10. bölüm · Ölü Krallık
BÖLÜM 10
Vedalar, bazen yeni başlangıçlara neden olurken bazen ise sadece bitişlerin habercileridir. Uzaklaşırsın, vazgeçersin fakat kendine bu durumu inandırman uzun sürebilir. Veda etmeden önce vedanın gerçekten bir veda olduğunu bilmen, inanman gerekmektedir. O zaman geride kalanların farkına varabilirsin...
-o-o-
Kimseyle vedalaşmadan yola çıkmıştık. Vedalaşmak, çok zordu benim için. Onların son cümlelerini duymak ya da sarılmak beni iyi hissettirir miydi? Bilmiyorum.
Önümüzde yürüyen Andres, adımlarını yavaşlattığında arkasında kalan ben, Livala ve Edwin'de duraksadı. Yüzünü bize döndü. "Burada biraz dinlenelim." deyip elindeki gaz lambasını söndürdü. Edwin ise elindeki gaz lambasını yere koyarak Andres'in gösterdiği yere oturdu. Livala ile ben de onlara yakın olabilecek şekilde, diğer taşların üstüne oturduk.
Livala, aklımdaki soruyu yönlendirerek bakışları üstüne çekti. "Ne kadar kaldı?"
Edwin'in bakışları Andres'e döndü. "Aslında durmasaydık, çok da bir yolumuz kalmamıştı." Andres başını kaldırdı. "Birini bekliyoruz." dediğinde üçümüzde kaşları çatılmıştı çünkü bu durumdan bahsetmemişti. "Kimi?" dedim.
"Beni." sesin geldiği yöne doğru döndüğümde simsiyah saçlarıyla, siyah giysilerin içinde olan güzel bir kadınla karşılaştım. Ağaçların arasında çıktığı an Edwin ayağa fırladı. Sesindeki öfkeyi iliklerime kadar hissetmiştim. "Senin burada ne işin var?"
Genç kadın kollarını önünde bağlayarak umursamaz bir tavırla konuştu. "Sana bir şey açıklamak zorunda değilim." Edwin derin bir nefes vererek Andres'e döndü. "Plan dedin bana. Plan bu muydu?" diyerek hızla elini kaldırıp onu gösterdi. Ne olduğunu anlamayarak Livala'ya döndüğümde onun da şaşkın tavrıyla karşılaştım.
Andres, Edwin'in uzattığı kolu indirerek onu bizden uzaklaştırdı. Genç kadın omuzlarını silkti ve bize doğru yürümeye başladı. Livala ayağa kalktı ve önünde hafifçe eğilerek selam verdi. Ben de ayağa kalkarak ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. "Livala, burada kimse yok. Şunu yapmak zorunda değilsin." dedikten sonra bakışlarını bana çevirdi. "Merhaba ben Alberta." dedi ve elini uzattı.
"Prenses Alberta." diyerek Livala onu düzeltince ağzım şaşkınlıkla açıldı. "Prenses?" derken uzattığı elini sıktım. "Laila." dedim.
Alberta elini çektiğinde konuşmaya devam etti. "Buralı değilmişsin Laila." Gözlerindeki maviliğe bakakalmıştım. Yüzündeki çiller ile çok güzel görünüyordu. Başımı sallayarak onu onayladım. "Buralardaki mağaralardan birine gitmem gerekiyor." dedim.
"Andres ile konuştuk." dediğinde Livala araya girdi. "Burada ne işin var?" Alberta, derin bir nefes verdi. "Zırhlılara karşı, zırh gibi düşün". Bir yandan konuşurken bir yandan da etrafı inceliyordu. "Tehlikede olabilirsin." Livala endişeli bir şekilde konuşunca olduğu yerde durdu ve ona döndü.
"Ben hep tehlikedeyim Livala." derken yüzünde acı bir tebessüm vardı. O sırada Andres önde, arkasından da Edwin geliyordu ama Edwin'in yüz ifadesi bu durumdan hoşnut olmadığını belli ediyordu. "Şimdiden anlaşalım yol boyunca kavga istemiyorum." deyip Edwin ve Alberta'yı gösterdi. Alberta ellerini havaya kaldırdı. "Onu biricik, sıkıntılı arkadaşına söyle."
Edwin, derin bir nefes alarak göz verdi. "Benimle uğraşma, prensesmiş..." dedikten sonra ilerlerken dediği duyulabiliyordu. "Cadı bu kız, cadı." Andres peşinden ilerlemeye başlayınca bizde onları takip etmeye başladık. "Duyabiliyorum." diye bağırdı Alberta.
"Hadi ya!" dedi Edwin. Eliyle Andres'in omzuna vurdu. "Duydun mu Andres? Prensesimiz duyabiliyormuş ama bazı şeyler de oldukça sağır." demesiyle yanımdan hızla geçen Alberta, Edwin'i ağaca yaslayarak boğazına bıçağını dayadı. "Bir daha ağzını açarsan..."
"Ne yaparsın?" dedi Edwin ukala bir tavırla. Aralarında oluşan gerilimi, uzaktan bile hissedebiliyordum. İkisinin de gözlerinden, öfke akıyordu. Alberta, Edwin'e göre daha bir sinirli tavırla yaklaşırken, Edwin onun sinirini kullanmaktan haz alıyor gibiydi.
Andres, Alberta'nın bıçak tutan kolundan çekti. "Alberta!" Alberta, bir müddet daha Edwin'e baktıktan sonra geri çekildi. Alberta bizim yanımıza doğru gelirken Edwin'in yüzündeki ukala gülüş gitmemişti. Üstünü silkeleyerek Andres'in yanına ilerledi. Andres'in sert bakışlarına karşılık sadece omzunu silkti ve ilerlemeye başladı. Andres de peşinden ilerlemeye başladığında bizde ilerledik. Söylenerek yürüyen Alberta, elini kılıcının kabzasında tutuyordu.
Edwin ve Andres önden sessizce giderken bizde arkada kısık sesle sohbet ederek yürüyorduk. Alberta, şu anda kral olan kişinin kız kardeşiymiş. Anlatma şeklinden anladığım kadarıyla abisiyle arası pek iyi değildi. Onun hakkında bahsettikçe tiksiniyormuş gibi konuşuyordu. "Krallıkta durmayı pek sevmiyorum." dedi Alberta.
