8. bölüm · Okyanus
YEDİNCİ BÖLÜM
Günlerin nasıl geçtiğini ben bile anlamadım. Derslerime katıldım ve ne zaman fırsatım olsa zamanımı Aaron ve arkadaşlarıyla geçirdim. Bazen programlarımız uyuşmuyordu, ama akşamları birbirimizi daha iyi tanımak ve bir şeyler paylaşmak için özellikle çaba gösteriyorduk. En başta hissettiklerimin aksine artık onlardan uzak durmak istemiyordum. Gerçek arkadaşlara sahip olmanın bu kadar iyi hissettirmesi tuhaftı. Hayatıma sadece tek bir olumlu etkisi olmuştu, ama bu önemli bir etkiydi. Farkında olmadan uyum sağlamama yardımcı olmuştu. Beklediğimden çok daha hızlı bir şekilde düzene alıştım. Ve bunun sayesinde, bir zamanlar karanlık bulutların altında gömülü kalmış aidiyet duygusu yavaş yavaş yeniden yüzeye çıkmaya başladı.
Yine de içimde bir yerlerde bazı şeylerin geçmişte kaldığını hissediyordum. Aaron’la her göz göze geldiğimizde içimde garip bir şey kıpırdanıyor, onun varlığı bedenimde fırtına dalgaları yaratıyordu, ama onu Britney ile yakın gördüğüm anda o his geri çekiliyor, gerçekliğin ağırlığı altında ezilerek yok oluyordu.
Ne yapacağımı bilmiyordum. Sadece bu bile aynı ortamda bulunmamamız gerektiğini hissettiriyordu. Her seferinde bunu atlattığımı, hayatıma normal bir insan gibi devam ettiğimi düşünüyordum, ama içten içe biliyordum ki bazı şeyleri içimden atmadan gerçekten ilerleyemeyecektim.
Ne söylemem gerekiyordu? Onu tanıdığım ikinci gün, kimseye söylemediğim, kendim hakkında bir sırrı ona söylemiştim, erkeklerden hoşlandığımı söylemiştim. Uzun süre görüşmedikten sonra beni şehrin ayaklarımızın altına serildiği o yere götürmüş ve kardeşiyle ilgili yürek parçalayan gerçeği paylaşmıştı, ama tüm bunlardan sonra ne benim görüşüm hakkında onunla tekrar konuşmuştum ne de onun yaptığı bazı şeyler hakkında. Gerçekten ne düşünüyordu? Kimseye söylememişti. Belki de anlamamıştı. Şimdi yaptığım bazı seçimlerin yanlış olduğuna inanmaya başlıyordum. Ben bu duruma nasıl gelmiştim?
Okul bahçesinde bir bankta oturuyordum. Rüzgâr saçlarımın arasında dolaşıyor, ruhuma kısa bir rahatlama sunuyordu. Ellerimde D. H. Lawrence’ın 1912 yılında yazdığı Çizgiyi Aşmak kitabı vardı. İnternette takip ettiğim bir yazarın önerisiyle almıştım, ama henüz sadece birkaç sayfa okuyabilmiştim. Kitap, bir erkek ve bir kadın arasındaki imkânsız aşkı anlatıyordu. Toplumun “normal” kabul ettiği bir aşk nasıl bu kadar imkânsız olabilirdi? Bu kadar sıradan görünen bir şey nasıl bu kadar karmaşık ve yürek burkuyor olabiliyordi?
Ama arka kapağı çevirip özetini okuduğunuzda bunun yasak bir aşkın filizlenişi olduğunu görebiliyordunuz. Bir tarafta yeniden farklı bir şey hissetmeye çalışan evli bir adam, diğer tarafta ona duygusal bağlılık sunan bir kadın…
Aşk neden her zaman bu kadar zor olmak zorundaydı? Aşk insanı fiziksel olarak yakabilirdi, ama en çok psikolojik olarak yaralıyordu ve en cezbedici aşklar her zaman yasak olanlar mıydı?
“Hey Luke,” dedi biri, omzuma dokunup yanıma otururken. Kitabı kapattım. Daldığım düşüncelerden hızla sıyrıldım. Başımı kaldırdığımda karşımdaki kadının yüzünde küçük bir gülümseme gördüm.
“Selam Eleanor,” diye yumuşak bir sesle karşılık verdim. Diğerlerinin de onun arkasından geldiğini fark ettim. Beni selamladılar, ben de gülümseyerek karşılık verdim.
“Seni çok bekletmedik değil mi?” diye sordu.
