13. bölüm · NAZENDE
Kirazdan küpeler
Şu an içinde bulunduğum durum tam olarak ne inanın bende bilmiyorum. Tam karşımda dikilmiş yanımdaki Semih'e neredeyse gözlerinden ateş saçarcasına bakıyor ve ben onun bu tavrını doğru bulmamakla birlikte, anlamda veremiyorum. Zaten benim sorunsuz mis gibi bir sabaha uyanmam beklenemezdi. Peki en başa alıyorum, uyanmakta zorlandığım kendinden beklenmeyecek derecede mevsimim aksine oldukça serin olan neredeyse dolan bulutların bir an önce boşalmak için fırsat kolladığı bu Temmuz sabahına.
Gözlerimi zar zor olsa da açabilmiştim. Hava beklenmedik bir şekilde serinlemiş, uzun zamandır rahat uyuyamamanın verdiği yorgunlukla, bedenim yataktan kalkmamak için resmen üçüncü dünya savaşını vermişti. Ayaklarımı yataktan sarkıtıp, kollarımı iki yana açıp, vücudumu esnettim. Güzel bir duşu hak ediyordum. Dolaptan temiz havlu ve iç çamaşırlarımı alıp banyoya adımladım.
Duşun içindeyken yapacaklarını kafamdan geçiriyordum. Barışı beş gündür görmüyordum. En son onu evine çıkarmış, yardım etmiş ve evime dönmüştüm. Bu geçen günlerde Barış sürekli beni telefonla aramış konuşmak için bahaneler yaratmıştı.
Bu geçen günlerde iki ayrı yere iş görüşmesi için gitmiş fakat şartlarda anlaşamamıştık. Bende bu yazı yatarak geçirmekte karar kılmıştım. Bir iki aylık bir aradan zarar gelmezdi sonuçta.
Fatih ofisindeydi. En çokta bu anları seviyordum. Duştan çıkıp üzerimi giydim, saçlarımdaki fazla suyu havluyla alıp salık bıraktım. Mutfağa geçip bir fincana sallama çay yapıp, tost makinasına ekmekleri koydum. Evde tek olmak ne kadar rahat hissettirse de kahvaltılar da tek olunca sofra kurasım gelmiyordu. Ufak tost bir fincan çayla geçiştiriyordum.
Tostum ve çayımı tepsiye koyup içeriye, salona geçtim. Televizyonu açıp haber kanallarında bir süre dolaştıktan sonra yarım kalan dizimi açıp izlemeye koyuldum. Arada telefondan sosyal medyaya takılıyor, tosumu yiyip aylaklık etmeye devam ediyordum.
Ama nereye kadar değil mi? Yerimden kalkıp mutfağa geçtim. Dün yaptığım alış veriş sonrası bakliyatları kavanozlara yerleştirdim. Bir yere el atarken diğer bir yer gözüme batmış, derken mutfağı ufak bir elden geçirmiştim. Çıkan çöpleri gördüğümde aklıma gelen fikirle odama geçtim. Üzerime beyaz bir tişört, altına çokta kısa sayılmayan kot bir şort geçirdim. Telefonumu, kulaklıklarımı alıp kartımı telefonun kılıfının arkasına sıkıştırarak, çöpleri alıp evden çıktım.
Hava serin ve güzeldi. Bulutlar dolmuştu fakat rüzgar yağmurun başlamasına engel oluyordu. Ilık ve serin yaz rüzgarı tenimden geçerken, şuan yağmur yağmasını hiç istemediğim kadar istiyordum. Az ilerideki konteynere çöpü atıp biraz yürüdüm. Bu arada Nagehan'ı aramış dedikodunun dibine vurmuştuk. Eve döndüğümde elimi cebime attım fakat yoktu. Anahtarımı hazırlamış almayı unutmuştum. Resmen kapıda kalmıştım.
Bu kadar güzel bir gün nasıl heba edilir adlı çalışmaya başlamış bulunmaktaydım. Derin bir of çekip gerisingeri geldiğim sokağı adımlayıp, kendime oturacak bir yer bulmak adına yakındaki parka doğru ilerledim. Parka girdiğimde ilk boş gördüğüm banka bedenimi iliştirecektim ki duyduğum sesle arkamı döndüm.
