9. bölüm · Ölü Krallık
BÖLÜM 9
🎶Atlantis - Seafret
Maddox, kapıyı sert bir şekilde açıp yanımıza geldi. "Edwin ateşi hallediyor." dedi ve masada yerini aldı. "Acıkmıştım." diyen Maddox'a Brenda cevap verdi. "Babanlar gelene kadar hazır olmuş olur."
Brenda kesme işlemine devam ederken başını çevirmeden konuşmaya başladı. "Livala, Laila ile Edwin'e yardım edin." dediğinde Livala ayağa kalktı. Bende kalkarken benimle birlikte Maddox da ayağa kalktı.
"Maddox sen bana yardım edeceksin." dedi otoriter sesiyle. Maddox omuzlarını düşürüp geri masaya oturdu. Ok ve yayını masanın üstüne koyduğunda Brenda tekrar aynı ses tonuyla konuştu. "Masaya koymuyoruz." Maddox büyük bir uflama ile ok ve yayını masadan indirip Livala'nın kalktığı sandalyesinin yanına yasladı.
"Hadi." yumuşak bir tonla Livala. Başımla onu onaylayıp dışarıya çıktık. Az önceki kalabalıktan eser yoktu. Sadece evlerin aralarında gezip etrafı izleyenler vardı. Büyük ihtimalle köyü koruması için kalan kişilerdi. Livala evin sol tarafından arkaya doğru geçince onu takip ettim.
Ateşin başında Edwin, bir elini belindeki kılıcının kabzasına koymuş, büyüyen ateşi izliyordu. Bizim geldiğimizi görünce başıyla selam verdi ve yanındaki büyük kütüklerden birini ateşin üstüne attı. "Bir şeye mi ihtiyaç var?" dedi.
Livala başını iki yana salladı. "Bizim yok ama onun var." dedi parmağıyla beni göstererek. İkisinin de bakışları bana dönmüştü. Edwin kaşlarını kaldırarak bana döndü. "Dinliyorum."
Hafifçe öksürüp küçük adımlarla yanlarına doğru ilerledim. "Sorabilir miyim?" dedim Livala'nın yanına vardığımda. Livala ise sadece başıyla beni onayladı. "Kutsal üçlünün ne olduğunu öğrenmek istiyorum."
Edwin, kabzada olan elini çekti ve ateşe bu sefer küçük bir kütük attı. "Nereden duydun?" sesi umursamaz bir tavırla çıksa da dışarıdan öyle gözükmüyordu. "Bilge kadın." dedim sadece. Ne olacağını bilmiyordum. Bu yüzden olabildiğince temkinli davranmaya çalışıyordum. Başıyla beni onayladı. Eliyle yanımda kalan büyük taşı gösterdi. O da karşı yanında kalan taşa doğru yöneldi ve oturdu. Taşa oturduğumda karşılıklı kalmak adına ona döndüğümde o da bana doğru döndü.
"Laila, senin hala ne olduğunu anlamış değiliz ama bilge kadın sana bunu dediyse bir bildiği vardır diye düşünüyorum." dedi ve duraksadı. Derin bir nefes aldı ve konuşmaya devam etti. "Burada birçok köy var ve hepsi krallığa bağlıdır. Köylerin hepsi krallığın koyduğu kurallar üzerinden yönetilmektedir." O cümlelerini bitirdikçe onu başımla onaylıyordum.
"Eskiden krallık ile köyler birlikte hareket ederlerdi ve o zamanlar çok güzeldi. Ben küçüktüm ama hatırlıyorum. Şu an ki gibi bir..." ellerini kullanarak anlatmaya çalışıyordu. "...karamsarlık denilebilir. Böyle bir durum yoktu. Köylerin sınırı yoktu. Herkes birlikte yaşardı. Şu an zorunlu kurallar on tane ise o zamanlar bir iki taneydi." dediğinde yüzünde tebessüm belirdi. O günleri özlediği belliydi.
"Krallığı kral yönetirken ormanı ise baş büyücü adı verilen kişi yönetirdi. İki yöneticinin arasında her zaman bağlılık olurdu ve savaş olmazdı."
"Bildiğimiz büyücü?" bir anda ağzımdan kaçmıştı. Edwin gülerek cevap verdi. "Senin bildiğin büyücü nasıl ki?" diyebileceğim bir şey yoktu. Büyücü ne kadar farklı olabilirdi ki. "Sen devam et." dedim gülerek.
"Kralı nasıl sağ kolu oluyorsa baş büyücünün sağ kolu da koruyucu adını alan kişi olurdu. Bunlar asla ayrılmazdı. Koruyucu, baş büyücüyü korumakla birlikte köylerle de birebir ilgilenirdi. Büyücüyü büyücü yapan koruyucudur." dedi ve ayağa kalkıp tekrardan ateşe odun attı. Ellerini birbirine vurarak temizlerken karşımdaki taşa tekrar oturdu. "Bundan en son elli yıla yakındır diye tahmin ediyorum. O zamanlar baş büyücü ve koruyucusu vardı. Onların oldukları dönemin sonlarına denk gelebilmiştim. Zaten onlardan sonra daha ne baş büyücü ne de koruyucu ortaya çıkmadı. Bu yüzden şu an ki krallığın..." deyip etrafını gösterdi. "Ölüden bir farkı yok."
"Peki üçüncü kim? Biri baş büyücü biri koruyucu ise üçüncü kim? Kral mı?" anlamayan gözler ile sordum.
"Asıl önemli olan üçüncü kişi, ona okuyucu deniliyor. Baş büyücü ve koruyucu doğduklarında özelliklerini bilmezler ama okuyucu onların kim olduklarını bilir." dedi.
