8. bölüm · Ölü Krallık

BÖLÜM 8

B S

Gerçeklerle yüzleşmekten çoğu zaman kaçmışızdır. O durumu kabul etmemek ya da edememek... Zorlandığımızda en mantıklı, kısa ve çabuk olan yol, kaçmaktır. Her kaçış ise kapanmayan kapılar, bitmemiş cümleler, parçaları tamamlayan bir yapboz gibi kalacaktır.

Her parçasının bize ait olduğu hayatta, neden kaçmak istiyoruz? Benliğimizden, kendimizden neden uzaklaşıyoruz? Yüzleştiğimizde göreceğimiz gerçeklerden mi korkuyoruz? Peki o karşılaşacağımız şeyler bizi biz yapan şeyler ise... Yine kaçmayı tercih eder miydin?

The night we met - Lord Huron 🎶

--------------------

Her oynadığımda gıcırdayan yatakta ne kadar uyuyabiliyorsam o kadar uyudum. Sonunda pes ederek sırt üstü yattım ve bakışlarımı tavana çevirdim.

Bu dünyaya geleli ne kadar olmuştu? Ne kadar tuhaf bir soru... Ellerimi yorganın altından çıkartıp üstüne, göğüs hizamda birleştirerek yerleştirdim. Büyükannem gittiğimi fark etmiş miydi?

"Leydim, Laila Hanım çalışma odasında, çalışmaya devam edecekmiş." dedi Donna Leydisine.

Herhalde fark etmişlerdir. Uzun süredir buradaydım. Kütüphaneye girdiklerinde ya kapıyı görüp bu tarafa gelirlerse? Düşüncesiyle yataktaki büyük gıcırdama ile oturur pozisyona geldim. Endişeyle sağ tarafıma baktığımda Livala'nın uyuduğunu ve yerde yatan Maddox'un da aynı şekilde uyuduğunu görünce rahatlamıştım.

Ellerimi önümde birleştirip yaralarımda oluşan kabukları koparmaya başladım. Odanın kapısı tıklatılınca ayağa kalktım ve kapıyı araladım. Karşımda Brenda vardı. "Andres geldi." dediğinde başımla onayladım. "Geliyorum." dedim. Kapıyı kapatıp arkamı döndüğümde ikisi de oturur pozisyonda görmeyi tahmin etmiyordum bu yüzden hafif bir korku yaşamıştım. Sessiz bir şekilde konuşmaya başladım. "Niye ayaktasınız?"

Maddox, yorganını kaldırıp ok ve yayını aldı. "Bizde geliyoruz." derken Livala yataktan çıkmış üstüne kalın pelerinini alıyordu. "Annenizden izin aldınız mı?" diye sorduğumda ikisinin bana olan bakışıyla almadıkları oldukça belliydi. "Nasıl çıkmayı düşünüyorsunuz?"

Maddox omuzlarına aldığı ince kürkünü düzeltirken konuştu. "Bu bizim ilk evden kaçışımız değil."

"Niye böyle bir şey yapıyorsunuz?" derken Livala elindeki pelerinini bana uzattı. "Merak." deyip omuzlarını silkti. Sadece merak mıydı?

"Benim bu işten haberim yoktu." dedim pelerini önümden bağlarken. Bakışlarımı onlara çevirdiğimde başlarıyla onayladılar. Sanki iki küçük kardeşim varmış gibi hissediyordum.

Ben kapıya doğru yöneldiğimde onlar pencerenin kenarından atlamaya hazırlanıyorlardı. Kapıdan çıkacağım sırada Maddox'un sesini duydum. "Dikkat et." dedi. Kapıyı hafif açarak çıktım. Salondaki büyük koltukta Conroy oturuyordu ki beni görünce kalktı. Brenda sol tarafımda kalan mutfak kısmından çıkıp yanımıza geldi.

"Andres dışarıda." dedi Brenda. Başımla onu onayladım ve kapıyı açtığımda arkası dönük Andres'i gördüm. Bu sefer daha kalın bir pelerini vardı. Kapının sesini duyunca yüzünü döndü. Geceydi, etraf zifiri karanlıktı. Sadece ayın vurduğu ışık ile orman aydınlanıyordu.

Andres'in elinde tuttuğu gaz lambasını kaldırdı ve bana doğru yürümeye başladı. Merdivenlerin sonunda durup arkamda kalan Conroy'a başıyla selam verdi. "Sağ salim gidip gelin." diyen Conroy'a bir şey söylemeden elini bana doğru uzattı. Elini tutup merdivenlerden indim.

Dışarısı çok soğuktu. Döndüğümde kesinlikle Livala'ya pelerini verdiği için minnetimi sunmam gerekiyordu. Önümde ilerlemeye başladığında onu iki adım arkasından takip ediyordum. Bir an durunca ne olduğunu anlamak adına yanına geldim. Karşımdaki koyu kahverengi ata baktım. Saçları benimkinden çok daha iyiydi. Andres, gaz lambasını söndürdü ve atın yanındaki çantaya astı. Bana dönüp tekrar elini uzattığında ona baktım.

"Atla mı gideceğiz?" derken soğuktan sebep ağzımdan buhar çıkıyordu.

