12. bölüm · Ölü Krallık
BÖLÜM 12
Bugün son günümdü. Karanlıkta kitaplığın ve duvarın arasında gizlenmiş, gelen biri var mı diye beklediğim dördüncü gündü. Ortaya yemi attıktan sonra dört gündür, geceleri çalışma odasında bekliyordum.
Herbert'ın olabileceği düşüncesini zihnimden silmem için onun olmadığına dair kanıt toplamam gerekiyordu. Bu yüzden Naty ile 'Alfheim'e gittiğimizde plaklardan bahsettim ve kaybettiğimi, bulamadığımı söyledim. Herbert'ın beni duyduğundan emin olacak şekilde konuşmuştum ve gözlerini bizden ayırmadan beni dinlemişti. Bu ona olan şüphemi arttırmıştı. Bu yüzden üç gün boyunca aynı şeyi tekrar tekrar bahsettim. Abartmış olabilir miyim? Kesinlikle. Fakat artık sonuçlarla ilgilenmek istiyordum.
Camdan gelen sesi duyunca sırtımı duvara daha da yaklaştırdım. İşte başlıyoruz. Elimdeki şok cihazını sıkıca tuttum. Camdaki kanca açılıp cama çarptı. Ya başka biriyse... Seri katil?
İçeride adım seslerini duyunca dizlerimi hafifçe kırıp tek dizime desteğimi verdim. Gelen kişi, görüş hizamdaki plakların olduğu yere doğru ilerlemeye başladı. Yapabilirsin, Laila.
Dizlerinin üstüne çökerek plakları karıştırmaya başladığı an yavaş adımlarla ayağa kalktım ve arkasına doğru yaklaştım. Bunu yapabildiğime inanamıyordum. Sırtı bana dönüktü. Hızlıca bassam hallolurdu.
Elimdeki şok cihazını sıkı tutarken çıkan ses ile yüzünü bana döndü. Yanlışlıkla basmış mıydım?
Yüzünü bana dönmesi ile ne yapacağımı bilemedim. Ayağa kalkıp bana doğru hızla yaklaşırken şok cihazını karın boşluğuna getirerek bastım. "AH!" O yere yığılırken benim tek isteğim yüzünü görmekti. Hızla şapkasına atıldığımda eliyle şapkasını tuttu. "Dur!" derken ben hala şapkasını çekmeye çalışıyordum. Olacak gibi değildi. Hızımı alamayıp üstüne çıktım ve bu sefer ağzındaki maskeye daldım. O şapkası için savaşırken ben maskeden kurtulmuştum.
"Senin olduğunu biliyordum." deyip maskeyi yüzüne fırlattım ve ayağa kalktım. "Herbert, ne yapıyorsun?" dediğimde başını yere vurup ofladı. "Neden evimdesin? Neden plakları çalıyorsun?"
Onun kalkmasını beklerken kollarımı gövdemde birleştirdim. Ağırlığımı tek bacağıma vererek karşısında durdum. "Herbert, görebiliyorum seni. Kalk artık." dedim.
Herbert'ından tekrar büyük bir oflama çıkarak ayağa kalktı. Şapkasını çıkartıp iki eliyle önünde tuttu. "Özür dilerim, Bayan Heimdall."
"Özür, güzel başlangıç. Şimdi diğer kısımlara geçelim istersen." Bakışlarını yerden kaldırmıyordu. "Beni öldürme gibi bir düşüncen var mı?" demem ile başını kaldırdı.
"Asla! Asla öyle bir düşüncem yok. Sizi korumak için buradayım." Evet Herbert, dökülüyorsun.
"Beni neden koruyorsun ya da neyden?" dediğimde bakışları tekrar yere indi. "Böyle anlaşamayız. Otur." dedim ve koltukları gösterdim. İlk önce tereddüt etti. Etrafa bakarken cama odakladığında şok cihazını ona doğru tuttum. "Eğer buradan kaçarsan ya şok cihazını yersin ya da peşine polis takarım." dedikten sonra kitaplığa yürüdüm. Kitapların arasına yerleştirdiğim telefonumu çıkarttım. "Kanıtım da var."
Herbert ellerini kaldırdı ve koltukta yerini aldı. "Zaten bir gün olacaktı."
"O gün, bugünmüş." dedim ve karşısındaki koltuğa oturdum. "Nereden başlamak istersin?"
"En baştan." dedi ve öne eğilerek dirseklerini dizlerine yasladı. Ellerini birleştirerek bana baktı. "Bir anda başlasam olur mu? Çünkü nereden, nasıl başlanır bilmiyorum." dediğinde başımla onu onayladım.