“Hülya! Merhaba" gelen sesin sahibi Semih ti. Semih mahalledeki kuaförüm olan Lale ablanın kardeşiydi. Benimle aynı yaşlarda, yakışıklı ve kibar biriydi. Özel bir şirkette güvenlik görevlisi olarak çalışıyordu. Arada kuaförde karşılaşmamızdan sebep tanışıyorduk. İyi bir muhabbetimiz vardı. Günüm güzelleşebilirdi bence. Arkamı dönüp gülümseyerek cevap verdim.
“ Merhaba Semih. Nasılsın?”
“İyiyim sağ ol asıl seni sormalı ne işin var bu saatte burada? Hafta içi çalışıyor olman gerekmez mi?”
“Haklısın, ufak bir ara verdim şu aralar çalışmıyorum. Yürüyüşe mi çıktın.”
“Evet hava güzeldi bende çıkıp dolaşayım dedim. Gece vardiyasındayım. Ayarlasam bu kadar olmazdı."
“Yaaa sorma bende kapıda kaldım. Parka gelip Fatih i bekleyeyim demiştim.”
“Anahtarını mı düşürdün?”
“Maalesef evde unutmuşum.” Dediğim de ikimizde istemsizce kıkırdamıştık .
“O zaman şans benden yana. Sana bir kahve ısmarlasam sorun olmaz değil mi?” dedi hevesle.
“Tabii ki olmaz bir kahveni içerim.” Deyip parkı geldiğimiz yoldan geri çıkarak terk ettik.
Az biraz yürüyüşten sonra ilerideki kafelerin verandalı olanlarından birine oturduk. Havanında hafif serin olmasıyla birer sıcak latte içmekten geri durmamıştık. Kahve ve sigara eşliğinde güzel bir sohbet etmiş, zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım.
Fatih’i arayıp anahtarı getirmesini dahi unutmuştum. Telefonu elime alıp, Fatih’i arayacağım sırada telefonum çalmaya başladı.
Çam yarması arıyor...
Telefonum az biraz çaldıktan sonra cevaplayıp telefonu kulağıma götürdüm.
“Efendim?”
“Hülya! Neredesin?”
“Anlamadım, pardon?”
“Evin önündeyim. Yoksun sanırım, kapıyı çalıyorum dakikalardır.”
“Dışarıdayım Barış, gelmeden önce arasaydın kapıda kalmazdın.”
“Tamam haklısın. Neredesin geleyim yanına.” Derince bir of çekip olduğumuz yerin konumunu attım. Semih le olan sohbetimiz devam ederken ,az sonra yolun karşı tarafında Barış’ın arabası fren yaparak durdu.
Arabanın içerisinden inip hızlıca etrafa göz geçirdiğini gördüm. Bakışları beni yakaladığında yüzünde bir tebessüm oluştu. Fakat Semih görüş alanına girdiğinde o gece hareleri sanki daha fazla kararabilecekmiş gibi iyice derinleşti.
Hemen yolun karşısına geçip kafenin verandasına doğru adımladı. Pardon benim bu arada neden nefesim tıkanıyordu? Hemen yanımızda bitmişti. Gözleri bir bana bir Semih’e kayıyordu. Bana sadece başıyla selam verirken elini Semih’e uzattı.
“Merhaba. Barış ben.” Semih te aynı şekilde karşılık verirken Barış’ın elini kavradı. Birazdan ellerinin arasından kıvılcım çıkarsa hiç şaşırmazdım.
“Memnun oldum. Semih.” Gerginlik hat safhadaydı en azından Barış’ın vücudunun duruşundan anlayabiliyordum. Bu kez söze ben girmiştim.
“Hoş geldin otursana?”
“Kalkalım mı? Yolumuz uzun" dediğinde ağzından çıkan hiç bir lafı anlamıyordum. Nereye gidiyorduk da haberim yoktu? Sesimdeki soru tonu ve şaşırmıştık barizdi. Aynı ifade Semih’in suratında da vardı.
“Nereye?”
“Gidelim görürsün güzelim. Hadi kalkalım.” Ses tonu ve şu anki ifadesi beni hem tedirgin etmiş hem de sinirlendirmişti. Hayatıma neden damdan düşer gibi giriyordu bu adam? Sakin Hülya! Gidelim bakalım derdi neymiş. İtaat etmek benim fıtratımda yoktu pek ama bu seferlik olsun bakalım. Yavaşça oturduğum sandalyeden kalkıp Semih’e yöneldim.