"Bir yere kadar, evet." dedi. Elini tutuğumda ellerimin şimdiden kızardığını gördüm. Gece sonunda umarım ellerimi kaybetmezdim. "Ben daha önce ata binmedim." derken ayağımı koymam gereken yeri gösterdi. "Şimdi kendini kaldır." deyip atın üstündeki ipleri tutmam için ayarladı. Kendimi yukarıya doğru kaldırdığımda diğer ayağımı atabilmem için yardım etti. Atın üstüne çıkınca yüzümdeki tebessümü silemedim. Çok güzeldi... Bakışlarımı aşağıda kalan Andres'e çevirdim. O da ayağını yerleştirip arkamda yerini alınca farkında olmadan nefesimi tutmuştum.

Yanlarımdan ellerini uzatıp atın iplerinden tuttu. Başını sağ tarafımdan yaklaştı. Nefesini hissettiğim de artık üşümüyordum. "Şimdi, sen ortadaki ipi tut. Sıkıca." dediğinde başımı salladım ve ipi sıkıca tuttum. "Güzel." dedi kısık bir sesle. Bir anda ipi çekip atı hızla hareket ettirince ufak bir çığlık atmış olabilirim.

Ağaçların arasında oluşan ince yolda o kadar hızlı gidiyorduk ki arada bir gözlerimi kapatıyordum. Hissettiğim soğukluk bu zamana kadar hissettiklerimin yanında hiçbir şeydi. Ciğerlerime kadar inen soğuk hava hem boğazımı yakıyordu hem de hoşuma gidiyordu. Hızlı gitmenin etkisiyle saçlarım uçuşuyordu. Gözlerimi açtığımda gördüğüm manzaralar tarif edilemeyecek kadar güzeldi. Ağaçların arasından sızan ayın ışığı, aralarında gezen ateş böcekleri...

Gözlerimi kapatıp rüzgârı, soğukluğu ve özgürlüğü içime çektim. Ata binmeyi en kısa zamanda öğrenmem gerekiyordu. Yüzüme düşen su damlasıyla gözümü açtım. Gökyüzüne baktığımda alnıma tekrar yağmur damlası düştü. "Yağmur başladı." diye bağırdım. Tekrar sağ tarafımdan yaklaştı. "Az kaldı." dedi.

Bir müddet daha ilerledikten sonra atı yavaşlattı. "Buradan sonra yürümemiz gerekiyor." dedi. At artık tamamen durduğunda ilk önce o indi ve benim inmem için yardım etti. "Teşekkür ederim." dedim. Bir şey demeden atın yanına astığı gaz lambasını tekrar eline aldı. "Tekrar nasıl yakacaksın?" dedim elindeki gaz lambasını işaret ederek. "Gittiğimiz yerden ateş ödünç alacağız." dedi.

Gaz lambasını elime verdi ve atın iplerinden tuttu. "Biz gelene kadar bekle." deyip atın başını sevdi. "Kaçmaz mı?" diye soru sorduğumda bana attığı bakışla kaçmayacağını anlamıştım. Gaz lambasını almak için elime uzandığında bakışları elimde kaldı. "Eldiven takmadın mı?"

Başımı iki yana salladım. "Bavuluma koymayı unutmuşum." deyip kendi yaptığım şakaya gülerken onun anlamsız ifadesiyle karşı karşıya kalmıştım. "Bir şey demedim." dediğimde, artık daha ince olan o yoldan ilerlemeye başladı. Ben de peşinde ördek yavrusu gibi onu takip ediyordum. O an aklıma Livala ve Maddox geldi. Hızla arkama dönüp etrafa bakmaya başladım. Kaybolmuşlar mıdır? Atla gideceğimizi biliyorlar mıydı? gibi sorularla kafam doluyken Andres ile çarpıştık.

Arkasını döndü. "Al." dedi ve elindeki şeye baktım. Elindeki kendi eldivenleriydi. İçimden ne kadar 'gerek yok.' demek geçse de elimdeki uyuşukluk artmaya başladığı için uzattığı eldivenleri aldım. "Teşekkür ederim." dedim. Eldivenleri elime geçirdiğimde bu kadar sıcak olmasını beklemiyordum. İçi yünle mi doluydu? Gözlerim kocaman bir şekilde ilk defa eldiven görüyormuş gibi incelerken Andres'in iki elinin arkama doğru gittiğini fark ettim ve başımı kaldırdım.

"Pelerinlerin içinde gizlidir." dedi ve pelerinin şapkasını çıkarttı. Başımı örtüp önüne döndü. Önümde kendi pelerinin içindeki şapkayı çıkartıp ilerlemeye devam etti. Elime geçirdiğim eldivenlerin sıcaklığının verdiği mutlulukla arkasından artık ördek gibi değil de Heidi gibi ilerlemeye başladım.

Kısa bir yürüyüş sonrası ağaçların arasında kalan yeşilliklerin arasında kalan evi gördüm. İçeride zayıf bir şekilde yanan gaz lambasını dışarıdan fark ediliyordu. Andres durdu ve bana döndü. "Burası." dedikten sonra başımı hafif eğip ağaçların arasına baktı. "Çıkın artık." dediğinde hızla arkamı döndüm. "Bir daha söylemeyeceğim." diye devam etti. Büyük yaprakların arasından ilk önce Livala sonra ağacın dalından bacaklarını sarkıtan Maddox atlayıp yanımıza doğru geldiler.

Maddox, oyunda sobelenen çocuğun buruk ifadesiyle konuştu. "Ne zaman anladın?"

Andres'in yanında duruyordum. Çocuklar ise karşımızda mahcup bir şekilde yere bakıyorlardı. "Asıl soru sizin burada ne işiniz var, Maddox?"- Maddox başını kaldırmadı. Andres bu sefer bakışlarını Livala'ya çevirdi.- "Livala?" Bakışları birbiriyle buluşunca Andres konuşmaya devam etti. "Maddox neyse de? Sen?"

