11. bölüm · NAZENDE
Yalnız kalınan bir evren
Otobüsten inip karşı kaldırama geçtim. Ara sokağa sapıp karşımda ki yeşil çitli duvarın tam ortasında duran, cilalı ahşap kapıyı araladım. Bu iki katlı müstakil binanın şirin ve hoş bahçesine adımladım. Nagehan bana arkası dönük semaverin altına odun doldurmakla meşguldü.
Bahçeye kahvaltı sofrasını çoktan kurmuş, bir yandan semavere bakarken diğer yandan ortalıkta koşturan çocuklarına laf yetiştiriyordu. Bundan sebep benim bahçeye girdiğimi dahi duymamıştı.
Arkasından usulca yaklaşıp, belinden kavrayıp kulağına “ öcüüü,” diye bağırdığım da bir hışımla, korkuyla karışık arkasını döndü. Beni görünce elindeki odunları bırakmadan boynuma sarıldı.
Çok yakın arkadaş olmamıza rağmen sürekli görüşemiyorduk. Onun müsait olup, benim izinli olduğum zamanların aynı ana denk gelmesi nadirdi. Birbirimize sımsıkı sarılıp hasret giderdikten sonra, nihayet ayrılabilmiştik.
Nagehan benden ayrılıp bir adım geriye gitti. Fakat öfkesi gözlerinden okunuyordu. Hâlâ elinde tuttuğu odunu bana doğru sallayarak devam etti.
“Seni akrep seni! Bu kızlar yetmiyor, birde sen başıma çıktın.” Ellerini semaya açarak lafını sürdürdü. “ Ey güzel Allahım ne suçum vardı da bu üç akrebi başıma musallat ettin?”
Kelimeleri bittiğinde ikimizin de ağzından kahkahalar dökülmüştü. Nagehan’ın kızları da benim gibi kasım ayında doğmuş, onlarda akrep burcu olmuşlardı.
Hâl hatır kısmından sonra sofraya geçtik. Nagehan çayları doldururken, bende çocukların tabaklarına istedikleri şeylerden koyuyordum. Nagehan'ın büyük kızı Rüya’yla sohbet ediyorduk
“Kolyeni nerden aldın Hülya abla. Saçlarını nasıl düzleştirdin Hülya abla? Daha dokuz yaşında olduğundan sorduğu sorular beni eğlendiriyor, keyifli vakit geçirmemi sağlıyordu. Nagehan çayları dağıtırken kızı Rüya’ya dönerek devam etti.
“Abla değil kızım teyze diyeceksin.” derken sırıtıyordu.
“Ama anne o evli değil ki bence teyze olmak için çok genç.” diye kızından karşılık alan Nagehan ikimize birden pis pis bakmaya başladı.
“ Gıcık akrepler ne olacak, hemen bir dayanışma falan.” Lafı bittiğinde söze ben girmiştim. Yüzüm de keyifli ve muzip bir gülümsemeyle
“Rüya sen annene bakma kuşum. Abla de bana. Anan da çatlasın.” Rüyayla kakalarımız karışınca Nagehan ikimize birer zeytin fırlattı. Hedefi tutturamayınca bu kez biz iyice keyiflenmiştik.
Kahvaltımız böyle uzayıp gitmişti. Bol kahkahalı, Nagehan'ın ara ara sinirlendiği fakat sonunda herkesin doyduğu güzel bir kahvaltı olmuştu. Çocuklar sofradan kalkıp, oyuna dalmış, bizde sofrayı toparlayıp kahve yaparak tekrar bahçeye çıkmıştık.
Masaya kahveleri yerleştirip karşılıklı oturduk. Birer sigara yakıp kahvelere uzandığımızda Nagehan gözlerini kısarak bana imali imalı bakmaya başladı. Dilinden dökülecekleri merak ediyordum.
“Ee gönül işleri nasıl bakalım?” diye sorunca, derince bir iç çektim istemsizce.
“Bilmiyorum. Daha kesin bir şey yok!” kestirip atmıştım. Bu konu canımı sıkar olmuştu. Halbuki ben çok net bir insandım. Ya siyahtım ya beyaz ama asla gri değil.
“Bir şey yok öylemi? Bana baksan sen! Kızım sen bu adam için kaç gündür hastane ev arasında mekik dokuyorsun. Bir de bir şey yok diyorsun.”
