değil,şaka yapıyorsun.”Bıçağın ablasına ait olduğunu biliyordu,sadece öldüğünü inkar etmek istiyordu.Ben de inkar etmek istiyordum ama gözlerimle görmüştüm ben annemin öldüğünü,babamı öldürdüğümü.
“Tüm bunlar şaka.Birazdan şaka olduğunu söyleyeceksin,benimle dalga geçeceksin,sonra yolumuza devam edeceğiz,birlikte toprak krallığına gideceğiz,sen girdiğimiz krallıkta emin adımlarla yürüyeceksin, ben sarsak adımlarla seni takip edeceğim.Gözlerden uzak bir yer bulacağız,sen gülümseyeceksin,ben kahkahalar atarak seni izleyeceğim.Mutlu olacağız,en sonunda kurtulacağız.”
Keşke diye mırıldandım içimden.Keşke tüm bunlar bir şaka olsaydı,annemle babam yaşasaydı,seninle farklı şekilde tanışsaydık,Tek arkadaşım sen olsaydın,bir şeylerden kaçmasaydık,kaybettiklerimiz olmasaydı.Ben daha çok gülseydim keşke,sen ağlamasaydın.
Sözleri ile düşüncelerim birbirine girerken yüzümde bir ıslaklık hissettim.Gözlerim yanıyordu.Göz yaşlarım özgürlüğünü ilan edercesine yanaklarımdan aşağı süzülüyordu.
“Şaka olduğunu söyle hadi.”dedi öldürücü bir umutla.Umudu onu öldürecekti.“Yalan de.”Sözleri bir fısıltıydı,kulaklarımda çınladı.“Ölmedi de”
Artık sessiz kalmamalıydım,sessiz kalmam tüm fiyata haksızlık olurdu.Boynuma yazılan günahlar arasında en büyüğü olurdu.Sözlerimi özenle seçmedim,dudaklarımdan dökülen sözler kalbimden geçenlerdi.Konuşmadan önce yere eğilip düşen bıçağı aldım ve eline tutuşturdum.Öyle çok sıkmıştım ki elimi kesmişti.Kanım yere damlarken diğer elini tuttum. “Ağla Oral;bağır,çağır,yık.Yak,ver yansın.Bugün iki çocuk öldü.Duysun diyar,tarih bunu yazsın.”
Sözlerim e tam karşılık verecekken onu kollarımın arasına aldım.Tıpkı onun yaptığı gibi sımsıkı sarıldım.Bu yetmedi,ellerimi beyaza çalan sarı saçlarıma daldırarak bir annenin şefkatiyle saçlarını okşadım.Annemin bana yaptıklarını tekrar ediyordum,bana söylediklerini.Her kız bir gün annesine benzer derler ya,ben çoktan annem olmuştum.
“O öldü.”diye fısıldadı saçlarıma.Bu sözleri ile kaşlarımı çattım. Daha fazla üzülmesine ve her şeyin başa sarmasına izin veremezdim.Yüzünü görebilecek şekilde çekilirken tek parmağımı dudağına bastırdım. “Şşş.”Onu nasıl gülümsetebileceğimi düşünürken aklıma gelen hikayeyi anlatmaya başladım.Bu hikayeyi ilk bana babam anlatmıştı ama şuan bunun önemi yoktu.Şuan hiçbir şeyin önemi yoktu.Dudaklarımda bir fısıltıyla başlayan hikaye eskiydi,çok eski.