"Bu yüzden sürekli kaçıyorsun." kıkırdayarak konuştu Livala. Alberta ise ona güldü. "Annem ile sadece bir gün durun. O zaman krallığı ateşe bile verirsiniz." derken bu sefer ben gülmüştüm. Bir süre önceki, Edwin'in boğazına bıçağı dayayan kızdan eser yoktu. Oldukça güzel ve sakin konuşuyordu. "Alberta! Saçını topla. Alberta! Yemeğe geç kaldın. Alberta! Sen bir prensessin." derken annesinin ona karşı yaptığı mimik ve jestleri de taklit ediyordu. "Hayır anne, kızın bir cadı." dedi Alberta ve üçümüzde kendi aramızda gülmeye başladık. Dışarıdan gülüyordum fakat aklımdan gerçekten cadı olup olmayacağı düşüncesine engel olamıyordum. Buraya geldiğimden beri birçok şeye tanık olmuştum. Bu yüzden şu an burada, cadıyım dese inanırdım.
Üçümüz gülerken arkamızdaki çalının hışırtısıyla Alberta ve Livala kılıçlarını çıkarttı. İkisi de birer adım öne çıkarak, benim önüme doğru geldiler. Alberta başını bana doğru eğip konuştu. "Yavaş adımlarla geriye doğru."
Adımları geriye doğru atmaya başladığım an Edwin ve Andres yanıma doğru geldiler. "Tek ses mi?" dedi Edwin. Karşılık olarak Alberta başını iki yana salladı ve kılıç olmayan eliyle arkaya doğru, parmaklarıyla üç yaptı. "Çok yaklaşmıştık." diyen Edwin'e baktım. Çenesi kasılmıştı. İkisi de kılıçlarını öne doğru tutarken yavaş adımlarla Livala ve Alberta'ya yaklaştılar. Edwin arkadan Alberta'nın omzuna dokunduğunda Alberta yavaş adımlarla geriye doğru, benim yanıma geldi. Aynı şekilde Livala da yanıma gelince Andres gitmemiz için arkaya doğru elini salladı.
Hızlı adımlar ile gideceğimiz yöne doğru ilerlemeye başladık. Çok geçmeden kılıç seslerini duyunca Alberta kolumdan tuttu. "Hızlanıyoruz." dediği an adımlarımız koşmaya döndü.
Önümüze atılan bir adamı görünce çığlığıma engel olamadım. Alberta, önüme atlayıp adama kılıcını doğrulttu. "Geri çekil, benim." derken kendinden emindi. Fakat karşısındaki kişi yüzünü öyle bir sarmıştı ki nefes aldığından bile şüpheliydim. "Burada olmaman gerekiyordu, prenses." deyip öne atıldığında Alberta ile kılıçlarını vurmaya başladılar.
"Livala, gidin." dedi Alberta. Livala, elimden tutarak beni çekiştiriyordu. "Alberta!" diye bağırsam bile duyduğundan emin bile değildim. Livala ile koşarak ağaçların arasından geçtik. Arkada kalan kılıç sesleri korkumun artmasına neden oluyordu.
Tanıdık gelen mağaranın önünde durduğumuzda Livala yüzünü bana çevirdi. "Çabuk." dedikten sonra mağaranın girişine kadar benimle geldi. "Arkana bakmadan koş."
"Livala? Siz?" derken sesimdeki incelmeyi duyabiliyordum. Dizlerimin üzerine çökerek Livala'nın omuzlarından tuttum. "Benimle gel."
Livala başını iki yana salladı. "Gelemem ama sen yine gel. Nereye gidiyorsan git, burada bir evin var Laila. Unutma." dedikten sonra omuzlarımdaki ellerden kurtularak bana sarıldı. "Dikkatli git." dedi ve benden ayrıldığında arkadan gelen Andres'i görünce rahatlamıştım. En azından Livala tek kalmayacaktı.
Andres hareket etmeden bana bakıyordu. Livala yanına gelince elinden tuttu ve son kez bana baktıktan sonra geldikleri yöne doğru ilerlediler. Ben de o hızla koşarak mağaranın içinde ilerlemeye başladım.
Bu sefer ayağımdaki deriler sayesinde batanları çok hissetmiyordum ama ayaklarıma sürekli takılan taşlar yüzünden sendeliyordum. Çektiğim hava artık ciğerlerime yetmiyordu. Her seferinde kendimi daha da hızlandırmaya çalışırken tosladığım şeyle elimi gezindirmeye başladım.
Elime kapının kolu gelince hızla kesemdeki anahtarı aramaya başladım. Anahtarı hissettiğim zaman deliğine yerleştirip kapının açılmasını sağladım. Kapıdan geçtikten hemen sonra kapıyı hızla kapatıp kilitledim. Kilitlediğim an işlenmiş ağacın üzerinde gezen ufak ışık süzmesi ile kapıdan bir kilitlenme sesi daha duydum.
İşte o zaman derin bir nefes verip dizlerimin üzerine çöktüm. Gözyaşlarımı durduramıyordum. Gözyaşlarıma, hıçkırıklarım eşlik ediyordu. Çığlık atmak istiyordum, bağırmak, içimdeki bütün duyguları dışarıya çıkartmak istiyordum. Elimi kalbime götürdüm. Acısı... Durmuyordu.
Kurtulabilmişler miydi? Saldıranlar kimdi? Yine bilge kadına saldıran kişiler miydi? Onları bu duruma ben sürüklemiştim. Benim suçumdu. Orada onlara yardım etmeliydim. Nasıl edecektin Laila? Kılıç tutmayı bile bilmiyorsun.
Ellerimi başımın iki yanına yerleştirip dizlerimi kendime çektim. Ellerim saçlarımın arasından geçerken saçlarımı sıkı sıkı tuttum. Orada onlara yardım edemezdin, Laila. Başaramazdın. Ayak bağı olurdun. Bir süre olduğum yerden kalkamadım. Ne yapacağımı? Ne yaptığımı idrak etmem, ayağa kalkmam uzun sürmüştü.
