6. bölüm · Ölü Krallık
BÖLÜM 6
Umut, insanların elinde hiçbir şey olmasa bile beslediği, büyüttüğü duygu. Umutsuzluk ise insanlardan beslenen bir duygu. Her vazgeçiş, üzüntü, hayal kırıklığında insanı içinden yemeye başlayan o duygu...
Umut, insanların içindeki güneş gibi. Kayıp Atlantis gibi... Nerede olduğunu bilmediğin ama ona ulaşmak için uğraştığın bir yer. Herkesin ulaşmak istediği fakat bazılarının gidemediği o yer. Suların altında kalan, imkânsız, yeri belirsiz bir duygu. Ulaştığın an sana güzelliklerini sunan, hayatından zevk almanı sağlayan bir duygu. Bu yolda vazgeçirilirse karşılaşılacaktır, umutsuzlukla.
Umutsuzluk, sadece yoldan vazgeçirmekle kalmaz, insanın kendisinden vazgeçmesini sağlar. Okyanusun ortasında seni yapayalnız bırakır. Kierkegaard'ın dediği gibi 'ölümcül bir hastalıktır, umutsuzluk.' Önemli olan o hastalıktan kurtulmaktır. Kendinizden vazgeçmeyin...
Umutla kalın...
Back In Town - Florence + The Machine
---------------
Sofrada herkes yemeğine odaklanmıştı bu yüzden duyabildiğim tek ses çatal, kaşık sesiydi. Üçümüz de sanki içimizde bir şeyleri tartışıyormuşuz gibiydik. Benim kafamın içinde dolanan ise on sekizdi. Sonunda bulmuştum ama incelemeye fırsatım olmamıştı.
Lokmalarımı peş peşe atıyordum. İçimde, küçük bir çocuğun heyecanı vardı. Hemen yemeğimi bitirip yukarıya çıkmak istiyorum. "Okula alıştınız mı?" diye soru yöneltince Donna'ya döndüm.
"Alıştım, öğrencilerle aram iyi." dediğim de tebessüm etti. "Bunu duyduğuma sevindim." deyip yemeğine döndü. Büyük ihtimalle o da sofradaki sessizliğin farkındaydı ve bunu bozmaya çalışıyordu.
"Donna, yarın gelmeyebilirsin." dedim başımı kaldırmadan ama ikisinin de bana baktığını hissedebiliyordum. "Neden Laila Hanım?"
"Yarın tatil, ben evde olacağım. Biraz evinde vakit geçirmelisin." derken tabağımdan başımı kaldırdım. Gözlerinde anlamayan bir ifade vardı. "Niye öyle bakıyorsun?" dedim hafif kıkırdayarak.
"Bir anda deyince..." dedi ve büyükanneme döndü. "Sizin içinde uygun mudur?" diye devam ettirdi.
"Uygundur, Donna. Biraz dinlenmelisin." Elindeki çatalı bıraktı ve ayağa kalktı. "Yemekler çok güzeldi. Size afiyet olsun." dedi ve mutfağın kapısından dışarıya çıkar çıkmaz, Donna bana döndü.
"Laila Hanım, bir sıkıntı mı var?" yüzüne baktığımda korku dolu olduğunu gördüm. "Hayır, ne gibi bir sıkıntı olduğunu düşünüyorsun?" diye soru yönelttim. Bakışlarını benden çekerek önünde birleştirdiği ellerine baktı. Mahcup bir ses tonuyla konuşmaya başladı. "İşten ayrılmamı mı istiyorsunuz?" demesiyle gözlerim büyüdü.
"Bu nereden çıktı, Donna?" dedim ve sandalyemi ona doğru ilerlettim. Eğik başını kaldırmadan konuşmaya devam etti. "Buralarda genel de izni çıkartırlar ve daha geri dönmesini istemezler." dediğinde gülmeye başladım.
"Sende öyle mi sandın?" cümlemin bitmesiyle başını kaldırdı. "Donna, sana olan minnetimi ne kadar sunsam, az kalır. Seninle olan ilişkimizi bitirme gibi bir durum söz konusu değil. O yüzden içini rahat tut ve dinlen olur mu?" dedim ve ayağa kalktım. "Büyükannem ile ben konuşurum."
Mutfaktan ayrıldım. Büyükannem salıncakta oturmuş, günbatımının son dokunuşlarını izliyordu. Yavaş adımlar, hafif rüzgâr ve günbatımının bahşettiği kızıllıkla yanına ilerledim. Beni fark ettiğinde yüzünde tebessüm oluştu, eliyle yanına hafifçe vurdu.
