3. bölüm / 33
OkyanusİKİNCİ BÖLÜM
Bölümler 33Şu an: İKİNCİ BÖLÜM
- 1 TANITIM495 kelime
- 2 BİRİNCİ BÖLÜM2.131 kelime
- 3 İKİNCİ BÖLÜM1.126 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM2.965 kelime
- 5 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM2.053 kelime
- 6 BEŞİNCİ BÖLÜM1.734 kelime
- 7 ALTINCI BÖLÜM2.133 kelime
- 8 YEDİNCİ BÖLÜM1.741 kelime
- 9 SEKİZİNCİ BÖLÜM1.866 kelime
- 10 DOKUZUNCU BÖLÜM1.537 kelime
- 11 ONUNCU BÖLÜM1.451 kelime
- 12 ON BİRİNCİ BÖLÜM1.666 kelime
- 13 ON İKİNCİ BÖLÜM1.676 kelime
- 14 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM1.947 kelime
- 15 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM2.656 kelime
- 16 ON BEŞİNCİ BÖLÜM2.561 kelime
- 17 ON ALTINCI BÖLÜM3.061 kelime
- 18 ON YEDİNCİ BÖLÜM2.444 kelime
- 19 ON SEKİZİNCİ BÖLÜM2.647 kelime
- 20 ON DOKUZUNCU BÖLÜM2.725 kelime
- 21 YİRMİNCİ BÖLÜM2.704 kelime
- 22 YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM2.248 kelime
- 23 YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM3.812 kelime
- 24 YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM3.605 kelime
- 25 YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.888 kelime
- 26 YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM1.998 kelime
- 27 YİRMİ ALTINCI BÖLÜM2.338 kelime
- 28 YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM2.691 kelime
- 29 YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM3.026 kelime
- 30 YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM3.331 kelime
- 31 OTUZUNCU BÖLÜM3.249 kelime
- 32 OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM3.182 kelime
- 33 OTUZ İKİNCİ BÖLÜM (FİNAL)2.823 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bu sabah neler oldu öyle?
Neredeyse okuldan kaçar gibi çıkmıştım; arkamda sorularla dolu bir yabancı kalabalığını bırakıp yeniden çok iyi tanıdığım o yalnızlığa sığınmıştım. Ama... bu gerçekten alışkın olduğum yalnızlık mıydı?
Kendime verdiğim sözlerin üzerinden daha sadece birkaç saat geçmişti. Yeni bir şehre adım atmıştım; kim olduğumu, geçmişte ne yaşadığımı bilmeyen insanların arasına karışmış, kendime bambaşka bir deneyim yaşama şansı tanımıştım. Buraya gelmek istemiştim. Ve şimdi, elimde tutunabileceğim hiçbir somut şey yokken, gerçekten garip davranıp kaçacak mıydım?
Hayır. Kaçmak istemiyordum.
Belki de bu kaçmak bile değildi, belki her şeyi fazla büyütüyordum. Göğsümdeki o sıkışma hissi muhtemelen yeni bir ortamın üzerime çöken yoğunluğuydu; ilk günümde kaldıramadığım bir enerji. Hepsi buydu.
Ama yine de... geçmişimle arama bu kadar mesafe koymuşken, sonunda kendime biraz olsun güvenli bir alan yaratmışken, bir anda tamamen yabancı insanların hayatlarına dahil olma fikri beni korkutmuştu. O yüzden gittim. Bu kadar basit. Üniversitenin ilk gününde kim böyle bir şey yaşamaz ki?
Ama o düşünce aklımdan geçer geçmez, yıllardır zihnimden silemediğim başka bir düşünce daha beliriverdi. Bir cümle. Bir yargı. Yıllar önce duyduğum ve hâlâ kafamın içinde yankılanan bir şey:
"Bir erkek, kız gibi günlük mü tutar?"
Ses kulaklarımda çınladı, ardından gelen kahkahayla birlikte.
Bu ne demekti ki?
Hâlâ tam olarak anlamıyordum. Erkeklerin düşüncelerini yazıya dökmesi yasak mıydı? Neden her şey "kadınsı" ya da "erkeksi" olup olmadığına göre ölçülüyordu? Bu katı kurallar nereden geliyordu?
Nabzım hızlandı. Yumruğum sıkıldı.
Parmaklarımın acıdığını hissedene kadar kalemi ne kadar sıkı tuttuğumu fark etmemiştim.