Ayağa kalktığım da kitaplıktan olan kapıyı da kapattım. Kitaplık, olduğu yere oturduğunda bir kilit ses daha duydum. Odaya döndüğümde bıraktığım gibiydi. Kahvaltı için yaptığım tabak masanın üstünde duruyordu. Araştırma yaptığım kağıtlar her yerdeydi. Niye her şey yerli yerindeydi?
Odadan çıkıp aşağıya doğru koştum. "Büyükanne?" diye bağırdığımda mutfaktan Donna çıktı. "Laila Hanım! İyi misiniz?" gözleri kocaman olmuş bir şekilde bana doğru geldi. "Ne oldu size?"
"İyiyim Donna." dediğimde Donna'nın yüzündeki ifade değişmemişti. "Bu haliniz ne?" derken baştan aşağıya beni süzdü. Bende aşağıya baktığımda ayağımdaki deri ayakkabılar, üstümdeki elbise, önümdeki keseler...
"Ne oluyor burada?" büyükannemin sesini duyunca ona döndüm. Benim halimi görünce onun da gözleri yerinden çıkacaktı. "Kızım ne oldu sana? Bu ne hal?"
"Ben yoktum." diyebildim sadece. Donna ve büyükannem beni süzmekten başka bir şey yapmıyorlardı. İkisinin de yüzünde aynı ifade vardı. Şaşkınlık ve korku.
"Çalışma odasındaydınız, Laila Hanım." dediği an gözlerimle etrafta telefon aradım. "Telefonun nerede Donna?" Donna, mutfağa doğru koştu ve geri geldiğinde telefonu elindeydi. Telefonu açtığımda ekranda gördüğüm tarih ve saatle, elimi ağzıma götürdüm.
"Sadece üç saat." derken omzumda hissettiğim el ile başımı kaldırdım. Büyükannem bana korku dolu bakıyordu. "İyi değilsin. Ne üç saati kızım?" aynı şekilde Donna'ya da baktığımda ikisinin bakışları, benim tekrar düşünmeme neden olmuştu. Bakışlarımızdan kendimi çekerek, gözlerimi etrafta gezdirdim. Şimdi onlara yaşadığım şeyleri söylemem gerekiyor muydu? Deli sanma olasılıkları, yüksekti.
"Şey-" duraksadım. "Üç saattir, çalışıyorum. Daha uzun çalışıyorum, sanmıştım." dedim yalandan öksürerek.
"Bu üstün?" dedi büyükannem. Yüzünde hala anlam veremeyen bir ifade vardı. Aklıma gelen ilk şeyle konuştum. "Tiyatro." duraksadım. "Evet, tiyatro gösterisi var. Çocuklar benden rica etti. Onlar için." dedim, cümlelerimi peş peşe sıralayarak. Büyükannem derin bir nefes vererek elini kalbine götürdü.
"Bir daha böyle bir şey istemiyorum, Laila. O yüz ifaden-" dedikten sonra ürperme gelmiş gibi titredi. "Hiç hoş değildi, güzel kızım." Bakışlarını Donna'ya döndürdü. "Donna." demesiyle Donna anlamış olacak ki konuşmasını devam ettirmedi. "Hemen bitki çayı yapıyorum, Leydim." dedi ve mutfağa girdi.
Büyükannem, şöminenin başına doğru gidecekken durdu ve bana döndü. "Banyonu yap ve gel birlikte çay içelim." dedi. Başımla onu onaylayıp merdivenlerden çıktım. Çalışma odasının kapısını kilitledikten sonra odama girdim. Etrafta narkozlu gibi geziyordum. Başım hem dönüyor hem de büyük bir ağrıyla çatlayacak derece beni rahatsız ediyordu.
Büyük komodinin ilk çekmecesine anahtarı koyarken yanında kalan ilaçlarımdan birini çıkarıp içtim. Üstümdeki keseyi çıkarttım. İçinde büyükbabamın bıraktığı mektup, bıçak ve mektup açacağı vardı. Keseyi ilk çekmeceye koyduktan sonra ayağımdaki derilerden kurtuldum. Banyonun girişinde kenara doğru bıraktım.
Banyoya girdiğimde aynadaki yansımama baktım. Elimi yüzüme götürdüm. O kadar koşuşturmaya rağmen iyi durumdaydım. Üzerimdeki yorgunluğu hissetmekle kalmamış, artık yansımamdan da görebiliyordum. Başıma tekrar saplanan ağrıyla, elimi ağrıyan kısma koydum.
Ellerimi musluğun kenarlarına koyarak uzun bir süre musluğun içine baktım. Yaşadıklarım gerçekti, bundan emindim ama benim için fazlaydı. Başım allak bullaktı. Tekrar başımı kaldırdım ve aynaya baktım. "Şimdi güzel bir banyo yapacağım ve sonra düşüneceğim." Ellerimi musluktan çektim ve derin bir nefes alarak, ilk önce üstümdeki ipli deriden kurtulmaya çalıştım. Uzun uğraşlarla onu çıkardıktan sonra elbisemden de kurtulup küvete doğru ilerledim.
Suyu açtığımda dolmasının uzun süreceği aklıma gelince duş başlığına geçiş yaptım. Kendimi köpüklerken kol kısmımda hala Livala ile kullandığımız sabunun kokusu geliyordu. Onları merak etmekten kendimi alamıyordum. Ya oradan çıkamadıysalar?
Suyun sıcaklığının artmasını, derimin kızarmasını sonradan fark edebilmiştim.
Düşüncelerle oluşan fakat bir o kadar rahatlatan duştan sonra üstüme kazak ve eşofman altımı giyerek aşağıya indim. Büyükannem şöminenin başında, Donna ile konuşuyordu. Donna, beni fark edince ayağa kalktı ve mutfağa yöneldi. Bende onun kalktığı yere oturdum. "Şimdi daha iyi görünüyorsun."
"Kendimi fazla kaptırmışım." dediğimde büyükannem güldü. "Hem de fazlasıyla..."
Donna, odaya elinde bir fincanla girdi. "Küçük Leydim." diyerek fincanı bana uzattı. Gülümseyerek uzattığı fincanı aldım. O ise şöminenin diğer tarafında kalan ikili koltuğa oturdu. "Ne tiyatrosu bu, Küçük Leydim?"
