6. bölüm · Okyanus
BEŞİNCİ BÖLÜM
Yolculuğun ne kadar sürdüğüne dair hiçbir fikrim yoktu, ama gözlerim baştan sona dışarıdaki manzaraya sabitlenmişti. Tüm yolu sahil boyunca gittiğimiz için miydi bu durum, emin değildim. İkimiz de tek kelime etmemiştik, ama sessizliğin içinde bile, onun yan koltukta oturduğunu bilmek ruhumda tuhaf bir huzur yaratıyordu.
Yarı açık camdan içeri süzülen rüzgâr, kokusunu bana taşıyor, arabanın içini onunla dolduruyordu. Arabaya bindiğim andan beri kokusu orada mıydı yoksa ben mi ancak şimdi fark ediyordum? Kısa bir an için o kokuyu içime çekip çekmemeyi düşündüm. Hissettiğim korku, onun beni bir yere götürüp zarar vermesiyle ilgili değildi, bunu fark etmiştim. Hayır, korkum bambaşkaydı. Tıpkı yeşil gözleri gibi, kokusunun da zihnimden asla silinmeyecek olmasından korkuyordum.
Camı hızla biraz daha açtım ve başımı dışarı uzattım, soğuk havaya rağmen derin bir nefes aldım. Daha taze, daha yabancı, ona ait olmayan başka bir kokunun zihnimi ele geçirmesine izin verdim bir süreliğine. Kokusunun ruhuma yayılmasına izin veremezdim.
Sonunda arabadan indiğimizde başımı kaldırdım ve refleksle gözlerimi kapadım, serin havayı içime çektim. Güneş gökyüzünü ısıtıyordu ve bir anlığına sanki ona biraz daha yaklaşmışız gibi hissettim. Gözlerimi yeniden açarken dudaklarıma hafif bir gülümseme yerleşti, ardından Aaron'ın sesi kulaklarımda yankılandı. Çoktan birkaç adım öne geçmiş, yukarı doğru tırmanıyordu.
Peşinden gittim, yokuşu çıkarken hızına yetişebilmek için hafifçe koşmam gerekti. Şimdilik ona hiçbir şey sormamaya karar verdim. Bunun yerine gözlerimi etrafta dolaştırdım, etrafımızı saran yüksek ağaçlara hayranlıkla baktım. O kadar dalmıştım ki ayağımın altındaki küçük taşı fark etmedim ve neredeyse düşüyordum. Kendi kendime hafifçe güldüm, eğer Aaron'a tutunmamış olsaydım ciddi bir şekilde yere kapaklanabilirdim.
Tepeye ulaşmamız uzun sürmedi. Karşımdaki manzarayı gördüğüm an nefesim boğazımda düğümlendi. Büyüleyiciydi, öylesine nefes kesiciydi ki bütün şehir ayaklarımın altındaymış gibi hissettim, sanki dünyaya yukarıdan bakıyordum. Uçsuz bucaksız mavi deniz önümde sonsuza dek uzanıyor, gökyüzünün yansımasını taşıyordu.
Önümdeki metal korkuluğu tuttum, gözlerimi manzaradan ayıramıyordum.
"Güzel, değil mi?" dedi Aaron, sesi yumuşacıktı, hafif bir esinti gibi etrafımı sarıyordu. Derin nefesler almaya çalıştım. Yokuş yüzünden zaten biraz nefes nefeseydim, ama karşımdaki görüntü kalbimin daha da hızlı atmasına neden olmuştu.
"Olağanüstü," diyebildim nefeslerimin arasından. Başımı çevirip Aaron'a baktım ve gülümsedim. Yanıma gelmiş, o da manzarayı izliyordu. Tekrar ufka döndüm, sanki gözlerimi kaçırırsam güzelliğini geri alıp yok olacakmış gibi hissediyordum.
Ve Aaron... gözlerimi ondan kaçırırsam, o da güzelliğini benden saklar mıydı?
Bir kez daha derin nefes aldım. Huzurun tam kaynağına mı ulaşmıştık?
Gökyüzünde süzülen kuşlar, kendi aralarında kaybolmuş gibi ince ve narin seslerle birbirlerine sesleniyorlardı. Ne konuşuyorlardı acaba? Bu yerin güzelliğinin farkında mıydılar? Yoksa onlar için sıradan bir manzara mıydı, defalarca gördükleri için artık özel hissettirmeyen bir görüntü müydü? Hayatları boyunca bundan daha güzel bir şey görmüşler miydi?