"Sende mi Donna'yı işten çıkartacağımı düşündün?" Benim bakışlarım onda olsa da o bana bakmıyordu. "Donna, öyle düşünmüş." diye açıklamada bulundum.
"Donna'nın öyle düşüneceğini tahmin ediyordum." dedi ve başını bana çevirdi. "Senin o manada kastetmediğini de biliyordum." dedikten sonra o sıcak gülümsemesi yüzünde belirdi. Bakışlarını tekrar günbatımına çevirdiğinde bende günbatımını izlemeye başladım. Etrafa saçtığı kızıllık sanki gerçeklikten öte gibiydi. Günbatımından bakışlarımı uzaklaştırıp etrafındakilere verdiği güzel renge odaklandım. Bahçeye, ağaçlara, eve...
Başımı biraz daha kaldırıp büyükbabamın çalışma odasına baktım. On sekiz ve kızıllık... Camlarda oluşan yansımayla bahçedeki büyük ağacın tablosuna bakıyormuşum gibi hissettiriyordu.
Anın etkisiyle hafif kalkan kaşlarım, gördüğüm şeyle çatmama sebep olmuştu. Yansıma olup olmayacağını düşünerek ayağa kalktım fakat camdaki karelerden birinde yansıma yoktu, tek renkti. "Laila?" adımı duyunca büyükanneme döndüm. "Yukarıya çıkıp geliyorum." dedim ve hızlı adımlarla mutfağı çıktım. Merdivenlerden ikişer ikişer çıkarak büyükbabamın odasının kapısını açtım.
Camdaki karelere odaklandım ve aşağıda gördüğüm kareyi bulmaya çalıştım. Sol, ortadan ikinci sıradaydı. Rengi diğerlerine göre koyuydu ve gitgide daha da koyulaşıyordu. Güneşin ortadan kaybolmasına dakikalar kala... Tek bakış, biri değildi. Güneşti...
Cama doğru yaklaşırken güneş ise son kozlarını oynuyordu. Camın hizasına geldim. Uzanmaya çalıştığımda sadece parmak uçlarım değiyordu. Parmağımla vurmaya çalıştım ama bir hareketlilik yoktu. Güneş, dağın arkasına girdiği an simsiyah oldu ve yansıması arttı. Arkama doğru ilerleyen yansımayı görmek için döndüm. Saliselik görülen yansıma ortadan kayboldu ve cama geri döndüm. Az öncekinden eser yoktu.
Yansıyan yere doğru döndüm ve o tarafa doğru ilerledim. Kapının yanını gösteriyordu. "Gramofon!" şaşkınlıkla elimi ağzıma götürüp büyümüş olan gözlerimi kendi boyutuna indirdim. Elimi cebime atıp tamirciyi aradım. Bir yandan odanın içinde yürürken bir yandan dudağımı kemirmeye başladım.
"Buyurun?" sesini duyduğum an hızlıca konuşmaya başladım. "Merhaba, ben Laila Heimdall. Size gramofon bırakmıştım. Hala açıksanız, alma ihtimalim var mı?"
"Bayan Heimdall, ben dükkânda değilim ama çırağım bir saate kapatacak. Yetiş-" devam etmesine izin vermedim. "Teşekkür ederim. Bir saate kalmadan oradayım. Lütfen, çırağınız kapatmasın." Telefonu kapatıp hızla odama yöneldim.
Üstümdeki kazağı çıkartıp kapüşonlumu giydim. Üstümle alakasız olan çantamı da alıp odamdan çıktım. Donna sofrayı topluyordu. "Laila Hanım, bir yere mi gidiyorsunuz?"
"Tamirci daha kapatmamış." Konuşurken üstüme trençkotumu giyiyordum. "Gramofonu hemen alıp geleceğim. Büyükanneme haber verirsin." dedim ve cevap vermesini beklemeden evden çıktım. Koşar adımlarla arabaya bindim ve tamirciye doğru yol aldım.
Her şey çok hızlı gelişmişti. On sekizi bulmam, tek bir bakışın güneş oluşu, gramofon...
Yol boyunca düşüncelerimden oluşan müzik ile ilerlemiştim. Radyodan gelen cızırtı sesleri rahatsız etmiyordu ya da arabanın içindeki soğukluk... Beni rahatsız eden, düşüncelerimin ip yumağı gibi birbirine girmiş olmasıydı.
Tamircinin önüne geldiğimde kapıyı kilitleyen çocuğu gördüm ve hızlıca arabadan indim. "Dur!" diye bağırmam ile çocuk anahtarı çekti. "Gramofonumu almaya gelmiştim." dediğimde yüzüme baktı.