"Büyükbaban ve babam arkadaş." Evet, hızlı bir başlangıç oldu. Koltukta kendime rahat bir pozisyon bulup bacağımı diğer bacağımın üstüne attım. Dirseğimi dizime yaslayarak avucumun içine çenemi yerleştirdim.
"Büyükbabanın babamdan bir isteği varmış. Senin hakkında." Cümlelerini kesmeden ve onaylayarak dinliyordum. "Ama babam, büyükbabanın dileğini gerçekleştiremeden vefat etti."
"Üzgünüm." dedim sadece. O ise ellerini çözerek biraz dikleşti. "Sıkıntı değil, hastaydı." duraksadıktan sonra devam etti. "O dilek, bana geçiş yaptı. Şimdi ben yerine getiriyorum."
"Ne istedi?" dedim merakla.
"Diğer evrenden haberim var. Babam, vefat etmeden önce her şeyden bahsetti. Büyükbaban ile konuştuklarını tek tek anlattı ve senden bahsetti." demesiyle derin bir nefes aldım.
"Büyükbaban, senin diğer evrene götürmek istiyormuş fakat bazı sebeplerden dolayı gerçekleştirememiş." dediğinde bazı sebeplerden birinin ölmesi olduğunu anlamıştım. Bu sefer ağlamak yerine ellerim titremeye başlamıştı. Bazı şeyleri öğrenmek vücuduma iyi geliyordu, herhalde.
"Evreni senin için saklamış. Senin bulmanı istemiş. Bu yüzden belirli şifreler koymuş." dedi eliyle camları, plakları göstererek.
"Madem biliyordun, gelip her şeyi anlatsaydın. Evreni daha kolay bulurdum." dedim alaycı tavırla.
"Öyle olmuyor işte. Büyükbaban senin bulmanı istedi." dedi beni göstererek. "Bu kadar süreceğini bende tahmin etmezdim." dediğinde yanımdaki kırlenti ona fırlattım.
"Sen bana salak mı diyorsun?" telefonumu çıkarttım. "Bu salak seni hapishaneye sokabilir." dediğimde gülmeye başladı. "Şifreler, çok kolaydı ya zaten." diye mırıldandım.
"Sakin ol." dedi ellerini hafifçe kaldırarak. "Şifreleri fark etmen uzun sürdü sadece. Sonrasını hallettin." dediğinde başımla onayladım. Bu hareketime güldü. "Devam ediyorum." dedi. Elimle devam etmesi için izin verdim.
"Şifreleri gördün ve çözmeye başladın. Ben ise seni hep izledim." Camı gösterdi. "Her seferinde ne kadar ilerlediğini gözlemledim."- duraksadı- "Sakın sapık olduğumu düşünme."
"Çok geç." dedim gülerek. Eliyle alnını ovuşturdu. "Yapacak bir şey yok, görevini yaptın." dedim.
"Her neyse." derin bir nefes verdi. "Kağıtları, ben bıraktım. Bulman için büyükbabanın bıraktığı notlardı. Ben sadece önüne koydum. Diğer evrene geçtiğini görünce ise çalışma odasında geri dönmeni bekledim."
"Donna'yla sen konuştun." dediğimde başını salladı. "Sesimi nasıl benzettin?"
"İncelttim ve birkaç öksürük." dedi ve geriye doğru yaslandı. Başarmanın edasıyla kollarını iki yana açarak koltuğun yaslanma yerine koydu. "Bu konuda iyiyim."
"Peki... Sen niye gitmedin? Diğer evrene."
"Benim değil senin gitmen gerekiyor. Babam bunu yüz kere söyledi." derken göz devirdi.
"Babanın da diğer evrenden haberi vardı. Benim oraya gitmem için elçiydi." Ben kendi kendime konuşurken o da bir yandan beni onaylıyordu. "Ama o götüremedi sen bana yardımcı oldun." Bir müddet yaşadıklarımı düşündüm.
"O zaman plağımı niye çaldın?!" Biraz sesim yüksek çıkmış olabilir ki kollarını tekrardan önüne getirdi ve parmağını dudaklarına götürerek susmam için işaret etti.
"Onu da büyükbaban dedi." fısıldayarak konuşmuştu.
"Neden böyle bir şey desin? Açıklama yok muydu?" derken gözlerine bakıyordum. Yavaşça bana yaklaşmaya başlayınca bende ona doğru yaklaştım.
"Yok, dipnot olarak belirtmemişler." dedi fısıldayarak. Bunu demesiyle koluna hafifçe vurdum. "Dalga geçme benimle." dedim.
"Benim düşüncem, sana düşünmen için zaman verdi. Olanlara hemen alışamazsın, sonuçta. Düşünmen, bazı şeyleri tartman gerekiyordu."