Ellerimi hafifçe havaya kaldırıp durmasını sağladım. "Şimdi anladığım kadarıyla baş büyücüyü ve koruyucuyu sadece okuyucu mu biliyor? Kendileri kim olduğunu bilmiyor." dediğimde Livala araya girdi.
"Okuyucu, rivayete göre bir rüya görür ve okuyucu olduğunu öğrenir ama kimseye söylememelidir. Eğer söylerse görevi elinden alınır."
"Nasıl bir rüya?" dedim ve Edwin'e döndüm. Edwin kahkaha attı. "Hiçbir fikrim yok."
"Ee sonra?" dedim ve bu sefer başımı Livala'ya çevirdim.
"Okuyucu, baş büyücüyü ve koruyucu ilk gördüğü andan itibaren kim olduğunu bilir fakat söylemez." dediğinde başımı geriye atarak güldüm.
"Şaka mı bu? Niye söylemiyor? Söylesin işte." derken biraz sesim yüksek çıkmıştı. Edwin konuşmaya devam etti.
"Çünkü kendilerine verilen görevleri kendileri bulmaları gerekiyor. Kendilerini bulmaları gerekiyor." derken 'kendi' kısmına bastırıyordu.
"Ee, o zaman okuyucunun görevi ne? Herkes kendi işini kendi hallediyorsa." dediğimde Edwin tekrar güldü. "Laila, gerçekten komiksin." o bu durumda oldukça eğlenirken benim yüzümde anlamsız bir ifade vardı. Dediklerini oturtturmaya çalışıyordum. Livala gülerek devam etti.
"Okuyucu, ikisinin kim olduğunu bildiği için onları bir arada tutar, ayrılmamaları gerekmektedir. Hem fark etmelerini hem de öğrenmelerini kolaylaştırır. Bununla birlikte baş büyücü ve koruyucu, görevlerini fark eden kadar onları korur." dediğinde başımla onayladım. Aramızda kısa bir sessizlik olduğunda Edwin konuştu. "Sormak istediğin?"
"Eskilerine ne oldu?" diye sorduğumda arkamdan gelen ses cevap vermişti.
"Savaşta öldüler." Arkamı döndüğümde Andres ile göz göze geldim. Edwin'in yanına doğru ilerledi ve o da karşımda durdu. "Krallık ve orman arasında savaş çıktı. Baş büyücü, koruyucu ve okuyucu ormanı korumak adına kendilerini feda ettiler." diye devam etti.
"İki tarafta iyi anlaşıyorsa neden savaş çıktı?" diyerek soruyu Andres'e yönelttim.
"Dostunu, düşmanın olduğunu öğrenene kadar seversin." diye cevap verdi Edwin. "Laila, sen gerçekten iyi bir kıza benziyorsun ve..." dedi ve gülmeye başladı. "...gerçekten bir şey bilmiyorsun. Seni ilk başta kayıp zırhlılardan sanmamıza şu an gülüyorum." diyerek ayağa kalktı. Bu iyi niyetle mi yoksa kötü niyetle mi söylendi, emin değildim ama beni sevmesine mutlu olmuştum galiba. Yüzümdeki tebessüm ile karşıma oturan Andres' e döndüm. Başını yana eğip bana baktı. "Niye bu kadar merak ediyorsun?" dediğinde kaşlarımı çatarak baktım.
Edwin ateş ile ilgilenirken bana döndü. "Başından beri dinliyor. Sever saklı işleri." dedi.
"Öğrenmek istiyorum." dedim gözlerimi gözlerinden kaçırmadan. Aynı şekilde o da bana bakıyordu. Gözlerini kaçırmadı. Gözlerini hafif kısarak bakmaya devam etti. Bir şeyler görmek istiyor gibiydi. Dayanamayıp gözlerimi ondan çektim ve Livala'ya döndüm.
"Teşekkür ederim yardımcı olduğunuz için." dedim ve Edwin'e de baktım. Edwin başını sallamakla yetindi. Livala ise o güzel gülüşünden sundu. "Bilge kadını severiz. Hatta diğer köylere göre o da bizi severdi. Bu yüzden sana bir şey dediyse kesinlikle bir bildiği vardır."
"Orman ne durumda?" dedi Edwin, Andres'e. Andres, sağa doğru dönüp Edwin'i baktı. "Yakınlarımızda her şey yolunda. Ull ve diğerleri biraz daha ilerilere bakacaklar." dedikten sonra kılıcının yanından bir ok çıkardı. "Bunu da..." Livala'ya göstererek ayağa kalktı ve ateşe attı.
Livala başını önüne eğdi. O ok kesinlikle Maddox'a aitti. Çocuklara ne kadar kızsa da onların arkasını toplaması hoşuma gitmişti. Onlara gülümseyerek bakarken aklıma bizimkiler gelmişti. Ne yapıyorlardı? Belki de beni arıyorlardı? Gitme vaktim gelmişti.
Ayağa kalktım ve Livala'nın önünde durdum. "Benimle gelir misin?" Livala, başını kaldırıp bana büyük gözleriyle baktı. "Tabi." dedi. Ayağa kalkmasını beklemeden yavaş adımlarla ön alana çıktım. "Bir sıkıntı mı var?" diye sorduğunda bakışlarımızı birleştirdim. Aramızdaki mesafeyi kapatmak adına adım attım ve önünde hafifçe eğildim.
"Livala beni, bulduğunuz mağaraya götürmeni istiyorum." Ellerimi omuzlarına yerleştirdim. "Gitmem gerekiyor." dedim. Livala, boş bakışlarla bana bakıyordu.
"Neden? Neden gitmek istiyorsun?" sesindeki kırgınlığı hissediyordum ve bu hiç hoşuma gitmemişti.
