6. bölüm · NAZENDE

Kozada kelebek

Nilüfer Cengiz Dilber

"Efendim."
"Günaydın. İyimisin güzelim. Ayağın nasıl oldu?"
"Sağol ya aklınıza gelebildik sonunda."
"Yapma kızım ya adamada vurduk zaten. O telaşede soramadım. Sende kovunca bizi üstüne gelmeyeyim dedim."
"Yok yok, siz gidip ona yardım edin. Ne gereği var Hülya ölmüş kalmış umurunuzdami?"
"Özür dilerim. Adam seni rahatsız ediyor sandım ne yapsaydım. Sana yardım ettiğini öğrendiğimde mahcup olduk."
"Abi! Konumuz sizin mahcup olmanız mi? Ayağımı sakatladım diyorum. Sen adamdan bahsediyorsun bana. Ama siz görürsünüz. Bende size aynı davranacağım."
"Güzelim yapma ya. Bak geldim kapıdayım. Simitte aldım hem. Kahvaltı hazırlayayım sana sorada doktora gideriz."
"Sağol ya çok düşüncelisin. Gözlerim yaşardı."
"Hadi güzelim. Hadi abisinin birtanesi."
"Of tamam yalvarma be! Açıyorum."
Öfke ve bıkkınlıkla çıktım yataktan. Abime kapıyı açıp salona geçtim.
Hazirlasindi bana kahvaltı. Dün beni bırakıp elin oğluyla ilgilendiklerinde düşüneceklerdi. Hele o Fatih yokmuydu, gıcık hasta olunca kedi yavrusu gibi yamacıma sokuluyordu. Görürdü bir daha ilgi alakayı. Babayı alırdı.
Fatih abimin mutfaktaki tıkırtıları yüzünden uyanmıştı. Suratını ovuşturarak salondaki bana bir göz attı. Yanıma gelip oturdu. Bir kolunu omuzuma atıp beni kendine çekti. Yanağıma sulu bir öpücük bırakarak devam etti.
"Hülya özür dilerim. Valla dün gördün halimi ikisinin arasında az kalsın eziliyordum. Laf aramızda kalsın ama abim bence bazen bir dallamaya dönüşüyor. Bu olayda en suçsuz taraf benim." Diyerek beni saran kolunu çekip iki eli yanlarında teslim oldum dercesine ellerini açtı.
"Hiç suçun yok senin. Tüm suç bende neden ayağımı burktum ki. Hastalandığında artık git o çam yarması baksın sana. Ya insan bir der bu kızın ayağı nasıl oldu diye demi."
Sinirlerimi zıplamıyordu bunlar benim. Canım burnumda birde bunlarla uğraşıyordum ya. Allahım bu nasıl bir sınav. Ah anne alacağın olsun, çekip gittin memlekete. Sabahları sen kuş seslerine uyanırken bende bu iki öküzün böğürmesine uyanıyorum.
Abimin hazırladığı kahvaltı sofrasında, biraz atışsakta, iş tatlıya bağlanmıştı. Ama ben bunu asla unutmazdım. Gün gelip devran dönecekti.
Abimin de bizimle birlikte memlekete geleceğini öğrendiğime sevinmiştim. Bayramda hep birlikte olacaktık.
Gideceğimiz günün planlarını yapıp sofradan kalktık. Fatih evi toplarken abim mutfağa el attı. Üstüne üstlük bana kahve bile yapmıştı.
Evden çıkıp hastaneye geçtiğimizde, ufak çaplı bir ezik olduğunu öğrendim bileğimde. Krem ve yazılan ilaçları aldıktan sonra eve döndük. Doktor üzerine fazla basmamam konusunda uyarmış, bu hafta için rapor yazmıştı.
En azından haftaya memlekete gidene kadar iyilesebilirdim. Bazen ablama çok hak veriyordum. Evlenip ne güzel kurtuldu bunların elinden.

***

Evdeki ikinci günümü devirmekteydim. Bol bol vaktim vardı. Yeni bir diziye başladım. Okuduğum kitabı bitirdim. Üniversiteden bu yana tam ondört yıldır arkadaşım olan Nagehan ve Esma ile bol bol telefonda dedikodu yapmıştım.

Nagehan anadolu yakasında oturduğu için yanıma gelememişti. Tabi engel yollar değildi. Üç çocuk annesi biriydi. Üniversite de o deli dolu metal dinleyen kız menzun olduktan sonra hemen evlenmiş, radikal bir kararla tesettüre girip elinden geldiğince ibadetleriyle uğraşıyordu. Bence içinde bir yerlerde o deli ruhunun alevi hâlâ yanıyordu.