"Üzgünüm Andres." dedikten sonra ellerini birleştirdi. "Evdekilere söyleme, lütfen." dedi yavru köpek bakışlarından atarken. Andres'in yüz ifadesini görmek için başımı çevirdiğimde asla mimik oynamıyordu. Araya girmem gerekiyor muydu? Emin değildim. Andres'in vereceği cevabı beklemek en iyisiydi. "Bu sizi kaçıncı yakalayışım?"

Maddox başını kaldırdı. Dudaklarını büzdü. "Biraz fazla olabilir." dedi. Andres'in kaşları kalktı. "Biraz mı? Fazla mı? En son yakaladığım da son demiştiniz." dediği an ikisinin de bakışları Andres'e döndü. Dokunsam ağlayacaklardı. Çocukları düşürdüğü hale bak.

"Ben dedim." diye ağzımda bir anda mükemmel bir cümle çıktı. Andres bakışlarını bana çevirdi. "Nasıl?" kaşları hafif çatılmıştı. "Ben dedim işte. Bu kadar." dedim ve kapıya yöneldim. "Girmiyor muyuz?" Konuyu uzatma... Lütfen uzatma...

Andres çatık kaşlarını benden çekip çocuklara çevirdi. "Bunu sonra konuşacağız." dedikten sonra benim yanıma geldi. Bana olan bakışlarını görmemek adına direkt başımı çevirip kapıyı çaldım. Kapının açılmasını beklerken asla onunla göz teması kurmuyordum. Sanki kurduğum an kılıcını çekip kellemi alacakmış gibi hissediyordum.

Kapı açıldığında karşımda beyaz saçları dağınık, aralarında birbirine girmiş örgüleri, üstünde kalın kumaştan oluşan fakat asla birbiriyle uyumlu olmayan parçalardan oluşan bir elbiseli kadın duruyordu. "Hoş geldiniz." dedi bizi görünce. Başını eğip arkadaki çocukları görünce ise konuşmasına devam etti. "Kalabalık gelmişsiniz."

Arkamı dönüp çocuklara baktım. Tatlı bir şekilde el sallıyorlardı. "Kendisi istemiş." Andres'in sesini duyunca ona döndüm. Eliyle beni gösterdiğinde yaşlı kadına döndüm. "Kusura bakmayın. Sıkıntı olmaz, umarım." demem ile kadın arkasına bakmadan içeriye girdi. Kapıyı girmemiz için açık bırakmıştı. Sıkıntı olmamasının mutluluğu ile Andres'e baktığımda derin bir nefes verdi ve içeriye ilk o girdi. Sinirlenmişti ama umurumda değildi. Gülümseyerek çocuklara döndüm. Onlarda bana gülümseyerek bakıyorlardı. "Hadi." deyip onların önden içeriye yolladım.

İçeriye girdiğimde sağ tarafımda pencerenin hemen önünde küçük bir masa vardı. Masanın üstündeki gaz lambası, dışarıya yansımasını gördüğüm gaz lambasıydı. Sol tarafımda ise küçük bir şömine kalıyordu. Çocuklar çoktan şöminenin önüne geçmiş, ellerini ısıtmaya çalışıyorlardı. Andres ise yaşlı kadının içerideki küçük odasının kapısında bekliyordu. Onların yanına doğru yürüdüm. Kadın beni görünce önündeki tabureyi işaret etti. Kapıya yaslanan Andres'in yanından geçerek tabureye oturdum.

Yaşlı kadın elini uzatıp bana baktı. Bende ne olduğunu anlamayaraktan elini sıktım. "Laila." dediğimde kadın elini çekip konuştu. "Onu ver." dedi belimdeki kesemi göstererek. O an anlamıştım ve hızla elimi keseye atıp mektup açacağını kadının eline bıraktım. Kadın arkasında kalan küçük masanın üstündeki gaz lambasının altında tutarak, mektup açacağını incelemeye başladı. Bende o esnada Andres'e döndüm. Kollarını birleştirmiş kapının kenarında yaslanırken yaşlı kadını izliyordu. Benim ona baktığımı görünce omuzlarını kaldırarak anlamadığını belli etmişti. Derin bir nefes alarak yaşlı kadına döndüm. İncelemesi bittikten sonra Andres'e döndü. "Kapıyı kapat."

Andres, kendisini de içeri alarak kapıyı kapattığında kadın 'cık cık' yaparak başını iki yana salladı. "Sen, dışarı da kal." dediğinde Andres durdu. "Sebep?"

"Dışarı da kal dedim." Yaşlı kadın söylediği cümlede her kelimeyi bastırmıştı. Andres bana baktı. Benden onay bekliyor gibiydi. Bu yüzden bende başımı salladım. "Kapının yanındayım." dedi ve çıktı.

Yaşlı kadına döndüm. Yüzündeki tebessümü bana da bulaştırmıştı. "Hendrik..."-duraksadı.- "Çok iyi bir dostumdu." dediğinde gözlerim dolmaya başlamıştı. Mektup açacağının üstündeki işlemeleri gösterdi. "Bu işlemeleri kendi yapardı." Sağ gözümden bir damla yanağıma düştüğünde ağlamamı durduramayacağımı anladım.

Arkasını döndü ve masanın altında kalan tahtalardan birini çıkartarak boşluktan tahta kutu çıkardı, kucağına aldı. İçinden küçük bir bıçak çıkardı. Üstündeki işlemeleri göstermek adına parmaklarını gezdirdi. "Bunu da o yaptı." deyip bıçağı bana uzattı. "Büyükbaban hayatımda gördüğüm en iyi zanaatkarlardan biriydi."