Zihnim bir anda bugüne geri döndü.
Yurt odamdaydım. Yalnızdım. Karanlıktaydım. Masadaki lambadan gelen tek ışık, defterimin üzerine düşüyor; sanki yazmaya devam etmem için beni cesaretlendiriyordu. Telefonumdan yükselen hafif bir melodi sessizliği dolduruyor, huzursuz zihnimi yatıştırmaya çalışıyordu.
Derin bir nefes aldım. Müziğe odaklandım. Kendimi sakinleştirmeye, geçmişi geride bırakmaya çalıştım. Ama düşüncelerim tekrar tekrar o yeşil gözlere gidiyordu.
Neden onları düşünmek hem içimi ısıtıyor hem de aynı anda korkutuyordu?
But I never thought it could be this bad
I lost all the love I had
So Olivia, won't you let me in?
Yeah, I'm in love again...
(Yeah, I'm in love again...)
Ama diğer gecelerin aksine, bu sözler bu kez bana iyi gelmiyordu. Aksine, daha da kötü hissettiriyordu. Yine de... gülümsedim.
Şarkının adı Olivia'ydı. Rayland Baxter'ın 2012'de çıkan Feathers & Fishhooks albümünden. Nedense, hâlâ içimde bir şeyleri kıpırdatıyordu.
Buraya gelmeden önce kendime bir söz daha vermiştim, geçmişimi geride bırakacak ve tamamen geleceğime odaklanacaktım. Ama şimdi burada oturmuş bu satırları yazarken, her şey teoride çok kolay görünüyordu. Gerçekte yapmak, insanların karşısında durmak, her şeyle yüzleşmek, bambaşka bir mücadeleydi.
Yine de, en azından bu gece için, bu düşünceleri bir kenara itecektim.
Kalemi bıraktım. Bu kadar yazmak yeterdi. Artık uyuma zamanıydı. Gözlerimi kapatmalı, zihnimi susturmalı, hiçbir şey düşünmemeliydim. Sadece dinlenmek, sadece yarının gelmesine izin vermek istiyordum.
Bunu yapmak zorundaydım. Çünkü eğer önümüzdeki yedi saati yarın olabilecek her şeyi düşünerek geçirirsem, sabah berbat bir halde uyanacaktım. Ve o ruh haliyle, her şeyi daha da kötü yapacaktım. Bunu biliyordum. Çünkü bunu yaşamıştım. Zor yoldan öğrenmiştim. Ve her ne kadar kendi kendime verdiğim bu tavsiyeleri uygulamak hiçbir zaman kolay olmasa da, içten içe biliyordum ki gerçekten uyguladığımda işe yarıyordu.
* * * * * *
Olanlarla yüzleşmeliydim. Beni arkadaş olarak kabul edip etmemeleri önemli değildi, ben sadece kendimi açıklamak istiyordum.
O sabah gözlerimi açtığımda, beklenmedik bir şekilde sakindim. Garipti. İçimde o alıştığım kaçma isteği yoktu. Bir an için kendimi bile tanıyamadım; sanki her sabah uyanan kişi ben değilmişim gibi hissettim, bu yüzden toparlanmam uzun sürmedi. Ders çıkışı Eleanor ve arkadaşlarını bulup onlarla konuşacaktım.
Ve eğer bu kararın hayatımı sonsuza dek değiştireceğini daha önce bilseydim... yine de aynı şeyi yapardım.
Ders bitince onları bahçede birlikte otururken gördüm. Bir anlığına geri dönmek istedim, onlar beni fark etmeden uzaklaşmak istedim, ama saatlerdir bu hisle savaşıyordum. Bu kez kazanmasına izin vermeyecektim. Eğer şimdi yapmazsam, bir daha asla yapamayacaktım.
Derin bir nefes aldım, cesaretimi topladım ve olabildiğince sakin görünmeye çalışarak onlara doğru yürüdüm.
Beni ilk fark eden Eleanor oldu. Elindeki kitabı bıraktı ve tüm dikkatini bana verdi.
Gülümsedim, rahat görünmeye çalışarak. "Selam," dedim, elimi biraz garip bir şekilde kaldırarak. Dün geceden beri zaten istemeden tuhaf davranıyordum. Yutkundum, kendimi hazırladım.
"Luke," dedi Eleanor, sesi yumuşaktı ama içinde bir endişe vardı. Garip bir şekilde bu beni biraz rahatlattı.