Dudaklarımın kenarında beliren küçük bir kıvrımla Aaron'a dönüp üstümüzde süzülen kuşlardan bahsetmek istedim, ama onun birkaç metre uzağa gitmiş olduğunu fark ettim. Demir çubuklardan yapılmış, dairesel bir yapının içinde yer alan ahşap bir bankta oturuyordu, yüzü uçsuz bucaksız manzaraya dönüktü.
Hiç vakit kaybetmeden yanına yürüdüm. Bunun soru sormak için doğru an olup olmadığından emin değildim, ama yine de yanına oturdum. Düşüncelerimi henüz toparlayamamıştım, nereden başlayacağımı ya da ne soracağımı bilmiyordum, bu yüzden anın biraz daha sürmesine izin verdim. Etrafımızdaki seslere odaklandım, kuşların cıvıltısına, ağaçların arasından geçen rüzgârın fısıltısına, uzaktan suyun üzerinde süzülen bir vapurun hafif uğultusuna. Ve tüm bunların arasında Aaron'ın nefes alışının sessiz ritmine...
İlk kez, tüm bu sesler kulaklarımı doldururken zihnime tek bir karanlık düşünce bile sızamadı. Ne geçmiş ne de Aaron'ın yokluğunda boğuştuğum duygular. Sanki hepsi yok olmuştu, artık ulaşamayacağım bir yere kilitlenmiş gibiydiler. İlk kez gerçekten o anın içindeydim, her zamankinden daha fazla. Zihnim kutsal, dokunulmaz bir alana girmiş gibiydi, geçmişe ve geleceğe dair her iz silinmişti. Ve bir şekilde, bunu mümkün kılan tek şey o anın enerjisiydi.
Bakışlarımı manzaradan yanımdaki adama çevirdim. Hiçbir şey söylemiyordu. Gerçekten de konuşmuyordu. O da bu anın enerjisine kapılmış olabilir miydi? Ne düşünüyordu? Kuşları mı? Uzakta suyun üzerinde süzülen geminin yumuşak hareketini mi? Güneşin tenindeki sıcaklığını mı? Yoksa... hiçbir şey mi?
Şu anda ihtiyacım olan tek şey bu sorunun cevabıymış gibi geliyordu. Sessizliği bozmak istemesem de bozan ben oldum. Sanki merak tarafından yönlendiriliyormuş gibi bedenim, zihnim onu durduramadan harekete geçti.
"Ne düşünüyorsun?" diye sordum yumuşakça. Cevabını tahmin etmemeye çalıştım, gözlerimi hâlâ manzaraya sabitleyerek. Kendi varsayımlarım önemli değildi, sesinin tınısıyla birlikte onun cevabı daha gerçek, daha canlı olacaktı.
Aaron boğazını temizledi, yavaş ve bilinçli bir hareketti bu. Garip bir şekilde ruhum gerildi, sanki söyleyeceklerine hazırlanması gerekiyormuş gibi. Kendi tepkimi fark edince şaşırdım ve düşünceyi hızla uzaklaştırdım. Bu an, aramızdaki o kırılgan enerji bozulmamalıydı.
"Bilmiyorum, inanır mısın," dedi sonunda, sesi sakindi, etrafımızdaki doğa sesleriyle kusursuzca uyum içindeydi. "Ama dünyanın sesini ne kadar özlediğimi yeni fark ediyorum."
Cümlesinin bitiminde küçük bir kuş sesi duyuldu, sanki sırasını bekliyormuş gibi.
Gülümsedim, hafifçe başımı salladım. Onun da aynı şeyi hissettiğini bilmek bedenime yerleşen huzuru daha da derinleştirdi. Az önce yükselmeye başlayan tereddüt ve kendini koruma duvarları tamamen yıkıldı.
"Nasıl hissediyorsun?" diye sordum, sesim artık daha da yumuşaktı.
Konuşmak daha kolay geliyordu. Onu biraz da olsa tanımak daha kolay geliyordu. Yanında olmak... daha kolay geliyordu.
"Canlı," dedi kısa bir duraksamadan sonra. Ses tonunda söylenmemiş bir şey vardı, sanki eklemek istediği ama vazgeçtiği bir cümle daha. Ona döndüm, bakışımı fark edince omuz silkti, göz kırptı ve gülümsedi. Gülüşünün içindeki bir şey, beni de gülümsetti.
Başımı hafifçe yana eğdim. "Bunu, uzun zamandır canlı hissetmemişsin gibi söylüyorsun," dedim merakla. Sesim biraz daha ciddileşmişti, ama az önceki gülümsememin izi hâlâ birkaç saniye yüzümde kaldı.