“Çok ama çok eski zamanlarda;bilinmeyen,gözlerden uzak bir kasabada tuhaf bir inanış varmış.Bu kasabanın insanları gökyüzünün ölülerle dolduğuna inanırmış.Onlara göre ölüler gökyüzüne ulaşarak kendilerine bir yer beğenirlermiş.Bazısı güneş olurmuş,bazısı ay,bulut,karanlık.Ama çoğu bir yıldız olurmuş.Gecenin karanlığında parlayabilmek için.Hatta ölüleri bu yüzden toprağa gömerler.Ruh bedenden kolayca ayrılsın ve yıldızlara karışabilsin diye.”Sesimin kısılmasına izin vermeyerek devam ettim. “Gökyüzünün ölüler için seçilmesinin bir nedeni var,tıpkı diriler için yeryüzünün seçilmesi gibi.Bu neden herkese ve herşeye göre değişir.Ama kasabalılar için bu neden değişmezdi çünkü inançlarının tek kaidesi buydu.Gökyüzü göze en yakın olan ve en güvenli yerdir kasabalıların inanışında.Onların düşüncesiylebaşını kaldırdığında gördüğün gökyüzü içine bir güven aşılar.Bu düşünce doğrudur da.Daha doğrusu o zamanlar için doğru olan buydu.İnsanlar artık yeryüzüne o kadar dalmış ki gökyüzünü umursamıyor.Çoğu unutmuş yıldızları,ölülerin ruhu parlayan ışıkları.Hatırlayanlar ise bambaşka bir konu.Mesela biz hatırlıyoruz ama çok uzağız gökyüzüne.”Başımı göğe kaldırarak gülümsedim.Hava yavaş yavaş kararmaya,sıcak bir ateş gibi göğü ısıtan güneş alçalmaya başlamıştı. Bulutlar açık pembe ile turuncu arası bir ton almış,güneşin son ışıklarının büyük bir açlıkla yutarak gelen karanlığı selamlıyordu. “Ama yine de gökyüzüne uzak olan bazı insanlar onu yakından görmek,var olan tüm ruhlarıyla hissetmek için gökyüzünü içlerine sığdırırlar.İçlerinde ölüler gömülü olan bu kimseler,yıldızları ruhlarında yaşatırlar.”Gözlerime samimi bir parıltı yerleşti,güneştendi.Belki de söyleyeceklerimden. “Ve ben onlardan biriyim.Tüm ölülerimi içime gömdüm,gökyüzünü ruhuma doldurdum.Seçtiğim yer kalbimdi.”Elini tutarak kalbimin olduğu yere bastırdım.“Ve kalbim gökyüzü oldu.”Elini üstümden yavaşça çekerek kendi kalbine bastırdığımda sesim tüm yaşananların aksine oldukça güçlüydü. “Üzülmeyi bırak ve gökyüzünü sığdıracak bir yer seç.Orası kalbin olsun.”
Saçlarım sakince omuzlarımda dalgalanırken ve onun saçları gökyüzüne karışırken sesimin içinden tonlarca duygu,renk,ifade geçti.İçlerinden birini seçmem gerektiğini düşündüğümden elimi bir duyguya yapıştırdım.Hangisi olduğunu kavrayamadım ama sesim duyulur olduğunda içinde tek bir duygu vardı.Sevgi.
“Bırak senin kalbin de gökyüzü olsun.”
Sözlerim onu güneşin batarken tuhaf bir ahenk oluşturduğu gökyüzüne bakmaya itti ancak benim sözlerim daha bitmemişti.
“Avexa ölmedi;gökyüzüne karıştı ve unutma gökyüzü ölmez,tükenmez,bitmez.Avexa artık gökyüzünde sakince parlayan bir yıldız.Sen onu bulursun,gözlerin bulur.O seni bulur,ışığı bulur.Yine de gökyüzü uçsuz bucaksız bir yer.Avexa kaybolur.O yüzden gökyüzünü içine doldur ve yıldızını kalbine sakla.Yoksa tüm yaşananlar çok çabuk unutulur.”Birbirine giren umutsuz sözlerim sisli gözlerinden şişi çekmiş ve yerine bir umut parıltısını oturmuştu.Konuşurken sesi acıya bulanmıştı ama yine de mutluydu.