Esma bana yakın sayılırdı. Daha yeni hamile olduğundan, mide bulantıları ve halsizlik, değil yanıma gelmek evden çıkıp işine bile gidemiyordu. Esma ile ilişkimiz bazen en yükseklerde bazense en diplerdeydi. Arada atissakta, arkadaşlığımız hep kazanırdı.

Her halükarda ikisinide seviyordum. Acı tatlı günlerimiz olmuştu. Derdimiz, yaramız, acılarımız farklı olabilir. Gözyaşlarımızın tadı aynı. Bizde bir yerlerden aynıydık.

Düşüncelerden sıyrılmaya sebep olan kapı sesiyle koltuktan doğruldum. Ayağım daha iyiydi. Aksamam azalmıştı.

Elim kapı koluna gitti. Kim olduğunu sormak aklıma dahi gelmemişti. Ya Fatih yada abimdir. Diye düşündüm. Zira o gecenin sabahından sonra tabiri caizse pamuklara sarmışlardı beni.

Kapıyı açtığımda karşımda ki adamı hiç beklemiyordum. Tahmin dahi edemezdim. Görüş alanıma giren bir çift gece karası göz. Ağzım hayretle açıldı.

Burnuma dolan o ferah kokusu. Giydiği keten gömlekten belli olan kasları. Geniş omuzları, hafif kirli sakalı ve kavruk teni.

Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı benim şapşal ifademe nazaran. Elimdeki kağıttan torbayı kaldırarak göz hizama doğru tuttu.

"Merhaba. Kahve ve sufle getirmiştim. Geçmiş olsun demek istedim. Musaitmiydin?"kapının önünden çekilerek ona geçmesi için müsade ettim. Sesimi kontrol altına almaya çalışarak.

"Ta.. tabii içeri geç lütfen." Ahh Hülya liseyemi gidiyorsun kızım bu ne heyecan. Kocaman kadınsın. İç sesim ne zaman susacak acaba!

"Kusura bakma Hülya, haber vermek isterdim ama numaran yoktu. Şansımı denemek istedim." Benim yönlendirmeme ihtiyaç duymadan solana geçti. Elindeki paketi masaya bıraktıktan sonra bana döndü. Ben hemen arkasında salonun kapı girişindeydim.

"Otur lütfen. Hoş geldin." Dedim samimi ve içten bir sesle. Koltuğa oturunca bende koltuğun diğer ucuna iliştim."Hoş buldum." Dedi samimi bir tavırla.

"Sehpa getireyim." Dedim ayaklanacagim sırada beni durdurup kendisi kalktı.

"Ben yaparım. Yerini söylemen yeterli."

"Mutfakta hemen sağdan ilk kapı. Sufleler içinde kaşıklar orta çekmecede"

Biraz sonra Barış elindeki sehpayı kanepenin önüne yerleştirip, peçete ve kaşıkları koyarak servislerimizi yerleştirdi. Masadaki kese kağıdını alıp önce benim için olan sufle ve kahveyi daha sonra kendisininkileri sehpaya koydu.

"Kahveni nasıl içtiğini bilemediğimden latte getirdim. Sufle ile iyi gidiyor bence." Sesi biraz endişeli çıkıyordu. Kahveyi beğenmeyeceğimi düşündü sanırım.

"Sorun değil. Yumuşak içim severim kahveyi." böyle çekimser durması bu koca bedenine çok zıt duruyordu. Tebessüm etmeme sebep olmuştu.

"İyi o halde soğutmadan iç. Sufleyi tatmanı isterim. Uzun zaman sonra ilk kez yaptım." Dedi. Bir yandan vereceğim tepkiyi ölçmek için beni süzüyordu.

Kaşığı elime alıp, diğer elimle sufle kabini kavradım. Tatlıya daldirdigim kaşığı dudaklarıma götürdüm. Bu adam neden benim her hareketimi takip etmek zorunda diye geçirdim aklımdan. Damağıma yayılan çikolatalı sos ve dilimdeki nefis tatla bir anlık gözlerimi kapattım.

Yutkunduktan sonra devam ettim.

"Barış bu nasıl bir tat böyle, sen bunu yaptığına eminmisin?" Dedim şüpheyle ona bakarak. Ama yüzüm hâlâ damağımda kalan tatla memnun bir şekilde gülümsüyordu.

Kaşlarını çatarak sahte bir kızgınlık ifadesi büründü suratına.