Aaron'ın ifadesi titredi, gülümsemesi zayıfladı ve kayboldu.
"Hissetmedim," diye itiraf etti sessizce. Yüzü ciddileşti, gözleri sayısız renk ve şekille boyanmış o sonsuz manzaraya sabitlendi.
İçimdeki her şey ona nedenini sormak istiyordu.
Ama sormadım.
Onun yerine onu izledim. Rüzgârın kahverengi saçlarını dağıtışını, burnunun keskin hatlarını, uzun kirpiklerinin tenine düşürdüğü gölgeleri, kulak kıkırdağının ince kıvrımını, çenesini saran hafif sakalı, üst ve alt dudağının birleştiği o noktayı...
O anda onun hissettiğini hissetmek istedim.
Ruhunun içindeki o boşluğu ben de yaşamak istedim. O boşluğun içine uzanıp acısını çekip çıkarmak, onu arındırmak istedim, sanki içimde ne yapacağımı bilmediğim kadar fazla güç varmış gibi.
Ve sonra bana döndü. İlk kez yüzünün tamamını görebildim. En küçük bir hareketle, az önce görünmeyen yarısı tamamen ortaya çıkmıştı. Göz göze geldik. Güneşten hafifçe bronzlaşmış teniyle çerçevelenen o derin yeşil bakışları benimkilere kilitlendi.
Ve zihnim bunu anlamakta zorlandı. Nasıl? Nasıl olur da manzaranın kendisinden bile daha güzel olabilirdi?
Boğazını temizleme sesi beni gerçekliğe geri döndürdü. Gözlerimi kırpıştırdım, sanki yapmamam gereken bir şeyi yaparken yakalanmışım gibi yerimde kıpırdandım.
"Efendim?" diye karşılık verdim sessizce.
Aaron gülümsedi. "Ya sen?" diye sordu. "Sen ne düşünüyorsun? Nasıl hissediyorsun?"
Yutkundum, elimin birini enseme götürüp dalgınca ovuşturdum, dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme vardı.
Seni düşünüyordum. İçime yayılan sıcaklığın güneşten kaynaklanmadığını anlayacak kadar duygularımı tanıyordum.
Göğsüme garip bir utanç yerleşti, yasak bir şeye bakıyormuşum gibi ve tam fark edilmediğimi sandığım anda o şey hareket edip beni suçüstü yakalamış gibi. Cezam ne olacaktı? Yunan mitolojisinde Medusa'nın gözlerine bakanlar gibi taşa mı dönüşecektim? Yoksa... çoktan dönüşmeye başlamış mıydım?
"Manzaranın ne kadar huzurlu olduğunu düşünüyordum," dedim sakin bir sesle. Zihnimde yankılanan çelişkilere rağmen bu kelimeleri bu kadar dingin bir şekilde kurabilmem mucize gibiydi. En azından manzara konusunda yalan söylemiyordum. "Hissettiğim şey de senin dediğin gibi, canlılık, huzur." Bakışlarımı yeniden manzaraya sabitledim, güzelliğinin beni içine çekmesine izin verdim. "Burası neresi?" diye sordum.
"Sahil kayalıklarından sonra bana huzur veren bir başka yer," dedi Aaron. Rüzgârla karışan sesi kulağımda bir melodi gibi çınladı, yarattığı etkiye istemsizce gülümsedim.
"Denizi gerçekten seviyor olmalısın," dedim, sanki kendi ruhumun içinde yasak bir kapıdan geçmiş, bir itirafa doğru adım atmış gibi hissederek.
Aaron başını salladı. "Açıkçası bakmaktan keyif aldığım ve içimde bir şeyler uyandıran her şeyi seviyorum," dedi.
Ne demek istediğini tam anlayamadım, kaşlarımı çattım. "Nasıl yani?" diye sordum.
Aaron gülümsedi. "Şunu demek istiyorum, denize bakmayı seviyorum. Varlığı bana tuhaf bir huzur veriyor. Güneş ışığının ruhum üzerindeki etkisini seviyorum. Yağmuru da seviyorum. Islanmak bazıları için rahatsız edici olabilir, ama yağmur damlalarının tenime dokunduğu her an olumsuz düşüncelerimden arındığımı hissediyorum. Sonuçta bu, evrenin yükleri yıkama şekli," dedi gülerek, ben de sözlerinin doğruluğuna hafifçe güldüm. "Doğayı seviyorum, hayvanları seviyorum, sanırım evrenin kendisini seviyorum. Kısacası sevdiğim tek bir şey yok. Ruhumda derin ve kalıcı bir iz bırakan canlı ya da cansız her şeyi seviyorum. İstersen bunları soyut ve somut diye ayırabiliriz, ama o zaman iş daha da karmaşıklaşır," dedi tekrar gülerek.