"Ya o kadar iyi bir fırsat oldu ki kafayı yiyecektim." dedim. "Peki Herbert, babanla büyükbabamın arkadaş olduğunu kanıtla." diye devam ettim bir anda. O da şaşırmış olacak ki gözleri büyüdü.
"Her şeye tamam, ona mı inanmadın?" dediğinde kendimden emin bir şekilde başımı salladım. İçinden sabır çeker gibi hafifçe ayağa kalktı ve arka cebinden telefonunu çıkarttı. Birkaç şeye dokunduktan sonra telefonu bana çevirdi.
Büyükbabam ve yanında duran adam... Adam, tanıdık geliyordu. "Baban, buraya gelir miydi?" dedim. "Evet." dediğinde telefonu elinden aldım ve fotoğrafı inceledim. Evet, simasını hatırlıyordum. Bu odada konuştuklarını, benimle satranç oynamıştı.
"Babanı hatırlıyorum." dedim. Bakışlarımız buluştu. "İyi biriydi." dedim. Bakışlarını benden çekerek kitaplara bakmaya başladı.
"Peki neden ben? Bunun hakkında bir dipnotun var mı?" dedim gülerek. O da gülümseyerek bana döndü.
"Bir dipnot yok fakat babam senin o tarafa gitmen de çok ısrarcıydı. 'O kızı oraya götür.', 'Ne olursa olsun, oraya gitsin.' deyip durdu." Telefonu ona geri uzattım.
"Benim tekrar gitmem gerekiyor, o zaman." dedim. "Evet." diye cevap verdiğinde düşünmeye başladım. Gitmem gerekiyordu. Orada olmam gerekiyordu.
"Benimle gelmek ister misin?" diye sordum.
"Birinin arkanı kollaması gerekiyor, Leydim. Bu benim görevim."
"Herbert, ya benim oraya gitmemem gerekiyorsa..." Ayağa kalktım. "Siz beni zorla gönderiyorsanız." deyip parmağımı yüzüne doğru salladım. Parmağımdan tuttu ve aşağıya indirdi. "Fazla şüphecisiniz." derken omuzlarını silkti. "Normal karşılıyorum." diyerek ekledi.
Bu sefer kendimi, çaprazında kalan tekli koltuğa attım. Başımı ellerimin arasına alarak, dirseklerimi dizlerime koydum. "Ne kadar zor, biliyor musun?"
"Bende ilk duyduğumda öyle olmuştum ama sonra alışıyorsun." dedi ve gülmeye başladı. Saçlarımın arasından ona baktım.
"Acaba delirdiğin için mantıklı geliyor, olabilir mi?" dedim. Başını koltuğun yaslanma kısmına koyarak tavanı izlemeye başladı. "Olabilir." dedi.
Oflayarak tekrar kafamı gömdüm. "Ne yapacağına karar vermelisin ve plağı bulmalısın." dediğinde güldüm. Saçlarımın arasından bakmaya başladığımda bu sefer parmağını bana doğru o uzattı. "Yalandı dimi."
"Beyazından." dedim ve başımı kaldırdım. Hararet ile konuşmaya başladım. "Söylemesem bunları öğrenebilir miydim?" Öfke dolu bakışlarla bana bakmaya başladı. "Bakma öyle." desem bile gözlerindeki öfke gitmedi. Gözlerini kapatarak sakinleşmeye çalıştı.
"Ne kadar korktum, biliyor musun?" dedi.
"Bir şey yok. Geçti." deyip teselli verircesine koluna hafifçe vurdum.
İkimizde bir süre konuşmadık. Benim kafamın içindeki çoğu şeyin cevabı oluşmuştu. Benim diğer evrene kesin gitmem gerekiyordu ama bu tarafı da halletmem gerekiyordu. Aklıma gelen düşünce ile bakışlarımı Herbert'a çevirdim. Sinsi sinsi gülmeye başlayınca kaşları çatıldı. "Ne düşünüyorsun?"
Kendime çeki düzen vererek oturma pozisyonumu dikleştirdim. "Şimdi ben diğer evrene gideceğim. Sende beni burada idame ettirmen gerekiyor."
"Tamam zaten görevim o." dedi.
"Ama bir hafta." dediğimde gözleri açıldı. "Nereye göre bir hafta?" dedi.
"Buraya göre." dedim ve parmağımla aşağıya doğru işaret ettim. "Şimdi bak, hemen hayır deme."
"Ne zaman diyeyim?" dedi başını yana eğerek.
"İşin bu değil miydi senin?" dedim ve kaşlarımı çattım.
"Alfheim var. Onu kimseye bırakamam." dediğinde başımla onayladım.