"Ben buraya ait değilim." dediğimde boğazımda oluşan düğümü geri yuttum. Kısa süre burayı o kadar çok sevmiştim ki. Hayallerimin ötesinde, her yeri güzelliklerle doluydu. Büyükbabamın sakladığı bir dünyaydı.
Livala, dolu gözlerle başını olumlu anlamda salladı. Neden ağlayacak gibiydi? "Livala?" dediğimde eliyle omzumdaki ellerimi indirdi. "Efendim." dediğinde diyecek bir şeyim yoktu. Ne diyebilirdim ki. Niye ağlıyorsun? Niye bu kadar üzülüyorsun? Ben niye bu kadar üzülüyordum?
Kafamı dinlemeye ihtiyacım vardı. Olanları sindirmeye, neler olup bittiğini anlamaya ihtiyacım vardı. "Akşam yemeğinden sonra çıkarız." dedi ve arkasını dönüp gitti. Kalbimde oluşan sızı, normal bir sızıyı geçmiş canımı acıtıyordu. Elimi kalbime bastırdım. Niye böyleydi?
Arkaya doğru attığım adımlarla ayaklarımın çarpmasıyla taşın varlığını hissettim ve oturdum. Elim hala kalbimdeyken başımı öne eğdim. Bu acı, normal bir acı değildi. Bu ne böyle cezalandırılıyor muydum?
Her şey nasıl değişmişti? Burada ne işim vardı? Nasıl böyle bir evren var olabiliyor? Önümde bir kadın öldü. Hem de başından ok ile... Psikolojik olarak hiç iyi değilim. Hem de hiç...
Derin bir nefes alarak başımı kaldırdım. Bu akşam eve gideceksin Laila, büyükannen ile bitki çayını içeceksin sabah olduğunda okuluna gideceksin. Her şey normale dönecekti.
Evden Brenda'nın çıktığını görünce başımı dikleştirdim ve elimi kalbimden çektim. Orta boylarda bir kazan ile dışarıya çıktı. Maddox, peşinden söylene söylene geliyordu. Derin bir nefes alarak ciğerlerimi serin hava ile doldurdum. Brenda beni görünce gülümsedi ve başını oynatarak 'gel' dedi.
Ayağa kalkarak peşinden ilerledim. "Hadi ama anne. Sadece bir tur."
"Hayır dedim Maddox. Baban gelmeden olmaz." derken elindeki kazanı ateşin üstün yerleştirdi. Edwin'e dönüp "Teşekkür ederim." dedikten sonra elindeki tahta kaşık ile yemeği karıştırmaya başladı. "Orman şu an güvende olmayabilir değil mi Andres?" bakışlarını büyüterek Andres'e çevirdi. Zorla 'evet' dedirtecekti. Bu hamleyi çok iyi biliyordum.
Andres, bir elini kılıcının kabzasına koyarken diğer eliyle elmasından ısırık aldı. Gözlerini kapatarak başını salladı. Ağzındaki lokmasını bitirdikten sonra konuştu. "Brenda haklı, Maddox. Bence evde durmalısın." derken yüzündeki ima o kadar belliydi ki Maddox onun sözüyle geri adım attı. "Anlaşıldı." dedi ve koşar adımlarla ön tarafa ilerledi.
Brenda yemeği karıştırırken onu izliyordum. Bakışları beni bulunca gülümsedi. "Gel." Aramızda iki üç adım vardı zaten. Yanına gittiğimde kaşığı elime tutuşturdu. "Biraz da sen karıştır. Dikkat et, altına yapışmasın." deyip arkasını döndü ve gitti. Giderken arkasından ne kadar 'bekle', 'dur', 'ne kadar süre?' desem de hiçbirine cevap vermedi. Edwin ile Andres'e baktığımda güldüklerini gördüm.
"Gülmeyin." yüzümdeki sinirin belli olduğunu düşünüyordum.
"Laila, dikkat et. İyice karıştır ama o kadar yakın olma." derken parmağı ile eteğimin ucunu gösterdi. Ateşe fazla yaklaşmıştım. Korku ile geri çekildiğimde kaşık kazanın içine düştü. "Edwin." gözlerimi kapatıp sakinleşmeye çalıştım. Gözlerimi açtığımda hala bana gülen bir surat olduğunu görünce sinirimi daha saklayamayacağımı fark ettim. "Sakin ol Laila. Sakin."
Elimi kazanın kenarına doğru uzattığımda bir eli kolumda hissettim. "Dur." Başımı hafifçe kaldırdığımda Andres'i gördüm. Eliyle kenarda hala gözüken kaşığın ucundan tuttu ve çıkarttı. "Sıkı tut." Kaşık çok sıcaktı. Elim değdiğinde ne kadar acısa da diğer elime alıp devam etmeye çalıştım. "Teşekkür ederim." dedim tebessümle. Başını bana doğru yaklaştırdı. Yüzüm tam olarak ona doğru dönük değildi. Yan duruyordum. Kulağıma doğru eğildi. "Dikkat et, yeter." dedi ve benden uzaklaştı.
Nefesimi ne ara tutmuştum? Benden uzaklaştığında derin bir nefes verdim. Onun arkasından bakacağım sırada Edwin ile göz göze geldim. Yüzünde sıcak bir gülümseme vardı. Sanki senelerdir dostmuşuz gibi. Yanıma doğru yaklaştı ve elini omzuma koydu. "Dikkat et kaçak." dediğinde "Edwin." dedim uyarıcı bir tonla ve kahkahası ile o da yanımdan uzaklaştı.
Önümdeki yemeğimi karıştırıyordum yoksa kafamı kurcalayan şeyleri mi bilmiyordum. Büyük bir şeyin ortasına düşmüştüm ve bana akıl veren kimse yoktu. Kendi kendime kalmıştım. Tek başına bilmediğim bir dünyanın içinde. Burada iki gün geçirmiştim ama hissiyatı yıllar gibiydi.