Tahta kutuyu kucağıma bıraktığında altında bir zarf olduğunu gördüm. 'Laila için...'

Zarfın üzerindeki yazıyı görünce artık göz yaşlarımın sınırı yoktu. "Büyükbaban senin için hazırladı." Kutunun içinden zarfı çıkarttım ama açmaya cesaretim yoktu.

"Büyükbabam?"-cümleme başlayamadan ağlamanın etkisiyle hıçkırık sesi çıkmıştı.- "Niye böyle bir şey yaptı?" Gözlerimi kadına çevirdiğimde o da ağlıyordu.

"Küçük Heimdall. En küçük Heimdall. Bilmediğin çok şey var." Taburesini bana yaklaşarak dizlerime ellerini koydu. "Hendri-" cümlesi bitmeden içeriye yayılan cam kırılması sesiyle birlikte yaşlı kadın başından yediği ok ile başı kucağıma düştü. Başın dizlerime değmesiyle geriye attım kendimi. Andres içeriye daldı. Ellerim titriyordu. "Andres?"

Yanıma çömeldi. "Gitmemiz gerekiyor. Laila?" Başımı ona çevirdiğimde o kapının diğer tarafındaki çocuklara bağırıyordu. "Hazırlanın hemen."

"Laila? Beni duyuyor musun?" İki eliyle yüzümü avuçlarının arasına aldı. Gözleri kocaman olmuş, korku, stres olumsuz olan bütün duyguları içinde barındırıyordu. "Laila! Gidiyoruz." demesiyle içeriye bir ok daha girerek kitapların arasına saplandı. O an ne olduysa hızla kalkıp yerdeki kutuya bıçağı ve mektubu koyup hızla odadan çıktım.

Çocuklarla birlikte evden çıkıp ağaçların arasına girdiğimiz an ev, alevler içerisinde kalmıştı.

"Hızlı olun!" diye bağıran Andres bir yandan beni kolumdan çekiyordu. Koşmaya çalışırken arkama bakmadan edemiyordum. Alevler daha hızlı büyüyordu ama arkamızdan kimse gelmiyordu.

Yolun bitimine ne kadar kaç kere sendelediğimi hesaplayamamıştım. Tek bildiğim elimdeki kutuyu asla bırakmadığımdı. Yolun sonuna geldiğimizi Andres'in atı ve yanındaki at ile anlamıştım. Andres hızla bana dönüp ata binmeme yardımcı olduktan sonra ata bindi. Yanıma baktığımda çocuklarında bindiğini ve hızlı bir şekilde hareket ederek önümüze geçtiler.

Buraya gelirken soluduğum havanın güzelliğini çıkartıyordum ama şimdi, ölmemek için birilerinden kaçıyorduk. Çocuklar önümüzden hızla ilerlerken peşine bizde o kadar hızla ilerliyorduk. Livala dikkatli bir şekilde atı sürerken Maddox, yayı hazırlayıp bize doğru çevirdi. "Andres, eğil." dediğinde Andres bir elini atın ipinden çekerek başıma koyup eğdi. Maddox'un hızla geçen okunun sesini duymuştum.

"Geliyorlar mı?" diye sorarken başımı hafif kaldırıp Andres'e baktım. "Hayır. Maddox sadece işaret bıraktı." dedi. Başımı önüme çevirdim. Artık normal hızımıza dönmüştük. Köyün sınırlarına girdiğimizde bizi kapıda Edwin bekliyordu.

"Kısa sürdü." deyip yanımıza doğru geldi. Andres hızlı hareketler ile attan indi. "Bilge kadın." derken elini bana uzattı ama bakışları hala Edwin'e dönüktü. Kutuyu diğer koluma alıp elinden tuttum ve attan indim. "Öldürüldü." Ayaklarım yerle birleştiği an Edwin'e döndüm. Yüzünde büyük bir şaşkınlık vardı.

"Nasıl oldu? Zırhlılar mı?" dedi Edwin. O sırada çocuklara baktım. Koşar adımlarla odalarının pencerelerine koşuyorlardı. Tam evin köşesine geldiklerine Livala durdu ve bana döndü. "Korkma." dedi. İkisi de ortalıktan kaybolunca diğerlerinin yanına gittim.

"Bence değillerdi. Sanki sadece.."- duraksadı.- "Korkutmaya çalışıyorlarmış gibiydi çünkü öldürmek isteselerdi çoktan kellemiz burada olurdu." Andres'in cümlesinin bitmesiyle dışarıya Brenda ve Conroy çıktı.

Edwin onlara döndü. Eliyle bizi göstererek "Saldırıya uğramışlar." dedi. Brenda adımlarını hızlandırarak yanımıza geldi. "Bir yeriniz de bir şey var mı?" Gözlerini üzerimde gezdirdi. Başımı olumsuz anlamda salladım.

"Kimler?" dedi Conroy.

"Bilinmiyor." dedi Edwin omuzlarını silkerek. "Bilge kadın, ölmüş." dediğinde Brenda şaşkınlıkla elini ağzına götürdü. Conroy'a döndü. "Ne yapacağız?" dedi ve eşinin koluna dokundu.

Conroy, kendi içinden düşünürken bizler onun ne söyleyeceğini bekliyorduk. "Edwin, Andres siz alanda kalın. Birazdan gün doğar. Şimdilik herkes evlerine dağılsın. Ull'u uyandırın. O da sizinle beklesin." deyip içeriye yöneldi. Brenda ile birlikte içeriye geçtiklerinde ikisi bana döndü.