“Tam emin değilim diyelim. Sadece ölecek olması çok etkiledi beni. Biliyorsun tam babamı kaybettiğim gündü onun ameliyatı. Acıdım, vicdan azabı duydum herhalde.”
“Eminim öyledir. Sen bu çocuğa karşı boş değilsin. Sürekli birilerini reddedip duruyorsun zaten. Hem evlen artık senin bizden neyin fazla kızım, biz çekiyoruz sende çek!” Diye saydırınca ikimizde gülümsemiştik. Keyif kahvelerinin sonuna yaklaşmıştık. Saat epey ilerlemişti. Akşam olmadan eve dönmem gerekiyordu. Öyle ki İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna gelmiştim ama sohbet daha cazip geliyordu şuan.
“Sence ne yapmalıyım?” soruma karşılık Nagehan suratıma ifadesizce baktı. Yüzüne bir gölge yerleşti. Fakat aynı saniyede kayboldu.
“Bunu bana sen mi soruyorsun? Sen Hülya'sın silkelen ve kendine gel. En büyük akrep sensin.” Deyip gülümsedi. Ay bu kız beni deli edecekti. Derin bir nefes alıp devam etti.
“ Git açıl çocuğa. Seviyorsan söyle, ne kaybedersin.”
“Ya aksi yanıt alırsam?” ne ara bunları düşünür olmuştum. Kendime şaşırıyordum.
“Bu çocuk gece bahçende nöbet tutmuş, sana sufle yapıp getirmiş, illa itiraf mı etmesi gerek belki çekiniyordur?”
“Kocaman adam çekinir mi be!”
“Niye ona bakarsan sende kocamansın. Pek göstermesende üç onluksun artık.”
“Bilmiyorum. Bence bu hastane sürecinde ben yeterince adım attım. Ondan bir hamle gelmedikçe, bir şey yapmayacağım.”
“İyi o katır inadına birlikte otur pinekle.” Nagehan’ın keçiler gene çıkmıştı dağlara delirmek üzereydi.
“Kızma hemen ya. Sadece bir süre daha temkinli davranacağım. Zaman gösterecek artık. Sen hamile falan mısın? Sürekli kızıp duruyorsun bana hormonel bir şey mi?”
“Ne hamlesi ya üç tane var zaten.” Öfkesi barizdi.
“ Ne bileyim kızım sürekli kuluçkaya yatıyorsun. Korktum bir an.” Lafım bitince Nagehan bu kez canımı yakacak şekilde kolumu çimcirmişti . Acıyla kolumu ovuştururken bir yandan da gülümsüyordum.
Keyifli geçen bir günün ardından eve varabilmiştim. Bana da bir soluk alma fırsatı doğmuş, kafamı azcıkta olsa dağıta bilmiştim. Sahi ne yapmalıydım? Gidip açılsamıydım yoksa bir süre bekleyip hislerimin durulmasını mı beklemeliydim. Kafam allak bullak olmuştu. Anahtarı kapı kilidine takıp çevirdim. İçeriye adımlarken telefonum çalmaya başlamıştı. Kesin Nagehan eve varıp varmadığımı sormak için aramıştı. Çantamdan telefonuma uzanırken kapıyı kapatıp, anahtarı portmantodaki kutuya bıraktım. Ekrana gözlerim kayınca ağzım hayretle istemsizce açıldı.
Çam yarması..... arıyor....
Bir süre telefon elimde öylece kalakaldım. Bu esnada telefonun melodisi susmuştu. İkinci kez telefonumun sesini duyunca bulunduğum transtan çıktım.
Çam yarması.... arıyor....
Bu kez çok beklemeden telefonu açıp kulağıma yerleştirdim. Bu esnada seslice yutkunmuştum. Barış’ı normal odaya geçeli bir hafta oluyordu. Bu gün yarın taburcu olurdu. Sesimi sabit tutmaya çalışarak cevapladım.
“Efendim..”
“Hülya?”
“Evet, Barış?”
“Ben merak ettim sadece. Bu gün gelmedin. İyisin değil mi?”
“Evet gayet iyiyim. Arkadaşıma gitmiştim ondan gelemedim.”