"Zaten onu bırakmayacaksın. Sadece benim telefonumdan aileme fotoğraf atacaksın. Ben tatildeymişim gibi." cümlemin sonunda mantıklı gelmiş olacak ki devam etmemi istedi.
"Şimdi ben arkadaşlarımla tatile gidiyormuş gibi ortam hazırlayacağım. Telefonumu sana vereceğim. Malum diğer tarafta internet çekmiyor." dediğimde güldü. "Ben ara tatil gelene kadar bazı yerlerde fotoğraf çekineceğim. Sende onları bizimkilere atacaksın." cümlem bitince anladığına dair işaret vermesini istedim. Başıyla onayladığında devam ettim. "Ben ise buradan diğer evrene geçeceğim. Odanın kapısını kilitleriz."
"Büyükannen, odaya girmez mi?" dediğinde duraksadım. Evet kilitlesek bile kapıyı açmak ister ve içeriye girer.
"Peşime kapıyı kapatsak?" diye sordum.
"Bana zaman verirsin bende o zaman gelirim ve kapıyı açarım." diye bana çözüm ürettiğinde gülümsedim. "Yani en mantıklısı o." diye devam ettirdi. Bana göre de öyleydi.
"Evet, benim için bir hafta sonra gelir, kapıyı bana açarsın. Bende diğer tarafta günleri sayarım." dedim.
"Aradaki farkı biliyor musun?" dedi şaşkınlıkla.
"Gittiğimde orada üç gün kaldım. Buradaki üç saate denk geldi. O zaman saat-gün hesabı yapacağız." dediğimde beni onayladı.
"Bir hafta ise... Orada 168 gün olur." Gözlerimi şaşkınlıkla açtım. "Bu kadar çabuk hesaplamış olamazsın." dedim gülerek.
"Matematiğim iyidir."- durdu ve düşündü.- "Gitmeden çizelge hazırlayalım. Oraya gittiğinde onu işaretlersin." dedi. Mantıklı gelen düşüncesi ile heyecanlanmaya başladım. "Evet. Mükemmel." dedim ve elimi havaya kaldırdım. O da beşliğime karşılık verdi.
"İyi ekip olduk." dedi gülümseyerek. "Evet, olduk herhalde." dedim aynı şekilde gülümseyerek. İkimizde o esnada yapacağımız planı düşünmeye başladık. Sessizce kafamızın içinde dönen planın, çıkaracağı sorunlara çözümlerini arıyorduk. Eli çenesindeyken bana döndü.
"Başka bir şey öğrendin mi? Diğer evren hakkında." dediğinde başımı salladım.
"Krallıkla yönetiliyor. Birçok köy var." ben cümle kurdukça beni dikkatli dinliyordu. "Krallıkta sıkı yönetim varmış. Köylerde gezen krallığa ait ajanlar varmış."
"Çok iyi." dedi hayretle. "Yani... Dışarıdan bakıldığında." diye düzeltti kendisini.
Güldüm ve konuşmaya devam ettim. "Büyücü, koruyucu ve okuyucu adlarında olan üçlüye önem veriyorlarmış. Ormanı yönetenler onlarmış fakat artık yoklarmış ve yenileri de gelmemiş." dediğimde kaşlarını çattı.
"Bu kadar karışık olduğundan emin değilim. Sanki anlatman da..." diye devam edecekken çatık kaşlarımı görünce sustu. "Çok iyi, anlatman acayip iyi." geri vites atınca gülümsedim.
"O zaman seni oraya hazırlıklı gönderelim." dediğinde başımı yana eğdim. "Nasıl yani?"
"Bu kadar karmaşanın arasında seni orada yerler." Haklıydı. Küçük çocuklar bile ok ve kılıç kullanabiliyordu. "Ne götürebilirim ki?"
"Silah?" diye öneri sunduğunda 'ciddi misin?' der gibi baktım. "Neden olmasın?"
"Gittiğim dönem, buna hiç hazır değil. Beni direkt cadı diye asmalarını istiyorsun herhalde." dedim. Çenesini avcunun içine koyarak düşünmeye başladı. "Başka?" kendi kendine konuşup düşünürken bende neleri götürebileceğimi düşündüm.
"Kıyafetim var. Önünde ise küçük bir kese. Onun içine ne koyulur, bilmiyorum." düşünmeye devam ettik. "Küçük bir bıçağım var." dedikten sonra bana sinsi bakışlarını attı. Masanın üstüne koyduğum şok cihazını gösterdi. "Buna ne dersin? Kese dediğine şeye sığar mı?" dedi.
"Sığmasına sığar da ya yakalanırsam?"
