Okyanus kitap kapağı

20. bölüm / 33

Okyanus

ON DOKUZUNCU BÖLÜM

Yazar: İrem Mumcu

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 33Şu an: ON DOKUZUNCU BÖLÜM

AARON’IN ANLATIMINDAN

Eve dönerken, zihnim sürekli hayatımdaki en büyük sorunun etrafında dönüp duruyordu. En yakın arkadaşlarımın bile bilmediği bir sorun.

Babam.

Onun etrafında döndüğün sürece her şey yolundaydı. Dünyadaki en iyi adam olabilirdi. Ama onun ekseninden en ufak bir şekilde saptığın anda, daha önce hiç görmediğin bir yüzünü gösterirdi.

Hayatım boyunca o eksenin içinde hareket ettim. Kurallarını takip ettim, beklentilerini yerine getirdim ve olabildiğince saygı sınırları içinde kalmaya çalıştım. Ona karşı gelmekten kaçındım, sözünün dışına çıkmamaya özen gösterdim. Kardeşim Adrian gittikten sonra, evdeki enerji gözle görülür şekilde değişti. Annem, onun aklına her geldiğinde gözyaşlarını tutamıyordu ve ben de onun yanında olmak için elimden geleni yaptım. Yakınında kaldım, ona hâlâ bir çocuğu olduğunu hatırlattım, tutunabileceği bir şey, herhangi bir şey verebilmeyi umarak.

Babama gelince, kendini tamamen işe verdi. Zaten daha önce de şirkette fazla vakit geçiriyordu, ama artık bu fazlasıyla aşırıydı. Ve bu süreçte en kötü alışkanlığı da iyice kötüleşti, içki. Her akşam işten sonra içiyordu, bunun onu rahatlattığını söylüyordu. Çoğu gece eve sarhoş geliyordu. Ve çok fazla içtiğinde, kişiliğindeki değişim apaçık ortadaydı. Onu o halde görmek bile istemiyordum. Bazı geceler, içimden gizlice eve hiç gelmemesini dilediğim oluyordu.

Sanırım şiddet eğilimlerinden bahsetmeme bile gerek yok. On iki yaşındayken, cinsel yönelimim yüzünden maruz kaldığım şiddeti hatırladığımda hâlâ nefes almakta zorlanıyorum.

Ah…

Luke, unutmaya çalıştığım tüm o kabus gibi anıları yeniden yüzeye çıkarırken kalbim, sanki her şey dün olmuş gibi o travmaya tepki verdi. Bu evde geçirdiğim her an beni daha da güçsüz hissettiriyordu ama gidemiyordum. Annem bu kadar zor ayakta dururken onu bırakamazdım. Adrian’ın yokluğu bir tercih değildi, kimsenin elinde değildi. Ama ben gidersem, bu bilinçli bir karar olurdu ve zaten kırılgan olan kalbine bunu yapamazdım.

Üniversiteye ve voleybol takımına odaklanmalıydım, okulu bitirmeli ve bir gün annemle birlikte bu yerden ayrılmalıydım, babamdan tek bir kuruş bile almadan. En azından o zaman onun manipülasyonu altında olmazdım. Sonunda hayatımı kendi kurallarımla yaşayabilirdim.

Luke…

Belki o zaman, birbirimize nasıl davrandığımız konusunda daha tutarlı ve daha net olabilirdik. En azından benim açımdan…

Kapıdan içeri adım attığımda derin bir nefes aldım. Onun kahverengi gözleri zihnimde parladı ve istemsizce gülümsedim. Dokunuşu, öpüşmemiz, birbirimize sarılıp öylece uzandığımız anlar… Hepsi büyüleyiciydi. Az önce yaşadığımız o güzel anların gerçek olduğunu düşünmek, hayatımın geri kalanını onunla geçirebileceğim ihtimali, geleceğe umutla bakmamı sağlıyordu. Sanki varlığından bile haberdar olmadığım eksik bir parça yerine oturmuştu ve bundan sonrası daha iyi olacaktı. Aydınlık, umut dolu…

Tabii, oturma odasında elinde bir bardak viskiyle beni bekleyen adamı saymazsak.

