15. bölüm · NAZENDE
Dadı
Arabadan inip merdivenleri adımlarken, Barış hâlâ arabayı sürmemiş benim içeriye girmemi bekliyordu. Güzel bir kahvaltı yapmıştık birlikte. Barış dışarıya çıkıp kahvaltılık bir şeyler almış fakat işi çok daha uzun sürmüştü. Dün kirlenen tişörtünü dert etmemeli söylemişti ama lekesini çıkartamayınca yeni bir tane almıştı. Kapıdan içeriye girmeden son kez ona bakıp gülümseyerek el salladım. Merdivenleri adımlayıp kapının önünde durdum. Anahtarım olmadığından zile bastım. Fatih’i arayıp evde olup olmadığını teyit etmiştim. O ise bana resmen bağırmıştı. Sebebini anlamamıştım.
Az bir süre sonra kapı açıldı açılmasına ama karşımda duran iki izbandut bana gözlerini dikmiş bakıyorlardı.
Abim Akın ve Fatih sanki beni hayatlarında ilk kez görmüşler de yada ben bir kabahat işlemişim gibi bakıyorlardı. Karşımda duran bu adamlara aldırış etmeden ikisinin arasından sıyrılıp salona geçtim. Kapıyı kapatıp sırayla içeriye yanıma geldiler. Söze giren Fatih’ti
“Neredesin sen kızım!” çok sinirliydi.
“Ben senin ablanın düzgün konuş.” Dedim ona karşı bende sesimi hafif yükselmiştim. Abim daha sakin olup biteni izliyordu sadece.
“Hem sana hesaplı vereceğim. Dünden beridir ne ara ne sor sonrada nerede kaldın Hülya! Yenimi aklın başına geldi?”
“Sen ne saçmalıyorsun ya! Dün akşama doğru seni kaç kez aradım. En sonunda meşkule atıp mesaj attın ya arama arkadaşımda kalacağım bu gece diye.” Duyduklarımla ani bir şok yaşadım. Fakat Fatih aynı hızda saydırmaya devam etti.
“ Dün eve geldim saat dokuz gibi yoktun. Dışarıdasındır dedim. Ama anahtarın portmantodaydı. Endişelendim kaç kez aradım cevap yok. Abimde aradı, onunda telefonuna bakmadın. Sonra ikimize de aynı anda aynı mesajı attın. Sonrası yok hanım efendi. Kaç saattir haber alamıyoruz senden. Polise gidecektim neredeyse.”
Bozuntuya vermemek adına bu kez ben girdim lafa kendimi savunmalıydım. Olup biteni az çok tahmin ediyordum. Şayet bu sabah Barış dışarıdayken onu aramak için telefonumu aldığımda telefonum sessizdeydi.
“E yazdım ya arkadaşımdaydım diye neyin hesabı bu?”
“Hangi arkadaşmış bu peki? Nagehan ablayı, Esma ablayı hepsini aradım. Başka kim var bunlardan başka can ciğer olduğun?”
“Sana ne ya kimse kim. Hesaplı vereceğim sana?” dedim üste çıkmak adına başına Sherlock kesilmişti. Olağanca siniriyle yanımdan ayrılıp kapıya yöneldi tam çıkacağı sıra geriye dönüp parmağını tehdit eder gibi sallamaya başladı.
“Nasıl bana ne kızım. Sen benim ablamsın. Öldüm meraktan. Yakında çıkar bu arkadaşın kokusu inşallah ben katil olmam.” Diyerek gerisin geri dönerek dış kapıyı çarparak çıktı.
Sinirlenip elimdeki telefonu kanepeye atarak bedenimi de bıraktım. Elimi alnıma koyarken abimin yanıma oturmasına göz ucuyla baktım. Sesi gayet sakin ve ılımlı geliyordu.
“Güzelim, iki dakika konuşalım mi?”
“Abi lütfen sende Fatih gibi başlayacaksan kalbini kırarım söyleyeyim.”
“Bak sen yetişkin bir insansın. Ne yapıp yapmayacağını söylemek bana düşmez. Fakat kendine dikkat et olur mu? Üzme bizi bir daha da bu kadarda merakta bırakma olur mu?” dedi gayet sakin bir tonda.
Abim Fatihe göre daha anlayışlıydı. Gerek yaşının verdiği olgunluk ve tecrübe, gerekse bizimle birlikte büyülediği için daha ılımlı ve sakin yaklaşırdı olaylara. Abimin bu yönünü çok severdim. Her ne kadar biraz hovarda ve uçarı olsa da böyle kriz anlarında hemen çözüme ulaşabiliyordu. Derin bir iç çekip bıkkınlıkla devam ettim.
“Tamam abi, haklısın haber vermeliydim. Ama o öküze söyle bana bir daha sesini yükseltmesin.”