“Kahve için teşekkür ederim ve güzel sohbetin için de. Kusura bakma gitmem gerek.” Semih te olanlara anlam verememiş anlamaz gözlerle bir bana birde çam yarmasına bakıyordu. Tereddüt ederek davam etti. Afallamıştı çocuk.
“Rica ederim ne demek. Görüşmek üzere.” Diyerek tekrar Barış'a yöneldi. “Tanıştığımıza memnun oldum.” Barış Semih’i ağız ucuyla cevaplarken ben devam ettim.
“Mutlaka tekrarlayalım olur mu? Bir dahakine kahveler benden.” Deyip Semihin koluna usulca dokundum.
Bu hareketimden sonra Barışın burun deliklerinin genişlediğini görmüştüm. Derin bir nefes çekip başını sabır çeker gibi yana salladı bir an.
Masanın üzerindeki telefonumu alıp, Semihle vedalaştıktan sonra kafenin verandasından inerek , ilerlemeye devam ettim. Bu sırada Barış’ın elini hafifçe belimde hissettim. Beni arabaya doğru yönlendir di. Arka yolcu kapısına uzandığım sırada belimdeki hafif dokunuşu sıklaştı. Ön yolcu koltuğunun kapısını açarak devam etti.
“Buraya. Lütfen!”
İtiraz etmeden koltuğa geçip oturdum. Şayet şuan sinirli olan bu adamla tartışmak istemiyordum. Kendisi de sürücü tarafına geçip arabayı çalıştırmadan önce benim olduğum tarafa uzandı. Resmen üzerine abanmıştı. Tam ağzını açıp itiraz edeceğim sırada, emniyet kemerimi omuzundan alarak koltuğun kenarındaki yuvaya oturtturdu. Kendi kemerini bağladıktan sonra resmen lastiklere çığlık artırarak arabayı harekete geçirdi.
Bir süre sessiz ve hızlı şekilde devam ettik. Camı hafif açıp rüzgarın tenime değmesini sağladım. Serin ve ferahtı. Sonra onun sesi çalındı kulaklarıma
“Camı kapatabilir misin?” Komutuyla ufak çaplı bir şaşkınlık yaşadım. Anlamaz bir şekilde ona döndüm. Ağzımı açtım fakat konuşmama izin vermeden o devam etti.
“Kokun dikkatimi dağıtıyor. Kaza yapmak istemiyorum.”
Bir zaman sonra aramızda olan bu sessizlik canımı sıkmış birazda merak duygusuna yenilerek sorumu büyük bir soğuk kanlılıkla yönelmiştim Barış’a
“Nereye gittiğimizi söyleyecek misin?”
“Biraz sabretsen az kaldı.”
“Neredeyse şehirden çıkacağız. Söyler misin artık?”
“Bir türlü gidemediğimiz yemeğe götürüyorum seni.” Dediği an bir kez daha şaşırmıştım. Keza böyle bir şey beklemiyordum.
Girdiğimiz yol ıssızdı. Yol boyunca uzayan sebze tarlaları ve bir kaç ağaç vardı. Arada bir arabalar geçiyordu. Tahminimce Çatalca taraflarındaydık. Az ilerimizdeki seyyar bir sebze tezgahının önünde durup arabayı park ederek dışarıya çıktı. Tezgahtan birkaç sebze vs alarak parasını ödeyip geri döndü. Arka kapıyı açıp torbaları yerleştirdi. Fakat elindeki bir kese kağıdını yanına alarak sürücü koltuğuna tekrar yerleşti.
Arabayı çalıştırarak keskin bir u dönüşü yapıp geldiğimiz yolu geri gitmeye başladık. Dizlerinin üzerindeki kese kağıdını bir eliyle açarak içindeki kirazlardan bir avuç alıp bana uzattı.
“Al bakalım. Fadime teyzenin ürünleri mükemmeldir.” Elindeki kirazlar çok iri ve parlak duruyordu. İştah kabartan cinsten. Avuçlarımı açıp kirazları aldım. Onun tek eline aldığı meyveler benim iki elimden neredeyse taşıyordu.