O aydınlık bir anda yok oldu, karanlık bulutlar tarafından yutuldu. Fırtına o kadar hızlı gelmişti ki nereden çıktığını bile anlayamadım.

Onu gördüğüm anda gülümsemem kayboldu. Fark etmemiş olmasını içimden sessizce diledim. Antrenman çantamı omzumda düzelttim ve boğazımdaki düğümü yuttum.

Bardağındaki viskiyi yavaşça çevirerek, ağır bir ses tonuyla, “Hoş geldin,” dedi.

Sesi istemsizce tüylerimin diken diken olmasına neden oldu.

“Hoş buldum, baba,” diye mırıldandım. Annem çoktan yatmış olmalıydı. Kitaplığın yanında, loş ışıkta tek başına oturuyordu. İçimdeki her şey doğruca odama kaçmak istiyordu. “Daha yatmadın mı?” diye sordum usulca, dikkatini üzerimden çekmeye çalışarak. Ortamdaki gerilim o kadar yoğundu ki nefes almakta zorlanıyordum. Ona bakarken, Luke’la yaptıklarımız zihnimde bir anlığına canlandı. Ürperdim. Şimdi bunun zamanı değildi.

Cevap vermeyince merdivenlere yöneldim, ama sesi beni durdurdu.

“Bu saate kadar antrenmanda mıydın?” diye sordu, sesi buz gibiydi.

“Evet,” dedim, başımı sallayarak. Gerçekten antrenmanda olmadığımı öğrenmiş olabilir miydi? Sakin kalmalıydım. Soğukkanlı kalırsam kontrolü sağlayabilirdim. Ne olursa olsun yalanımı sürdürmeliydim. “Telefonda da söylediğim gibi, arkadaşlarım gittikten sonra biraz daha kalıp ekstra çalıştım.” İçimden bunun peşini bırakmasını diliyordum. Bu konuşma için kesinlikle doğru zaman değildi. Sessizce başını salladığını görünce, sorgulamayı bıraktığını umdum. “Gerçekten çok yorgunum, odama çıkabilir miyim?” diye sordum, ses tonumu nötr tutmaya çalışarak. Şu an yapabileceğim tek şey buydu. Her şeyi sakin tutarsam, bu geceyi minimum hasarla atlatabilirdim.

“Seninle konuşmak için bekledim, Aaron,” dedi, oturduğu yerde hafifçe kıpırdanarak ama ayağa kalkmadan. “Daha erken gelseydin, bunu annenin yanında konuşabilirdik. Ama artık birbirimizi görmek bile nadir bir olay haline geldi, o yüzden söyleyeceklerimi şimdi söyleyeceğim,” diye ekledi, zaten bunalmış olan zihnimdeki karmaşayı daha da artırarak. “Gel, otur.”

Tereddüt ettim. Bu neyle ilgiliydi? Yanına gitmeli miydim? Derin bir nefes aldım ve çantamı merdivenin alt basamağına bıraktım, yukarı çıkarken alırım diye düşündüm. Eve gelene kadar her şey iyiydi… ama şimdi tek istediğim günün bitmesiydi. Daha ne kadar uzayabilirdi ki?

Sessizce yanına yürüdüm, kalbim boğazımda atıyordu. Karşısına oturdum ve tekrar konuşmasını bekledim. Bardağındaki viskiyi tek seferde içti. Ben ise sadece oturdum, kötü bir şey olmaması için içimden dua ederek. Odamın kapısından içeri girdiğim an nihayet güvende hissedecektim.

“Açık konuşmak gerekirse geç oldu ve yorgunsun, o yüzden doğrudan konuya gireceğim, Aaron. Yarın önemli bir toplantım var ve benim de çoktan yatakta olmam gerekirdi. Neyse,” dedi, boğazını temizleyerek ve beni daha iyi duyabilmem için biraz öne eğilerek, “Patrick Fisher’ı tanıyorsun, değil mi?”