“Bizim çocuklara haber vermemişsin, bir şey oldu sandım.” Beni merak etmesi hoşuma gitse de kullandığı son cümleyle damarıma basmıştı. Allahallah ne zorunluluğum var acaba haber verecekmişim bir de. Haspama bak sen. Boğazımı temizleyip devam ettim. Öfkem kabarmaya başlıyordu.
“Aa bilmiyordum, kusura bakma ne olur. Bir dahakine dilekçe de yazarım.” Neden iyileşti ki bu ne güzel sessiz sedasız yatıyordu. Diye geçirdim içimden Barış’ın sesi tekrar doldu kulaklarıma. Sesi biraz mahcup geliyordu bu kez.
“ Hülya! Öyle demek istemediğimi biliyorsun. Merak ettim. Yanlış anlama lütfen.” Haspama bak sen birde üste çıkmaya çalışıyor. Sakin ol Hülya ne diye parlıyorsun çocuğa, merak etmiş. Diyen iç sesime ufaktan bir siktir çaldım.
“O zaman söyleyiş tarzına dikkat edeceksin. Şimdi biraz işim var müsaadenizle Barış hazretleri.”
“Hülya..” Barış’ın telefonun diğer ucunda çaresizlik akan sesini sezebiliyordum. Adamı arayacağım pişman etmiştim. “ Yarın taburcu olacağım. Eğer gelirsen beni mutlu etmiş olursun.”
“Yarın iş görüşmem var duruma göre haberleşiriz.” Dedim sabit ve duygusuz bir sesle.
“Peki.. bekliyor olacağım.” Barış’ın son sözleri olmuştu bunlar. Bense hiçbir şey demeden aramayı sonlandırmıştım.
Kalbimden geçenler tam olarak neydi. Bu adamın her sözü bende bir diken etkisi yaratıyor her an patlamama neden oluyordu. Fakat bunun aksine ona karşı çok değişik bir çekim hissediyordum. O hasta yatağında yatarken onu sevdiğimi, hatta âşık olduğumu sanıyordum. Ama o gözlerini açıp hayata karışınca hislerimin üzerine büyük bir gölge inmiş, kafam ve kalbim birbirine zıt olarak hareket etmeye başlamıştı. Bana zaman gerekti. Belki de ondan bir hamle bir adım. Daha kaç adim atması gerektiğini bilemiyordum.
Barış'tan
Sessizlik yerini yavaşça uğultulara bıraktığında gözlerimdeki ağırlık gitmeye başlamıştı. Kulağıma çalınan ses bir yabancınındı. Gözlerimi zorla da olsa açtığımda, karşımda ki beyaz önlüklü adam ve aynı onun gibi beyaz giyinen iki tane hemşire vardı. Çok tanıdık gelen bu senaryo, hafızamda görüntülerin oynamaya başlamasına sebep olmuştu.
Merdivenleri adımlayarak indiğinde, hafif yaz akşamı meltemi saçlarını uçuşturuyordu. Bu his çok farklıydı. Sanki yıllar sonra toprakla buluşan bir tohumun suyla kavuşup çiçek açmasını, hızlandırılmış bir şekilde izlemeye benziyordu. Eşsiz ve benzersizdi. Üzerindeki elbise tesadüfen gömleğimle aynı tondaydı. Bu detay yüzümde bir tebessüm oluşmasını sağlamıştı.
Aradığımı buldum diye düşündüm. Senelerdir kalbime akmayı bırakan kan bir anda hücum etmişti tüm göğüs kafesime. Nefesimi kesiyor, sanki ilk kez aşık olmuşum gibi hissettiriyordu.
Yanıma gelip gözlerime baktığında aklımdan geçenler boğazıma dizilmiş, fark ettiğim şeyle bu gecenin güzel geçmeyeceği kesinleşmişti. Ona ne kadar eşsiz ve güzel gözüktüğünü söyleyemedim bile. Aniden arabanın kapısını açıp, onu içeriye girmeye zorladım fakat bu çabam boşuna çıkmış, bu kez göğsümde hissettiğim sıcaklık dışarıya taşmaya başlamıştı.
Son gördüğüm onun yüzü, son duyduğum onun feryat eden sesiydi...