"Sen de içeriye geç." dedi Andres. Başımla onu onaylayıp evin önüne geldiğimde durdum. Elimdeki eldivenleri çıkartıp geri Andres'in yanına döndüm. "Teşekkür ederim." dedim. Uzattığım eldivenleri aldı. Eline giyerken tekrar konuştum. "Dikkat et." dedim ve ona bakmadan arkamı dönüp eve girdim.

Conroy, salondaki koltukta dirseklerini dizlerine koymuş, ellerini çenesinin altına yerleştirerek bacaklarını sallıyordu. Brenda, elindeki bardak ile yanımdan geçerken gülümsedi ve bardağı eşine uzattı. Yanına oturdu. Elini omzuna koyarak omzunu sıvazladı.

Bardaktan bir yudum içtikten sonra Conroy bana döndü. "Laila, gel otur." dediğinde yanlarında kalan tekli koltuklardan birine oturdum. "Ne olduğunu bana detaylıca anlatır mısın?"

Başımı sallayıp konuşmaya başladım. "Yaşlı kadın, tek konuşmak istedi. Andres kapıda bekliyordu. Bana bilgi veriyordu. Bilmediğim çok şey olduğunu söyledi sonra tam bana bir şeyleri açıklayacakken..."- gözüm önüne gelen sahne ile kalakaldım. Elimle başımın yan tarafını göstererek- "Burasından ok girdi."

"Nasıl bir oktu? Ucundaki tüyü nasıldı?" diye soran Conroy'a verebileceğim bir cevabım yoktu. Brenda araya girdi. "Kız şoka girmiş, Andres ile konuşursun." İçimden Brenda'ya teşekkürler ederek ayağa kalktım. "Müsaadenizle." dedim ve odaya doğru ilerledim.

"Giderken elinde kutu yoktu." dedi Conroy. Arkamı geri döndüm. Brenda bana bakarken Conroy bana bakmıyordu. "Bilge kadın dediğiniz kişi verdi." Başını salladı. Brenda ise eliyle odaya girmem için işaret edince arkamı döndüm ve odaya girdim.

Çocuklar yataklarında yatıyorlardı. "Benim." dediğimde ikisi de ayaklandı. Livala yorganını kenara atarak yatağın ucuna geldi. "İyisin değil mi?"

"Asıl siz iyi misiniz?" dedim ve Maddox'un yer yatağının kenarına oturdum.

Maddox ellerini yana koyarak konuştu. "Bizim için sıradan bir gün. Zırhlılar hep böyledir."

"Andres, zırhlı olmadıklarını söyledi." dedim. Maddox, dikleşerek bana doğru biraz daha yaklaştı. Livala ise bacaklarını bağdaş yaptı. "Nasıl zırhlı değillermiş?" diye sordu Maddox.

"Bilmiyorum. Onlar olsaymış şu ana kadar kellemiz burada olurmuş." dediğim şeye kendim bile inanamıyordum. Elimle yüzümü kapatıp konuştum. "Nereye düştüm?" dedim sessizce. "Önümde kadın öldü." Ellerimi yüzümü sıvazlarken dizimde hissettiğim el ile ellerimi yüzümden çektim.

Livala ile göz göze geldik. "Biz yanındayız." Yer yatağında iki çocuktan az önce gözümün önünde ok ile ölen kadın için teselli alıyordum. İmkansızı hep zorluyordun ama bu biraz uçuk değil miydi Laila?

Başımı eğerek gülümsedim. "Hadi yatın." deyip ayağa kalktım. Üstümdeki pelerini çıkarttım ve yatağımın ucuna koydum. Yatağa geri girdiğimde yaşlı kadının yüzü gözümün önünden gitmiyordu. Yastığımın yanındaki kutuyu elime aldım. İçindeki bıçağı kenara koydum. Mektubu kutunun içerisinden çıkarttım. İçimdeki heyecanı ve korkuyu dindiremiyordum. Mektubu yırtmadan yavaş bir şekilde açtım.

Maddox odadaki gaz lambasını kapatmak için hareket ettiğinde onu durdurdum. "Ben kapatırım. Sen yat." dedim. Beni ikiletmeden yatağına geri döndü.

Mektubun içindeki kâğıdı çıkarttım. Derin bir nefes alarak katlı olan kâğıdı açtım.

"Sevgili Laila'm" İlk cümlede dayanamayıp başımı tavana çevirdim. Hayatımda okuduğum en uzun mektup olacaktı. Yutkunup bakışlarımı tekrar mektuba döndürdüm.

"Sana anlatacağım o kadar çok şey var ki, nereden başlayacağımı bilemiyorum." Keşke yüz yüze konuşup anlatabilseydin. Gözümden bir damla kâğıda düştü.

"İlk önce bu mektuba ulaştıysan olman gereken yerdesin. Mimir, sana mektubu teslim etmiş. Ona her koşulda güvenebilirsin. Aklına takılan ne var ise ona sorabilirsin." Başımı iki yana salladım. Artık soramam.

"Sen nasılsın? Köyü sevdin mi? Oradakilerle anlaşabildin mi?" dediğinde başımı sağa çevirip çocuklara baktım. Çoktan uykuya dalmışlardı. Gülümseyerek mektuba geri döndüm.

"Misgard, olman gereken ve kalman gereken yer orası. Oradan çıkmayacaksın. Bunu sakın unutma. Seninle en iyi şekilde ilgileneceklerdir ama en çok merak ettiğim kaç yaşında buldun?"