“Hayır, pek sayılmaz,” dedim gülerek.
“İyi o zaman,” dedi Eleanor sıcak bir şekilde. Kısa süre sonra herkes banka yerleşip nefeslendi.
Eleanor elindeki kâğıtları masaya bırakırken Britney, Ashley ve Sabrina kendi aralarında konuşmaya başladı, Aaron ve Eddie de kendi küçük gruplarında sohbet ediyordu. Aaron’ı gördüğümde içime giren o sızıya aldırmamaya çalıştım.
“Bu kâğıtlar ne?” diye sordum, odağımı değiştirmeye çalışarak.
“Dergi için gönderilen yazılar,” dedi Eleanor yorgun bir sesle.
“Bununla uğraşmayı sevdiğini sanıyordum,” dedim merakla.
“Seviyorum tabii ki, ama derslerimle birlikte biraz yorucu oluyor. Genelde bu kadar çok gönderi olmaz, ama böyle biriktiğinde hepsini tek başıma okuyup seçmek zorlaşıyor. Sanırım bunları daha iyi yönetmek için bir sistem bulmam lazım,” dedi hafif yorgun, ama sevgi dolu bir tonla.
“Bunların hepsini tek başına mı yapıyorsun?” diye şaşkınlıkla sordum.
“Maalesef evet. Ama inan bana, yapmayı seviyorum. Dediğim gibi her zaman bu kadar yoğun olmuyor. Bu arada sen yazı yazdın mı?” diye sordu.
Yazmam gerektiğini tamamen unutmuştum.
“Maalesef hayır,” dedim burnumu buruşturarak. “Derslerim çok yoğun gidiyor, birinci sınıf olduğum için odaklanmakta zorlanıyorum, ama alışıyorum. Bu ay yetiştiremeyebilirim, ama istersen hikâyeleri seçmende sana yardımcı olabilirim. Böylece telafi etmiş olurum.”
Eleanor önce şaşırdı, ama sonra yüzü kocaman bir gülümsemeyle aydınlandı. “Gerçekten mi?” diye sordu heyecanla.
“Elimden geleni yaparım,” dedim aynı sıcaklıkla.
Eleanor beklemediğim bir anda boynuma sarıldı. “Teşekkür ederim!” dedi neşeyle.
Bir an donup kaldım. Ne yapacağımı bilemedim. Sonra gözlerim Aaron’a kaydı. Yüzünde tanımlayamadığım bir ifadeyle bana bakıyordu. Göz göze geldiğimiz anda mideme keskin bir sancı girdi, ama o hemen bakışlarını kaçırdı. Ben de aynı şekilde toparlanmaya çalıştım.
Eleanor geri çekildiğinde gülümsedi. “Bu da demek oluyor ki bu gece bize geliyorsun.”
Gözlerimi kırpıştırdım. “Bu gece mi? Bu gece ne var ki?”
“Bizim evde toplanıyoruz,” dedi. “Sana daha söylememiştik, ama bu bizim geleneğimiz. Her ay birimizde pijama partisi yapıyoruz. Hafta sonları toplanır, eğlenir, geceyi birlikte geçiririz. Sınav dönemlerinde birkaç güne bile uzadığı olur. Aslında ders çalışmak için de iyi motivasyon oluyor. Bu ay sıra bende ve bu gece senin de bizimle olmanı istiyorum.” Eleanor gruba döndü. “Arkadaşlar, Luke’u aylık pijama partisi geleneğimize davet etmek istiyorum. Artık o da bizden biri, katılmalı değil mi? Hem dergi için bana yardım edecek.”
Ne diyeceğimi bilemedim. Daha düşünmeye fırsatım olmadan Eleanor çoktan toplu bir kabul töreni düzenlemişti. İçimden en azından birinin reddetmesini diledim, böylece katılmak zorunda kalmazdım. Belki…
Gözlerim Aaron’ı bulduğunda yutkundum. Gülümsemeye çalıştım, ama yüzündeki o garip gülümsemeyi görünce çoktan kabul ettiğini anladım. Diğerleri de onay verince kendimi ortada kalmış gibi hissettim. Bunun büyük bir şey olmadığını biliyordum, ama başka birinin evinde gece kalma düşüncesi yine de beni geriyordu.
“Sen ne diyorsun Luke?” diye sordu Eleanor.
Yutkundum. “Bilmiyorum... yurtta kalıyorum. Sizi ağırlamak sorun olabilir… Odam biraz küçük,” dedim çekinerek, sanki tek derdim buymuş gibi.