"Kapattık ama..." dedi ve bana baktı. Yüzümdeki kararlı ifadeyi görmüş olacak ki anahtarı tekrar yerleşti ve kapıyı açtı. "İsminizi öğrenebilir miyim?"
"Laila Heimdall." dedim. Çocuk başını salladı ve dükkânın arkasına doğru ilerledi. Etraftaki ağır yağ kokusunu yeni alıyordum. Yerlerde birikmiş yağ lekeleri, masanın üstünde duran birçok tamir aletleri bulunuyordu. İçeriden yere sürtme sesini duyunca başımı o tarafa çevirdim. Çocuk gramofonu küçük tekerlekleri olan tahtanın üstüne koymuştu. Önündeki tutma yeri sayesinde rahatlıkla taşıyabiliyordu.
"Tamiri tamamlanmış." dedi ve önümde durdu. Ücretini verdikten sonra taşımam için bana yardım etti. "Teşekkür ederim." dedim. Sürücü kapısını açacağım sırada durmamı istedi ve içeriye koştu. Ne olduğunu anlamayaraktan onu bekledim. Tekrar dışarıya çıktığında elinde küçük bir kâğıt vardı.
"Bu içine sıkışmıştı." dediğinde uzattığı kâğıdı elinden aldım. Küçük ve çok yağlı bir kâğıttı. Kâğıdı kaldırdım. "Teşekkür ederim."
Gülümsedi ve yanımdan ayrıldı. Kâğıdın üzerinde sembolleri görünce doğru yolda olduğumu anladım çünkü yine aynı harfler vardı. Sağ elimde tuttuğum kâğıdı diğer elime aldım ve arabaya bindim. Yine elimde anlama ihtiyaç duyan bir kâğıt ve onu anlamına kazandırmak için uğraşan ben.
Araba yolculuğum bitince gramofonu odaya çıkartmak için Donna'dan yardım aldım. "Teşekkür ederim, Donna." dediğimde Donna gülümseyip odadan çıktı. Kapıyı yarım açık bir şekilde bırakmıştı. Onun peşine büyükannem odaya girdi ve gramofona döndü. "Etkisini bozmamışlar."
Başımla onu onayladım. Omzumda elini hissettiğimde başımı ona çevirdim. "Bitki çayı?" farkında olmadan çattığım kaşlarım, birbirine bastırdığım dişlerin bir anda hafiflediğini hissettim. "Sen in. Birazdan yanında olacağım."
"Laila, kendini yalnızlığa mahkûm etme." dediğinde gözlerine baktım. Başımı iki yana sallayarak konuştum. "Öyle yapmıyorum." dedim. Tebessüm ile omzumdaki elini indirdi. "Şu an değil." dedi.
"Etrafımda siz varsınız. Nasıl yalnız olabilirim?" dedim gülümseyerek. Başını yere doğru eğdi, derin bir nefes alarak bakışlarını tekrar bana çevirdi. "Asıl yalnızlık, kalabalığın içinde hissettiğindir." Yüzündeki hafif tebessüm, acının tebessümüydü. "Bekliyorum." dedi ve odadan çıktı.
Odadan çıktığında kendimi koltuğa bırakmıştım. İçimde hem hüzün hem de heyecan vardı. Yarım yatış halindeyken elimi cebime attım ve kâğıdı çıkarttım. Bu sefer fazla harf yoktu. Odama gidip diğer kâğıttan çevirdiğimiz harflere baktım. Bazıları uyuyordu. Çıkardığım yeni kâğıda, karşılaştırarak yeni cümleyi oluşturmaya çalıştım.
Kapının tıklatılmasıyla başımı kapıya çevirdim ve gelmesini söyledim. Donna elinde kupa ile odaya girdi. "Büyükanneniz yolladı." dediğinde çalışma odasındaki saate baktım. Bir saatten fazladır, burada uğraşıyordum. "Kendisi?" diye sorarken Donna, masaya kupayı bıraktı. "Odasına çekildi." dedi. Bakışlarım kupanın üzerindeydi. Beni beklemişti ve ben gitmemiştim. "Sizin geç geleceğinizi tahmin ediyordu." dedi. Büyük ihtimalle yüzümü asık görünce söylemişti.
"Teşekkür ederim, Donna. İyi geceler." dedim ve kupamı aldım. Küçük bir yudum alırken Donna'da odadan ayrılmıştı. Başımı dışarıya çevirdim. Nasıl bu işin içine düşmüştüm? Büyükbabam ne saklıyor?
