2. bölüm · NAZENDE

Yeni insanlar

Nilüfer Cengiz Dilber

İsyerine ulaştığımda, öfkemden sıyrılmıştım.Yoğun geçecek bir günü tanımadığım biriyle heba edemezdim sonuçta.Masama yerleşip pc mi açtım. Bu gün yapacaklarına kısa bir göz attıktan sonra, mutfağa yöneldim. Bir bardak çay doldurup masama geri döndüğümde, kahvaltı yapmaya hazırdım.
Yapilacak gelir, gider kayıtları envanter dosyaları vs derken akşam olmuş büyük bir bıkkınlıkla ofisten ayrılmıştım.
Çok yoğun bir haftaydı evden işe işten eve geçen günlerin ardından hafta sonu nihayet gelmişti.
Bütün bir günü yatakta pinekleyerek geçirmeyi planlasamda, bu benim kişiliğime ters bir durumdu. İlla kalkıp birşeylere bulaşmam gerekiyordu. Ahh canım annem gitmeseydi ya bu yaz memlekete. Şimdi kahvaltı hazır olmuştu çoktan.
Yataktan sarkıp önce banyoya ilerledim. Kısa bir duşun ardından Fatih i uyandırmak için odasına gittiğimde çoktan gitmişti. Hain köstebek! Anlaşılan kahvaltıda yalnızdım. Ocağa çay suyunu koyup odama geçtim. Üzerime birşeyler geçirip, saçlarımın fazla sularını havluyla alıp tepemde bir ev topuzu yaptım.
Çayı demledim. Altini kapattıktan sonra fırına gidip gelebilirdim. Çıkarken üzerime portmantodan bulduğum swet i gelişi güzel geçirdim. Içinde neredeyse kaybolmuştum. Fatih in olduğu belliydi.
Ayağıma ayakkabılarımı geçirip merdivenleri adımlayarak evden çıktım. Sokağa çıktığımda etraf sakindi. Bende pek hızlı sayılmayan adımlarla yakın olan caddeye doğru yöneldim.
Haftasonu olduğundan kafe neredeyse doluydu. Ailecek oturan insanlar, bir kaç sevgili olduğu belli olan çiftler masaları doldurmuşlardı.
Üzerimdeki bol swet yarı ıslak saçlarım kimsenin umurunda değildi pek. Bence de olmasindi. Bugün hafta sonu ve rahat takılmak, biraz pineklemek istiyordum.
Kafenin kapısını açıp içeriye girdim. Kalabalık sayılacak masaları geçerek, tezgaha ulaştım. Sarışın orta yaşlı kadın yine tezgahın arkasında durmuş, müşterilerle ilgileniyordu.
Önümde olan bir kaç kişi vardı, sıraya geçip bekledim. O sırada kadın arkada imalathane olduğunu varsaydiğım yere doğru donup seslendi.
"Nisa.. Kızım tezgaha yardım edermisin?" Demesiyle arkadaki kapıdan, en fazla yirmibeşinde olan kumral bir kız çıktı. Yüzünde kocaman gülümsemesiyle tezgaha yönelirken, en az altı yedi aylık olan karnı çekti dikkatimi.
Üzerindeki kırmızı yazlık elbise onu çok şirin gösteriyordu. Koyu kahve gözleri hafif pembeleşmiş yanakları hamileliğin verdiği bir çekicilik vardı üzerinde.
"Ben yardımcı olayım." Deyip bana yöneldi.
"Bir baget ve bir küçük simit alacaktım." Ona gülümseyerek cevap verdim. Başını olumlu manada sallayıp imalathaneye doğru yönelmişti ki, kapıdan çıkan çam yarmasıyla ağzım şaşkınlıktan istemsiz açıldı.
Adının Nisa olduğunu öğrendiğim kıza yönelip bir kolunu omuzuna attı ve kendine çekmesiyle saçlarının arasına bir öpücük kondurdu.
"Kendini çok yorma güzelim. Ben tezgaha bakarım. Geçte kahvaltını yap." Deyip kızi bıraktı. Tezgaha doğru arşınlayıp tam önünde durdu.
"Buyrun."
"Bir baget ve simit istemistim" dedim düz bir sesle. Siparislarimi hazırlamak için kese kaģidına yönelirken,
'Yazık olmuş kızcağıza, bu çam yarmasıyla nasıl hayat geçer birde hamile kalmış. ' diye geçirdim aklımdan bu sırada başımı salladığımın farkında değildim.
"Siparişleriniz hazır." Duyduğum sesle dikkatimi tekrar ona verdiğimde bir elimi kese kağıdına uzattım. Fakat almak için yeltendiğimde bir türlü gelmiyordu.