Gözlerimdeki sis perdesi kalktığında sağ çaprazımda kalan penceredeki siluetlere takıldı bakışlarım. Can dostlarım oradaydılar. Birde o cananım, Nazendem! Sesim çok cılız çıkmıştı ama onun beni duyduğuna emindim. Dudaklarım Nazende diye kıpırdarken, yüzündeki ifadeyi asla unutamayacaktım.
Az bir süre sonra yanımdaki görevliler gitmiş, sonrasında kapı tekrar açılmıştı tereddütle. İçeriye adımlarken her bir hareketini süzüyordum. Onun hiçbir saniyesini kaçırmak istemiyordum. Yatağın yanına bedenini iliştirip her an kalkacakmış gibi oturdu. O narin eli göğsümdeki sargıyı bulup avucuyla nazikçe dokundu.
Bana kendi isteğiyle ikinci dokunuşuydu bu. Gözlerinden inciler yuvarlandı yanaklarına, dudakları kıpırdadı,
“Acıyor mu?” diye sordu.
Hiç bir şey o dökülen incileri görmek kadar açıtmıyordu canımı. Bir bilseydi... Ama bilecekti. Ona ne kadar tutulduğumu, her zerremle onu istediğimi bilecekti. Onu sevdiğimi...
Hülya dan
Evden çıkarken içim de anlamlandıramadığım bir his vardı. Kendimi koca galakside sıkışıp kalmış hissediyordum. Telefonumu çıkartıp son kez adresi kontrol ettim. Bu iş mevzusunu halletmem gerekiyordu. Evde oturmak bana göre değildi. Kendi hayatımı idame ettiren biriydim. Ne akla hizmet işten çıktıysam. O iri kıyım yüzünden olmuştu. Aklımı karıştırmış, düşüncesizce hareket etmeme sebep olmuştu. Soracaktım hepsinin hesabını tek tek.
Caddeye çıkıp otobüs durağına yöneldim. İş görüşmem Laleli deydi. Bir yandan saatime bakıp, değer yandan otobüsün geliş yönüne göz gezdiriyordum. Derken tanıdık olan o araç hemen önümde durunca afalladım.
Musa sanki beni bekliyormuş gibi yan camı açarak bana seslendi.
“Hülya merhaba! Bende hastaneye geçiyorum gidelim birlikte.”
Şaşkaloz, sanki ben hastaneye gidiyorum! Diye geçirdim içinden bıkkınlıkla. İfademi bozmadan devam ettim.
“Sağ ol Musa ama yanlış tahmin. Başka bir yere gidiyorum.” Dediğimde afallamıştı. Ne yani benim hayatımdan onlara neydi. Alt tarafı arkadaşlarıyla “biraz” ilgilenmiştim.
“Olsun gel bırakayım seni. Havada çok sıcak bekleme burada.” Dediğinde bu teklif şu an çok cazip gelmişti şayet temmuz sıcağı kavuruyordu. Daha erken saatler olmasına rağmen çok sıcaktı. Yüzüm de memnun bir tebessüm oluştu anlık.
“Olur. Teşekkür ederim.”
Deyip arka yolcu koltuğuna geçtim. Neredeyse son iki haftadır tanıyordum bu adamı. Ama arabada yanına oturamazdım. Seviye severdim ben. Dikiz aynasından bana mahcup çekingen bakışlar attığını yakalayınca söze ben girdim.
“ Yüzüm de bir şey mi var Musa hayırdır?”
“Yo..yokk”
“E o zaman. Dökül bakalım ne geçiyorsa aklından soramıyorsun?” dedim sesimi biraz sinirli tutmaya çalışarak. Fakat bunun aksine çok eğleniyordum şuan. Musa garip biriydi. Her duyguyu nirvanalarda yaşardı ama bunu aksine bazen bir çocuk kadar saf olabiliyordu. Hafif yutkunarak yola baktı.
“Sen nereye gidecektin?”
“İş görüşmem var. Laleli ye gideceğim.” Dedim net bir sesle ama soracağı sorunun bu olmadığına adım kadar emindim. Bana tekrar bir bakış attı aynadan, eli direksiyonu iyice kavradı.
“Ben şey diyecektim aslında, Barış taburcu olacak bu gün. Hastaneye gelecek misin?” ağzındaki baklayı nihayet çıkarmıştı. İlgisizce omuz silkerek camdan yola baktım ve devam ettim.