Kupamdan bir yudum aldıktan sonra kağıtlara geri döndüm. Birkaç deneme daha yaptım ve çıkan sonucu sesli okudum.
'Anlarsın, çaldığında tersten.'
Hızla ayağa kalktım ve gramofona bir plak yerleştirdim fakat tersine...
Plak bir yerden sonra hem benim kulağımı hem de kendisine zarar vermeye başlayınca diğer plağa geçtim. Aynı şeyi diğer plakta... Bir sonraki... İki... Üç...
"Bu son." deyip büyükbabamla şarkımız olan plağı yerleştirdim. Plak, diğerlerine göre kötü ses çıkartmıyordu. Sanki bir ritmi var gibiydi. Plak bir yerden sonra takılınca tekrar denedim. Çıkan ses içimde mutluluğa sebep oluyordu. Gözlerimi kapattım ve içime doğan huzurun büyümesine izin verdim. Yüzümdeki gülüşü silemiyordum.
Plaktan ses kesilince gözlerimi açtım. Gramofona doğru yaklaştığım an duyduğum ses ile sağımda kalan kitaplığa döndüm. Ortada kalan kitaplık öne gelmişti. Yavaş adımlarla masanın üstündeki kupamı aldım ve öne gelen kitaplığa yaklaştım. Kupayı sol elime alarak sağ elimle öne gelen kitaplığın kenarından tuttum. Kitaplık, gıcırdamayla açıldı. Karşımda duran şey bir kapıydı.
Kitaplığı tam açarak içerideki ışığın kapıyı aydınlatmasını sağladım. Üstünde kocaman bir ağaç işlemesi vardı. Bu o ağaçtı. Kapıya yaklaşmak istiyordum. Kitaplığın peşimden kapanmasına korktuğum için deri tekli koltuklardan biri sürerek kitaplığı açık tuttum.
Kapıya yaklaştım ve kolunu, derin bir nefes alarak açmaya çalıştım fakat kilitliydi. "E yani!" sinirle odanın içine geri döndüm. "Bir orada şifre, bir burada şifre sonra karşına kapı çıksın." Kupayı sinirle masaya koydum. "Ah, kilitliymiş. Ne güzel!"
Kendimi, kitaplığı tutturduğum koltuğa bıraktım. Dirseklerimi dizlerime koyarak öne doğru eğildim. Ellerimle saçlarımı geriye attım. Dinlemeye ihtiyacım vardı. Başımın ağrısı artıyordu. Çenemi avuçlarıma koyarak kilitli kapıya döndüm. "Seninle daha sonra uğraşacağım." dedim ve koltuktan kalktım.
Odayı toplayamazdım. Bir şeyin bozulmasını istemiyordum bu yüzden kapıyı kilitleyip direkt odama yöneldim. Baş ağrısı için ilacımı içip yatağa girdim. Yarına dinç ve kafamı çalıştırabileceğim şekilde kalkacağım umuduyla gözlerimi kapattım.
Dışarıdan gelen yağmur sesiyle gözlerimi açtım. Başımı balkon camının tarafına çevirdim ve cama vuran yağmur damlalarını izledim. Yağmurun verdiği huzurla yatağa daha çok gömüldüm. Bugün okulda yoktu. Bir anda gözlerimi açtım. "Donna da yoktu." Komodinin üstündeki saate baktığımda 09.30 olduğunu gördüm. "İlaçlar!" demem ile yataktan hızla kalktım. Merdivenlerden inerken burnuma kokular geldi. Mutfağa girdiğimde iki kadının bana gülmesiyle karşılaştım.
"Günaydın Laila Hanım." dedi ve yüzündeki sırıtışla bardaklara yöneldi. "Size kahve yapmamı ister misiniz?" derken büyükannemin çayını koyuyordu. Elimi başıma koyarak masaya oturdum. "Çok iyi olur." dedim ve ağzıma zeytin attım. "Bitki çayın fazla uyku yapıyor."
"Onun için içiyorum ya." dedi büyükannem sırıtarak. Önümdeki tabağa beyaz peynirden koydu. "Yorgunluğunu attın." diye ekledi. Parmaklarımla gözlerimi ovuşturuyordum. Donna da masada yerini alınca ona döndüm. "İznini niye kullanmadın?"
Donna mahcup bir ifade ile konuştu. "Ben burada da dinleniyorum, Laila Hanım. İzni ihtiyacım yok. Teşekkür ederim."