Adını duymak midemde bir şeyin düğümlenmesine neden oldu. Kaşlarımı çattım ve yavaşça başımı salladım.

“Britney’nin babası mı?” diye sordum, bu soru daha çok şaşkınlıktan ağzımdan çıkmıştı.

Elbette Patrick Fisher’ı tanıyordum. Babamın şirketteki üstüydü. Babamın da çok fazla hissesi ve etkisi vardı, ama Bay Fisher ondan daha üst konumdaydı ve araları son derece iyiydi. Belki de bu yüzden Britney ile bu kadar yakın olmuştuk. Özellikle arkadaş grubumla birlikte olmadığım zamanlarda, sık sık bizim eve gelirdi.

Sonrasında ne söyleyeceğini hiç bilmiyordum, bu yüzden sessiz kaldım ve devam etmesini bekledim.

“Evet, Aaron. Dediğim gibi, doğrudan konuşacağım. Uzun süredir devam eden bir iş ortaklığımız var ve seninle Britney de epey zamandır yakınsınız. Hatta aranızdaki ilişkinin... sadece yakınlıktan fazlası olabileceğini duydum. Bu yüzden, babalar olarak Bay Fisher ve ben, bu yakınlık konusunda küçük bir adım atmanın zamanı geldiğini düşündük. Aslında bu onun önerisiydi, ama ben de doğru bir karar olduğuna inanıyorum. Ve bununla birlikte, şirketten büyük bir pay da alacağını bilmelisin.”

Sanki dünyanın en normal şeyinden bahsediyormuş gibi konuşuyordu.

Ona baktım, az önce söylediklerini anlamaya çalışarak. Bir an için kulaklarımda çınlayan sesten dolayı yanlış duymuş olabileceğimi düşündüm.

“Ne?”

Bu fısıltının dudaklarımdan çıkmasına engel olamadım. Ne diyordu? İlişkimizde “küçük bir adım” mı? Ne adımı? Bu ne demekti?

Gecenin yorgunluğu şakaklarıma baskı yaparken gözlerimi kırptım. Doğru duymuştum, değil mi? Benimle Britney için bir gelecek planlamışlardı, öylece. Ansızın. Bu nereden çıkmıştı?

Ne söylemem gerekiyordu? O kadar şaşkındım ki normal bir insan gibi nasıl tepki vereceğimi bile hatırlayamıyordum.

“Ne diyorsun baba?” diye inledim tekrar. “Nasıl yani yakınlık? Ben hâlâ üniversitedeyim ve Britney ile sadece arkadaşız. Tamam, belki uzun zamandır birbirimizi tanıyoruz ve bir ara biraz daha fazlası gibi olmuş olabilir, ama bu birlikte bir gelecek planladığımız anlamına gelmez. Tüm bunlar nereden çıkıyor, bir anda?”

Boğazımda bir düğüm oluştuğunu hissettim ve konuşurken sesimin titrediğini fark ettim. Yanlış anlamamıştım, değil mi? Bu bir şaka mıydı?

Loş ışıkta bile babamın gözlerindeki değişimi fark ettiğimde irkildim. Uzun zamandır onunla bu kadar fazla konuşmamıştım ve bunun yanlış olabileceğini bilsem de duruşumu korumak zorundaydım. Bunun nereden çıktığını gerçekten bilmiyordum ve öğrenmeye çalışıyordum. Ama aynı zamanda onunla bu halde konuşmanın hiçbir iyi sonuç vermeyeceğini de biliyordum. Bu saatte böyle bir karar mı alınırdı? Aklını mı kaçırmıştı?

“Beni duymadın galiba, Aaron?” dedi, sesini yükselterek. Loş ışıkta bile parmaklarının bardağı ne kadar sıkı kavradığını görebiliyordum, eklemleri beyazlamıştı. Bardağı kafama fırlatmazdı, değil mi? Açıkçası, konuşmaya devam edersem bundan emin olamazdım.