“Yıkanmadı ama bunlar.” Dediğimde tebessüm etti.
“Bir avuç kirazdan ölmeyiz merak etme.” Gıcık herif!
Kirazların tadına baktığımda daha önce yediklerimin meyve olmadığına kanaat getirmiştim. Bir çift kiraz alıp kulaklarıma küpe niyetine taktim. Ön canım üzerindeki paneli indirerek aynadan kendime sonrada Barış’a baktım merakla.
“Nasıl yakıştı mı?” dedim tebessüm ederek. O an bana çok hoş baktığını fark ettim. Dudağının kenarı hoşnut bir şekilde kıvrıldı.
“Hem de çok!” dedi içtenlikle. O an aklıma gelen fikirle yüzüme bir sırıtış yerleşti. Bir çift kiraz daha alıp bu kez Barış’ın kulağına astım. Surat ifadesi birden şaşkına dönmüştü.
“Sana da çok yakıştı.” Dediğimde ikimizde gülmeye başladık. Ortamdaki kasvet bir anda dağılmış neşemiz olabildiğince artmıştı. Dediğim gibi önceden tattıklarım meyve değillerdi. Bu kirazlar sihirli olabilirdi.
Yol akıp gitmiş biz Büyükçekmece ye gelmiştik. Sekiz on katlı bir binanın önünde durduğumuzda Barış arabayı otoparka çekip park etti. Hızlıca inip arka koltuktan malzemeleri aldı. Bense hâlâ yerimde merakla oturuyordum. Torbaları alırken bana seslendi.
“Hadi küçük hanım yardıma ihtiyacım var.” Gıcık olduğunu daha evvel söylemiş miydim? Arabadan inerek yanına geçtim. Ufak bir torbayı elime tutuştururken ona istemsiz bir hödüksün bakışı attım.
“Yemeğe gideceğiz sanıyordum.” Arabanın kapısını usulca kapatıp, aracı kilitledi ve yürümeye başladı.
“Evet seni yemeğe götürüyorum. Fakat tek farkla yemeği birlikte yapacağız.”
Cevabımı almıştım. El mahkûm takibe koyuldum. Vakit hayli geçmiş güneş nereyse batmaya yüz tutmuştu. Sabahtan bir küçük tost yemenin ve dışarıda kalmanın sonucu acıkmadım desem yalan olurdu.
Binaya girip asansöre yöneldik. Asansörün gelmesini beklerken etrafa bir göz attım gayet bakımlı bir binaydı. Kapılar açıldığında Barış bir adım geri çekilip içeri girmem için bana alan yarattı. Kendisi de bindiğinde sekizinci katın düğmesine basıp beklemeye koyuldu. Az bir zaman sonra geldiğimizi haber veren kat numarası yanınca kapılar açıldı. Asansörden dışarıya adımlayıp sağ tarafa yöneldik.
Barış cebinden anahtarı çıkarıp kilide yerleştirdi ve kapıyı açıp tekrar geçmem için geri çekilerek beni yönlendirdi. Biraz tereddüt ve şaşkınlıkla içeriye adımladım. Anlaşılan kendi eviydi burası. Ben ailesiyle birlikte yaşadığını düşünüyordum. Ya da arkadaşlarına da ait olabilirdi. Eve kız atma durumları falan. Ay neler geçiyor aklımdan valla çıngar çıkartırdım. Kapıyı kapatarak amerikan mutfağın tezgahına doğru ilerledi.
“Hoş geldin. Nazende!” Yine kullanmıştı o mahlası.
“Hoş buldum.” Dedim sesimdeki merakı gizlemeyi başaramayarak.
“Rahatına bak lütfen. Burası benim küçük sığınağım. Pek kimse bilmez. Az ileride solda lavabo var kullanmak istersen. Ya da bir şeyler içebiliriz?”
“Yok teşekkür ederim. Ben acıktım.” Dedim kibarlığın sırası değil di. Çünkü açtım.
“Tamam o zaman ellerimi yıkayıp geliyorum. Üzerimi değiştireceğim birde. Geldiğimde hemen başlayalım.” Diyerek tezgahtan ayrıldı. Sağ tarafa yönelip çok uzun olmayan koridorun ucundaki kapıdan içeriye girerek gözden kayboldu.