"Ölmenden iyidir." dediğinde kaşlarımı kaldırdım. Benim yüz ifademi görmüş olacak ki tekrar konuştu. "Yani, ölüme yakınlaşabilirsin. O zaman kullanırsın."
"Herbert, ben 165 gün..." Sözümü kesti "168" dedi.
"Tamam işte 168 gün, ya yaşayamazsam. Kapıyı bana 168 günün sonunda açacaksın. Ondan önce açman gerekirse?" dediğimde kendi kendime panik haline girmiştim.
"Orada birilerini tanımışsındır, herhalde." dedi.
"Evet, var tanıdıklarım."
"Tamam, onların yanından ayrılma. Başını belaya sokma. Bu sadece tedbir diyelim." dedi. Başımla onu onayladım. Yine düşüncelere dalmışken kendimi o kuyudan çıkardım ve ona döndüm.
"Tamam o zaman sen git." dedim bir anda. "Çok ses yaptık. Yarın yine yanına uğrarım." dediğimde başını salladı. Ayağa kalkıp cama doğru yöneldiğinde bende onunla ilerledim. Camı açacağı sırada durdurdum. "Bacağın nasıl?"
Gözlerini devirdi. "Korkuttuğun için büyük bir çizik aldım ama şimdi iyi."
"Özür dilemeyeceğim." dedim kollarımı birleştirirken.
"Tahmin ettiğim gibi." dedi ve arkasını döndü. Camı açtığında kendisini aşağıya doğru sarkıttı. "Buradan atlamayacaksın dimi?" dedim. Bakışlarını benimle buluşturdu ve sonra çekti. Sağ bacağını arkaya doğru sallayıp ağaca denk getirdi. Ağacın dalına ayağını yerleştirdikten sonra sağ kolunu da atıp hızlı bir şekilde kalın dala tutundu. "İşte, bu kadar." dedikten sonra ağaçtan aşağıya doğru indi. Onun inişini görene kadar camdan onu izledim. İndiğinden emin olunca elini bana doğru kaldırdı. Ben de elimi kaldırdım ve yola koyuldu.
"Ah, büyükbaba." Çalışma masasına oturdum ve koltukta dönmeye başladım. İçimde bir heyecan vardı. Tekrardan diğer evrene gitmenin düşüncesi bile beni heyecanlandırıyordu. Tekrardan Livala, Maddox, Edwin ve Andres... Özlemiştim.
Telefonu cebimden çıkartıp tarihe baktım. Bu haftayı bitirdiğimiz zaman ara tatildi. İki gün... Sadece iki gün. Yüzümde oluşan büyük bir gülümseme ile odama geçtim. Yatağa yattığımda Herbert'ın anlattıklarını düşündüm. Yapboz parçaları oturmaya başlamıştı. Sadece neden diğer evrene gitmem gerekiyor, onu bilmiyordum. Onu da oraya gittiğimde çözecektim. Bunu yapabilirdim. Yatakta sağa döndüm. Yapabilirdim... Sola döndüm. Yapabilirdim... Tekrar sağa döndüm. Ya beni öldürmeye kalkarlarsa...
Bilge kadın, saniyeler içinde... Ah! Ok kafasına girmişti. Ondan bir sürü şey öğrenebilirdim ama yapamadım. Etraftaki kişilerle konuşmam gerekiyordu. Herkesten birer cümle alsam bile birleştirip bir şeyler bulabilirdim.
Günler su gibi akıp geçmişti. Yapılacak işlerim, çekilmesi gereken fotoğraflarım ve uydurulması gereken yalanlarım vardı. Annem ve babamla konuşup ikna etmem düşündüğümden kolay olmuştu. Büyükannem de ise biraz pürüzler çıkmıştı fakat onu da halledebilmiştim.
Telefonumda yüzlerce fotoğrafım vardı. Hepsini gün gün notlarıma kaydetmiştim. Böylelikle Herbert'ın işi kolaylaşmış olacaktı. Atılacak mesajlardan bazı örnekler bile bırakmıştım. İşimi şansa bırakamazdım. Onlara göre bir hafta olsada ben aylarca ortalıkta olmayacaktım.
Elbisemi son kez düzenledikten sonra Herbert'a döndüm. Pelerinim iplerini bağlarken konuşmaya başladı.
"Çok durmazlarsa sıkıntı büyük. Çabuk gitmen gerekiyor." dedi. Büyükannem ve Donna yan komşuya gittiklerinde eve gizlice girip çalışma odasına çıkmıştık. "Unutma, onlar istemese bile arada 'Ne yapıyorsunuz?' yaz." dedim ve telefonu Herbert'a verdim. "Fotoğraflardan istedikleri zaman atarsın. Dengeyi sağla." dediğimde oflayarak başını salladı.