“Haberim var. Gelmeli miyim sence?” dediğimde hevesle sırıttığını gördüm.
“ Gel tabii. Barış’a moral olur. Oda gelmeni çok ister. Bak ne diyeceğim senin için sorun olmazsa bekleyeyim. Görüşmem bitince beraber gidelim. Yollarda helak olma hem. Olur mu?”
Şuan tam bir bebek gibiydi. Sanki biri eline en sevdiği lolipopu vermiş oda ayaklarını yere vurarak seviniyordu. Arkadaşını bu kadar sevmesi normal miydi? Yapmak istediği şeyin farkındaydım. Arkadaşının yokluğunda göz kulak oluyordu bana aklı sıra. Fakat ben böyle şeylere gelemeyen biriydim. Şu hava sıcak olmasa katlanılır şey değildi. Şimdilik lolipopu elinde kalabilir, olur dercesine başımı salladım. Gidelim bakalım Barış bey ne yapmaya çalışıyor, kokusu çıkar yakında.
Telefonumda yazan adresin tam önündeydik. Büyük bir plazaydı burası. Katlarda firmaların ofisleri mevcuttu. İş görüşmesine geldiğim yer bir lojistik firmasıydı. Musa arabayı park edip benimle birlikte indi. Asansöre binip beşinci kata çıktık. Ofise girdiğimizde kasvetli hava anında bürümüştü dört bir yanımı. Danışmandaki kızla ufak bir görüşmenin ardından, Musa girişteki bekleme sandalyelerinin birine geçip oturdu. Danışmandaki kız görüşme yapacağım odayı bana göstermek için önümden yürümeye başladı.
Onu takip ettiğimde bir kaç oda kapısını çoktan geçmiş, dar bir koridora girmiştik. Az sonra bir kapını önünde durup, kapıyı hafif tıklayarak kapıdan içeri yarı vücudunu sokarak içerideki kişiye bilgi verdi. İçeriden olumlu yanıt almış olacak ki geri çekilip kapıyı ardına kadar açtı ve benim odaya girmemi sağladı. O kapıyı kapatmadan önce teşekkür ettim.
Ofis geldiğimiz koridora nazaran oldukça genişti masanın diğer tarafında oturan adının Cenk olduğunu bildiğim adam oturuyordu. Benim içeriye girdiğimi görünce ayaklandı. Elini uzatarak tanışmamızı sağladı. Fakat eli elime değdiğinde gülüşü genişledi onun aksine benim midem burkulmuştu.
Masanın karşısında kalan koltuğa bedenimi iliştirdim. İşin detayları hakkında bir süre konuştuktan sonra bir şey içip, içmeyeceğimi sordu. Ona kibarca teşekkür ederek bir şey içmeyeceğimi söyledim. Genç ve yakışıklı sayılabilecek bir adamdı. Üzerindeki gömlek vücuduna tam oturmuş, maviye çalan gözleriyle uyum sağlıyordu. Sarı saçlarını elleriyle geriye atarken, gömleğinden bir düğme çözdü. Çokta umursamadım açıkçası hava oldukça bunaltıcıydı.
Cenk'in yoğun bakışlarının altında geçen uzunca bir vakit süren konuşmadan sonra şartları vs. değerlendirerek görüşmeyi sonlandırmaya başlamıştık. Görüşme benim için olumlu geçmişti. Cenk’in bakışlarından bunalsam da buradaki ofiste çalışmayacak olmam bu durumu göz ardı etmeme neden olmuştu. Cenk aniden doğrularak, masanın arka tarafından dolanıp, oturduğum koltuğa doğru yöneldi. Beni yolcu etmek istediğini düşündüğümden, bende ayaklındım ve teşekkür ederek kapıya yöneldim.
Beklemediğim bir şekilde kolumdan tuttuğunda şaşkınca bakakalmıştım. Neydi bu salağın derdi? Hanımefendiliğimden ödün vermeden,
“Cenk bey, bir sorun mu var?” dedim sesimi sabit tutarak. Gözlerinin bir an karardığını gördüm. Nefesi yüzüme ulaştığında içimde bir panik kopmaya başlamıştı.
“Sorun var evet.” Diye yanıtladı ben anlamaz bir şekilde başımı sağlladığım da kolumu bu kez daha sert kavrayıp, kendine çekti. İstemsiz bir çığlık döküldü dudaklarımda. Salon kadını çizgimden bir süreliğine çıkabilirdim.