Fincan aldığım bir yudum ile içimin ısındığını hissetmiştim. "Eski dönemlerden birini canlandıracaklarmış." dedim kısa tutarak. "Yakışmış." diyen büyükanneme döndüğümde gözlerinin dolduğunu gördüm. "Büyükanne?"
"Efendim?" dedi, dizlerindeki battaniyeyi düzelterek. "Ağlıyorsun." Benim gibi o da şaşırmıştı. Ellerini yanaklarına götürdüğünde göz yaşlarını hissetmişti. Gülerek cevap verdi. "Ateşten dolayıdır." dedi. Benimle göz teması kurmaktan kaçınıyordu. Önündeki battaniyesi ile uğraşırken, üstüne gitmemek adına Donna'ya döndüm.
"Siz ne yaptınız? Bayan Cassandra, nasıldı?"
"İyi, Leydim uzun zamandır görmüyordu. Onlar içinde iyi oldu." dedi Donna. "Uzun süredir buralarda değillerdi." diye ekledi. Midemin guruldamasıyla ortamdaki sessizlik bozuldu. Donna, gülümseyerek bana döndü. "Biz bir şeyler atıştırmıştık. Sizin tabağınızı ayırdım." deyip kalktığında bende peşinden kalktım.
Mutfağa doğru ilerlerken konuşmaya devam ediyorduk. "Yanınıza geldim fakat çalışacağınızı söylediniz. Bende ayırdım." dedi ve mikrodalga fırının içinden tabağı çıkardı. Dediği şey ile kaşlarım çatıldı. "Ne zaman geldin?" Masaya oturdum.
Çatalı, çekmeceden çıkartıp önüme koyarken hafifçe yukarıya bakarak geldiği zamanı hesapladı. "Bir saat ya da kırk dakika falan oluyordur." çatalı elime alıp yemeğin içine daldırdım.
"Ben sana, çalışacağımı söyledim." dedim onay istercesine. O ise başıyla beni onayladı. "Bir sıkıntı mı var, Laila Hanım?"
"Hayır, hayır. Yemek ayırdığın için teşekkür ederim." dedim. Gülümseyerek mutfaktan çıktı. Ben üç saat, diğer evrendeydim. Bir saat önce burada değildim ama Donna'ya çalışmak istediğimi söylemişim. Bu nasıl oluyordu? Yine bir şey daha vardı.
Bir yandan düşünürken bir yandan yemeğimi yiyordum. Tabakta bir şey kalmamıştı fakat ben hala açtım. Buzdolabına yönelip başka bir yemeği, tabağa koyarak mikrodalga fırının içine yerleştirdim. Süresini hazırladıktan sonra tekrardan düşünmeye başladım. Yerine oturmayan birçok şey vardı ve sanki bir noktayı bulsam bütün çizgiler birleşecekti.
Donna'ya benim yerime biri çalışacağımı söylemişti. Biri odaya mı girmişti? Diğer tarafa giderken kapıyı peşimden kapattığımdan oldukça emindim. Başka biri, bu dünyadan olan biri.
Mikrodalganın sesiyle düşüncelerimden ayrılıp içindeki tabağı çıkardım. Bu sefer masada yemek yerine yukarıya çıkacaktım ki salona başımı uzattığımda Donna ve büyükannemin gülüşmelerini duydum. Onların bu halini görünce yüzümde bir tebessüm oluşmuştu. Onlara ses etmeden odama çıktım.
Getirdiğim tabağı yatağımın yanındaki komodinin üstüne koydum. Büyük komodinin çekmecesinden ise büyükbabamın mektubu ve diğerlerini de alıp yatağa oturdum. Mektubu tekrar tekrar okudum. Gözümden kaçan bir şeyin olup olmadığını kontrol ettim. Yoktu, yeni bir bilgi yoktu. Yatağım üstündeki bütün eşyaları, yanımdaki komodinin ilk çekmecesine yerleştirdim ve tabağımı kucağıma aldım.
Dışarıda hala yağmur yağıyordu. Camdan peş peşe düşen yağmur damlaları, birbirine değip aşağıya kayanlar ve yağmurun sesi...
Yana eğilip baktığımda balkon, bıraktığım gibi; dağınık ve bol topraklıydı. Çok tuhaf hisler içerisindeydim. Şu an odamda, istediğim yerdeydim ama düşüncelerim ve hislerim diğer tarafta kalmıştı. Onları merak ediyordum. Belki de psikolojik olarak suçluluk hissinden sebepti, bilmiyorum. Yine hem düşüncelerin beni yediği hem de benim tabağımdakini yediğim bir durumdaydım.
Elimle komodinin üstüne atıp telefonumu almak istedim fakat yoktu. Bakışlarımla etrafı incelediğimde telefonumu göremedim. "Ah, Laila." Telefonu düşürdün. Mağara da bir yerlerdeydi. Yeni bir telefona ihtiyacım vardı.
Siyahların içinde mağarada ilerledikten sonra gaz lambasının ışığıyla yerde bir şeyin parladığı fark etti. Parlayan şeye doğru ilerleyip eline aldı ve önündeki kesesine koyup mağaradan dışarıya çıktı. O, Laila'nın telefonuydu.
Annemler aramış olabileceği düşüncesiyle, bitirdiğim tabakla birlikte aşağıya indim. Tabağı, mutfağa bıraktıktan sonra büyükannem ve Donna'nın yanına gittim. "Büyükanne, telefonunu kullanabilir miyim?" Büyükannem, Donna'ya döndü. Donna, ayağa kalkarak odadan çıktı. "Senin telefonuna ne oldu?"
"Bozuldu, kullanılmıyor. Annemlere haber vereyim." dediğimde başıyla beni onayladı. Donna, elinde telefon ile geri döndü. Büyükannem, telefonla arası yoktu. Bu yüzden Donna onun için o kısmı hallediyordu. "Teşekkür ederim."
Telefonda annemi bulunca aradım. "Anne, benim Laila."
"Ne oldu kızım? Niye kendinden aramadın?" panik bir anneye sahipseniz, bu durum oldukça normaldi.
"Telefonum bozuldu. Bana bir müddet buradan ulaşırsınız olur mu?" dedim. Peşine normal sohbetlerimizi gerçekleştirdikten sonra telefonu kapatıp Donna'ya uzattım.