Anlaşılan Donna'nın fikrini değiştiremeyecektik. Başımı sallayarak kahvaltıya yöneldim. Benim içinde iyiydi. Bugün ki gibi büyükannemin ilaçlarını unutabilirdim. Dün nasıl aklımda çıktı?
Dün yaşadıklarım aklıma gelince yediğim lokma genzime kaçtı ve öksürmeye başladım. Kapı! Dün ben kapı buldum. "Laila, iyi misin?"
"İyiyim iyiyim." sudan bir yudum daha aldım. "Donna, kahve hazır mı?" Donna, ayağa kalktı ve makinedeki kahvemi getirdi. "Ben biraz çalışma odasında olacağım. Ufak işlerim var." Kahvemi aldığım gibi merdivenlere yöneldim.
"Tabağını da al orada yersin." Büyükannemin sesini duyunca arkamı döndüm. Aslında iyi olurdu. Mutfağa geri dönüp tabağımı hazırladım ve odama girdim. Çalışma odasının anahtarını aldım.
Odanın kapısını açtığımda her şey dün geceki gibi duruyordu. Masanın üstünde uğraştığım kağıtlar, kitaplık kapanmasın diye koyduğum tekli koltuk...
Elimdeki tabağı ve bardağı masaya koyduktan sonra gizli kapının oraya ilerledim. Telefonumu cebimden çıkartıp üzerindeki ağacın fotoğrafını çektim. Telefondan internete girip fotoğrafı arattığımda, işlemeler olan kapılar çıktı. Aradığım şey bu değildi. Telefonu deri koltuklardan birine attım. Kapının anahtar deliğinden içeriye baktım. Simsiyah, hiçbir şey yoktu.
Yine bir şeyler bulurum diye, anahtar deliğinin etrafını inceledim. Roma rakamlarını gördüm. On beş yazıyordu. On beş? "Of yine mi?" diye söylenerek kapıdan uzaklaştım. "Yeter, gerçekten yeter." Hızlı adımlarla çalışma masasına yöneldim. Keskin bir şeyler bularak kapıya tekrar gittim. Anahtarın deliğine bulduğum şeyleri yerleştirerek açmaya çalıştım.
"On beş senden kaçamayacağız galiba." dedim ve kapının dibine oturdum. Büyükbabam ne saklıyorsa gerçekten de iyi saklıyordu. Dizlerimi kendime çektim ve kollarımla dizlerim sardım. Başımı dizlerimin üstüne yerleştirerek on beşin nereden gelebileceğini düşündüm.
Olduğum yerden yavaş hareketlerle kalkarak tabağımı aldım ve çalışma masasına oturdum. Tabağımdan küçük lokmalar alırken odayı inceliyordum. Bu odada bilmediğim o kadar çok şey varmış ki.
Gözlerim rafların aralarında geziniyordu. Sıra kendi rafıma geldiğinde aile albümümüzü gördüm ve yüzümde tebessüm ile sandalyeyi o tarafa sürükledim. Albümü alıp çalışma masasına geri döndüm. Bu albümü küçükken kendim yapmıştım. Üstüne kurumuş yapraklarını yapıştırmıştım ama elime aldıkça yapraklar dökülüyordu. Yüzümde oluşan tebessüm ile albümü açtım. Ne hevesle başına oturup fotoğrafları yapıştırmıştım.
O zamanlar büyükbabam bu odada yazılar yazarken bende yanında oyalanmak için bir şeyler arıyordum. Okuma yazmam olmadığı için kendi hikayemi fotoğraflarla yazmak, o zamanlar mantıklı gelmişti.
İlk sayfalarda bebeklik fotoğraflarım vardı. Kendime has çizimlerim ile sayfayı doldurmuştum. Sayfaları çevirmeye devam ederken yanımdaki kahvemden yudum alıyordum. Bebeklik fotoğraflarım bittiğinde artık kendi çektiğim fotoğraflar yerini alıyordu. Eski, küçük bir fotoğraf makinem vardı. Her yaşadığım güzel, tuhaf anların fotoğrafını çekiyordum. Yüzümdeki gülümseme silinmeden bir sonraki sayfalara geçiyordum. O zamanlar hayatımdaki tek amaç bu defteri dolu bir şekilde bitirmekti.
Çektiğim fotoğrafların altına büyükbabam tarihlerini atardı. Tarihlere ve fotoğraflara dikkat ettiğimde sadece burada yaşadığım anılarımla dolu olduğunu gördüm. Sanki hayatım sadece burada devam ediyormuş gibiydi. Bir sonraki sayfadaki fotoğrafı görünce gözyaşlarımı tutamadım. Büyükbabam çalışma masasındaki sandalyesinde oturuyordu. Ben ise kucağında kahverengi ekoseli elbisemle poz veriyordum. Büyükbabamın yine o mükemmel gülüşü yüzündeydi. Parmaklarımı fotoğrafın üzerinde gezdirdim.