25 dedim içimden. On sene seni beklettim. Özür dilerim...

"Eminim ki bıraktığım şifrelerden dolayı bana çok sinirlenmişsindir. Hala çabuk sinirleniyor musun?" Göz yaşlarımı artık serbest bırakmıştım. İçimde tutmak istemiyordum. Bağırmak, haykırmak, büyükbabamı görmek istiyordum.

"Küçükken o sinirin yüzünden bir yapbozu bitiremezdin ama şu an büyümüş, sakin kişiliğe bürünmüş olduğunu hissediyorum. Güzelliğinden hiç şüphem yok.

Laila, güzel kızım, bulduğun bu evreni aile mirası olarak düşünmeni istiyorum. İlk başta alışman çok zor olacak. Vazgeçmek isteyeceksin, eve dönmek isteyeceksin. Bu senin kararın... Senin en iyi şekilde seçim yapabileceğini biliyorum. Güçlüsün, bilmediğinden daha fazla güçlüsün. Kendini bulman, sevmen, keşfetmen gerekiyor. Sadece benim bıraktığım şifreler değil hayatının her yerinde artık şifreler olacak. Vazgeçme... Dik dur, eğilme.

Krallık, karanlığa bürünmek üzere. Karanlık kalması için uğraşanlar var. İzin verirsek, küçük ışık süzmelerinden bile rahatsız olacaklar. Aydınlıktan korkup karanlığa saklanacaklar. Karanlıktan güç alacaklar.

Laila, dayan. Karanlığın içindeki o ateş böceğinin özgüveni ile ormanın içinde gez. Krallık, özgür insanları sevmez. Her şeyi elinde tutmaya çalışıyor. Bunu yazarken ki yaşayan kişiler şu an ne durumda olduğu bilmiyorum ama her şeyi bildiğine inandığın, güvendiğin kişiye 'Kutsal Üçlü'yü sor.

Krallık, Kutsal Üçlünün peşinde Laila. Baş büyücü, okuyucu ve koruyucu... Bu üçlüyü istiyor. Bu üçlü ile yaşam ağacını ele geçirecek. Eğer bu durum gerçekleşirse, krallık lanetlenecektir. Buna engel olmalıyım. Bu mektubu bu yüzden yazıyorum. Sen şu an bunu okuyorsan, engel olup olmadığımı bilemem ama kendimi koruyamamışım demektir.

Üzgünüm Laila'm. En güzel günlerinde yanında olamadığım için özür dilerim. Seninle daima gurur duydum ve duymaya devam edeceğim. Çoğu şeyi başardığına eminim. Bu evrende seni karşılamak, ormanda beraber gezmek, sana burayı tanıtmak çok isterdim.

Hoş geldin güzel kızım. Gizli evine hoş geldin..." Sonuna attığı imzasında parmağımı gezdirdim. İmzanın alt kısmına attığı tarih kaybolmasından iki gün önceye aitti.

Göz yaşlarımla ıslanan kâğıdı elimde tutmaya devam ederken dizlerimi kendime çektim. Alnımı dizlerimin üstüne koyarak daha çok ağlamaya başladım. Büyükbaba, seninle burada yaşamak çok isterdim. Ağzımdan kaçan hıçkırık ile dayanamayıp yataktan çıktım. Hava almam gerekiyordu. Kapıdan çıkmayı düşünsem de Brenda ve Conroy ile karşılaşma olasılığım yüksekti. Bu yüzden çocukların çıktığı gibi camdan dışarıya çıktım.

Pencerenin altına doğru çömüp sırtımı duvara yasladım. Dizlerimi kendime çektim ve kollarımla bacaklarımı sardım. Göz yaşlarım birbirini takip ederken başımı gökyüzüne çevirdim. Beni oradan izliyorsan büyükbaba, seni çok özledim. Yorulduğum zaman sana sığınmayı, benimle saatlerce dans etmeni, sorduğum saçma sorulara katlanıp anlam veremediğim verdiğin bütün cevapları çok özledim. Elimi tutmanı, kütüphaneni karıştırdığımda kızmanı, gülmelerimizi hepsini...

Yakın arkadaşın gözlerimin önünde öldü. Ne yapacağımı bilemedim. Özür dilerim. Başımı gök yüzünden çekip dizlerime geri gömdüm. Soğuğu yeni hissetmeye başlamıştım.

"Leydim?" Başımı kaldırdığımda Brokrr duruyordu. Büyük yaprakların arasında çıkarak yanıma geldi. "İyi misiniz?" dediğinde göz yaşlarım daha ne kadar artabiliyorsa o kadar arttı. Bir kere başlamıştım durdurmam imkansızdı. Yanıma gelen Brokrr'a döndüm. "Kabullenmek çok zor."

Küçük elini omzuma koyarak yüzüne acılı bir tebessüm yerleştirdi. "Her şeyin bir zorluğu vardır. Asıl zorluk, onun gerçekten zor olduğunu fark edebilmektir."-duraksadı- "Siz farkındasınız ve aşamayacağınız düşündüğünüz için ağlıyorsunuz değil mi?"

"Ya hiç aşamazsam?" dediğimde önündeki keselerden kolye çıkardı. "Aşmak zorunda değilsiniz ama alışmak, onunla yaşamayı öğrenmek zorundasınız." Kolyeyi havada tutarak konuşmaya devam etti. "Bu kolyeyi sevdiğim kıza takacaktım ama takamadım." Dolmuş gözler ile bana döndü. "Biliyorum ki o beni ağlarken görmek yerine hayatıma devam etmemi isterdi." Kolyeyi kesesine geri koydu.