"Yarın birlikte şehre inelim." dedi büyükannem. Başımla onu onayladım. "Seni dediğim kahveciye götürürüm." dediğimde bu sefer o beni onayladı. "Ben bugün erkenden yatacağım galiba, size iyi akşamlar." dedim. İkisi de gülümseyerek 'iyi geceler' dedikten sonra salondan ayrıldım. Yatmadan önce tekrardan çalışma odasına girmem gerektiğini düşündüm.
Çalışma odasının anahtarını, odamdan alıp çalışma odasına girdim. Etraftaki büyük dağınıklığı elimden geldiğince düzenledim. Masanın üstündeki, araştırmak için yazdığım kağıtların hepsini bir araya getirerek çalışma masasının çekmecelerinden birine yerleştirdim. Çektiğim tekli koltuğu yerine yerleştirdim. Araştırma için kullandığım birkaç kitabı, kitaplıkta yerlerine koyarken bana ait olan raftaki kitapların yine öne geldiğini gördüm.
İlk anahtar, şifre... Ne kadar çok korkmuştum. Bir an gözümün önüne gelen an ile gülümsedim. Korkudan koşarak odadan çıkmıştım. Delirdiğimi düşünüyordum. Arada bir hala düşünmüyor değilim ama gördüklerimden sonra düşüncelerim hayli değişmişti.
Aklıma gelen şey ile daktiloya ilerledim. 'Hoş geldin Heimdall.' bunu yazan kimdi? Donna'ya çalışacağımı söyleyen de o muydu? Odada gözlerimi gezdirdim. Odanın içerisinde biri mi vardı? O evrenden haberi olan biri mi vardı?
O akşam odayı toplayıp kendimi yatağa atmıştım. Karnımın tokluğu, baş ağrısı için içtiğim ilaçla birlikte üzerime büyük bir ağırlık çökmüştü. Banyonun verdiği rahatlık ile temiz bir şekilde yatağın içine girmenin huzuruyla başımı yastığa koyduğum an düşüncelerle boğuşmaya tekrar başlamıştım. Fakat düşüncelerimin arasında çıkmaz sokağa geldiğimde beynim kendisini kapatmış ve duvarın arkasındaki şeye olan merakımla birlikte uyuyakalmıştım.
Gözlerimi açtığımda, yağmur sesinin olmadığını, güneşin tepeden bana mükemmel ışıklarını yolladığını gördüm. Gözlerimin kamaşmasıyla güneşe sırtımı dönerek tekrar uykuya dalmaya çalıştım çünkü bu uyku bana yeterli değildi. Vücudumun daha çok uzanmaya ve dinlenmeye ihtiyacı vardı.
Elimi komodinin üstüne attığımda tekrardan telefonumun yokluğunu hissettim. Saati öğrenmek için masamın üstünde kalan küçük saate baktım fakat gözlerim bu konuda pek iyi değildi. Oflayarak oturur pozisyona geldim ve daha net görebileceğim şekilde kendimi ayarladım. Gördüğüm saat ile kaşlarım havaya kalktı. (11.50)
Bu kadar uyumuş, olamazdım. Yorganı üzerimden atarak ayaklarımı yataktan sarkıttım. Kollarımı havaya kaldırarak esnedim. Her yerimde ufak ufak ağrılar vardı. Yataktan kalktım. Ayaklarımı yere sürterek odamdan çıktım ve aşağıya indim.
Büyükannem salondaki çiçeklerle ilgileniyordu. Merdivenden inme sesimi duyunca bana döndü. "Günaydın, küçük Leydi. Bu uyku da neyin nesi?" derken çiçeklerin kenarındaki küçük otları temizliyordu. "Çalışmak çok yordu." Ona doğru yaklaştım.
"Hadi kahvaltını yap sonra çıkalım." dediğinde başımla onu onayladım. "Beş dakikaya yanındayım."
Mutfağa yöneldim. Donna'yı etrafta görememiştim. Masanın üstündeki sandviçi görünce hemen masaya oturdum ve yemeye başladım. Doyduğumu bir türlü hissedemiyordum. Sandviçi kaşla göz arası mideye indirdim.
İçeriye döndüğümde büyükannem çiçeklerle uğraşmaya devam ediyordu. "Üstümü değiştirip geliyorum." dedim ve odama çıktım.
Dolabımdan bir kazak ve kot pantolon seçtim. Yüzümü normal gösterecek dokunuşlar yaptıktan sonra çantamı alıp odadan çıktım. Büyükannem kabanını giymiş, beni bekliyordu. Üstüme trençkotumu alacakken büyükannem durdu. "Üşürsün." derken ben kapıyı çoktan açmıştım. Hava soğuktu fakat rahatsız edecek derecede değildi. "Atkım, arabada."
Havayı içime çektiğimde soğukluk yumuşak gelmişti. Misgard'daki soğukluk aklıma gelince gülümsedim. Oradaki soğukluktan sonra burası oldukça normaldi.
Arabaya yerleştik ve yola koyulduk. Yolda, dün yağan yağmurdan sebep gölcükler oluşmuş. Yol boyunca her şeyden sohbet ettik. Yaşadıklarımı anlatmak, ondan akıl almak çok istiyordum fakat bir şey beni engelliyor gibiydi. Sohbet, sohbeti açtıkça konuyu o tarafa doğru çekmeye çalıştım. "Büyükbabam, çalışma odasında fazla vakit geçiriyordu. Orada çalıştıkça nedenini anladım." dediğimde gülümsedi.
"Her gün o odadaydı. Sen küçükken gelir gelmez, onun orada olacağını bildiğin için hemen oraya çıkardın." iç geçirdi. "Beraber saatlerce kalırdınız." Bakışlarımı saniyelik ona çevirdim. Yüzündeki hüznü fark edince üstelemek istemedim ve konuyu uzatmamak adına cevap vermedim. Bu sefer gideceğimiz yere kadar kimse konuşmadı.
'Alfheim.' yazısını görünce yüzümde tebessüm oluşmuştu. Tanıdıklık hissiyatını, hissetmek güzeldi. Arabayı park edip dışarıya çıktık.