Anlamaz gözlerle tekrar çekiştirdim kağıdı ama sonuç aynıydı. Neden acaba??
Tabiki bu karşımdaki çam yarması kağıdı sıkı sıkıya kavramıştı. Sinirle tekrar çekiştirdim. Sonuç gene olumsuzdu.
Kâğıdı bırakıp para vermediğimi hatırladım. Tabii ya malı kıymetli herhalde beyimizin. Cebimden çıkardığım kırışmış paraları yarı fırlatır şekilde tezgahın üzerinde ki bölmeye bıraktım.
Bunu hak etmişti o gün benden özür dileseydi, sakince ödeme yapardım.
Elim tekrar kese kağıdına gitti. Yine alamadım o kacaman elleriyle kese kağıdını kavradıgından hareketin sonuçsuz kalıyordu. o esmer suratına belli belirsiz bir gülüş oturdu. Oda aynı sekilde çekiştirdi kağıdı.
Eminim şuan gözlerimden ateş çıkıyordur. 'Derdi ne bunun yaa. Sabah sabah çattık iyimi.' Bunları düşünürken kaşlarımı çattım.
Rahat etmek bana haram herhalde. Son bir kez daha çektiğimde kese kağıdını bırakmamakta karalı olduğunu anladım. Elimle kağıdı ona doğru ittirip,
"Aman yaa.. derdin ne senin sabah sabah. Al senin olsun ekmeğin. Ama bunlar seni biraz zor doyurur. İri kıyım herif! " dedim adeta bağırmıştım adama.
O işe benim tam tersine sakindi ve yüzünde sinsi bir gülüş vardı. Kara gözleri baştan ayağı beni süzdüğünde ona pis bir bakış attım. Sinirden yumruklarimi sıkıp derince bir nefes alıp, arkamı döndüğümde kafedeki diğer müşterilerin bana hayretle baktığını gördüm.
Sinirim yerini utanca bırakmaya başlamıştı. Cazgız karılar gibi ulu orta bağırmıştım. Çıkışa doğru mahcup adımlarla ilerlerken ne zaman yanıma geldiğini anlamdigim sarışın kadın, hafiften koluma dokunarak beni durdurdu.
Oda verceğim tepkiden korkuyor olacaktı ki çekinerek lafa girdi.
"Şeyyy.. Kızım sen oğlumun kusuruna bakma! Gel sakinleş biraz, oturalim gidersin sonra." Sözünü bitirdiğinde şaşkınca kadına bakakaldım.
Nisa denen kız hemen yanımızda bitti. Bu kez o hemen lafa girdi. Tatlı bir yüz ifadesine bürünerek.
"Lütfen, gel şöyle geçelim içeriye. Özür mahiyetinde. " Eli usulca karnına gitti.
Bu tavrına aldırış etmeyecek bir insan tanımıyordum. Çok şirin gözüküyordu. Belliki kocasının yaptığı kabahati affettirmeye çalışıyordu.
Bir şey diyemedim. Bu kez Nisa koluma usulca dokunarak beni tezgahın arkasında doğru yönlendir di. El mahkum ona uymak zorunda kalarak tezgahın arkasında doğru yöneldim.
Arka tarafta kalan kapıdan tereddüt etsemde, yanımdaki hanımları takip ederek içeriye girdim.
İçeride büyükce bir hamur tezgahı, ekmekler için taş bir fırın ve kek börekler için ayrı katlı bir elektronik bir kaç fırın vardı.
Camlı bir buzdolabı, içerisinde pasta malzemeleriyle doluydu. Sağ tarafta kalan diğer bir tezgah mutfak tezgahını andırıyordu. Üzerinde ki elektronik semaverden buharlar çıkmaktaydı.
Tezgahın hemen önünde çok büyük sayılmayacak bir masa ve etrafinda sandalyeler mevcuttu. Masanın üzerinde yeni hazırlandığı belli olan kahvaltı adeta iştah kabartıyordu.
İçeride iki ayrı erkek ve bir kız daha vardı. Erkekler üzerlerinde beyaz önlükleriyle biri fırına ekmekleri sürerken diğeri malzeme dolabından bir şeyler çıkarıyordu. Kız ise kullanılmış tepsileri bir araya topluyordu.
Orta yaşlı kadın tepsileri toplayan kıza yönelerek seslendi.
"Meryem, Barış abine yardım et. Müşteriler beklemesin" diyince kız hemen elindeki işi bırakıp kafenin içerisine geçti.
Ne yapacagimi bilemez bir vaziyetteyken, Nisa tekrar koluma dokunup beni kahvaltı masasındaki bir sandelyeye yönlendirdi.