Herhalde saatlerdir yemeği karıştırıyordum. Kaşığı bir sağ elime bir sol elime geçiriyordum. Altındaki ateş ise yavaş yavaş sönmeye başlamıştı.
"Harika gözüküyor." yanıma geldi Maddox.
"O kadar karıştırdım. Harika olmazsa sıkıntı büyük." dediğimde kahkaha attı. Yüz ifadesi normale döndüğünde başını bana çevirdi. "O günü sakladığın için teşekkür ederim." derken yüzünde mahcup bir ifade vardı. Maddox'u böyle göreceğimi düşünmüyordum. Kısa süre nasıl biri olduğunu az buçuk anlamıştım.
"Asıl ben teşekkür ederim. Beni yalnız bırakmadınız." Yüzündeki gülümsemeyi görünce benim de yüzümde tebessüm oluşmuştu. Yanıma doğru yaklaşırken etrafı inceledi. Birinin olup olmadığını kontrol ediyor gibiydi. Ona doğru eğilmem için eliyle aşağıyı gösterdi. "Livala. Seni yalnız bırakmak istemedi yoksa ben gece uykumdan biraz zor vazgeçerim." dedi ve geri çekildi. "Ona teşekkür etmelisin."
O sırada Edwin'in sesini duydum. "Kaçak, yemekler artık senden herhalde." dediğinde çabucak yanıma gelmesi için telaşlı bir ses ile konuştum. "Edwin, koş! Çabuk." Sesimden ne olduğunu anlamamış olacak ki gözleri büyümüş bir şekilde yanıma geldi. Hızla elini kavrayıp kaşığı eline bıraktım. "Sıra sende." deyip hızlı adımlarla evin yolunu tuttum. Arkadan gelen sesler ise Maddox'un kahkahası ve Edwin'in hiç hoş olmayan sözleriydi.
Eve girdiğimde Brenda mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu. Beni görünce durdu. "Yemek oldu mu?" bende durup ona döndüm. "Edwin çok ısrar etti. Biraz da o karıştırıyor." dediğimde başıyla beni onayladı. "Livala nerede?" diye sorduğumda parmağı ile odasını gösterdi.
Kapıyı açtığımda Livala, pelerini dikiyordu. Beni görünce bakışlarını tekrar pelerinine indirdi. Yanına doğru yaklaştım ve yatağa oturdum. "Livala?" dediğimde pelerinden başını kaldırmadan 'hı' dedi.
"Her şey için teşekkür ederim." derken gözlerim dolmuştu. Ben böyle bir kız asla değildim. İki gündür gördüğüm birine böyle bir bağlılık... Yok, hayır imkansızdı. Pelerininden başını kaldırdı ve bana baktı. "Rica ederim. Yine gel." dediğinde boğazıma bir düğüm oturmuştu. "Tanıştığımız için mutluyum." dedi ve elindeki pelerinin ipini kopardı. Pelerini bana uzattı. "Hangi rengi seviyorsun bilmiyorum ama..." uzattığı pelerini elinden aldım. Pelerinin omuz kısmına küçük bir işleme ile o gün gördüğümüz çiçeklerden yapmıştı. "Hatıra." dedi.
Başımı salladım. "Teşekkür ederim."- yutkundum.- "Sonsuza kadar saklayacağımdan emin olabilirsin." dediğimde güldü. "Hiçbir şey sonsuz değildir." dedi. Bakışlarımız birbirini buldu.
"Senin gibi birini tanıdığım için mutluyum." dedim. Küçük kız kardeşimi geri de bırakıyormuş gibi hissediyordum.
İçeriye büyük bir gürültü ile Maddox daldı. "Babamlar geldi. Hadi!" dedi ve bir o kadar büyük bir gürültü ile dışarıya çıktı. İkimizde öylece bakakalmıştık ki bakışlarımız birbirini bulunca gülmeye devam ettik. "Asla enerjisi bitmiyor." dedim ayağa kalkarken. O da beni onaylayarak "Asla" dedi.
Evin dışına çıktığımızda büyük kalabalığın tekrar oluştuğunu gördüm. Herkes yorgun, bitkin ve oldukça terli duruyorlardı. Birkaç genç masaları taşıyorlardı. Bazıları ok ve yaylarını kenarlara koyuyordu. Evin yan tarafından çıkan Brenda'yı görünce yanına doğru ilerledim. "Benim yapabileceğim bir şey var mı?" Brenda elinde kazanı gençlerin getirdiği masanın üstüne bıraktı. Masanın üstüne baktığında kaselerin azlığını fark etmiş olacak ki bana döndü. "İçeride kalan diğer kaseleri de getirir misin?" dediğinde başımla onu onaylayıp içeriye yöneldim.
Mutfakta ufak bir arama sonucu kalan diğer kaseleri de alıp dışarıya çıktım. Masalar yerlerini almış, herkes oturuyordu. Kaseleri Brenda'nın yanına bıraktım ve Livala'nın yanındaki yerimi aldım. Masa da büyük bir uğultu vardı. Herkes birbirine bir şeyler anlatıyordu ta ki...
"Misgard!" büyük kütüğün üstünden Conroy'un sesi yükseldi. "Bilge kadının evi de dahil ormanın kullanım alanları incelendi. Sıkıntı görülmedi fakat öldüren kişiden iz yok. Bu yüzden ormanda dikkatli olmanızı istiyorum."- duraksadı ve masadaki herkesle olabildiğince göz teması kurmaya çalıştı.- "Dikkatli olun. Bu ne zırhlılardan ne de başka köyden gelen bir saldırı." konuşurken gözlerindeki korkuyu gizlemeye çalışıyor gibiydi. "Afiyet olsun." dedikten sonra kütüğün üstünden inerek masanın başındaki yerini aldı.