"Hayatında içebileceğin en güzel kahveyi içmeye hazır mısın?" derken koluna girmiştim. İkimizde gülerek içeriye girdiğimizde yine aynı karşılamayı duyunca mutlu olmuştum.
"Alfheim'e hoş geldiniz. Gününüzü sihirle-" derken bir anda durdu. Şaşkın yüz ifadesiyle karşılaşınca bende ne olduğunu anlamamıştım. Tezgâhın oraya yaklaşınca, cümlesini ben devam ettirdim. "Sihirle güzelleştirelim."
"Hoş geldiniz Bayan Heimdall." Bakışları büyükannemdeydi.
"Hoş buldum, Herbert." Buraya gidip gelirken adını da artık öğrenmiştim. Bakışlarını büyükannemden çekip bana döndürdü. "Aynısından iki tane, herhalde." dediğinde başımla onu onayladım. Arka masalardan birine oturan büyükannemi gösterdim. "Büyükannem."
Bakışlarını büyükanneme çevirip tekrar bana döndürdü. "Anladım, benziyorsunuz." dedi gülümseyerek. "Hemen hazırlıyorum." içeriye doğru ilerlediğinde bende büyükannemin oturduğu masaya geçtim. "Tatlı bir yer değil mi?"
"Evet, güzelmiş." dedi. Ellerini masanın üstüne koyarak çenesini yasladı. Camdan dışarıyı izlemeye başladık. Kısa süren sessizliği dayanamayarak bozdum.
"Büyükanne, büyükbabam senden bir şey saklıyor muydu?" direkt konuya daldığım için içimden kendime kızsam da dayanamıyordum. Büyükannem, kaşlarını çatarak bana bakıp "Ne gibi?" dedi.
"Çalışma odası-" dememle birlikte masaya kahvelerin koyulması bir oldu. "Afiyet olsun." dedi Herbert. Teşekkür ederken göz teması kurmak adına başımı kaldırdığımda, yüzünde endişeli bir ifade vardı.
"Evet Laila, çalışma odasında?" Büyükanneme dönerken kaşlarım çatık dönmüştüm. Herbert, yanımızdan ayrılıp tezgâhın arkasına geçince tekrar göz göze geldik. Yüzünde anlam veremediğim bir ifade vardı. "Laila?" büyükannemin tekrar seslenişi ile ona döndüm.
"Büyükbabam, çalışma odasında bir şey mi saklıyor?"
"Ne saklamasından bahsediyorsun?" dedi büyükannem. Bir şeyler ters gidiyordu. Şimdi sırası değildi.
Kahvemden bir yudum aldıktan sonra konuştum. "Tam filmlerdeki gibi bir oda yapmış, net bir şeyler saklıyordur. Böyle odalarda hani, saklı şifreler olur ya. Başka bir evren..." dediğimde gülüyordum ama bir yandan büyükannemin tepkisine bakıyordum. Büyükannem onunla dalga geçtiğimi düşünerek ofladı. "Laila, bir şey var sandım." dedi. Kahvesinden bir yudum aldı. "Gerçekten güzelmiş." Yüzünü incelemeye devam ettiğimde ya gerçekten iyi bir oyuncuydu ya da hiçbir şey bilmiyordu.
"Ben sana dedim." kendimden emin bir şekilde.
Kahvelerimizi içip muhabbet ettik. Şehrin içinde tur attık. Mağazaları gezip, parkta banka oturup etrafta koşuşturan insanları izledik. Herkes kendi alanında eğleniyor, kavga ediyor, sohbet ediyordu. Parkta otururken yanımıza gelen kuşlara, yem satan adamdan yem alarak onları besledik. Beraber fazlasıyla vakit geçirmiştik ve bu benim çok hoşuma gitmişti. O beni kısa süre görmemiş olsa da ben onu günlerdir, görmüyordum.
Büyükannemi tanıyıp yanına gelen, sohbet eden çok kişi olmuştu.
"Ne kadar tanıyan varmış?" dedim gülerek. Banktan kalkmış, yine mağazaların olduğu yere doğru yürüyorduk. "Büyükbabanla çok gelirdik, buralara. Herkesle konuşmayı severdik." Gülümseyerek anlattığı anılardan biriydi. "Hadi, gel." deyip elimden tutunca teknoloji mağazalarından birine girdik. "Büyükanne?"
"Nasıl yardımcı olabilirim?" dedi çalışan kadın.
"Biz telefon bakacağız. Laila, hangisi?" dediğinde büyükannemin kolundan tutarak, çalışan kadına döndüm. "Müsaadenizle." dedim. Büyükannemi mağazanın girişine götürdüm. "Büyükanne, ne yapıyorsun?"
"Torunuma telefon alıyorum. Bir sıkıntı mı var?" dedi. Kolundaki elimi çekmemiştim.
"Ama ben senden istemiyorum." Kolunun üstündeki elimi tuttu.
"Ben senin büyükannenim. Elbette senin ihtiyacın olan bir şeyi alabilirim. Senin isteyip istememen benim için önemli değil." Tam ağzımı açacakken konuşmaya başladı. "Eğer ısrar ettiğini duyarsam küçük Heimdall, seninle bir daha konuşmam."
Küçük Heimdall? Başımı salladım ve mağazanın içine tekrardan girdik.
Mağazadan çıkarken yüzümde tebessüm vardı. "Teşekkür ederim, Leydim." diyerek önünde hafifçe eğilerek selam verdim. Kahkaha atarak omzuma elini koydu. "Deli kız, seni."
Beraber arabaya binip evin yolunu tuttuğumuzda hava kararmıştı. Sokak lambalarının yumuşak aydınlatması, ormanlığın içindeki yolun manzarasını güzelleştiriyordu.
Eve vardığımızda bizi mükemmel bir masa karşılamıştı. "Donna, bunlar ne?" dedim, masayı incelerken. "Güzel bir gecemiz olsun."
"Misafir geliyor sandım." Trençkotumu çıkartıp askılığa astım. Büyükannem, ellerini yıkayacağını söyleyerek banyoya yöneldi.
"Laila Hanım, Leydim'in bana öğrettiği en önemli şey şudur; ilk önce kendini mutlu et. Misafir geldiğinde de hazırlarız ama asıl misafir biziz." dediğinde gülümsedim. "Ellerimi yıkayıp geliyorum."