Diğerlerine baktığımda, bana kısa kısa bakışlar attıklarını gördüm ama hiçbiri Eleanor gibi yaptıkları işi bırakmamıştı. Dudaklarımı sıktım. Neyse ki Eleanor yine araya girdi.
"Arkadaşlar, Luke burada," dedi yüksek sesle. "En azından biraz nazik olmayı deneyebilirsiniz!" Bu sefer sesi daha alçaktı ama sertti.
Gergin bir şekilde yutkundum.
"Garip çocuk," diye mırıldandı Aaron, yeşil gözlerini bana kilitleyerek.
Sesi mideme beklemediğim bir darbe gibi indi ama bunun kararlılığımı sarsmasına izin vermedim. Dudaklarımı ısırdım, daha çok duygularımı bastırmak için.
"Kibar olmayı anlamadığın kısım hangisi, Aaron?" diye çıkıştı Eleanor. Sesi daha yüksek ve daha netti.
Tam ona döndüğümde Aaron'ın gözlerini devirdiğini gördüm, sonra isteksizce daha dikkatli bir tavra büründü, sessiz bir özür gibi. Nefesime odaklandım. Sanki bedenim kontrolüm dışında hareket ediyordu.
"Selam dostum," dedi Eddie, Aaron'a kıyasla çok daha sıcakkanlı bir sesle. Başımı salladım, küçük bir gülümsemeyle karşılık verdim.
"Umarım yine kaçıp gitmezsin," dedi Ashley.
Bunu alaycı mı yoksa gerçekten merak ettiği için mi söylediğini anlayamadım ama her iki durumda da hoş değildi.
Bunun bir hata olduğunu düşünmeye başlamıştım. Bunu yapmak zorunda değildim. Burada olmamın tek nedeni "garip çocuk" olarak etiketlenmek istemememdi, herkes gibi olmak istiyordum. Her ne demekse artık o...
Boğazımı temizledim.
"Hayır, bugün kendimi daha iyi hissediyorum," dedim kısık bir sesle, zoraki bir gülümsemeyle.
Derin bir nefes aldım.
"Bakın," dedim, sesim planladığımdan daha yüksek çıkmıştı ama en azından dikkatlerini çekmişti. "Benimle konuşmak zorunda değilsiniz. Ama buraya kadar gelmişken en azından dinliyormuş gibi yapabilirsiniz. Sadece... dün için özür dilemek istedim. Daha önce de dilemiştim ama bunu düzgün bir şekilde, belki bir kahve eşliğinde yapmak istedim. O anda ne oldu bilmiyorum ama gitmem gerekiyordu. Ve açıkçası? Bunun o kadar da kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum." Derin bir nefes verdim. "Ayrıca bir yanlış anlaşılma olduğunu düşünüyorum. Grubunuza zorla girmeye çalışmıyorum. Eleanor benimle konuşmak istediği için konuştuk. Ve eminim bunu size sormadan yapmazdı. Neyse... sadece bunu açıklamak istedim. Söyleyeceklerim bu kadardı."
Çantamın askısını düzelttim. Boğazımdaki kuruluğu yutarak birkaç saniye tereddüt ettim. Giderken tek tek yüzlerine baktım. Beklediğimden daha fazla dikkatlerini çekmiştim. Bu beni iyi hissettirmeliydi. Ve bir yandan hissettiriyordu da. Ama şimdi herkes susmuştu. Eleanor bile. Ortamı germek istememiştim ama başka çarem yoktu. İçimi rahatlatmam gerekiyordu. Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı salladım, gülümsedim ve gitmek için döndüm.
"Bizimle bir şeyler yemeye gelmek ister misin?"
Aaron'ın sesi beni olduğum yerde durdurdu. Dudaklarımda beliren o küçük, şaşkın gülümsemeyi durduramadım. Kalbimin hızlanmasını da. Ona dönüp baktığımda, sanki belirsiz bir şeyin kıyısında duruyormuşum gibi hissettim. Neler olduğunu hiç bilmiyordum. Ama o yeşil gözlerle göz göze geldiğim anda, uçsuz bucaksız, yolu belli olmayan bir şeyin içine adım attığımı hissettim.
Ve bu, hayatta en son isteyeceğim şeydi.
Ama kalbim, söylemek istediğim o tek kelimeyi tutmama izin vermedi.
"Olur."
Bölüm etkileşimi