Bu esnada bende elimdeki torbayı tezgaha yerleştirip etrafa bir göz gezdirdim. Burası çok ferah ve geniş duruyordu. Amerikan tarzı mutfak beyaz dolaplardan ve siyah bir mermerden oluşuyordu. Bej renkteki spor sayılabilecek koltuklar ve koltuk başlarındaki ahşap detayla uyumlu orta sehpa. Üzerindeki koku çubukları ve mumlarla ilgi uyandırıyordu. Duvarlarda pek bir şey yoktu. Koltukların arka kısmında kalan bir kitaplık olabildiğince kitaplarla doluydu. Kitapların kimisi yan kimisi dik olarak senkronize bir şekilde dizilmişti.
Az ilerideki yine ahşap olan yemek masasını ahşap ve bej renklerin oluşturduğu bar taburesi şeklindeki sandalyeler tamamlıyordu. Masanın hemen bitimindeki devasa camlara takıldı gözlerim. Bu bir çeşit pencere hem de kapı görevi görüyordu sanırım. İlerleyip pencerenin kulplarından tuttum. Biraz kendime doğru çekiştirdim fakat açılmamışlardı. Yana kaydırmayı denediğimde sürgü aktifleşmiş diğer kanatta kendiliğinden yana kaymıştı.
Gördüğüm manzara karşısında içime huzur akmıştı. Önümde yaklaşık elli altmış metre kare civarında bir teras duruyordu. Burada da hasırdan bir tane çift iki tane de tek kişilik koltuk, üzerlerinde bej renk minderler ve cam bir sehpa vardı. Koltukların üzerlerinde etnik desenli rengarenk yastıklar dizilmişti. Terasa adımlayıp tırabzanların yanında durdum. Batmaya yüz tutmuş güneş denizin üzerinde adeta seyirlik bir görüntü yaratıyordu. Serin, içine deniz karışmış yaz havasını içime çektim. Derken arkamdan gelen sesle geri dönmek durumunda kalmıştım.
Barış pencerenin pervazına yaşlanmış beni süzüyordu. Üzerindeki siyah tişört vücuduna bol gelse de kaslarını kapatmaya yetmemişti. Batan güneşin son rayihaları saçlarında ve yüzünün her bir çizgisinde dolaşırken gülümsediğinde çıkan gamzesini iyice belirginleştirmişti.
“Acıktığını sanıyordu. Yardım etmekten vaz mı geçtin?”
Mutfak tezgâhındaki torbaları birlikte boşaltarak aldığı sebzeleri yıkamaya koyulduk. Çorba için gereken sebzeleri yıkayıp közlenmesi için fırına attığında, bende salata malzemelerini hazırlıyordum. Buzdolabından tavuk filetoları çıkartıp doğramaya başladı. Bu haliyle normalde tanıdığım Barış’ın arasında dağlar vardı. Mutfaktayken sanki başka biri gibi gözüküyor yaptığı işten gerçekten zevk alıyordu.
Ocağın üzerinde kaynamakta olan tencereye biraz tuz ve yağ ekleyip az önce kendi açıp, kestiği makarnaları suya atarak karıştırdı. Sotelenmekte olan olan sebzelerin üzerine köri sos ekleyip doğradığı tavuklarıda tavaya koyarak kapağı kapattı. Bende salatayı bitirmiş, onun fırından çıkardığı sebzelerin kabuklarını soymasını izliyordum.
Közlenmiş domates, kapya, soğan ve sarımsağı kabuklarından ayırıp robotun haznesine yerleştirdi ve doğramam için elime tutuşturdu. Ben sebzeleri doğradığımda o da çorba için tencereye yağ koyup çok az unu kavurmaya başladı.
Bir süre sonra yemekler hazır olmuş, masayı kurmayabaşlamıştık. Hiç geçirmediğim kadar keyifli vakit geçirmiştim. Masaya servisleri karşılıklı bir şekilde açıp yaptığım salatayı ortaya yerleştirdim. Barış kaselere domates çorbasını alırken, bu serin havada iyi gideceğini düşünüyordum. Köri soslu tavuğu ve makarnayı da ben tabaklara alıp masaya götürdüm. Her şey mükemmel gözüküyordu.