“Baba…” diye fısıldayabildim. Kalbim boğazımda atıyordu. Çocukluk travmalarımı hatırlamak şu an hiç işime yaramıyordu. Şimdiye kadar onu bir şekilde tolere edebilmiştim, ama o anda tek istediğim şey ondan uzaklaşmaktı. Keşke onunla konuşmadan önce annemi aramayı düşünseydim, ama böyle saçma bir konuyla üzerime geleceğini nereden bilebilirdim ki?

“Bay Fisher’ın kızı Britney ile aranda bir şey var mı, yok mu?” diye sordu, açık ve net bir şekilde. Sesi kulaklarımda adeta ateş gibi yankılandı.

Babam böyle anlarda uzun konuşmalardan hiç hoşlanmazdı. Sorularına net ve doğrudan cevaplar isterdi. Tekrar edilmesinden de nefret ederdi. Zaten iletişimimizin her zaman kötü olmasının nedenlerinden biri de buydu. Sadece varlığı bile aramızda soğuk duvarlar örüyordu.

“Sana bir soru sordum,” dedi sert bir şekilde.

Zorla yutkundum. Ne söylemem gerekiyordu? Tanrım…

“Biz… Evet, baba,” dedim, sesim o kadar kısıktı ki kalbimin kırılma sesini duymuş olabileceğini düşündüm.

“Duyamadım,” dedi, kulağını bana doğru eğerek.

Neden bana bunu tekrar ettiriyordu? Bu bir işkenceydi. Tanrım, bana ne oluyordu?

Gözlerim dolarken derin bir nefes aldım.

“Evet, baba,” dedim, boğazımdaki düğümü görmezden gelmeye çalışarak. “Evet, birlikteyiz.”

“Öyleyse bu nişan meselesini mümkün olan en kısa sürede halletmemiz en iyisi olur,” dedi ve sesindeki rahatlama midemin bulanmasına neden oldu.

Tanrım, neler oluyordu? Neler diyordu? Hayır, bu gerçek olamazdı, bu doğru değildi. Bağırıyor, itiraz ediyor, bunu istemediğimi haykırıyor olmam gerekiyordu. Ben Luke’u seviyordum. Ondan hoşlanıyordum ve onunla bir gelecek kurmayı planlıyordum. Daha birkaç saat önce birlikteydik, sonunda hislerimizin su yüzüne çıkmasına izin vermiştik. Elbette bunu kimseye söylememeye karar vermiştik ve belki de bu en iyisiydi. Daha sık görüşecektik ve belki okuldan sonra gerçekten bir şeyler planlayabilirdik.

Ama ben ne yaptım? Sadece ayağa kalktım, kelimelerimi yuttum, babama tek bir söz bile etmeden çantamı aldım ve kendimi odama kapatmak için merdivenleri çıktım. Bir kez daha onun benim için çizdiği yolu yürüdüm.

Tanrım, bu işin içinden nasıl çıkacaktım? Bu nişan saçmalığı da nereden çıkmıştı? Hangi yüzyılda yaşıyorduk biz? Hadi ama!

Sabah annemle bu konuyu konuşmam gerekiyordu. Eminim hiçbir şeyden haberi yoktu, eğer olsaydı ben eve gelmeden yatmazdı. Onu kaldırmalı mıydım? Ama babama karşı ne yapabilirdi ki? Bu başlı başına bir muammaydı. Babam bana zarar verdiğinde bile ona karşı çıkamamıştı.

Tanrım… Şimdi ne yapacaktım? Britney bütün bunlar hakkında ne düşünüyordu? Her şeyi biliyor muydu? Bunun arkasında o mu vardı? Babam konuyu Bay Fisher’ın açtığını söylemişti. Bu ne demekti?

Beynim patlamak üzereydi.