Orman tehlikeliydi. Nasıl geri dönecektim? Başımı Livala'ya çevirdiğimde bana bakıyordu. Onunla tekrar karşılaşmak istemiyordum. Gözümün önüne bilge kadının başına giren ok geliyordu. Önüme koyulan kase ile midemin kalktığını hissettim. Kasenin içinde kan mı vardı? Elimi ağzıma götürüp koşar adımlarla uzaklaştım. Ağaçların arasına girdiğimde kusmaya başladım.
"Livala!" Brenda'nın sesini duyuyordum ama kendimi iyi hissetmiyordum. Başımın içi dönüyordu. Başımı kaldırdığımda Brenda'nın endişeli gözlerle bana yaklaştığını gördüm. Başımı daha fazla dik tutamayacağımı fark ettiğimde kendimi yavaşça yere bıraktım. Gözlerimi çok zor açıyordum. Başım sola doğru eğildiğinde bir el başımı tuttu. İçimden teşekkürleri ederken gözlerimi hafifçe araladım. "Andres?"
Laila'nın artık kendini ayakta durabileceği gücü kalmamıştı. Andres, hızla Laila'nın dizlerinin altından ellerini geçirdi. "Brenda, şifacı!" dediğinde Brenda başıyla onayladı ve eşinin yanına doğru koştu.
"Korkuyorum." dedi Laila, son kez gözlerini hafif açarak.
"Korkma." dedi Andres. Bakışlarını Laila'ya çevirdi. Gözlerini kapatmıştı. Artık gücü kalmamıştı. "Korkma, ben buradayım." dedi Andres sessiz bir şekilde. Hızlı adımlarla Conroy'un evine girdiler.
Andres yavaş bir şekilde Laila'yı yatırdı. Örgülü olan saçları açılmaya başlamış, yüzünde hafif toprak izleri ve üzerindeki kıyafetle onlardan bir farkı kalmamıştı. Livala odaya endişeli gözlerle girdi. "Andres, iyi mi?"
Livala, yatakta yanına çöküp yüzünü incelemeye başladı. "Şifacı gelecek mi?" diye sorarken bakışlarını Laila'dan ayırmıyordu. Andres de aynı şekilde gözlerini Laila'dan ayırmıyordu. "Brenda, çağırmaya gitti."
Bir müddet bekledikten sonra içeriye turuncu saçlı genç bir erkek girdi. Livala, yatağın yanından kalktı. Şifacı yatağın kenarına oturdu ve elini Laila'nın alnına yerleştirip gözlerini kapattı.
Çok karanlık... Hiçbir şey gözükmüyor. Karanlığın ortasında yapayalnızdım. "Kimse yok mu?!" diye bağırdığımda ses bana geri dönüyordu. Ayağımda hissettiğim su ile yere baktım. Buz gibi su, sadece birkaç santim yüksekliğindeydi. Üstümdeki uzun elbisenin uçlarında ıslaklıklar vardı.
"Laila." sesimin yankılanması ile etrafıma baktım. "Laila." tekrar adımı duyunca yavaş adımlarla ilerlemeye başladım. "Kimsin?" dedim olabildiğince yüksek bir sesle. İleride ağaçların olduğunu fark ettim. İnce uzun ve kurumaya durmuş ağaçlara doğru ilerledim. Ağaçların yanına geldiğimde elimi ağacın üstünde gezdirdim. Elimin değdiği her anda ağaçların kabukları dökülüyordu. Avucumun içindeki sızı ile kaşlarımı çattım. Sağ elimi kaldırdığımda avucumun içinde ufak bir çizik olduğunu fark ettim. "Laila." Sesi tekrar duyunca ağaçların arasında ilerlemeye başladım.
Önümde küçük bir parıltı vardı. Havada uçuşan küçük bir ışık... Yanına doğru ilerledim. Aramızdaki mesafe azaldığında küçük şey bana bir anda döndü. "Hisset!" dedikten sonra göğüs hizamdan içime doğru girdi. Girdiği an tutuğum nefes ile bir daha alamayacağımı hissettim. Kısık, kesik nefesler alıyordum. Nefes alamıyorum. Boğuluyorum.
"Ne oluyor?!" dedi Livala öne doğru atılarak. Laila'nın yatakta çırpındığını gördükçe içindeki üzüntü duygusu büyüyordu. Şifacı elini, Laila'nın alnına daha fazla bastırdı. Evdeki herkes neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Anlamayan gözler ile bir Laila'ya bir de şifacıya bakıyorlardı. Andres, yatağın ayak ucunda durmuş, dişlerini sıkarak olanları izliyordu.
"Ç-çık." diyebildim elimde kalan az nefesim ile. Sırtımdan çıkmasını hissettiğimde derin bir nefes aldım. Dizlerimin üstüne çöktüm. Ellerim suyla buluştuğunda soğukluğunu daha fazla hissettim. Nefesimi normale döndürdüğümde arkama döndüm.
"Neredesin?!" bütün gücüm ile bağırdım. Bağırmam ile ağlamaya başladım. "Neredesin?" dedim fakat bu sefer sesim o kadar güçlü çıkmamıştı. Kendimi artık tamamen suyun içine bırakmıştım. Bağırarak bütün gücüm ile ağlamaya başladım.
"Ağlıyor?" dedi Livala, Laila'ya yaklaşarak. "Niye ağlıyor?" dedi şifacıya dönerek. Şifacıda nedenini bilmiyordu. Zihni büyük bir duvarla çevriliydi. İçine giremiyordu. Livala, Laila'nın yanına eğilerek yanağından inen göz yaşını sildi. "Buradayız." derken Laila'nın onu duymasını ve uyanmasını ümit etmişti.