El lezzeti denen şeyin gerçekten var olduğunun bir kanıtıydı bu adam. Yaptığı yemekleri afiyetle yemiş bir güzel sohbet etmiştik. Aramızdaki görünmez duvar yıkılmış bir birimize karşı anlayışla yaklaşmıştık. Genelde insanlara ön yargılı davranmazdım ama Barış’ın yanında anlamadığım bir ruh haline bürünüp sinir küpüne dönüyordum. Normalde asla böyle değilimdir. Eğer karşımdakine bir garezim yoksa!
Sofrayı birlikte kurduğumuz gibi yine birlikte toplamıştık. Bulaşıklara yardım etmek istesem de Barış kabul etmemiş, ben bar taburelerinin birini çekip otururken o da bulaşıkları yıkamıştı.
Şu an bana arkası dönük olarak tezgahı kuruluyordu. Sırtındaki belirgin kaslar her bir hareketiyle geriliyor, onu daha da seyretmek için beni tetikliyordu. Birden arkasını dönmesiyle bakışlarımı kaçırdım. Bu hareketimi görünce dudağının kenarları kırılmıştı.
“Ee beğendin mi?” diye sorduğunda afallamıştım. Çokta dikkatli bakmıyordum. Boş boş bakıp cevap veremedim bir an ama o devam etti alayla
“Yemekleri diyorum beğendin mi?” tekrar ediyorum gıcık herif. Ne kadar sesimi sabit tutmaya çalışsam da başaramamıştım.
“Ellerine sağlık. Hepsi çok güzeldi. Fakat benim favorim makarna.” Dedim.
“O halde hadi sufle yapalım. Hava serin zaten terasta iyi gider.”
“Pekiii.. yapalım.” Dedim büyük bir hevesle bir kaç güne menstural döngüm başlayacağı için tatlıya hayır diyemiyordum.
Barış yine gerekli malzemeleri bir çırpıda çıkarmış kendisi şekerle yumurtayı çırparken bende tereyağında çikolatayı eritiyordum. Bütün malzemeleri bir araya getirdikten sonra sufle kaplarını yağladı. Harcı kaplara dökeceği sırada telefonunun çalmasıyla bana döndü.
“Sen harcı kaplara al geliyorum hemen.” diyerek mutfak kısmından çıkıp odasına yöneldi.
Bende karışımı kaplara boşaltmaya başladım. Fakat iki tane kabı doldurmama rağmen harç fazla kalmıştı. Elimde karışım kabıyla, diğer kapların yerini sormak için arkamı döndüğümde geldiğini fark etmediğim için kap Barış’a çarpmış içindeki harç üzerime boca olmuştu. Hay ben talihin böylesine, çölde kutup ayısı mübarek!
Çarpmanın etkisiyle hem ağzımdan ufak çaplı bir çığlık kopmuş hem de saçım, yüzüm, üzerimdeki tişört dahil çikolatalı karışıma bulanmıştı. İçinde bulunduğum duruma inanamazken tısladım.
“Barış! Ne demeye sessiz geliyorsun bak ne hale geldim.” Diye sitem ettim. Elimdeki kabı onun eline tutuşturup, ellerimi iki yana açarak. Benim aksime o gayet keyifli ve rahattı. Elinin birini kaldırarak yüzüme yaklaştırdı. Tam dudağımın kenarına bulaşmış harcı baş parmağıyla alarak kendi dudaklarına götürerek tadına baktı. Yüzüne utanmaz bir tavır yerleştirip devam etti.
“Üzerinde sosun eksikti şimdi tam oldu.” dedi edepsizce. Kaşlarımı çatarak devam ettim.
“Ne olacak şimdi her tarafım battı.”
“Su diye bir şey var Nazende! Milyonlarca yıldır kullanılıyor. Eminim senin de sorununu çözecektir.” Resmen dalga geçiyordu. Geberteceğim seni çam yarması!
“Çok sağ ol ya. Engin ve derin bilgilerin için.”
Yanımdan geçerek elindeki kabı tezgaha bıraktı . Hafif belime dokunarak beni yönlendirmeye başladı.
“Kızma hemen. Hadi gel temizleyelim seni. Duşa girmen gerekebilir.”
“Üzerim de battı zaten. Beyaz birde lekesi çıkmayacak.”