Sandalyeyi çekip çekingen bir tavırla oturdum. Nisa yanındaki sandalyeye geçerken orta yaşlı kadın tezgahtaki bardaklara hepimiz için birer bardak çay doldurup tepsiye koydu ve hemen karşımda kalan sandalyeye geçti.
Çaylarımızı teker teker dağıtirken, yüzüne samimi bir gülümseme yerleşti.
"Çekinme lütfen, Barışın da kusuruna bakma. Onun adına özür dilerim."
Demek adı Barıştı. Karakterine ne kadarsa zıt bir isim taşıyordu.
Elimle bardağı kavradım fakat içmeden devam ettim.
"Bakin ben teşekkür ederim. Ama gitsem iyi olacak. Sabah sabah biraz gerildim sadece. Bağırmak istememiştim."
Ay ne oluyo ya ben bu insanlara neden kendimi açıklıyorum. Sacmalama Hülya insanlar kibarlık yapıp sofraya davet ettiler. Neden kasıyorsun. Diye iç sesim kendi kendine bir kavgaya girişti.
İnadımdan vazgeçip çayı dudaklarıma götürdüm.
Sonrasını bir tanışma faslı tamamladı. Sarışın kadının adı Zuhal miş. Aslen Ankara li olduklarını öğrenmiştim. Zuhal hanım on yıl önce eşini kaybedince İstanbula yerleşmiş, daha sonra hayali olan kafe yi şimdi anca açabilmişti.
Nisa ve Barış onun çocuklariymiş. Öğrendiğim bu ayrıntı şaşırmaya neden olmuştu. Bu kadınlar çok naif ve şevkatliydi. Fakat içerideki iri kıyım bu ailenin fiyaskosuydu sanırım.
Nisa nin eşi işi nedeniyle yurt dışına çıkınca, annesi ve abisiyle kalmayı tercih etmişti. Doğumuna çok az bir zaman kaldığından uzun uçak yolculukları onu riske ediyordu.
Barış ve Nisa nin arasında on yaş vardı. Evlenememesi gayet normaldi bence, bu kaba herifi kim yani da taşırdı ki zaten?
Sohbet böyle uzayıp giderken kahvaltı yapmış birde üzerine kahve içmiştik. Nisa tekrar söze girdi fincanın dibindeki telveye yiyecekmis gibi buyuk bir iştahla bakarken.
" Sen abimin kusuruna bakma Hülya. Hep böyle munzur biriydi. Fakat kaba değildir. Kolay şeyler yaşamadı."
Durup bir an anlatıp anlatmamak arasında gidip geldi, fakat çenesini tutamayarak devam etti.
" Her şey nişanlısından ayrıldıktan sonra olsu. Aslında abim iyi bir aşcı olma yolunda ilerliyordu. Nisan işi bozulunca TSK ya katılmaya karar verdi. Kabul de edildi."
Bir an yine durdu. Gözleri dolmuştu sanki. Bense merakımı bastirmaya çalışarak sessizce dinleye devam ettim.
" Özel harekattaydi. Azarbaycan a göreve gönderildi timiyle. Uzun süren bir operasyondu iki yıl hiç görmedik onu. Daha sonra katıldığı bir görevde ağır yaralandığını duyduğumuzda perişan olmuştuk."
Dolan gözlerine artık söz geçiremeyince bir tane yuvarlandı göz bebeğinden yanaklarına. Teselli etmek amacıyla ellerini avuçlarının içine aldım. Hafifçe tebessüm etti bana.
"Vücuduna saplanan şaraplenler böbreğinin birini kaybetmesine sebep oldu. Gazi olarak mecburen istemese de TSK dan ayrıldı. Geri döndüğünde İtalya ya gitti. Eğitimine orada devam edip tamamladı."
Başıni onaylamazcasina salladı. "Geri döndüğünde abimden hiç beklemediğimiz bir şey yapmıştı. Vücudunda onlarca dövme vardı. Sanırım bu onun acıyı bastırma şekli olmuştu."
Sözünü bitirdiğinde elinin tersiyle yanağındaki yaşlarını sildi. Yerinden doğrulu ayağı kalktı.
"Kusuruma bakma çenem haddinden fazla düşüyor bu aralar. Hamileliğin yan etkileri galiba."
"Önemli değil." Dedim hafif tebessüm ederek.
Vedalaşıp oradan ayrıldığımda, Barış tezgahta yoktu. Çoktan gitmişti. Kafeden çıkıp eve doğru yöneldim. Kalbimde bir yerlerde üzülmüştüm aslında o iri cüsseli adama.

Sevgili okur, bölüm sonu yorum ve beğeni yapmayı unutmayalım. Görüşleriniz benim için çok değerli. Keyifli okumalar...