"Buradayım." sesi duyunca başımı kaldırdım. Karşımdaydı. Küçük ruh...
"Ne istiyorsun?" kendimden emin bir şekilde konuşmak istiyordum fakat az önceki ağlamamdan sebep sesim çatallı çıkıyordu.
"Hissetmeni." dedi küçük ruh ve yanıma doğru geldi. "Yaklaşma!" diye bağırdığımda durmadı ve göz hizama gelen kadar uçtu. "Laila." Küçük elini alnıma değdirdi. O an hissettiğim huzuru, rahatlamayı hiçbir yerde hissetmemiştim. Kafamın içi bütünüyle dışarıya çıkmış, sadece kendimi görüyordum. "Laila?" başka bir ses duyunca başımı sağa çevirdim. "Büyükbaba?" Yüzünde yine o sıcak gülümsemesi vardı. Ayağa kalkmak istesem de kalkamadım. Alnımda o küçük el sanki taşlaşmış gibiydi. Başımı tekrar büyükbabam çevirdiğimde orada olmadığını gördüm.
"Geri getir. Onu getir." yüksek bir tonla konuştum. Küçük ruh başını iki yana salladı. "Kendini bul, Laila." Göz yaşlarımın sınırı yoktu. Biri yanaklarımdan inmesini bitirmeden diğeri geliyordu. "Şimdiden yoruldum. Nasıl devam edeceğim?" dediğimde gözlerimi açıp ona baktım. Yüzündeki donuk ifade yerini tebessüme bıraktı.
"O zaman doğru yoldasın." deyip başıma vurdu.
Derin bir nefes alarak yatakta oturur pozisyona geldim. Nefes almamı düzene koyamıyordum. Yanımda duran genç çocuğu görünce gözlerim büyüdü ve yatakta geriye doğru ilerledim. "Laila, buradayız." diyen Livala'yı görünce rahatlamıştım.
"Elini uzatır mısın?" diyen genç çocuğa baktım. Bakışlarımı Livala'ya döndürdüğümde başıyla onay verdi. Elimi ürkekçe uzattım. Elimi tuttuğu anda göğüsüm de hissettiğim hafiflikle nefesim normale dönmüştü. Gözlerini açıp bana baktı.
"Dinlenmeye ihtiyacın var. Ruhun çok yorgun." derken yüzünde acı tebessüm vardı. Brenda genç çocuğun omuzlarına ellerini koydu. "Teşekkür ederiz, Eir." Çocuk ayağa kalkıp odadan çıktığında peşinden Conroy da çıktı.
Brenda, yatağın kenarına yaklaştı. "Sana iyi gelecek şeyler hazırlayacağım." dedi ve o da odadan çıktı. Livala, Eir'in kalktığı yerde yerini aldı. "İyi misin?"
Elimle başımı ovuşturdum. "Başım acayip ağrıyor."
"Uyumalısın." dedi yatağın ayakucunda duran Andres. Bakışlarımız birleştiğinde bakışlarını benden kaçırıp Livala'ya döndü. "Hadi." Net bir tavırla söylediğini başıyla onaylayan Livala, birlikte odadan çıktılar.
Başımı yastıkla buluşturup yorganı boğazıma kadar çektim. Gözlerimi kapattığımda gördüğüm rüya aklıma geliyordu ve sağa sola dönüp duruyordum. Küçük ruh... Neyi hissetmem gerekiyordu? Ah büyükbaba daha iyi bir şeyler bırakamaz mıydın? Yatağın içinde ne kadar döndüğümü hatırlamıyordum. Midem boş başım ise bir o kadar kalabalıktı. Neyi bulmam gerekiyordu? Neyi gözümden kaçırıyordum? Belki de bulmam gerekeni buldum fakat ne aradığımı bilmediğim için olduğum yerde sayıklıyor olabilir miydim?
Kafamın içinde o kadar fazla kurcalayan şey vardı ki uykuya dalmanın ne olduğunu unutmuştum. Uykuya nasıl dalıyorduk? Ah! Çıldıracağım. Oturur pozisyona gelip arkamdaki yastığı düzelttim.
Bilmiyordum ne bu evreni ne de küçük ruhun dediği hissetmeyi... Kendimi bulmak mı? Ne zaman kaybolmuştum? Başımdaki düşüncelere, sorulara asla cevabım yoktu. Ellerimle yüzümü kapatıp kaçırdığım bir şey olup olmadığını düşünmeye başladım. Kapının tıklatılmasıyla peşine içeriye Brenda girdi. Elinde kâse ve kaşık vardı. "Uyumuyordun değil mi?" Başımı olumsuz anlamda sağladığımda gülümseyerek yanıma geldi.
"Bu sana iyi gelecektir." dedi ve kâseyi yanımda olan tahtadan küçük sehpanın üstüne bıraktı. "Soğutmadan iç." dedikten sonra arkasına döndü. Elimle kolunda tutup onu durdum.
"Brenda, neler oluyor? Ruhun yorulması dedi o çocuk."- elimle içeriyi göstererek.- "Ne demek oluyor?" Brenda, yatağın kenarına oturduğunda oturuşumu dikleştirip bacaklarımı kendime çekerek bağdaş kurdum.
"Ruhun yorulması, bedenin yorulmasından daha zordur. Gerçekleşmesi de geçmesi de." Elini kalbimin üstüne koydu. "Bir savaşın var Laila. Bu seni yormuş." Ne o gözlerini ayırıyordu ne de ben.