“Dert ettiğin şeye bak Luke. Biz sana gelmeyiz, sen sırayla bize gelirsin,” dedi Eleanor. “Hiç mesele değil.”
İçimden, lütfen biri itiraz etsin, diye geçirdim.
“Benim için sorun yok. Ailelerimiz burada yaşıyor, evde rahatız. Zaten bu sadece eğlence, onlar da sorun etmiyor,” dedi Eddie içtenlikle.
“Benim için de sorun yok,” diye ekledi Britney.
“Benim için de,” dedi Ashley.
Sabrina aynanın karşısında yüzündeki kızarıklığı kapatmaya çalışırken sessizce başını salladı.
“Ben de varım,” dedi Aaron derin sesiyle, gözlerimin içine bakarak başını salladı. İç çektim.
Eleanor ellerini çırptı. “O zaman kesinleşti! Bu akşam benim evimde buluşuyoruz!”
“Evinin nerede olduğunu bile bilmiyorum ve yurttan eşyalarımı almam gerekiyor,” dedim rahatsızlığımı belli etmemeye çalışarak.
“Ah doğru! Aslında şimdi benimle gelmeni isteyecektim ama akşama kadar anneme yardım edeceğime söz verdim,” dedi Eleanor üzgün bir ifadeyle.
“Bizim de yapacak işlerimiz var,” dedi Britney diğer kızları işaret ederek.
Yutkundum ve Eddie’ye baktım.
‘’Dostum, benim birazdan spor için toplantım var. Oraya yetişmem gerekiyor. Anca akşam evde görüşebiliriz,’’ dedi ellerini havaya kaldırıp pas der gibi.
‘’O zaman Aaron’la gidebilirsiniz. Hem onun arabası var, yurt odandan kıyafetlerini alıp, akşam eve birlikte gelirsiniz, olmaz mı?’’ diye sordu Eleanor, hem bana hem de Aaron’a bakarak. Önerisi üzerine yutkundum. Bir yanım kabul etsin diye çırpınırken diğer bir yanım neler olduğunu anlayamıyordu.
Aaron bir süre düşündü, elini ensesine koyup kaşıdıktan sonra, ‘’Tamam, olur,’’ dedi yavaşça. Gözlerimiz buluştuğunda bunu kabul ettiği için minnet duyduğumu fark ettim. Ruhumda garip bir hafiflik hissettim.
Nasıl bir şeye bulaşmıştım böyle?
Oysaki tek isteğim güzel hava eşliğinde kitabımı okumaktı…
Bir süre daha oturduktan sonra Aaron’la baş başa kalmamız kaçınılmaz oldu. Diğerleri işlerini yapmak için ayrıldıktan sonra ruhumda garip bir gerginlik hissettim. Böyle olmamalıydı. Rahat davranmalı, bir şekilde onun üzerindeki arkadaşlık sınırını yumuşatmam gerekiyordu. Neden bu kadar gergindim?
“Elinin altındaki kitabı işkence etmeyi bırakmalısın,” dedi Aaron, sesini duyduğumda irkildim. Düşüncelerim sesine kaydığında ona baktım. Ne olduğunu anlamadığım bir şekilde uzanıp kitabı elimin altından çekti, kendi parmaklarının arasına hapsetti. Parmağımın ucunda, bir saniye kadar süren minik bir dokunuş hissettiğimde irkildim. Ardından farkında olmadan kitaba uyguladığım baskı yüzünden suçlu hissettim. ‘’Neyin var, ne düşünüyorsun bu kadar?’’ dedi Aaron elindeki kitabı incelerken.
“Hiçbir şey,” dedim kısık bir sesle, ama bana inanmadığını gözlerinde görebiliyordum.
“Bu kitabı daha önce görmüştüm ama okuma fırsatım olmadı. Ne hakkında?” diye sordu.
“Daha okumadım, sen gelmeden önce sadece birkaç sayfa okuyabildim. Arka kapağa göre evli, çocuklu bir müzisyenle ona karşılık veren bir kadının çarpıcı hikâyesini anlatıyor,” dedim.
Aaron kaşını kaldırdı.
“Bir erkek ve bir kadın… Hmm, içlerinden birinin evli olması bu karmaşanın kilit noktası gibi duruyor,” dedi kendinden emin bir şekilde.
“Evet ve açıkçası ne olacağını öğrenmek için bu kitabı okumak zorundaymışım gibi hissettim,” dedim gülümseyerek.