Odama vardığımda çantamı bir kenara fırlattım ve yatağıma oturdum. Aptalın teki gibi hiçbir şeye itiraz etmemiş, tek bir kelime bile söylememiştim. Başımı ellerimin arasına gömdüm ve sessizce çığlık attım. Derin bir nefes aldım, sakinleşmem gerekiyordu. Bu nişan meselesi bu kadar basit olamazdı. Ve olmayacaktı. Hayır. Hangi yüzyıldaydık biz? On dokuz yaşındaydım. Bu, hayatımı yaşamam ve kendi kararlarımı vermem gereken bir yaştı. Ama Jack Larson’ın çatısı altındaysan, onun kurallarına göre yaşamak zorundaydın.

Telefonumu elime aldığımda, diğer çocukların aksine, Britney’den gelen bir sürü cevapsız arama ve mesaj gördüm.

Tanrım, tabii ki. Tüm günü Luke ile geçirmiştim, telefona bile bakmamıştım ve olan bitenden haberim yoktu.

Elbette Britney biliyordu. Bir şekilde babası bizim birlikte bir gelecek planlamamız gerektiğine karar vermişti. Öfkeyle dolup taşıyordum.

Ama şimdi onu arasam ne söyleyecektim? Bu haldeyken korkunç bir şey söyleyebilir ya da yapabilirdim. Peki bütün bunları Luke’a nasıl açıklayacaktım? Her şey nasıl bu kadar hızlı ve bu kadar kötü bir hale gelmişti?

Bağırmak, etrafımdaki her şeyi kırıp dökmek istiyordum. Bir şey yapmalıydım. Gözlerim odada dolaşırken kitaplıktaki Adrian ile olan fotoğrafımıza takıldı. Göğsüm sıkıştı ve gözyaşlarımın akmasına izin verdim. Ayağa kalkıp fotoğrafı elime aldım.

O burada olsaydı bana ne yapmamı söylerdi?

Her kararımda beni desteklemiş, yıllarca yanımda olmuştu ve şimdi geleceğimle ilgili ne yapacağımı bilmiyordum. Onun burada olmasını istiyordum. Keşke ölmeseydi. Keşke hayatımın bir parçası olarak kalsaydı.

Tanrım… Onu varlığımın her zerresiyle özlüyordum.

Neden gitmek zorundaydı?

Gözyaşlarımı tutamayarak tekrar yatağa oturdum. Öfkeliydim, kalbim kırılmıştı, parçalanmıştım. Tek istediğim bu günün bitmesiydi.

Luke’un yanındayken kendimi hiç olmadığım kadar kendim gibi hissediyordum, ama o yanımda olmadığında sanki ben bile ben değilmişim gibi hissediyordum. Nefes alamıyordum. Gelecek bir anda katlanılmaz bir yük gibi görünmeye başlamıştı.

Tam o sırada yatak odası kapım gıcırdayarak açıldı ve Golden Retriever’ım yatağa doğru koştu. Hıçkırıklarımın arasında yüzümü yalamaya başladı ve ben de zayıf bir kahkaha attım.

“Hey, Daisy,” dedim, sanki onun varlığını yeni fark etmişim gibi.

Ah, doğru, bu güzel ruhu nasıl unutabilirdim?

Üç yaşındaydı, altın rengi tüyleri vardı, görebileceğin en güzel Golden Retriever’dı. Kardeşim Adrian onu daha küçücük bir yavruyken bir barınaktan sahiplenmişti.

Onu her gördüğümde Adrian’ı hatırlardım, sanki o gittiğinde ruhunun bir parçası Daisy’e geçmiş gibiydi. Ne zaman üzgün olsam yanıma gelirdi. Aslında evde olduğum her an yanımdan ayrılmazdı. Çok güzeldi ve varlığı ruhuma sıcak dalgalar gönderiyordu.

Bir süre yüzümü yalamasına izin vererek boynunu okşadım. Şimdiden biraz daha iyi hissetmeye başlamıştım.

“Nasılsın, kızım?” diye sordum usulca. Yumuşak homurtularını dinlerken kucağıma kıvrılmasına izin verdim.