"İstersen sana da öğretirim. Hem teyit edersin benim yapıp yapmadığımı." Dediğinde bir kahkaha döküldü dudaklarimdan. Benim gülüşüme oda katıldı. Güldüğünde yanaginda ki gamzeyi kirli sakallarından zar zor seçebilmiştim.

Bir an kendime engel olamadan, elim gamzesinin olduğu yanağına gitti. Bu verdiğim tepkiye şaşırmış olacakki put gibi kesildi yerinde.

"Gamzen var senin!" Dedim neşeli ve şaşırmış bir sesle. İşaret ve orta parmağımı birleştirerek, sakallarının üzerinden gamzesine dokundum.

Ona dokunduğumda, gülüşü genişlemişti fakat gözlerinin karalari iyice koyulasti. Elimi hemen geri çektiğim sırada bana engel oldu. O kocaman eli yanağında duran elimi kavrayıp, iyice yanağına götürerek avuç içime yanağını yerleştirdi.

Yaptığı Bu hareketle bu kez put kesilen ben olmuştum. Bir süre sonra elimi çekmeye çalıştığımda bu kez müsade etti. Fakat bakışları yuzumde bir şey yakalamaya çalışıyordu.

Çektiğim elimi bir an nereye koyacağımı bilemedim. Yerimden aniden fırlayarak ayağı kalktım. Sanki bir erkeğe ilk defa dokunuyordum.

"Ben geliyorum.. lavaboya gitmem gerek!" Diyerek neredeyse bu yarı sakat ayakla koşarcasına salondan çıkıp banyoya girdim.

Kalbim tam boğazımda atıyordu. Buda neydi böyle. Tatmayı unuttuğum hisler dört bir yandan ele geçiriyordu sanki beni. Suyu açıp yüzümü yıkadım. Derin nefesler alıp, durumumu toparladım.

Banyodan çıkıp salona geçtiğimde, benim aksime Barış gayet rahat bir tavırla kanepede oturmuş kahvesini yudumluyordu.

Tekrar kanepeye oturduğumda bu kez daha uç kısma yerleşmiştim. Ne diyeceğimi bilemez bir vaziyette salonun içinde dolaştırıyordum bakislarimi. Barış 'ın kulağıma çalınan sakin ama gür tondaki sesiyle bakışlarım ona döndü.

"Ayağın nasıl Hülya. Abinle karşılaştım bu sabah doktora gitmişsin." Az önceden kalma heyecanı bastırarak sesimi sabit tutmaya çalıştım.

"Daha iyiyim. Ezik varmış ilaç krem vs verdi toparliyorum. Bu arada sana hem teşekkür hem özür borçluyum. Sen olmasaydın belki daha kötü olacaktı. Ama abim. Ahh gerçekten özür dilerim." Aklıma gelenle suratına daha dikkatli bakindim ama ne şişlik nede morluk vardı. Çabuk toparlamıştı.

"Önemli değil. Bak o yumruğu yemesem Akın 'ın abin olduğunu öğrenemeyecektim." Dedi neredeyse gülüyordu.

"Nasıl yani anlamadım!" Dedim meraklı bir tonda.

"Boş ver şimdi, anlatırım bir ara." Deyip konuyu kestirip attı.

Sohbetimiz böyle uzayıp gitti bir süre. Biraz o kendinden biraz ben kendimden bahsettim. Bu arada bir dönem aynı lisede bile okuduğumuzu öğrenince şaşırmıştım. Hayat tesadüflerle doluydu.

Bir ihtiyacım olur diyerekten, ben pek gönüllü olmasamda telefon numarami almıştı. Ben yorulmayayım diye sehpayı toparlamış ilaçlarımı getirmişti.

"Musade et ben süreyim kremi." Dediğinde şaşkınlığım katlandı. Daha neler!

"Hallederim ben sağol." Soğuk bir sesle cevap verince üstelemedi.

"Bana müsade o zaman. Pek kısa bir ziyaret olmadı ama tekrarlayalim bunu. Seninle sohbet etmek iyi geldi." Dedi oturduğu yerden doğrulurken.

Kapıya doğru yöneldiğinde bende onu takip edip yolcu ettim. Vedalaşıp kapıyı kapattığımda, kapıya sırtımı dayayıp derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapatıp bir kaç saniye bu şekilde kaldıktan sonra içeriye doğru adımladım. İçimde kozalarından çıkmaya zorlayan kelebeklerle.

Sevgili okur, bölüm sonu yorum ve beğeni yapmayı unutmayalım. Görüşleriniz benim için çok değerli. Keyifli okumalar...