Elimi fotoğrafın üzerinden çekerek tersiyle göz yaşlarımı sildim. Hafif bir burun çekmesiyle diğer sayfalara geçtim. Her sayfa da yüzümde tebessüm ve gözlerimde yaşlar vardı. O zamanları çok özlemiştim. Hiçbir şey düşünmeden anın tadını çıkarttığım, sevdiğim insanlar birlikte olmayı...
Defterdeki son fotoğrafa gelmiştim. Doğum günümdü. Herkes oradaydı. Annem, babam, dayım, büyükannem ve büyükbabam... Hep beraber olduğumuz son gün ve defterdeki son fotoğraf. Büyükbabam fotoğrafın altına tarihi yazdıktan sonra yazı da yazmıştı.
'Dünyanın en güzel kızı, 15 yaşında...'
"Artık 25 yaşında." dedim ve kahvemden bir yudum daha aldım. Geriye yaslanırken albümümü elime aldım. Son fotoğrafı incelemeye başladım. Şöminenin önündeki masanın üstü sevdiğim yemeklerle doluydu. Ben sandalyenin üstündeydim. Solumda annem sağımda babam vardı. Dayım ise babamın üstüne doğru eğilmişti. Büyükbabam, büyükannemin omzuna elini atmış ve ikisinin yüzünde kocaman gülümse vardı.
Fotoğraftaki üstümü görünce sesli ve kısa bir gülüş çıktı. Savaşçı kostümüm vardı. O zamanlardaki cadılar bayramında arkadaşlarım peri kızı, prenses olurken ben ve o zamanlar yakın olduğum arkadaşım savaşçı kız olacağız diye tutturmuştuk. Gülmem ile hüzünle akan göz yaşlarım mutluluk göz yaşlarına dönüştü. Dışarıdan biri benim şu an psikopat olduğumu düşünebilirdi.
Fotoğraftaki masanın alt kısmında alınan hediyeler vardı. Deli gibi istediğim satranç takımı ve yapbozu almışlardı. Almaları için biraz zorlamış olabilirdim ama hala saklıyordum.
Yüzümdeki gülümsemem aklıma gelen şeyle solmuştu. O günü hatırlamaya çalışıyordum. Beraber kutlama yaptık, eğlendik sonra odalarımıza dağıldık. Büyükbabam herkes odalarına çekildikten sonra yanıma geldi. Elinde bir kutu vardı. Hatırladığım kutuyu fotoğrafta aradım ama orada yoktu. Bana sonradan vermişti.
Albümü masaya geri koydum ve odadan çıkıp kendi odama girdim. O günü tekrardan yaşamaya çalıştım. Yatağımın kenarına oturdum. Elindeki kutu ince ama çok uzun değildi. Onun avucunun içi kadardı. Onu benden saklamamı istemişti. "Evet evet, sakla demişti de nereye sakladım?"
Ayağa kalktım ve odayı incelemeye başladım. Ben kesin odaya saklamışımdır. Hele hele herkes evdeyken net buraya saklamışımdır. Gözlerimle odayı inceliyordum. Rafları, dolabı, yatağı...
Odanın içinde yüzlerce tur atsam da tuhaf olan hiçbir şey yoktu. Odamdaki tekli koltuğa oturdum ve düşünmeye çalıştım. Dışarıdaki yağmur şiddetini arttırmıştı. Şimşekler odanın içini aydınlatıyordu. Küçükken deli gibi şimşeğin çakmasını beklerdim. Balkondan beni sırılsıklam içeriye alırlardı. Hatta bir ara balkonu kilitlemişlerdi. Karşımda kalan balkon kapısına doğru ayaklandım.
"Küçük Laila, saklasa saklasa..." balkonun kapısını açtım. Açar açmaz yüzüme yağmurun damlaları vurmaya başladı. "Kendisini ait hissettiği yere saklar." deyip balkona çıktım. Balkonda hafif yağmur birikintileri oluşmuştu.
İlk işim çiçeklerin arasına bakmaktı. Ellerimle topraklarını kazmaya başladım. Uzun uğraşlardan sonra sadece kuru tek bir teli kalmayan saçlarım ve ben vardık. Tırnaklarım arası topraklarla dolmuş, çiçeklerden sebep ellerim üstü kesiklerle doluydu.