Herkes masada yerini aldığında, Donna'nın yaptığı yemeklerin hepsinin tadına bakmıştık. Her şey çok güzeldi. Kendimi yemeğe kaptırmıştım ki Donna'nın bugün ne yaptığımızı sorarken ne cevap verdiğimi bile hatırlamıyordum.
"Laila, yavaş." Büyükannemin uyarışıyla peş peşe attığım lokmaların arasına birkaç saniye ekledim. "Yarın okul var değil mi?" diyen Donna'ya ağzımdaki lokma bitince cevap verdim. "Evet, yarın hafta başlıyor."
--o—o
Yatağımda yerimi aldığımda yeni telefonumun kurulumunu tamamladım. Yeni bir telefon numarası aldığım için kimsenin numarası yoktu. Bildiklerimi ekledikten sonra alarmımı kurup telefonu, komodine koydum.
Komodinin ilk çekmecesini açıp mektup açacağını elime aldım. Elimde çevirirken düşüncelerimle olan savaşa tekrar girdim.
Hayatımın bu kadar değişeceğini, böyle bir durumun içine düşeceğimi hiç düşünmemiştim. Yazları geldiğim, kışları ise tatil olsa da buraya gelsem diye can attığım bu evde büyük bir sır saklıymış. Bu sırrın sahibi ise büyükbabam... Onunla geçirdiğim o kadar zaman içerisinde her şey normaldi ya da ben fark edememiştim.
İnsanın hayatının ne zaman döneceğini, değişeceğini kestirememesi ve bu durumun içinden nasıl çıkacağını bilememesi, korkutuyordu. Diğer evrenin var oluşu, oradaki kişilere bu kadar kısa sürede alışmam ise işin ayrı bir korkutucu tarafıydı. Bugün her ne kadar büyükannem ile olsam da kafamın içinde, bir köşede onlarla olanları unutamıyordum. Yaşadıklarımı sindirmeye çalıştıkça bir sonraki geliyordu.
Yatakta yatar pozisyona geldim ve elimle oynadığım mektup açacağını, komodinin üstüne yerleştirdim. Yatakta bir sağa bir sola dönerek uyumaya çalışsam da uykuya dalmamıştım. Yataktaki sıcaklık artık rahatsız etmeye başlayınca yataktan kalktım. Farkında olmadan kendimi çalışma odasının kapısında buldum.
Anahtarı deliğine yerleştirdikten sonra kapının kolunu çevirip içeriye girdim. Işıkları açmadan, kapıyı kapattım ve çalışma masasına doğru ilerledim. Dışarıdan vuran ayın ve sokak lambasının ışığı, odayı yeterince aydınlatıyordu.
Kendi rafımın önüne geldiğimde yere oturup bağdaş kurdum. Elimi rafın üstünde gezdirdim. Öne gelen kitapları itmek, tekrardan o dünyaya gitmek istedim. Ne durumda olduklarını o kadar çok merak ediyordum ki...
Saate baktığımda 22.36 olduğunu gördüm. Gidip gelsem kimse fark etmezdi. Günlerce orada kaldım, burada sadece saat geçmişti. Şu an herkes uyuyordu. Benim de uyuduğumu biliyorlardı. Bir an içimde doğan umut ile kitapları itekledim ve çarkların sesini duydum. Çarkın sesine gülümseyerek ayağa kalktım ve gramofonun yanına ilerledim. Gramofonun yanındaki kutuda, plağı aramaya başladım fakat yoktu.
Eve biri girmişti ve o kim ise benimle oynayan kişiydi. Hızla ayağa kalktım ve Donna'nın odasının kapısını çaldım. Kapının arkasından ses gelmiyordu. Arkamı döndüğümde Donna ile karşı karşıya geldim. Üzerinde uzun kollu ve uzun geceliği ile karşımda duruyordu. Elinde ise su bardağı vardı.
"Bir şeye mi ihtiyacınız vardı, Laila Hanım?" Elimi kalbime götürdüm. Deli gibi atıyordu çünkü acayip korkmuştum. "Şey soracaktım?"- korkudan ne diyeceğimi unutmuştum.- "Bugün eve biz yokken biri geldi mi?" dedim. Korku filmlerindeki kadınlar gibiydi.
"Hayır." dedi başını iki yana sallayarak. O da benim bu soruma şaşırmış olacak ki yüzündeki ifadeden belli oluyordu.
"Anladım, iyi geceler." diyerek yanından hızla geçtim. Tekrardan çalışma odasına geçtim ve plakları tekrardan kontrol ettim. Ortalıkta yoktu. Her şeyin ters gitmesi ve sürekli olarak benim bir şeyler aramam, beni çok yormuştu. Kafam allak bullak olmuştu. Ne yapacağımı? Ne karar vereceğimi? Diğer evrende ne olduğunu düşünmekten beynim, ben bu kadar hiç çalışmamıştım, diye uyarı veriyordu.
Ellerimi başımın iki yanına koydum. Kendimi durdurmam gerekiyordu. Şu an bu evrendeydim ve ben buraya aittim. "Dinlenmem gerekiyor." diyerek odadan çıktım. Kendi odama giderken söylenerek gidiyordum. "Benim ruhum yoruldu. Ruhum dinlenmeli." Kendi kendime öğüt vererek kendi odama geçtim. Uzun bir süre kafamı yormayacağım. Uzun bir süre...
-o-o-
"Günaydın Laila." diye bağıran Naty'ye karşılık el sallayarak yanına ilerledim. "Günaydın."
"Hafta sonu sana ulaşmaya çalıştık ama müsait değildin, herhalde." dediğinde mahcup bir ifadeyle ona döndüm. "Yeni telefona geçiş yaptım. Diğerinde sıkıntı oluştu." dedim. Başıyla beni onayladı. Beraber koridorda yürürken, bazı öğrencilere selamlaştık. Odalarımızın kapısının önüne gelince birbirimize tekrardan telefon numaramızı birbirimize verdik. "Siz niye ulaşmaya çalıştınız?"
"Aslında ben değil." bana doğru eğildi. "Luther." dedi ve geri çekildi. "Sonra benden rica etti, arayabilir misin diye?"