“Avexa;yalnızca Alev Krallığının en yüksek tepelerinden görülebilen,alev gibi parlayan hoş bir yıldızın ismi.Bu ismi hak ediyordu çünkü gerçekten bir yıldıza benzerdi.Görünüşü basittir ama içinde çok detay vardı.Saçları siyah dalgalarının lacivert tutamlarla gökyüzünü saklardı.Gözleri benimkinin aksine sissiz koyu bir maviydi.Güzeldi hem de çok güzel.Çok süslü değildi sadece çok hoş lacivert bir elbisesi vardı önemli günlerde giydiği.Bir de taşları.Mücevher olduklarını sanmıyorum.Doğal taştı.Bu taşları iplere dizilmişti ve bunları boynuna veya saçına sarardı.Çekiciydi.Kumarhaneye girdiğinde orayı dolandırmak için değil,başka şeyler için gelmiş gibi gözükürdü.Taktiği de buydu aslında.Her dolandırıcının akıl almaz bir taktiği olduğu gibi onunda akıllara sığmaz bir taktiği vardı.Nazik ama flörtöz kızı oynamak. Kandıracağı kişiye dudağının kenarıyla gülümser,aklını başından alırdı.Kimse kandırılıdığını anlayamaz, ablamın dolandırıcı olduğunun farkına varamazdı.”Burukça tebessüm ederek sözlerine devam etti. “Günahkar da olsa iyi niyetliydi.Çok çabuk üzülür,elinde kalan son yemeği aç bir kediyle paylaşırdı.Sanki aynı bedene sıkışmış iki ruhtu.Maça Ası ve Avexa.Çoğu insan sadece Maça Ası’nı tanırdı.Ben ikisini de tanıyacaktır kadar şanslıydım.Şimdi fark ediyorum ki o sadece Avexa’ydı.Her türlü canlıya acıyan,küçük çocuklara gülümseyen,gördüğü her kedinin peşine takılmasını sağlayan küçük kız.”Gözünden bir yaş düştü.“Ve şimdi gökyüzünde alev alev yalan bir yıldız oldu.”Gülümseyerek devam ettirdiğini sözlerini bana söylediğini fark edecek kadar büyümüştüm.
“Artık her şeyin farklı bir anlamı olduğunu söyleyen o oğlan değilim.Ben büyüdüm.Avexa,Maça Ası veya yıldız olmanın bir şey değiştirmeyeceğini öğrendim.Sen hala aynı kızsın ve hep bu kız olacaksın.” Sözlerinin devamı acı vericiydi.En korkusuz savaşçı bile bu sözler hüzünlenirdi.“Sana veda etmem gerekiyor belki ama bunu yapmayacağım.Sana veda etmiyorum Avexa çünkü ben kaçtım,sen buradaydın; ben gökyüzüne ulaştım,sen buradaydın;ben delirdim,sen buradaydın;sen hep buradaydın.Şimdi ben de buradayım.Sen yoksun demeyeceğim.Sen hala buradasın Avexa biliyorum,bir nefes kadar yakınımdasın hissediyorum.Sen hep yanımdasın ve artık ben de buradayım.”
Uzun bir süre boş gözlerle gökyüzünü izledi.En sonunda gökyüzüyle bakışmaktan rahatsız olmuş olacak ki burnunu çekerek bana döndü.A z önceki hali gitmiş yerine gözleri alayla parlayan o küçük neşeli çocuk geri gelmişti. “Alev’e mi gidiyoruz Toprak’a mı?”
Sözleriyle duraksadım,bu sözlerimi söyleyeli yıllar olmuştu sanki.Kulağa o kadar uzak geliyordu ki bu cümle.Hiçbir yere gidemezdik.Nereye gidersek gidelim acıyla dolu çığlıkları ve kan dolu sokaklar görecektik.Onlarcasının hayatından vazgeçecektik.“İkisine de gitmiyoruz.”
Şaşkınlık,yüzünün aldığı ifadeyi tarif edebilecek tek kelime bu olurdu.“Yakamoz’a gidiyoruz deme.” Kafamı gülümseyerek iki yana sallarken oranın da birkaç gün sonra diğerlerinden farkı olmayacağını düşündüm.