"Tamam Leydim, aynen dediğiniz gibi yapacağım." Sırtındaki çantasından katlanmış kağıt çıkarttı. "Bu çizelgen, gece oldukça çizgi at. Aklını karıştırma."
"Anlaşıldı." dedim ve elindeki çizelgeyi aldım. Sırt çantasına tekrar elini atıp küçük bir fener çıkarttı. "Bunu da giderken kullan. Mağarada taşın arkasına, bir yere sakla." dedi. Gülümseyerek elindeki küçük feneri aldım. "Teşekkür ederim." dediğimde o da bana gülümsedi.
"Sırrını da çözmeden gelme. 168 günün var. Düzgün kullan." Sonunda bastırarak konuşmuştu. "Anladım." dedim.
Çizelgeyi kesemin içine koydum. "Gerçekten oraya aitmişsin gibi." dedi beni inceleyerek. "Bakalım, gerçekten oraya ait miyim?" dedim. Ellerini kollarımın yanına koydu. "İnanıyorum, elin boş dönmeyeceksin. Halledebilirsin." dedi. Yüzümde tebessüm oluşmuştu.
"Umarım, Herbert."- ellerinden kurtuldum.- "Hadi açalım şu kapıyı." deyip rafımın olduğu kitaplığa yöneldim. Öne gelen kitapları geri ittim ve odada çark sesi yankılandı. Bu sefer ki daha sesli gibiydi ya da o sesi beklediğim için net gelmişti. Çark sesi durunca gramofona yöneldim. Plağı ters yerleştirip çalmasını sağladım. Odanın içinde ses yayılmaya başladı.
Herbert'a baktığımda benim kadar heyecanlı duruyordu. Onun bu halini görünce güldüm. "Çok güzel." dedi. Şarkı bitince kitaplıklardan biri öne geldi. Herbert'ın yardımıyla kitaplığı kenarından çekerek açılmasını sağladık. Karşımızda o kapı duruyordu. Yaşam Ağacının işlemesi olan kapı. Araştırmalar yaparken karşıma çokça çıkan o ağaç. Kesemdeki anahtarı çıkardım ve kapının yanına ilerledim. Anahtarı deliğe geçirdikten sonra Herbert'a döndüm. "Dikkatli ol."
"Asıl sen dikkatli ol. Unutma, yanlarından ayrılmayacaksın. Başını belaya sokmayacaksın." dedi parmağını önümde sallayarak. "168 gün sonra görüşürüz." dedim. O ise karşılık olarak "1 hafta sonra görüşürüz." dedi gülümseyerek.
Arkamı döndüm ve anahtarı çevirdim. Her çevirişim de kalbimin hızı artıyordu. Kapıdan 'tık' sesi gelince tekrar arkamı dönüp Herbert'a gülümsedim. O ise el sallamakla yetindi.
Küçük feneri hazır hale getirip kapıyı açtım ve diğer evrene geçtim. Peşine kapıyı kapattım ve kilitlenme sesini duydum. Derin bir nefes alarak mağarada ilerlemeye başladım. Taşların üstünden geçerken aklıma gelen telefonumu gözlerim aradı. Yol boyunca hiç denk gelmemiştim.
Mağarada ilerlerken her adımımda daha iyi nefes alıyordum. Sanki yeni nefes almaya başlamış gibiydim. Mağaranın bitimine yakın, ağaçları görmeye başlayınca heyecanlandım ve adımlarımı hızlandırdım. Mağaradan çıktığımda ağaçlarla karşılaşınca yüzümde kocaman bir gülümseme belirdi. "Geldim."
İçime doğan huzur ile etrafa bakmaya başladım. "Eee? Nasıl bulacağım?" Olduğum yerde kısa süre kaldım. İlk önce el fenerini mağarada, kimsenin göremeyeceği bir yere sakladığımdan emin oldum. Tekrar mağaradan çıktıktan sonra mağaranın ağzında durdum. "Livala ve Andres'i en son..." deyip yönlerini hatırlamaya çalıştım. Gözümü kapatıp o anı kafamda canlandırdım. "Sağ." Karşı, hafif çaprazım da kalmışlardı.
Hızlı adımlarla o tarafa yöneldim. Ağaçların arasına daldım. Neyse ki hava karanlık değildi. Yoksa yerimden asla, hareket edemezdim. Dümdüz ilerlediğimizi hatırlıyordum. Bir yerde değişik hamleler yapmıştık fakat o kısımları hatırlamıyordum.
Etraftaki büyük yaprakları görünce Eitri ve Brokrr aklıma geldi. Seslensem acaba duyarlar mıydı? Ormanın her yerinde olabileceklerini söylemişti, Andres.