“Ben de iyiyim, ya da… en azından olmaya çalışıyorum,” dedim, ondan çok kendimi ikna etmeye çalışarak.

“Az önce arkadaşım Luke’un evinden geldim ve uzun zamandır geçirdiğim en güzel zamanı yaşadım. Ama eve geldiğimde… işler pek de iyi değildi,” dedim, göğsümdeki sıkışmayı görmezden gelmeye çalışarak.

Daisy’nin beni sakinleştirmesine ve bir süreliğine uykuya dalmama yardım etmesine izin verdim. Göğsümün üzerinde yatarken bir yandan kardeşimin fotoğrafına sarıldım ve uykuya dalmaya çalıştım.

Yarın gelene kadar hiçbir şey düşünmek istemiyordum.

* * * * * * *

Telefonumun sesiyle uyandığım anda, şakaklarıma keskin bir ağrı saplandı. Saat kaçtı? Neler oluyordu böyle?

Gözlerimi ovuştururken telefon ısrarla çalmaya devam ediyordu. Ekranda Eddie’nin adını görünce derin bir nefes verdim. Sabah mı olmuştu?

“Eddie?” diye sordum, sesim uykudan kalınlaşmıştı.

“Dostum, neredesin sen? Antrenmanı kaçırdın,” dedi, sesi kulaklarımda çınladı. Telefonu bir anlığına kulağımdan uzaklaştırmak zorunda kaldım. Antrenman mı? “Bana hâlâ uyuduğunu söyleme! Aklını mı kaçırdın? Saat neredeyse dokuz oldu ve sen hâlâ burada değilsin!” Yüzümü buruşturdum. Tabii ki… Dün yaptığımız antrenmandan sonra bugünkü çalışma saat sekize alınmıştı ve ben bunu tamamen unutmuştum. Başım yeniden zonklamaya başladı.

Berbat hissediyordum. Üstümdeki kıyafetlerle sızıp kalmıştım ve gece boyunca neredeyse hiç kıpırdamamıştım. Nasıl bir uyku karanlığına düşmüştüm böyle? En son ne zaman bu kadar derin uyuduğumu bile hatırlamıyordum. Daisy ortalarda yoktu ve benimle kardeşimin fotoğrafı yatağın diğer ucunda duruyordu.

Yanaklarımı şişirip hafifçe inledim.

“Tamam dostum, şimdi hazırlanıyorum. En azından derse geç kalmamamı sağladığın için sağ ol,” dedim ve telefonu kapattım.

Telefonu yatağın diğer tarafına attım ve başımı geriye yasladım. Bu kadar uyumuş olmama rağmen sersemlemiş hissediyordum. Bir süre gözlerimi kapattım. Zihnimdeki sis yavaş yavaş dağılırken, dün geceki konuşmalar da netleşmeye başladı. Britney, nişan… Göğsüme keskin bir ağrı saplandı. O kadar yoğundu ki midem bulandı. Gözlerimi açtım. Tanrım, ben ne yapacaktım?

Hiçbir şey yapasım yoktu ama hareket etmem gerekiyordu. Zaten her şeye geç kalmıştım. Önce duş almam gerekiyordu, üzerime çöken o ağır bulutları yıkayıp atmam gerekiyordu. Yataktan kalktım ve aklıma gelen tek şeyi yaptım, kendime hem zihinsel hem de fiziksel olarak arınma izni verdim.

Kısa sürede hazırlanıp aşağı indim. Babam muhtemelen çoktan gitmişti, bu da içimi rahatlattı. Onu görmeye hiç hazır değildim. Daisy ayaklarımın etrafında koşturdu ve eğilip ona sarıldım. “Günaydın, güzelim,” dedim, tam o sırada mutfakta annemin bir şeyler pişirdiğini fark ettim. Tezgâhta bir şeyleri karıştırırken tatlı tatlı gülümsüyordu.