“Gel dahi. Sen duşa gir bende sana giyecek bir şeyler ayarlayayım. Tişörtü de merak etme ben halledeceğim.” Dedi beni odasına yönlendirirken. Yapacak daha mantıklı bir şey yok gibi gözüküyordu. Bu karışımda yeterince yumurta vardı ve üzerimde kalırsa kokmamam imkansızdı.
Koridorun sonundaki odaya birlikte girmiştik. Barış hemen dolaba yönelip temiz havlu ve kendisinin bir tişörtünü alarak yanıma geldi. Elindekileri bana uzatırken devam etti.
“Banyo şurası.” Dedi başıyla dolabın sol tarafında kalan kapıyı işaret ederek.
“Sen rahatına bak. Bende bu arada tişörtü halledip, sufleleri fırına atayım tamam mi?” lafını bitirir bitirmez odanın kapısına yöneldi.
Barış dışarıya çıktığında bende banyoya geçip, kapıyı kilitleyerek suyu ayarlamaya koyuldum. Ne kadar tuhaf bir gündü böyle. Sabah güç bela uyanmış, anahtarımı unutarak kapıda kalmıştım. Sonrasında Barış’ın kıskançlık seansına maruz kalmış, onunla yemek yapıp yemiş ve soluğu banyosunda almıştım.
Duştan çıktığımda kendimi daha ferah ve temiz hissediyordum. Mecburen Barış’ın şampuanını kullanmak durumunda kaldığım için işlerim hiç kolay gitmiyordu. Her tarafında o vardı sanki. Birde üzerime onun tişörtünü geçirince bende film kopmuş, derin bir nefes içime çekmiştim.
Banyodan çıkıp odaya adımladım. Dolabın diğer kenarında duran boy aynasından gördüğüm yansımama gülmemek elde değildi. Barış’ın tişörtü bana çok büyük gelmiş, altımdaki şortun bile gözükmemesini sağlamıştı. Daha küçük bir şeyler vardır mutlaka.
Odanın kapısına ilerleyip açtım. Başımı kapıdan çıkartarak Barış’a seslendim.
“Daha küçük bir şeylerin yok mu senin.” Barış’ın sesi mutfak tarafından yankılandı.
“Neden, ne oldu ki?”
“Tişört yerine yorgan kılıfı vermişsin bu çok büyük.” Dedim gülerek. Barış’ın sesi umursamaz ve uzaktan geliyordu.
“Dolaba bakabilirsin. Suflelerin başında durmam gerek. Katılaşmalarını istemiyorum.”
Tamam ben hallederdim. Tekrar odaya girip dolaba yöneldim. Barış’ın önceden açtığı kapağı açarak raflara göz attım. Çok fazla kıyafet yoktu. Anlaşılan kaçmak istediği zamanlar kullanıyordu burayı. Elime aldığım iki tişörtte üzerimdeki gibi büyüktü. Daha fazla zorlamanın manası yoktu. Elimdekiler katlayıp tekrar yerine koyduğumda diğer raftaki bir kutu gözüme çarptı.
Hiç böyle bir alışkanlığım olmamasına rağmen kutuya büyük bir merakla elim gitti. Alıp, yatağın üzerine oturdum. Açıp açmamak arasında kalırken merakım ağır bastı. Kutuyu açıp içindekiler göz gezdirdim. Üst tarafta bir fotoğraf destesi vardı. Hızlıca göz gezdirdim. Barış’ın arkadaşlarıyla vs olan birkaç fotoğrafı geçtim. Sonra sünnet kıyafetleri için de Barış vardı. Çok şapşik gözüküyordu. Bir kaç fotoğraf daha geçtiğimde elimdeki fotoğrafta asılı kaldı bakışlarım.
Barış lise üniformaları için de bir kaç arkadaşıyla omuz omuza durmuş poz veriyordu. Arkada bir kız grubu durmuş sohbet halindeydi. Fakat içindekilerden birinin üzerine kocaman bir kalp çizilmişti. Daha da dikkatli baktığımda kadrajdakinin ben olduğumu fark edince yutkundum.
Bir kaç saniye algılamakta güçlük çektim. Fakat algım tekrar yerine geldiğinde fotoğraftaki kabartı dikkatimi çekti. Arkasını çevirdiğim de bir not yazılmıştı
‘SENI TEKRAR BULACAĞIM NAZENDE!”