"Eitri! Brokrr!" diye seslenmeye başladım. Sesim ne çok yüksek ne de alçaktı. Yakınlarda ise duyabileceklerini bir tondaydı. Birkaç kere daha seslendikten sonra cevap gelmeyince, seslenmekten vazgeçtim.
Yürümeye devam ediyordum fakat nereye yürüdüğümü bilmiyordum. Ağaçların arasında gezinip duruyordum. Bu durumun beni telaşa sokması gerekirken olduğum yerden o kadar mutluydum ki gram telaş duygusunu hissetmiyordum.
Ağacın altında kalan büyük, kalın dalı görünce elime aldım. Bir şeyin karşıma çıkma olasılığı yüksekti. En azından kendimi koruyabilirdim.
O kadar çok yürümüştüm ki ayaklarım ağrımaya başlamıştı. Karşıma çıkan biri de yoktu. Yaklaştığımı hissettiren bir mekânda yoktu. Bir ağacın altına oturdum. Hava kararmak üzereydi ve ben ormanın ortasında kalmıştım. Geceyi nasıl geçirecektim?
"DEH!" sesini duymam ile irkildim ve ağacın gövdesini kullanarak gelen sesin zıttı yönünde saklandım. Bir anda siyahlara bürünmüş beş kişi görüş alanıma girdi. Ne olduğunu anlamaya çalışırken hızlarını yavaşlattılar.
"Şövalye Evan!" diye bağırdı en öndeki. "Nerede o?" diyerek yanındakine döndü.
"Görmedim efendim." dedi yanındaki. Aralarında uzun soluklu bir tartışmaya girdiler. Kim olduklarını anlamaya çalışıyordum. Yüzleri tanıdık gelmiyordu. Büyük ihtimalle, Misgardlı değillerdi. Peki kimlerdi?
Daha iyi görmek için eğildiğimde ensemden tutulduğumu hissettim. Lütfen, dala takılmış olayım. Lütfen... Başımı yavaşça sağa çevirdiğimde siyahlar içinde olan biriyle karşı karşıyaydım. "Merhabalar, küçük hanım." Hızla koluna vurdum ve kendimi çektim.
Kendimi çekmem ile ağacın arkasından çıkmıştım. Yerde sürünerek geriye doğru gidiyordum ki atların beni fark etmesiyle seslerinin yükseldiğini duydum.
"Şövalye Evan! Bu da kim?" Arkadan yine aynı ses yükselmişti.
Evan ayağa kalktı. Kılıcını çıkartıp bana doğru uzattı. "Bende bilmiyorum. Kimsiniz?" dedi. Konuşurken ki tavrı oldukça sinir bozucuydu. Alaycı bir tavrı vardı.
"Laila." dedim sadece.
Arkamda kalan kişi, atından atlayıp yanıma gelmişti. "Hanımefendi nerelisiniz?" dedi. Evan'a göre daha nazik olduğu kesindi. Evan'a kılıcını yerine koyması için eline vurdu. Evan, gülerek kılıcını yerine yerleştirdi. Nazik olduğunu düşündüğüm adam, bana dönüp elini uzattı. "Ormanda yalnız gezmek tehlikelidir. Hele hele kontrol zamanında."
Bana uzattığı eli tutmayarak ayağa kalktım ve elbiseme yapışan yaprakları temizledim. Köyü soruyorlardı. "Misgardlıyım." dedim. Evan'ın kaşları çatıldı.
"Az önce oradan çıktık. Neden yeriniz de değildiniz?"
Etrafa bakmaya başladım. "Hava güzeldi. Yürüyüşe çıktım."
"Kontrol zamanında?" dedi diğer adam, şaşkınlıkla. Sadece başımı salladım. Göz temasını kurmaya çalışıyordum. Bunlar büyük ihtimalle Livala'nın bahsettiği kişilerdi. Zırhlılar...
"O zaman şöyle yapalım." dedi ve bana doğru yaklaştı. "Size yürüyüşünüz de eşlik edelim ama saraya doğru." dediğinde gözlerimi açtım.
"Benim Misgard'a gitmem gerekiyor. Beni bekliyorlar." dediğim an Evan, büyük bir kahkaha attı. "Komik olan ne?" dedim bir anda. Sinirimi bozmuştu.
"Kimsenin seni beklediği yok. Bekleselerdi, bize haberdar ederlerdi." dedi Evan, yüzündeki itici ifadeyle.
"Tamam, beni oraya götürün. Bakalım beni bekliyorlarmıymış?" diye öneri sundum fakat önerimden hiç memnun değillerdi.