“Burada kalıyoruz.”Ağzından soru çıkmasa da gözlerinde yaldızlı harflerle ‘neden?’ yazıyordu.Açıklama ihtiyacı hissederek gerildim. “Şifacıyı buluyoruz,ipucunu çözüyoruz,oyunu çökertiyoruz.Mümkünse o kahrolası kahini de buluyoruz.”
Az önceki ifadesi şaşkınlıksa şuan şok olmuş gibi bakıyordu.Ciddi ciddi delirdiğimi düşünüyor da olabilirdi çünkü ‘sen aklını mı sıyırdın?’ifadesi çoktan yüzüne oturmuştu.“Sen oyuna katılacağımızdan mı bahsediyorsun yoksa ben mi yanlış anladım?”
Hevessizce başımı salladım.“Evet tam da ondan bahsediyorum.”Kaşlarını çatarak sanki düşüncelerimi okuyacakmış gibi gözlerime odaklandı.“Kahini tam da bu yüzden reddetmiş ve buraya kadar yürümüşken bu kararının gerçekten önemli olan bir nedeni var mı?”
Alayla dudak büktüm. “Sence şuan bunları isteyerek mi söylüyorum?”Zorunda olduğumuz için söylüyorum,aptal soytarı.“Yoksa bana güvenmiyor musun?”
Alay dolu gülüşü yolda yankılandı. “Güveniyorum güvenmesine ama ölüm fermanlarımızı imzalamadan önce gerekçesini de bilmeliyim.”Sözleri benim de gülmeme neden oldu.
“Günahlarının silinmesini istiyor musun?”Diyarı kurtarmak istiyor musun?
Bu sözleri alenen seçmemiştim,ağzımdan çıkan sözler elime verilen karttaki sözlerle bağlantılıydı.Bunun kimin işi olduğunu hala çözememiştim ama ulular ile bağlantılı olduğunu düşünüyordum.Ne de olsa kim ilahı olduğu diyarın dümdüz edilmesini ve kendi yerine yeni bir olayın geçmesini isterdi ki?
“O nasıl olacakmış?”Merakını gizlemek istermiş gibi gülümsedi.Yarım bir gülümsemeyle omuz silktim.
“Bir ölünün söylediklerine ne kadar kulak verirsin bilmem ama annem bu dönemin oyununun sadece kart sahipleri arasında değil,tüm diyar sakinleri üstünde oynanacağını söyledi.Biri Tanrı’yı oynayacak ama kulları biz olmayacağız.Yeni kullar yaratabilmek için bu fiyatı yok edecek.Diyarı kurtarmalıyız.O tanrıysa biz şeytanı oynayalım.Tanrı cehennemimize konuk olup yanıncaya dek bu oyunun içindeyiz.”
Derin bir soluk alarak beklettiğim soruyu sordum.“Benimle bu diyarı kurtarmaya var mısın?”
Elimi uzatarak sıkmasını bekledim.Kabul edeceğini bir şekilde biliyordum.Oral içinde melekleri saklayan bir çocuktu.Yüzü aydınlıktı,saçları güneşin karanlığa bıraktığı ışıklarla ışıldıyordu.Düşünmeden elini elimin üstüne kapadı.
“Varım.”Dudaklarından dökülen sözler tüm benliğimi yerinden oynatırken ruhum artık ulaşılması çok zor gibi gözüken bir huzurla doldu.Oral buydu;gel der gelir,düşünmeden cevaplardı sorularınızı.Bu teklifi düşünmediğine şüphe yoktu.Düşünse de cevabının değişmeyeceğine emindim.Çünkü eğer biz kaçıp gidersek yitirilen canların sorumlusu da olacaktık.Bu azap ikimize de fazla gelirdi.Düşüncelerimi bulandırmadan kolunu çekerek onu arkamızda bıraktığımız yola çevirdim.
Sırtımızı güneşin son ışıklarının silinmesiyle ortaya çıkan aya,yüzümüzü ise bizi bekleyen karanlık yola döndük.Düşüncelerimiz karman çorman olup,bir yumağa dönse de bu karanlık yolu aydınlatan tek bir düşünce her şeyi çözmek için tam ortada duruyordu.Diyarı kurtarmak.