Bu saklama işini herhalde büyükbabamdan öğrenmiştim. Arkamı tırabzanlara dönüp belimi yasladım. Başımı geriye atarak yağmurun yüzüme değmesine izin verdim. Yağmur damlaları ne kadar fazla olsa da yüzüme yumuşak dokunuşlar yapıyordu. Başımı kaldırdım ve odama baktım. Beni içeriye zorla almaya çalışan kimse yoktu. Artık istediğim kadar kalabilirdim.
Hani bazı anlar vardır ya, büyüdüğünü hissettiğin. O anlardan birini yaşıyordum. Yanımda olan o kadar kişi, şimdi yoklardı. Yanımda olan tek kişi kendimdim.
Ellerimle saçımı geriye doğru attım. Büyümüştüm ama çocukken ki olan inatçılığım şu an yoktu ve hiç hasta olmaya da niyetim yoktu. İçeriye doğru yöneldiğimde balkon kapısının yanlarında duran lambalar dikkatimi çekti. Solumda kalan kısmından aşağıya doğru baktım. "Buraya koydum." deyip dizlerimin üzerine çöktüm.
Duvarla birleşik olan lambanın altındaki tuğlalar tek tek çekmeye çalıştım. Bu tuğlalardan birine denk geliyordu. Tuğlaları zorla çekmeye çalışıyordum. Birine fazla yüklenmiş olacağım ki yağmurdan sebep kayan elimle birlikte geriye doğru düştüm. Dirseğimde hissettiğim acıyı bir kenara bırakıp tekrar diğer tuğlaları denedim.
Tuğlaları denerken yağmurdan sebep yüzüme yapışan saçlarımı kulağımın arkasına koyuyordum. Bir tanesini daha denerken hareket ettiğini fark ettim ve sert çekmeye başladım. Tuğlanın yarısı dışarıya çıkınca heyecanlanmaya başladım. Daha sert çekerek tuğlanın yerinden çıkmasını sağladım. Tuğlanın çıktığı yere doğru eğildim ve karşımda o kutu duruyordu.
Ellerim artık soğuktan titriyordu ve bazı kısımları kanıyordu. Kutuyu aldım. Üstünde o ağaçtan vardı. Ağacı görmem ile ağlamaya başladım. Ağlamamı durduramıyordum. "Ne zamandır?" kutuyu açtım. "Bulmamı istiyordun." Kutunun içindeki anahtarı gördüm. Bu sefer on beş, bendim. On beş yaşındaki Laila'ydı.
Titreyerek oturduğum yerden kalktım. Balkonun kapısını kapatıp odamdan çıktım.
"Laila Hanım, bir şeye ihtiyacınız var mı?" Donna'nın sesini duydum. Hafif öksürerek sesimin normal olmasını sağladım. "Hayır, Donna. Sadece çalışacağım." dedim ve onun duyamayacağı şekilde devam ettim. "Uzunca bir süre."
"Tamam Laila Hanım. Bir şeye ihtiyacınız olursa seslenin." dedi merdivenlerin başından seslenerek. "Biz Leydim ile yan evdeki Bayan Cassandra'ya geçiyoruz."
"Tamam Donna. İyi eğlenceler." dedim ve çalışma odasına yöneldim. Çalışma odasına girip peşime kapıyı kilitledim. Baştan aşağıya sırılsıklamdım. Açık olan kitaplığa yöneldim. Derin bir nefes alarak kendime her şeyin yolunda olacağını söyledim. Büyükbaban için. Burada ne saklıyordu?
Anahtarı deliğine getirdiğimde tam oturmuştu. Delikteki anahtarı çevirdim ve kapı aralandı. Cebimdeki telefonumu çıkarıp flaşımı açtım. Ya bir şey varsa korkusuyla kapıyı geri kapattım ve odaya döndüm. Sivri ya da sert bir şey aradım. Çalışma masasının üstüne doğru yöneldim. Masanın kenarlarındaki çekmeceleri karıştırıp mektup açacağını aldım. En azından bir işe yarayabilirdi.
Tekrar kapı ile karşı karşıyaydım. Sağ elimdeki mektup açacağını sıktım. Sol elimdeki flaş ile içeriyi aydınlatmaya çalışıyordum. Zifiri karanlık ve buz gibiydi. Sonunda asla ışık belirtisi bile yoktu. Yavaş adımlarla ilerleyerek temkinli adımlar atıyordum.