"Şöyle yapalım hanımefendi, biz sizi sarayımızda misafir edelim. Misgard'dan birini göndermelerini isteyelim." dediğinde gerçekten nazik olduğuna kanaat getirmiştim. Diğerine baktığımda iticilik akıyordu, yüzünden.
Fikir aslında kötü değildi. Burada geceyi geçirmektense insanların olduğu bir yerde geçirmek daha iyiydi. Hem Misgard'dan biri geldiğinde beni tanıyabilirdi ama tanıdıklarımdan olmalıydı.
"Ama..." dedim. "Misgard'dan gelecek kişi Andres veya Edwin olsun."
"Başka isteğiniz?" dedi Evan.
"Büyük ihtimalle yönetici gelir." dedi nazik olan. Onunla konuşurken ki oluşan tebessümüm Evan'a dönünce sönüyordu. "Tamam." dedim sadece. Conroy'da beni tanıyordu, sonuçta. Eliyle önden geçmem için işaret edince arkamı dönüp diğer atlıların yanına yürüdüm.
Hepsi siyahlara bürünmüş, üzerlerindeki zırhlarla oldukça korkunç gözüküyorlardı. Atların oraya gelince bekledim. Evan yanıma doğru geldi. "Atla, hadi." dediğinde sadece ona baktım. "Ben onunla gideceğim." deyip diğer zırhlının yanına yürüdüm. Arkada kalan Evan'ın kahkaha sesini duydum. "Şuna bak bir de adam seçiyor. Net kaçak, bu. Böyle cesaret zordur."
Bilerek yüksek sesle konuşuyordu. Yine mi kaçak olmuştum? Başa mı sarıyoruz?
Diğer sakin olan zırhlının yardımıyla arkasında yerimi aldım. "Hah? Kaçak olsam sizinle mi gelirim?" kendi kendime konuşuyordum ki at hızla hareket etmeye başladı. Ben ise düşmemek adına önümdeki zırhlıya sarıldım. Bu nasıl hızdı? Serinliğin nefesimi kesmesini biraz özlemiştim fakat şu an canımı acıtıyordu. Livala'nın verdiği pelerine bir kez daha minnettar olmuştum.
Ağaçların arasından hem hızlı hem de hiçbir şeye değmeden geçebiliyorlardı. İnanılmaz derece atı sürebiliyorlardı. Yanımdan hızla geçen diğer zırhlılarla birlikte bizde daha hızlanıyorduk. Şu an yanlışlıkla elim kaysa, kesinlikle ölüydüm. Herbert, üzgünüm ilk günden öldüm.
Kısa bir yolculuk sonrası at yavaşladı. Yavaşlamasıyla nefes alışverişim normale dönmüştü. At hızla giderken yüzüme vuran rüzgârdan, sürekli nefesim gidiyordu. Neden yavaşladığımızı anlamak için başımı, zırhlının sırtından kaldırdım ve yana doğru eğildim. "İnanılmaz."
"İlk defa mı görüyorsun?" dedi zırhlı. Sesli mi söylemiştim?
"Hayır, şu an ayrı bir güzel gözüküyor." diye geçiştirdim.
Karşımda taştan, kocaman bir köprü duruyordu. Taşları sanki tek tek seçilmiş ve yerleştirilmiş gibiydi. Renklerinin birbiriyle olan uyumu, üstünden geçeceğimiz nehrin rengi... Kartpostalın üstündeki manzaralardan bir farkı yoktu.
"Çift ön, çift arka." Evan'ın arkadan gelen sesi ile önümüze doğru geçti. Önümüzde Evan ile iki kişi olurken arkamızda da iki kişi vardı. Yanımıza da biri gelince hep beraber hareket etmeye başladık. Bu sefer sakin ve temkinli hareket ediliyordu.
Köprünün ortalarına doğru geldiğimizde nehre baktım. Keşke şu anı çekebilsem. Saatlerce bakabilirdim. Nehrin içinde olan kayalar, taşlar, suyun hareketliliğine hareket katıyorlardı. Taşların aralarından süzülen suyun soğukluğunu buradan bile hissedebiliyordum.
Köprünün sonuna gelindiğinde tekrar aynı hıza çıkılmıştı. Ben ise başımı tekrardan zırhlının sırtına yasladım.
Yolculuk sırasında, üşümeyi ve artık Misgard ile kavuşmayı düşündüm. İlk günüm bu şekilde geçecekse geriye kalan 167 günü merakla bekliyordum.
Krallık ile tanışacak olan Laila'yı acaba neler bekliyordu?
Aklındaki soruların cevaplarını krallıkta bulabilecek miydi?
Ya da sorularının yanına yeni sorular mı gelecekti?