"Acı senin acın, duygular senin duyguların. Onlar seni sen yapan şeyler. Kaybettiklerin senin kaybettiklerin... Şu an karşımda duran Leydi, bunlar sayesinde hayatın ne olduğunu öğrendi." Karşıma geçti.

"Gün doğmak üzere. Sizinle saatlerce sohbet edebilirdim ama yerimi alsam iyi olur." dedi ve yarım eğilerek selam verdi. "Teşekkür ederim Brokrr." dedim. Gülümseyerek ağaçların arasına ilerledi. Göz yaşlarımı elimle sildim. Büyükbabam da beni böyle görmek istemezdi. Gökyüzüne başımı çevirdim.

"Görmek istemezdin değil mi?" dediğim an yıldız kaydı. Şaşkınlık ağzım kocaman açılmıştı. Mesajını aldın, Laila. Odaya dönme vakti.

Laila, pencereden içeriye atlarken ağaçların arasından onu izleyen Andres'i fark etmemişti.

--------------

"Laila?" omzuma dokunan el ile uyandım. "Hadi herkesi alana çağırıyorlar." dedikten sonra Maddox, odadan çıktı. Elimi başıma koyarak uyandım. Ne zaman uyumuştum? Başım çok ağrıyordu.

Yataktan doğrularak yatağın ucuna koyduğum pelerini üstüme geçirdim. Odadan çıktığımda evde kimse kalmamıştı. Evden dışarıya çıktım. Geçen sefer ki yemekte olduğu gibi kalabalıktı fakat bu sefer herkes ayakta bekliyordu. Gözlerimi etrafta gezdirdim.

"Laila!" diyen Livala'yı görünce mutlu oldum. Burada tanıdığım insan sayısı sınırlıydı. Onları gördükçe kendimi güvende hissetmeye başlamıştım. Adımlarımı hızlandırarak yanına ilerledim. "Günaydın." dedim

"Günaydın. Babam konuşma yapacak. Dünkü olaydan sonra ne yapacağımızı söyleyecek." dediğinde kalabalıklığın nedenini öğrenmiş oldum.

Conroy, büyük ve kalın kütüğün üstüne çıkarak herkesin onu görmesini sağladı. Omuzlarındaki kürkü bu sefer diğerlerine göre daha büyüktü. Ayağındaki çizmeler daha kalın, elinde ise balta vardı.

"Misgard!" diye bağırdığında büyük bir uğultu ile geri cevap verdiler. "Birileri bizi korkutmak istemiş. Bilge kadını öldürmüş." dedi. Kalabalık bu sefer daha sesli bir şekilde ona cevap verdi. "Sıra bizde." deyip elindeki baltasını oynattı. "Ull ile gidecek olanlar, ormanın içerisinde gezintiye çıkacaksınız. Edwin ile olanlar, köyde kalacaklar." Herkes yine uğultu şekilde Conroy'u onayladı.

"Kendi orman sınırımızı geçmiyoruz. Bunu unutmayın." dedi ve elindeki baltayı havaya kaldırdı. "Misgard hazır!"

"Misgard hazır!" diye geri cevap aldı ve herkes bir anda hareket etmeye başladı. Livala elimden tutarak kenara çekti. Anlamayan gözlerle etrafa bakıyordum. Erkeklerin aralarında kadınlarda ok ve yaylarıyla onlarla gidiyordu.

"Savaş mı başladı?" diye sordum Livala'ya. Başını kaldırıp bana baktı. "Hayır, sadece gözetleyecekler. Bilge kadın bizim orman sınırımızın içerisindeydi. Onu öldürmek bizi tehdit etmek demektir. Şu an sınırlarımızın içinde gezip kontrol edeceğiz." dediğinde başımı salladım.

"Ya karşı tarafta bunu istiyorsa?" kaşlarını çatarak bana bakmaya devam etti. "Yani bunu her seferinde yapıyorsanız. Size pusu kurmuş olmasınlar." dediğimde güldü.

"Hayır Laila." dedi ve taşa oturmam için kolumdan tuttu. Taşa oturduğumda o da yanımdaki taşa oturdu. "Şu an bizim ormanın sınırları içindeyiz. Bu kadar köy nasıl bir arada yaşıyor hiç düşündün mü?"-duraksadı- "Krallığın koyduğu bazı kurallar var. Bunlardan biri de eğer sınırları içinden birini öldürürsen tehdittir. Bu tehdit, savaş istedikleri içindir. Tehdidi yaptıktan sonra alandan uzaklaşmaları gerekiyor. Bu yüzden bizi takip eden yoktu." dediğinde başımla onu onayladım. "Şimdi kimin tehdit ettiğini bulmak adına ormanın içinde gezecekler." Eliyle ilerimizde duran erkek kadın karışık grubu gösterdi. "O grup araştıracak."

Sağ tarafımızda kalan Edwin'in olduğu grubu gösterdi. "Bu grupta köyde kalıp burayı koruyacak."

"Tehdit olmasaydı?" diye sorduğumda başını bana çevirdi. "Şu an burada oturup konuşuyor olmazdık." dedi. İkimizde kısa süre etrafı izledik. O sırada Andres'i fark ettim. Edwin'e selam verdikten sonra ormana gidecek olan grubun yanına ilerledi.

"Krallığın koyduğu kurallara herkes uyuyor mu?" soru sordum Livala'ya.