“Günaydın, canım,” dedi sıcak bir sesle. Sesi bana tutunacak bir şey verirken gülümsedim.

Annem ev hanımıydı, ama aynı zamanda bir sanatçıydı. Öyle güzel tablolar yapardı ki oldukça fazla alıcısı vardı. Bu sayede evde daha çok vakit geçiriyor, eserlerini galeriler aracılığıyla satıyor ve sevdiği bir şeyi yaparak zamanını geçiriyordu. Eskiden bir şirkette muhasebeci olarak çalışıyordu, ama resme olan tutkusunu keşfettikten sonra her şeyi bırakıp hayalinin peşinden gitmişti. Hayatında verdiği en iyi karardı. Babam bundan pek hoşlanmamıştı, ama kimin umurundaydı ki?

Annem genelde harika bir kadındı, ama konu babama gelince bambaşka birine dönüşüyordu. Bunu şu an düşünmek istemiyordum. Yumuşak ve anlayışlı haline bakarak, konuyu açmak için doğru zamanın bu olduğunu düşündüm. Şansımı denemeliydim.

“Günaydın, anne,” dedim, Daisy’i bırakıp masaya oturarak. “Nasılsın?”

“İyiyim, canım,” dedi önüme bir tabak koyarken. “Sen nasılsın? Dün gece saat kaçta geldin? Çok yorgundum, seni bekleyemedim, hemen uyuyakalmışım.”

Tabaktan bir parça peynir alıp ağzıma attım. O an ne kadar aç olduğumu fark ettim. Midemin bulanmasının sebebi de buydu herhalde.

“İyiyim,” dedim yavaşça. “Biraz geç geldim, ama sorun değil anne. Dinlenmiş olman iyi olmuş.” Dün gece olanları hatırlayınca midem yine burkuldu.

Bir süre yemeye devam ettim ama zihnimdeki fırtına büyümeden bir şey söylemem gerekiyordu. “Anne, babam seninle konuştu mu?” diye sordum doğrudan.

“Ne hakkında konuşacaktı, canım?” diye sordu tezgâhta bir şeyler keserken. “Ben uyandığımda çoktan gitmişti. Bugün önemli bir toplantısı olduğunu söylemişti, sanırım çok erken çıktı.”

Zorla yutkundum.

“Anne… Babam benim Britney’le evlenmemi istiyor,” dedim, doğrudan. Bu sözleri kendi ağzımdan duymak bile kalbimin hızlanmasına neden oldu. Tanrım, her şey ne kadar korkutucu geliyordu. Korkutucu derecede gerçek...

“Ne?” dedi annem, tüm dikkatini bana çevirerek. Nihayet yaptığı işi bırakıp bana dönmesine sevindim ve verdiği tepki için de minnettardım. Demek ki o da bu fikri beğenmemişti. Bu anı iyi değerlendirmeliydim. Hızla her şeyi anlatmaya başladım.

“Dediğim gibi, dün gece eve oldukça geç geldim… ama geldiğimde babam hâlâ içiyordu,” dedim, sesim istemsizce titreyerek.

“Sana bir şey yaptı mı?” diye sordu hemen. Ah…

“Hayır, hayır, merak etme, hiçbir şey yapmadı,” dedim hemen. Gözlerindeki endişe kalbimi sıkıştırdı. Yine yutkundum.

“Ne oldu?” diye sordu, bu kez daha yumuşak bir sesle.

“Eve geldim ve babam sanki gecenin bir yarısı değilmiş gibi konuyu açtı. Britney’le uzun zamandır arkadaş olduğumu biliyorsun, onları da tanıyorsun. Bir süre önce arkadaşlığımız biraz… farklı bir hale geldi. Ama anne, bu onunla evlenebileceğim anlamına gelmez. Ben daha on dokuz yaşındayım, hâlâ üniversitede ikinci sınıf öğrencisiyim. Bu evlilik meselesi nereden çıktı? Ve babam neden bu kadar acele ediyor? Yani sana bile hiçbir şey söylem

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

55okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…