Her ilerleyişimde ayağıma küçük taşlar çarpıyordu. Ne yapıyordum ben? Olduğum yerde durdum. Arkama doğru baktığımda odanın hala gözüktüğünü gördüm. Geri dönmeliydim. Diğer tarafıma baktığımda bir şey gözükmüyordu. Flaşı yere tuttuğumda küçük taşları daha net görebiliyordum.
Rüyada mıydım? Rüya da olsaydım bu kadar korkak olmazdım. Yine de kendime kanıtlamak adına birkaç cimcik atmış olabilirim. Kendi düşüncelerime dalmışken karanlık taraftan gelen esinti ile saçlarımın diplerden itibaren her yerim buz kesmişti.
Geri dönmeyecektim. Bunu yapmam için on sene geçmişti. Derin bir nefes aldım ve tekrardan karanlık tarafa doğru ilerledim. Attığım her adım beni ürpertse de kısa bir süre sonra tünelin sonunda ışığı görmüştüm. O anın mutluluğu ile adımlarımı hızlandırdım.
Çok hızlandırmış olacağım ki önümdeki taşı görmeyerek öne doğru, yüz üstü düşmüştüm. Burnumdaki ve alnımdaki acı çok fazlaydı. Ellerimi yanlarıma koyarak oturur pozisyona geldim. Soğuktan artık oynatamadığım parmaklarımla ilk önce burnuma sonra da alnıma dokundum. Dokunurken acı iki katına çıkmıştı. Elime bakacağım sırada etrafın karanlık olduğunu fark ettim. "Telefonum?" o an acıyı unutmuştum. Dizlerimi yerle birleştirerek yerde ellerimi sürterek telefonumu aradım ama yoktu. O an elimde hissettiğim acıyla bağırdım. Elime acıtan şeyi incelediğimde mektup açacağı olduğunu anladım.
"Seni beni koruman gerekiyordu. Bana zarar vermen değil." Mektup açacağını sağ elime alıp yavaşça ayağa kalktım. Geldiğim yöne baktığımda artık oda gözükmüyordu fakat diğer taraftaki ışık artmıştı. Yavaş adımlar o tarafa doğru ilerledim. Şu an üşüyor ve acı çekiyordum.
Tünelin sonundaki ışık alanı büyüdükçe ağaçları fark ettim. "Bu gerçek olamaz." deyip adımlarımı hızlandırdım. Tünelin sonuna geldiğimde bir ormanın içinde olduğumu fark ettim. "Ormanın içindeyim." Tünelin dışına çıktım ve çıktığım yere baktım. "Mağara?"
Bu imkânsız. Böyle bir şey mümkün değil. Etrafa bakıyordum. Metrelerce uzunlukta ağaçlar vardı. Başımı kaldırdığım da ağaçların yapraklarından gökyüzü biraz belli oluyordu.
"Delirdim. Bunun başka açıklaması yok." Hızlı adımlarla etrafta dolanıyordum. Mağaranın içine tekrar girdiğimde karanlıktan sebep ilerlemeyeceğime karar verdim ve geri ormana çıktım. Alnımda hissettiğim acıyla elim alnıma gitti. Elime baktığımda başımın kanadığını anladım. Burnumu da kontrol etmek adına elimi burnumun çevresine sürdüm. Aynı şekilde burnumda kanamıştı. Ellerime baktığımda parça parça kesikler ve tırnaklarımın arası topraklarla doluydu. Elimdeki tek şey bir mektup açacağıydı.
Mağaranın dibinde ayakta durmuş gerçekliği sorguluyordum. Ayaklarımdaki sızıyı yeni hissediyordum. Başımı yere indirip ayaklarıma baktım. Çoraplarım yırtılmış ve bazı kısımlarında kanlar vardı. "Ben bilmeden biriyle kavga mı ettim? Bu ne hal!?"
Başımı kaldırdığım an önümden hızla bir şey geçti. Geçtikten sonra burnumun üstünde büyük bir acı bırakmıştı. Gittiği yöne doğru baktığımda yanımdaki ağaca saplanmış ince bir şey gördüm.
"Kusura bakmayın, iyi misiniz?" arkamda kalan ince sese döndüm. Karşımda iki tane çocuk duruyordu. İki turuncu kıvırcık saçlı, biri kız bir erkek küçük çocuk vardı. Benim yüzümün halini görmüş olacak ki gözleri kocaman oldu. "Siz iyi değilsiniz." dedi kız. Yanıma doğru geldiğinde ben bir adım geri çekildim. "Korkmuşsunuz." Yüzündeki ifadeyle, beni anlamaya çalışıyordu.
"Ormanda korkak olmaz." dedi erkek çocuğu ve az önce ağaca saplanan şeyi...
O bir ok muydu?