Oturduğu bankta bacaklarını hafifçe salladığını fark ettim. Enerjisi bulaşıcıydı, onu dinlerken sürekli gülümsediğimi fark ettim. Söylediği her kelimede inkâr edilemez bir doğruluk vardı, ama kendini taşıyış biçimi, gözlerindeki ifade, zihnimi okuyabiliyormuş gibi hissettirdi.
Nasıl olur da bu kadar benzer düşünceleri paylaşabiliyorduk? Dışarıdan bakıldığında bu kadar farklı görünürken...
Dışarıdan farklı görünmek...
İnsanlar ister istemez zihinlerinde önyargılar oluşturuyordu. Ne yazık ki bu kaçınılmaz bir gerçek gibiydi. İlk izlenim... Bir kitapta okumuştum, bir insanın herhangi bir ön bilgiye dayanmadan ilk izlenim oluşturması tam olarak bir saniye kırk sekiz milisaniye sürüyormuş. Şaşırtıcı ama doğru olması, insanların ne kadar yargılayıcı olduğunun kanıtıydı.
Peki ben Aaron hakkında ne kadar önyargı oluşturmuştum? Gerçekten ona karşı taraflı mıydım? İlk başta hayır, elbette değildim. Ama zaman geçtikçe davranışları zihnimdeki kırmızı bayraklarla örtüşmeye başlamış, bu da onun hakkında olumsuz düşünceler geliştirmeme yol açmıştı. Ve bu tamamen onun yüzünden değil miydi?
Ama şimdi, bu temiz havanın ortasında, ruhunu açığa çıkaran sözleriyle, etrafıma ördüğüm duvarların arasından duygularını sızdırıyordu. Farkında olmadan, katman katman onunla ilgili düşüncelerimi yeniden şekillendiriyordu. Mantığım direnmemi, duvarlarımı ayakta tutmamı söylüyordu, kalbim ise yaralansa bile ilerlemek istiyordu.
Benim yaptığım tek şey gülümseyip gözlerinin içine bakmak oldu.
Zihnimdeki karmaşadan uzaklaştığımda, ona baktığımda, her şey suyun yüzeyinde yüzen kâğıt parçaları gibiydi. Bir zamanlar oldukları şeyden uzaklaşıyor, akıntının çekimine teslim oluyorlardı. Ama sudan çıktıklarında, eski hâllerine dönebilirler miydi?
Hayır, asla eskisi gibi olamazlardı.
Yerimde kıpırdandım, bakışlarımı kaçırıp boğazımı temizledim. "Beni neden buraya getirdin?" diye sordum. Kelimeler dudaklarımdan o kadar aniden çıkmıştı ki sanki etrafımızdaki o koruyucu çember bir anda yok olmuş gibi hissettim.
"Beğenmedin mi?" diye sordu Aaron.
Yüzüne baktım. Bu soruyu gerçekten ciddiyetle sorduğunu açıkça görebiliyordum. Gerçekten bunu laf olsun diye sorduğumu mu düşünmüştü?
"Elbette beğendim," dedim yavaşça. "Burası sevilmeyecek gibi değil!"
Bakışlarını tekrar manzaraya çevirdi, ben de öyle yaptım.
Aramıza bir sessizlik yerleşti. Açık açık konuşmalı mıydım?
Günler önce, kayalıklarda sana her şeyi anlattıktan sonra, bana sarıldıktan sonra, ertesi gün seninle konuşmak istediğimde bana bağırdın, üstelik nedenini bile bilmiyordum. Ondan sonra uzun süre konuşmadık, bırak konuşmayı, birbirimizi bile görmedik. O süreçte okulda olup olmadığını bile bilmiyordum ve neden bir anda ortadan kaybolduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Yanlış bir şey mi yapmıştım? Söylememem gereken bir şey mi söylemiştim? Ve şimdi, günler sonra, hiçbir açıklama yapmadan kolumdan tutup beni arabaya bindiriyor, adını bile bilmediğim bir yere getiriyorsun. Ve tüm bunların sonunda hiçbir şey sormamamı mı bekliyorsun?
Aaron, bunların herhangi biri gerçekten normal mi?