"Kazananı ya da kaybedeni anlaman için ilk önce savaşın nedenini öğrenmen gerekiyor." derken elini kalbimin üstünden çekti. Hafif öksürerek sesini düzeltti. "Bu yüzden ruhunun yorulması oldukça normal. Herkes bu yoldan geçer fakat farklı şekillerde savaşın içinden çıkarlar."
"Yenilmeyi sevmem." dedim gülümseyerek. O da gülerek cevap verdi. "Bazı savaşlarda yenilmek, kazanmaktan daha iyidir." dedi ve ayağa kalktı. Kapıdan dışarıya çıkacakken durdu. Bana döndü. "Sadece savaştan korkma Laila. Kazansan da kaybetsen de o savaş senin savaşın. Sana ait." dedi bastırarak. Ben gülümsedim o ise odadan çıktı.
Yanımda duran üstündeki dumanıyla birlikte kâseyi aldım. Burnuma doğru yaklaştırıp kokusunu içime çektim. Çok hoş bir kokusu yoktu. Umarım tadı güzeldir. Sehpanın üzerindeki kaşığı alıp kâseye daldırdım. Üfleyerek ağzıma attığım tat ile gözlerim açılmıştı. "Bu harika." dedim kendimi tutamayıp.
"Evet annem çok güzel yapar." sesi duyunca ürküp çorbanın birkaç damla üzerime dökülmesine sebep oldum. Başımı cama çevirdiğimde Maddox ile karşılaştım. "İyi olmana sevindim." kocaman bir gülümsemesini bana sundu.
"Teşekkür ederim." derken elimdeki kaseyi yanımdaki sehpanın üzerine koydum. "Beni de yukarıya kaldıracaktın." sesi duyunca başımı tekrar cama çevirdim. Maddox, gözlerini devirip dışarıya doğru attı kendini. Bende ne olduğunu anlamak adına, ayaklarımı yataktan sarkıttım ve ayağa kalkacağım sırada Eitri'yi gördüm. "Korkunç gözükmüyorsun." dedi. "Teşekkür ederim."
"Yeter Eitri! Omuzlarım acıdı." dışarıdan gelen Maddox'un sesiyle kısık sesle kahkaha attım. "Ne yapıyorsunuz orada?" başka birinin sesinin gelmesi ile Eitri'nin yüzündeki korku dolu ifade ile ortadan kayboluşunu izledim. Hızla ayağa kalkıp camın önüne geldim. Açık olan camı biraz daha açarak aşağıya doğru baktım. Eitri ve Maddox yerde acı çekiyorlardı. Yükseklik aslında normaldi fakat onlar için biraz yüksek kaçabilirdi.
"Kaçak?" sesin geldiği yöne baktığımda Edwin'i gördüm. "Edwin?" yanımıza doğru gelmeye başladığında Maddox ve Eitri yerden kalktılar. Edwin başını bana çevirdi. "İyisin?" Başımla onu onayladım. "Peki siz?" dedi bakışlarını çevirerek.
"Maddox'un fikriydi." dedi Eitri, Maddox'u göstererek. Maddox gözlerini kocaman açmış bir şekilde Eitri'ye döndü. "Senin fikrindi." Eitri de ona karşı dönerek parmağını sallamaya başladı. "Hah? Yalan söylüyorsun. Onu merak ettiğini söyledin." dedi ve eliyle beni gösterdi. Maddox, utanmış bir yüz ifadesiyle bana baktı. Yanakları kızarmıştı.
"Ben merak etmedim, seni cüce." dediğinde Eitri, ona doğru adım attı. "Ben en azından en uzun halimdeyim. Peki sen? Aynı boydayız neredeyse." derken Maddox da ona doğru adım atarak aralarındaki mesafeyi kapattı.
"Yeter!" diye Edwin'in yüksek sesini duyunca şaşırmıştım. Kaşları çatarak konuşmaya devam etti. "Alana geçin. Ateşe odun toplamaya yardım edin." sesindeki netliği hissetmiş olacaklar ki ikisi de hiçbir şey demeden ön tarafa doğru ilerlediler. Onlar gidene kadar Edwin arkalarından bakmıştı. Tamamen gözden kaybolduklarını görünce bana doğru yaklaştı. "Gitmek istiyormuşsun."
Livala'nın söylediği anlayarak başımı salladım. "Evet." O da benimle birlikte yavaş bir şekilde başını salladı. "Orman tehlikede, biz götürürüz seni."
"Ne zaman?" diye sordum. Omuzlarını havaya kaldırdı. "Bilmem, ne zaman istersen." dediğinde hızla cevap verdim. "Bugün." cevabıma şaşırmış olacak ki şaşkın bir ifade ile bana döndü. Anladığına dair başını salladıktan sonra o da diğerleri gibi ön tarafa ilerledi.
İçeriye girdikten sonra camları kapattım. Üstündeki cengeli de geçirdiğimden emin oldum. Yatağın kenarına oturarak sehpayı önüme çektim. Kâsenin üstünden hala dumanlar çıkıyordu. Kaşığı alıp kâseye daldırıp ağzımı kocaman açtım. Çorbayı yutmam ile içimdeki sıcaklığı beni çok rahatlatmıştı. Kokusu ne kadar iç açıcı olmasa da tadı enfesti. Çorbayı bitirene kadar odaya kimse gelmemişti. Rahat bir şekilde çorbanın keyfini sürdüm.
Çorba bitince ayağa kalktım ve Livala'nın işlediği pelerini omuzlarıma aldım. Ellerimi saçlarıma atıp önüme doğru getirdiğim de bozulduklarını fark ettim. Livala'nın bağladığı yerlerden açarak tekrardan örmeye başladım. Düzeldiklerine emin olunca odadan dışarıya çıktım. Evde ses yoktu. Büyük ihtimalle herkes dışarıdaydı.
