1. bölüm · Ölü Krallık

BÖLÜM 1

B S

My Wild Love – The Doors 🎶

Sisli, boğucu bir hava ormanı ele geçirmişti. Ağaçlar, yapraklarını kaybederek sert kişiliklerine bürünmüştü. Kaybettikleri yaprakları yerlerde canlılıklarını kaybederek kurumaya durmuş. Her bir adımda oluşan hışırtı, ormanın içerisinde yankılanıyordu. Ormanda huzur, artık yoktu. Bu sisli günlerden uzun zamandır kurtulamamışlardı. Hafif rüzgarla ağaçların üzerinde kalan son yapraklarda yerle buluşuyordu.

Kadın ayaklarını yere temkinli bir şekilde basarak oluşan sese engel olmaya çalışıyordu. Bu durum onun yüzünde hüzünlü bir tebessüm oluşturmuştu. Çok kısa süre önce bu ses için, çocukları ormanın içerisine gider. Sepetlerine yaprakları toplar ve köyün avlusuna getirip danslar ederlerdi. Şimdi ise o ses mutluluk dansı yerine ölüm dansına dönüşebilirdi.

Eski hallerine geri dönebilecekler miydi? Çocuklar ateşin başında dans edebilecekler miydi?

Dalın çatlama sesini duyan kadın, kafasını kaldırıp önündeki şövalyeye baktı. Şövalye olduğu yerde durakaldı. Uzun bir süre başka ses var olup olmadığını kontrol ettiler. Hepsi tetikte etraflarını inceledi. Etrafta ne ses ne de birileri vardı. Dört savaşçı mağaranın girişinde soluklanmaya karar verdiler. Üçü taşların üzerinde kendilerine yer belirlediler. Şövalye ise ne kadar yaklaştıklarını görmek adına ayakta, ağaçların arasında duruyordu.

"Çok vaktimiz yok. Ne yapmanız gerekiyorsa hemen yapmalısınız." Şövalyenin bu sözüyle okçu ayağa kalkıp konuşmaya başladı.

"Efendim, yapmanızı istiyorum."

Aralarındaki kadın, ne olduğunu anlamayıp yanındakilerinin yüzünü inceledi.

"Emin misin?" diye sordu. Sırtındaki sadağını indirdi ve yayını önüne aldı. Kafasını sallayarak efendisine onay verdi. Kadın hala ne olduğunu anlayamamış bir şekilde eğilen okçuyu izliyordu.

Baş büyücü, pelerinin içinden elini çıkardı ve kadına döndü. Kadın o zaman bir şeylerin farklı olacağını anlamıştı. "Hayır, lütfen." Sesi kısık ve yavaş çıkıyordu. Etraftaki sesler yükselmeye başlamıştı. "Çabuk olmanız gerekiyor. Yaklaştılar." dedi şövalye.

Kadın ayağa kalkıp okçunun yanında diz çöktü. "Bana bunu yapma. Şimdi olmaz." Konuşurken okçunun yüzüne baksa da okçu onunla göz teması kurmuyordu. Kadın ellerini okçunun yanaklarına koyup kaldırdı. "Uzun zamandır bunu düşünüyordun dimi." Okçu kafasını kaldırsa da hala gözlerinin içine bakamıyordu. Kadının gözlerinden yaşlar akmaya başladı. "Burayı, anılarımızı unutmak istemiyorum. Buna izin verme." Adam, o zaman gözlerini kadınla birleştirdi. Yanaklarındaki göz yaşlarını sildi. Kadın daha fazla ağlamaya başlayınca efendisine dönüp kafasıyla onay verdi. Baş büyücü ayağa kalktı. Kadının yanına geldiğinde kadın ayağa fırladı.

"Lütfen, lütfen..." kısık sesle diyebildiği tek şey buydu. Baş büyücü elini havaya kaldırdı. Birkaç mırıldanılmayla kadın hareket edemez hale geldi. Hem okçu hem de kadının göz yaşları dinmiyordu. Kadın daha fazla dayanamayıp yere çöktü. Etrafında dönen sisle artık bedeni yerle buluşmuştu. Vücudunu hareket ettiremiyordu. Okçu yanına çöktü. Kadının yüzünü sevdi.

"Çocuklara iyi bak. Sana ihtiyaçları olacak." dediğinde kadının gözlerinden son yaşları gelmeye başladı. Okçu kulağına eğilip "Seni seviyorum." dedi ve avucunun içine sarı bir çiçek bıraktı. Kadın göz yaşlarının yanaklarından akışıyla birlikte yavaş yavaş ortadan kayboldu.

Okçu kafasını eşinin gittiği yerden kaldıramamıştı. Omzuna dokunan bir el ile arkasını döndü. "Onun için en doğru kararı verdin."

Okçu, ayağa kalkıp efendisinin yanında durdu. "Üstesinden gelecektir. O güçlü bir kadın." Okçu sadece başını sallamakla yetindi. Şövalye koşarak yanlarına geldi. "Başlıyoruz."

Okçu sadağını yerden aldı ve yayını hazırladı. Baş büyücü, iki elini de hazır hale getirdi. Şövalye kılıcını ileriye doğru tuttu. Onlar için savaş başlamak üzereydi. Kimin kazanıp kimin kaybedeceği bilinmeyen bir savaş. Üç kişiye karşı bir ordu. Onlar için sayı olarak kaybettikleri çoktan belliydi. Peki, geriye kalanlar için savaş, kaç kişiye karşıydı?

Tek kişiye, tek düşmanları kendileriydi. Kendileriyle içten içe savaş halinde olacaklardı. Bilinmezliğin ortasında boşa yumruk savuruyormuş gibi.

Dört bir yanlarından sesler yükselmeye başlamıştı. Mağaranın dibinde kalan üç kişiye karşı gelen koca bir ordu. Üçü de sırtlarını birbirlerine yaslayıp kendi etraflarında yavaş ve temkinli bir şekilde dönmeye başladılar. Aralarından ilk konuşan okçuydu. "Ne olursa olsu-" demeye kalmadan gözlerinin önünde bir ok geçip yanındaki ağaca saplanmıştı. Burnunun üstünde hissettiği acıyla elini burnuna götürdü. Eline baktığında kan ile karşılaşmıştı. Bu normal bir savaş olmayacaktı.

Amaç, baş büyücüyü korumaktı. Tabi onlar hayatta kalabilirse...