Afallamıştım. Bu tesadüf müydü? Yoksa tevafuk mu?
Kutuyu yatağın üzerinde bırakarak fotoğraf elimde odadan çıkıp mutfağa yöneldim. Barış fırından tatlıları çıkartıp, tezgahın üstündeki nihaleye yetiştiriyordu. Hafif boğazımı temizleyip devam ettim. Artık ne söyleyecektiysem?
“Barış” dedim tereddütle. Sesimi duyduğunda arkasını dönüp bana baktı. Bende ne yapacağımı bilemez halde elimdeki fotoğrafı kaldırarak ona gösterdim. Elimdeki görmesiyle gözleri kocaman açıldı yanıma adımlamaya başladı.
“Nerden buldu onu?” dedi sesi boğuk çıkıyordu.
“Buldum işte bir şekilde. Açıklayacak mısın?” dedim rahat bir şekilde.
“Hülya! Lütfen onu bana verir misin?” Dediğinde fotoğrafı arkama saklayıp geri geri giderek ondan uzaklaşmaya çalışıyordum.
“Önce açıklaman gerek.”
“Tamam. Ama bana ver şunu.” Ben geri giderken oda iki kat hızla üzerime geliyordu. Az bir zaman sonra gidecek yerim kalmamıştı. Sırtım duvarla buluşurken, Barış’ın elini belimde hissettim. Önceki tutuşlarından daha sıkı bir şekilde kavramıştı bedenimi.
Beni kendine çekerek duvar ve bedeni arasında hapsettiğinde, ayaklarım yine yerden kesilmişti. Beni kendi göz hizasına tek eliyle kaldırmış, yüzümü incelemeye koyulmuştu. Gece hareleri yine kararmıştı. Elimdeki fotoğraf çoktan yeri boylamış, göğsü göğüs kafesime çarptığında, ellerimle aramızda bir set oluşturmak istesem de nafileydi.
Diğer eli tişörtün altına kayarak çıplak tenime dokunduğunda, bedenimden bir elektrik akımı geçti. Yüzünü tam boyun çukuruma yaklaştırıp, derin bir nefes çekti. Dudakları kıpırdarken, nefesi boynumu sıyırarak geçti. Gülümsediğini hissetmiştim.
“Benim gibi kokuyorsun. Fakat teninin kokusunu hiç bir şey gölgeleyemiyor.” Deyip boyun çukurumdan ayrıldı. Bakışları dudaklarıma sonra gözlerime kaydı. Ben ise nefes almaya çalışıyordum. Bu kadar cesurca yaklaşmasını beklemiyordum.
Gözlerimden bakışlarını ayırmadan tekrar konuşmaya başladığında, nefesi sarhoş edecek şekilde yüzüm de dolaştı.
“Ne zaman izin vereceksin?” diye sordu. Bense ancak sorusuna soruyla karşılık vermiştim
“Ne... neye?”
Belimde olan diğer eli yüzüme çıktı bu kez. Öteki eli hâlâ çıplak belimde duruyordu.
“Seni sevmeme.” Yüzü yüzüme daha da yaklaştı. Dudaklarını dudaklarıma iyice yaklaştırarak tam dudağımın bitip yanağımın başladığı kısma küçük ama yakan bir buse bıraktı. Oldukça cüretkâr ve oldukça muhafazakar bir şekilde. Hafif geri çekilip devam etti.
“Sana dokunmama?” derin bir nefes aldım. İstemsiz alt dudağımı ısırdığımı fark edip bu hareketimi hemen sonlandırdım.
“Barış!”
“Söyle güzelim.” Dedi. Sesi resmen günaha davet ediyordu. Konuyu değiştirmek durumunda olduğumun farkındaydım.
“Suflelerin tadına mı baksak?” dedim. Kaçmak istiyordum kollarından. Yoksa bu ateş bizi yakabilirdi.
“Olur güzelim.” Dedi. Derin bir iç çekip devam etti. “Yoksa ben başka şeylerin tadına bakmak zorunda kalacağım.”
Sesindeki boğukluk kulaklarıma ulaştığında belimdeki tutuşu istemeyerek gevşedi. Artık ben nefes almaya başlayabilirdim.