Kısa bir sessizliğin ardından Aaron parlak yeşil gözlerini kitaptan kaldırıp bana çevirdi. Beklenmedik bu an nefesimi kesermiş gibi hissettirdi.
“Ben de merak ettim,” dedi gülümseyerek. “Bu bana bir şeyi hatırlattı. Bizim küçük geleneklerimizden birini daha anlatayım. Aylık pijama partilerimizde bazen birlikte bir kitap seçeriz. Sonra okur, üzerine konuşur, kendi hayal gücümüzle alternatif sonlar bile yazarız. Bu, yoğun programımızın içinde biraz okuma yapmamıza, yaratıcılığımızı geliştirmemize ve birbirimizin bakış açılarını daha iyi tanımamıza yardımcı oluyor, ama bunu her zaman yapmayız. Genelde film izler ve onun hakkında konuşuruz.” Onu ilgiyle dinledim. “Madem artık bizim geleneklerimizin bir parçasısın, bence gelecek ayın kitabı olarak bunu seçmeliyiz. Böylece merakımı daha çabuk giderebilirim. Bu akşam bunu konuşalım,” dedi gülümseyerek. “Bu arada genelde Harry Potter filmleri izleriz. Henüz bilmiyorsundur, ama hepimiz büyük Potterhead’leriz. Sen Harry Potter’ı sever misin?”
Gözlerindeki ışıltıyı görünce heyecanımı gizleyemedim. Bu kadar detay paylaşması beni rahatlatmıştı, yabancı bir ortamda kaybolmak istemiyordum.
“Tabii ki! Bayılırım!” dedim hevesle.
“Ben Slytherin’im,” dedi Aaron gururla dikleşerek.
Gülümsedim. “Ben Hufflepuff’ım.”
“Senin Hufflepuff olduğunu biliyordum,” dedi Aaron beni işaret ederek.
“Nasıl bildin?” diye şaşkınlıkla sordum.
“Sessizsin, ama bir fikrin olduğunda ya da bir şeye inandığında bunu söylemekten çekinmiyorsun. İçinde dışarı çıkmak isteyen bir şey var, ama sen onu bastırıyorsun. En küçük bir onay aldığında öne çıkmaktan çekinmiyorsun, ama karşıtlık gördüğünde moralin hemen düşüyor ve toparlanman zaman alıyor. Bu olumsuz tepkilerin hepsi bastırdığın o parçadan geliyor. Bu her neyse… ama onu özgür bırakırsan hayatında hiç beklemediğin bir değişim yaşayacaksın, kendine daha yakın hissedeceksin. Ve içindeki o iyilik… işte o seni gerçek bir Hufflepuff yapan şey,” dedi yumuşak bir sesle.
Sözleri içimde derin bir yere dokundu, kalbimi adını koyamadığım duygularla doldurdu. Farkında olmadan sanki onun kıyılarında dolaşıyormuşum gibi hissettim. Konuşurken sahilde koşuyor, serin dalgaların çıplak ayaklarıma değmesine izin veriyor, yükselen güneşin sıcaklığında huzur buluyordum.
Bana nasıl huzuru hatırlatabilirdi? Beni bu kadar kısa sürede bu kadar doğru nasıl tarif edebilirdi?
Başımı eğip gülümsedim. Yanaklarımın ısındığını hissedebiliyordum. Ne diyeceğimi bilmiyordum.
Ben onun hakkında ne biliyordum?
Henüz çok az şey, çünkü o bir Slytherin’di. Ruhunun derinliklerini yalnızca dalmaya cesaret edenlere açacak kadar cömert bir okyanustu. Bir şey bilmek istiyorsan sormalıydın. O, bir adım atmanın bile seni içine çekeceğini hissettiren uçsuz bucaksız, karanlık derinliklerin kendisiydi. Korkutucu olması gerekirdi, ama değildi. Bana hissettirdiği tek şey meraktı. Onun gizemlerini çözme isteği. Sonuçları ne olursa olsun.
Ruhumda bir yerlerde dışarıya çıkmak isteyen bir şey var, ama onu bir şekilde hep geri planda tutmaya çabalıyorum, dışarıya çıkmasına izin vermiyorum.
Bu gerçekten doğru muydu?
Evet, çünkü başka bir seçeneğim yok.
Gerçekten bu kadar belli miydi?
Evet.
Peki, Aaron'ın dediği gibi her zaman bir seçenek var mıydı?
Bilmiyorum... Varsa da henüz ben göremiyorum.