"Uymak zorundayız. Krallık için buradaki herkes çok önemli. Öldürmeyi sevmez fakat..." deyip duraksadı. Dirseklerimi dizlerime yaslayarak başımı avucuma yerleştirdim. Bunu demesiyle başımı hafif ona çevirdim. Bakışları benimle buluştu. "Önemli biri değilsen yaşamaya hakkın yok."

"Krallık nerede? Kim yönetiyor? Nasıl bir yer?" diye peş peşe sorduğum sorulara gülümsedi.

Eliyle sağ tarafımızı gösterdi. "Yürüyerek dört gün sürer herhalde."

"Hiç gitmedin mi?" sordum. O da dirseklerini dizlerine yasladı. Avcuma çenesini koyarak bana baktı. "Gittim. Gitmek zorundayız. Her ay krallıkta yemek veriliyor. Ne kadar yemek olarak adlandırılırsa da aslında kralın yemeği." dediğinde ürkerek kaşlarımı kaldırdım.

"Kral, canavar gibi bir şey mi?" dedim. Livala'nın kahkahası alanda yankılanınca herkes bize döndü. Bakışları üzerimizde hissedince yalandan öksürüyormuş gibi yaparak birbirimize yaklaştık.

"Öyle bir şey değil Laila." dedi hem sessizdi hem de kıkırdamaya devam ediyordu. "Kralın köylerin içinde aradığı birileri var. O yüzden bizi krallığa çağırıyor. İstediğini bulmak için." dedi ve eski açısına geri döndü. O an aklıma gelen soruyla Livala'ya döndüm.

"Zırhlılar kim?" dedim.

"Zırhlılar... Onlar, köyleri güya"- deyip gözlerini devirdi.- "denetleyip krala bilgi veren askerleri. Aslında kralın istediği kişiyi bulmaya çalışanlar." Yanıma doğru yaklaştı. Sessiz bir şekilde konuşmaya başladı. "Bir de bunların kayıp olanları var."

"Nasıl yani?" dedim bende sessiz bir şekilde.

"Kayıp zırhlılar, köylerin içinde normal köylüymüş gibi davranıyorlar ama aslında zırhlı." dedi.

"Ajan yani." dediğimde kaşlarını çatarak anlamayan gözlerle bana baktı. "Gizlice mi giriyorlar?" diye konuyu değiştirmek adına sorduğum soruya başıyla onayladı. "Biz seni ilk onlardan olabileceğini bile düşündük." deyince ses tonum yükselmişti. "NE!" dediğimde eliyle ağzımı kapattı. "Sakin ol, bağırma." dedi. Elini ağzımdan çekti.

"Sonra olamayacağını kanaat getirdik zaten." dedi.

"Nasıl bu kanıya vardınız?" diye sordum. Gözlerini benden kaçırmaya başlamıştı. "Livala?" dedim omzuma dokundum bana bakması için ama bakmıyordu.

Koşar adımlarla yanımıza Maddox geldi. "Andres, okumu halledecekmiş. Umarım babam görmeden alır." dedi ve ellerini dizlerine koyarak öne doğru eğildi, soluklanmaya başladı. Neyi kastettiğini anlamam uzun sürmemişti. Kaçarken attığı oktan bahsediyordu.

"Tamam işte, Andres halleder." dedi Livala ve yanımdan kalktı.

"Baban seni okundan mı tanıyacak? Burada bir sürü ok var." dedim. Ok sadağındaki okların uçlarındaki tüyleri gösterdi. "Her ailenin kendi tüyü vardır. Babam ile annem atmadığına göre olay bize geliyor."-parmağıyla Livala'yı gösterdi.- "O da ok kullanmıyor. Tek seçenek." deyip bu sefer parmağıyla kendisini gösterdi. Anladığıma dair başımı salladım.

"Umarım bir şey bulurlar da uğraşmak zorunda kalmayız. Hangi köy yaptı merak ediyorum?" dedi Maddox.

"Hangi köy yaptıysa büyük bir facia yaşayacakları gerçek. Bilge kadını öldürdüler. Normal birini değil." dedi Livala. Onlar kendi aralarında konuşurken ben etrafı inceliyordum.

Andres ile bakışlarımız birleşince ikimizde sadece bakıyorduk. Bakışlarla bir şey anlatmak mümkün müydü?

Livala koluma vurduğunda başımı ona çevirdim. "Hadi annemin yanına geçelim." dedi. Ayağa kalktım ve eve geçtik. Brenda, mutfakta bir şeyler hazırlıyordu. Bizi görünce Maddox'a döndü. "Edwin'e söyle arkaya küçük ateş yaksın." dedi. Maddox annesini dinleyerek evden çıktı.

Livala ve ben masaya oturup Brenda'nın bir şeyleri kesmesini izliyorduk. Onlara sorabilir miydim acaba? Büyükbabam bu köyde kalmamı söylemişti. O zaman buradakiler güvenilir insanlardı. Beni iyileştiren bakan kişilerde bu aileydi. Dirseklerimi masaya koydum.

"Brenda?" dedim. Brenda kesmeye devam ederken yarım döndü. "Efendim?"

"Kutsal Üçlü, ne?" dediğimde Brenda kesmeyi bıraktı. Bana döndü. Bakışları hüzün ve acıyla doluydu. Livala'ya döndüğümde başını öne eğmiş duruyordu.

Yüzlerindeki ifadeleri görünce 'keşke sormasaydım.' diye düşündüm.

Laila için her şey aslında o zaman başlamıştı.

Krallığın karanlık yüzüyle karşılaşacaktı.