Dışarıya çıktığımda kalabalığın hala durduğunu gördüm. Birkaç kişinin bakışlarını görmezden gelerek tanıyabileceğim kişilere odaklandım. Gençlerin yine halka şeklini oluşturup birbirini dövdüklerini görünce kaşlarım çatıldı. Halkanın etrafında gözlerimi gezdirdim. Livala'nın ve Maddox'un kahkahalar attığını, Edwin ve Andres'in gençleri izlediğini, Brokrr'ın Eitri'yi tutmaya çalışmasını gördüğümde gülümsememe engel olamadım. Bu yabancı dünyada, onlarla tanıştım.
Gülümseyerek onları izlerken Andres ile göz göze geldik. Ağaca yaslanmıştı ve Edwin ona bir şeyler anlatıyordu. Yüzümdeki gülümsemeyi yavaşça sildim. Onun bana baktığı ciddiyet ile ona bakmaya başladım. Başıyla Edwin'in söylediği şeyi onaylarken bakışlarını benden çekti.
"İyisin." sesin sahibine döndüğümde basamakların aşağısında duran Conroy ile karşılaştım. "İyiyim. Yardımınız için teşekkür ederim." -o beni onaylarken aklıma gelen şey ile basamaklardan inmeye başladım.- "Bana bakan o turuncu saçlı-"
"Köyümüzün genç şifacısı, Eir." derken eliyle ilerideki uzun masada arkadaşlarıyla konuşan çocuğu gösterdi. "Bir sıkıntı mı var?"
"Hayır-" dedim aceleyle ellerimi havada sallayarak. "Sormak istediklerim var." dedim. "İzninizle." dedikten sonra Conroy, yana doğru giderek gülümseyerek bana yol açtı. Bende genç çocuğun yanına doğru ilerledim. Tahminimce yirmilerine bile daha girmemişti ama burada şaşırmamam gerekiyordu. Onların küçük olması ya da gözükmesi onların küçük olduğunu anlamına gelmiyor çünkü hepsi büyük insanlar gibi davranıyorlardı. Birkaç kişi hariç diye içimden geçirirken önümden Maddox hızla geçti.
Masanın önüne geldiğimde Eir'in bakışları benimle buluştu. "Eir?"
"Evet, benim. Kendini iyi hissetmiyor musun?" diye sordu. Yanındakilerin bakışlarını bize dönmüştü. "Özel konuşabilir miyiz?" dediğimde başıyla beni onaylayıp oturduğu sandalyeden kalktı. Yanıma yaklaşınca elimle ilerideki, kimsenin oturmadığı masanın ucunu gösterdim.
İkimizde yerimizi alınca direkt söze girdim. "Ruh yorulması olduğunu söyledin. Başka bir şey yok mu?" Yüzündeki ifadeyle bir şeyleri sakladığı belliydi. Gözlerini benden kaçırıyordu. "Eir?"
"Laila, zihninde duvar vardı. Bu duvar kolay kolay oluşabilecek bir şey değil. Ya sen bunu farkında olmadan yaptın ya da biri yaptı."
"Öyle herkes yapabilir mi?" dediğimde başını olumsuz anlamda salladı. "Ben rüya-" devamını getireceğim sırada aklıma gelen şey ile durdum. Merakla bana bakan Eir'e donuk bakışlarımdan atıp konuyu kapatmaya çalıştım. "Baş ağrısı ne zaman geçer?"
Eir önündeki kesesinin içinden küçük cam şişe çıkardı. "Bunu iç." Bana doğru uzattı. Elinden alıp üstündeki mantar kapağı açtım. Burnuna yaklaştırdığımda kokusu o kadar kötü değildi. Şişeden büyük bir yudum alarak yuttum. Boğazımdaki yanma ile kaşlarımı çattım. Bir elimde şişeyi tutarken diğer elimi boğazıma götürdüm. "Bu neydi?"
"Birkaç ot karışımı." derken şişeyi ona geri uzattım. "Baya karışım." dedim. Gülme sesini duyunca başımı kaldırdım. "Teşekkür ederim." Gülümserken aramıza giren bir kol ile Eir'nin elindeki şişeyi kaptırdı. "Ne verdin?" Andres, sert bir tonda konuşuyordu. Eir, korkmuş olacak ki ayağa kalktı ve ellerini önünde birleştirdi. "Başı ağrıyormuş."
Bende ayağa kalkarak Andres'in elinden şişeyi alıp Eir'e verdim. Gülümseyerek tekrardan teşekkür ettim. Eir ise gülümseme ile karışık bir yüz ifadesi ile yanımızdan ayrıldı. Yanımda duran Andres'e döndüm.
"Ne oldu?" Ona bakıyordum ama o hala Eir'e bakıyordu. "Andres?" Bakışlarını bana çevirmişti. "Herkes evlerine dağıldığında seni çıkartacağız." dedi ve arkasına bakmadan ilerledi.
Herkes ateşin etrafında toplanmış sohbet ediyorlardı. Yanlarında yerimi alsam da aralarındaki sohbetlerden pek bir fikrim yoktu. Alandaki herkesi inceleme fırsatı elde etmiştim. Herkesin mimiklerini, konuşmalarını her şeyiyle inceleyebilmiştim. Bu onları son görüşüm olabilirdi.
Baş ağrım geçmeye başlamıştı; bu durum beni oldukça mutlu ediyordu ama kafamın içinde dolaşan düşüncelerini durduramıyordum. Bu evren çok farklıydı. İnsanları hatta insan olmayanları derken gözlerim Brokrr ve Eitri'ye kaydı.
Kahkahaları yükselmeye başlayınca neye güldüklerini anlamaya çalışıyordum ama konularına asla yetişemiyordum.
Gerçekten Misgard çok güzel, büyükbaba...