“Ne yapıyorsun sen be? Bırak kolumu!” Sesim olduğunca çok çıkmıştı. Fakat karşımda ki adama hiç etki etmediği belliydi.
“Böyle bir güzellik...” derken derince bir nefes çekti burnundan içeriye. Sanki kokumu soluyordu. Ağzını açıp tam devam edecekti ki bulunduğumuz ofisin kapısı bir hışımla açıldı. Musa’yı gördüğüme hiç bu kadar sevinmemiştim. Fakat onun gördüğü tablo karşısında çoktan gözü dönmüştü.
Cenk'in kolumdaki tutuşu gevşediğinde, kendimi hemen geri çektim. Musa
“Ne oluyor lan burada!” Diyerek kükrediğinde, Cenk ona cevaben oda bağırmaya başladı.
“Çık dışarıya, sende kimsin?” dedi bağırıyordu ama sesi çaresizdi sanki. Musa’nın yanında boyunun bir önemi kalmıyordu.
“Göstereceğim sana kim olduğumu.” Der demez yumruğu Cenk ‘in yüzüyle buluştu. Cenk o an yeri boylamıştı.
Bense bir elim ağzında hem Musa’ya hem de yerde ağzının kenarı hafif kanaya şeref yoksununa bakıyordum.
Musa az önceki tavrından eser yokmuş gibi oldukça sakin bir tavırla gömleğinin yakasını düzelterek devam etti.
“ Bundan sonra adam ol siktirtme belanı.” Cenk'e bunları dedikten sonra aynı sakinlikle bana döndü.
“Hadi gidelim.” Dedi. Ben önde o arkada az önce hiç bir şey olmamış gibi pilazadan çıkıp arabaya bindik. Ona teşekkür etmiştim, fakat hastaneye gidene kadar ikimizinde ağzını bıçak açmamıştı.
Nasıl bir güne uyanmıştım. Zaten sabahtır beri bir darlık vardı içimde. Demek bundan sebepmiş.
Barış’ın olduğu odanın kapısını hafif tıklayarak içeriye girdim. Barış hasta yatağından ayakları sarkık vaziyette oturuyor, Olcay da tişörtünü giymesine yardım ediyordu. Beni gördüğünde gülüşü genişlemişti. Fakat ben hâlâ yaşadığım olayın şokunu atlatamamıştım. Zorla da olsa tebessümle karşılık verdim. Sesimi sabit tutmaya çalışarak.
“Merhaba.” Dedim içerideki bütün herkesi kastederek. Ömer ve Olcay selamına baş selamıyla alırken Barış keyifle
“Merhaba. Hoş geldin.” Dedi. Arkamdan gelen Musa’yı görünce Ömer ona sataştı.
“Neredesin oğlum az daha geç gelsen çıkmış olacaktık.” Diye sitemde bulununca Musa cevap vermek durumunda kaldı. Fakat benim endişem, yaşadığım şaşkınlık ve korku geçmemişti.
“Gelirken Hülya’yla karşılaştık, bir yere uğraması gerekiyordu eşlik ettim.” Demesiyle içime bir su serpilmişti sanki. Kimseden saklayıp , gizleyecek bir şeyim yoktu ancak şuan ne yeri ne de zamanıydı.
Barış’ın yanına giderek Olcay dan görevi devraldım. Sağ kolunu kendisi geçirmişti ancak sol göğsünden ameliyatlı olduğu için pek aktif kullanamıyordu kolunu. Sol kolunu da yardımımla tişörte geçirdikten sonra, kıyafetinin uçlarından tutarak aşağıya çekiştirdim. Şimdi tamamen giyinikti. Bu esnada yüzüme düşen bir kaç tutam saçımı kulağımın arkasına atmıştı. Yaptığı hareketle gözlerimi kaldırıp ona bakmak durumunda kalmıştım.
Gece hareleri, irislerimde sabitlendi. Bir süre bütün her şey silindi. Ben, o ve ciğerlerime dolan kokusuyla yalnız kalmıştık evrende.
Sevgili okur bölüm sonu yorum ve beğeni yapmayı unutmayalım. Görüşleriniz benim için çok değerli. Keyifli okumalar...