"Neden bana ulaşmaya çalışmış?" diye sordum Naty'ye, o ise bilmediğine dair omuzlarını aşağı- yukarı oynattı. Okulda zilin sesi yükselince odalarımıza geçmek için hareket ettik.
Odama girdiğimde, sanki aylardır yokmuşum hissiyatı büründü, içimde. Üstümdeki kabanı askılığa astıktan sonra masamda yerimi aldım. Her şey bıraktığım gibi duruyordu. Masamda birkaç değişiklik yaptım. Kağıtların, dosyaların yerlerini düzenlediğim sırada kapım çaldı.
"Müsait misiniz?" Luther'i görünce gülümseyerek içeriye gelmesini söyledim. "Nasılsın?"
"İyiyim teşekkür ederim, sen?" derken elimle oturması için önümde kalan sandalyeyi işaret ettim. "Bana ulaşmaya çalışmışsınız." Bir şeyleri direkt olarak konuşmak daha hoşuma gidiyordu çünkü o zaman net cevaplar alabileceğimi biliyordum.
"Evet." Elini ensesine götürdü. "Şifreyi çözüp çözemediğinizi merak ettim fakat ulaşamadım."
"Kusura bakmayın. Başıma bir aksilik geldi ve telefonum kullanılmaz hale geldi." Ellerimi masanın üstünde birleştirerek hafif öne eğildim. "Şifreler ise..." söylesem beni deli sanması, muhtemeldi. "Hiçbir şey çıkmadı. Ben de daha üstelemedim." deyip geçiştirdim. O ise başını sallamakla yetindi.
"Merak etmiştim." Bakışlarımız buluşunca duraksadı. "Yani, ne sonuca varacağını." Gözlerinin içine baktığımda bir şeyleri gizliyormuş, hissiyatı büründü içimde. Hissiyatıma güvenerek, yaptıklarımızı düşündüm. Bilgili biri, harfleri biliyordu. Bana yardım etti ve şifreyi çözmemi sağladı. Kimsenin giremeyeceği yere beni götürdü. Şimdi ise bu konu hakkında bana soru soruyor. Ben, çok mu evhamlı olmuştum.
"O gün için tekrardan teşekkür ederim. Boşa bir şey için seni uğraştırdım." dedim, düşüncelerimi belli etmeden, gülümsememle.
"Hiç sıkıntı değil. En azından içinde kalacağına, denemiş olduk." dedi. İkimizin sessizliği ile ortam bir tık gerilmişti. "Ben, öğretmenler odasına geçsem iyi olur."
"Yine beklerim." derken ikimizde ayağa kalkmıştık. "Bekletmem." diyerek hafif gülümsemeyle odadan çıktı. Kendimi koltuğa geri bıraktığım da ne diyeceğimi bilemedim. Bekletmem...
Büyük bir oflamayla dirseklerimi masanın üstüne yerleştirip, başımı ellerimin arasına yerleştirdim. Tekrar kapı çalma sesini duyunca Luther'in geri geldiği düşüncesiyle elim ayağıma dolanmıştı. Başını içeriye uzatan Luki'yi görünce yüzüme tebessümü yerleştirdim. Bu tebessüme herkesin çok ihtiyacı vardı fakat onun ihtiyacı daha fazlaydı.
"Hoş geldin Luki." Başıyla beni selamlayıp önümdeki sandalyelerden birine oturdu. "Nasılsın?"
"İyiyim Bayan Heimdall. Bir şey konuşmak istiyorum." dediğinde yüzümdeki tebessüm büyümüştü. Benimle konuşmak istemesi beni mutlu etmişti. "Tabi, dinliyorum."
"Sınıftaki arkadaşlarım." duraksadı. Önünde birleştirdiği ellerini, birbirine sürtüyor ve tırnaklarının kenarlarını koparmaya çalışıyordu. "İyiler." Oturduğum yerden kalktım ve karşısında kalan sandalyeye oturup öne doğru eğildim. "Evet, iyiler." diyerek onu onayladım.
"Siz neden Viking dönemini seçtiniz?" Konunun bir anda değişmesine şaşırmıştım. Bakışları benimle buluştu. "Yani o kadar dönem varken."
"Bilmem, merak ettiğim için." dedim ve sandalyede geriye doğru yaslanıp bacağımı diğer bacağımın üstüne attım. "Peki sen, niye haksızlığa uğrayanların yanında olmayı seçtin?"
"Çünkü benim yanımda kimse yoktu." Gözlerinin içine bakıyordum. Az önceki korkudan, çekingenlikten ziyade şu an gözlerinde hayal kırıklığı vardı.
"Luki." dedim ve oturuşumu düzelterek ona doğru tekrar eğildim. "İnsanlar zor dönemlerden geçerler. Önemli olan o dönemden kendilerini nasıl kurtardıklarıdır."
"Ya kurtaramadıysam. Orada kaldıysam." Bakışlarımız buluştuğunda elimi ona doğru uzattım. "Elimi sana uzatacağım. Sadece ben değil, ailen, yeni arkadaşların hatta kendin."- duraksadım.- "En çok da kendi elin sana yardım edecektir."
"Vikingler çok sert insanlar." dediğinde gülümsedim ve uzattığım elimi geri çektim. Kendini anlatmak istiyordu fakat buna hazır değildi.
"Bence aralarında yumuşak kalpliler de vardır." derken aklıma Livala gelmişti.
"Yumuşak kalpli? Sevdim." dedi. "Bay Hastiong, iyi biri." dediğinde başımla onu onayladım. Konudan konuya geçmesine yavaştan alışıyordum. "Sende iyi birisin, Luki."
"Ben derse geri döneyim." deyip ayağa kalktığında bende onunla birlikte kalktım. "Luki?" Bakışlarını bana çevirdi. "Yine gel." derken yüzüme kocaman bir gülümse vardı. Başını sallayarak odadan çıktı.
Her insanın kendine ait zorluğu olan bir hayatı vardı. Herkes kendi içerisinde yaşadığı fırtınanın kurbanıydı. Fırtına elbet bir gün biter fakat enkazından kurtulmak...
Hele ki bir de yalnız çabalıyorsan...