Abim ayaklanıp hemen önümde durdu. Eğilip başımın üzerine bir öpücük kondurup, çıkışa yöneldi.
“Tamam güzelim. Sen onu kafana takma, ben konuşurum. Görüşürüz.” Diyerek oda evden çıkıp gitti.
Güzel başladığım günün bu tartışmayla tadı kaçmıştı. Biraz sonra telefonu elime alarak Barış’ı aramaya koyuldum. Sanki bu anı bekliyormuş gibi daha saniyesinde aramamı cevaplamıştı.
“Nazendem!”
“Bana öyle hitap etme.”
“Yine ne oldu ya?”
“Telefonumu neden sessize aldın?” Dedim sakin bir sesle evet sinirlenmiştim fakat dün geceden sonra pekte kızamıyordum ona. Sesi mahcup ve meraklı bir şekilde ulaştı kulaklarıma.
“Hülya! Bir şey mi oldu? İyi misin?”
“Daha iyi olabilirdim. Cevap verir misin soruma?”
Bir an durdu neler olduğunu anlamak istercesine sessiz kaldı. Sonra devam etti aynı mahcup sesle.
l“ Sen duştayken art arda çaldı telefonun. Bende açarsam sıkıntı olur diye mesaj atmak zorunda kaldım.”
l“Tamam. Buraya kadar anlaşılır bir durum. Neden sessize aldın peki?”
“Gitmeni istemedim. Yanımdan ayrılmanı istemedim.”
Duyduklarımla kalbim tekrar teklemeye başlamıştı. Zaten ona karşı olan öfkem uçup gitmek için fırsat kolluyorken, sözleri kalbime akmıştı. Hiç bir şey demeden telefonu usulca kapattım. Bu hareketim belki onu kırabilirdi ama ben söyleyecek bir şey bulamıyordum.
Yerimden doğrulup doğruca banyoya girdim. Suyun ısısını neredeyse soğuğa yakın ayarlayıp kendimi duşa attım. Alıcılarımla oynuyordu. Frekanslarımın her bir titreşimi onun sinyalleriyle dolmuştu.
***
lBu işsizlik olayı beni iyice tembel yapmıştı. Küçüklüğümden beridir çalışıyor olmam şu anki boşluk hissini çok sevmişti. Bunun bir sebebi de Barış’tı istediği zaman beni arayabiliyor saatlerce konuşabiliyorduk. Onun kendine ait bir işi vardı kafede istediği zaman ara verebiliyordu. Bende bu yazı yatarak geçirmeye karar verdiğinden beridir evdeydim. Arada dışarıya çıkıyor, alış veriş vs yapıyordum. Barış bu günlerde çok yoğun çalışıyordu. Bir otelin organizasyonu için pasta ve kurabiye siparişlerini yetiştirmek zorundaydılar.
Bu iş Nisa’nın başının altından çıkmıştı. Otelle konuşup tadımlık, ikramlıklar göndermiş, beğenilmesi üzerine anlaşmışlardı. Kendisi bebekle ilgilendiği için bu iş daha çok Barış’a kalmıştı. Nisa anne olduktan sonra daha bir hassaslaşmıştı. Bu işten ende edilecek geliri bir yetim yurduna bağışlayacaktı. Tabi amacının bu olduğunu öğrendiğinde Barış’ta itiraz etmemiş, seve seve yardımcı olmuştu. Onun şuan tek sıkıntısı dört gündür görüşemiyor olmamızdı. Bende bu süreçte elimden geldiğince kafeye uğramayıp, dikkatini dağıtmamaya çalışıyordum.
Yine de bu Barış’a engel olamıyordu. Beni görüntülü arayıp kendisi iş yaparken dakikalarca konuşabiliyordu. Daha önce de onu yemek yaparken görmüştüm fakat bu kez daha bir aşkla çalıştığını fark etmiştim. Kendi gibi kalbi de kocaman ve güzeldi.
***
“Ah Fatih ah yine anahtarını unutup geri geldin değil mi.” Fatih’le aramız hafif limoni olsa da düzeltmiştik durumları. Bunda en etkili olan tabii abimin bizi barışmamız için götürdüğü yemek olmuştu. Benden özür dilemişti. Abla yüreği işte dayanamayıp affetmiştim. Ama şuan onu boğabilirdim. Zili bilmem kaçıncı kez çalıyordu. Söylenerek yataktan çıktım çokta hızlı sayılmayan adımlarla dış kapıyı açıp.
“Neyi unuttun yine?” diye çıkıştım. Fakat Karşımda ki Fatih değil Barış’tı. Şaşkınlıkla onu süzerken surat ifadesi çok acayipti. Sonra bakışlarım ellerine kaydı. Gördüğüm manzara bende şok etkisi yarattı desem yeridir. Bir elinde kocaman bir çanta, diğerinde pusetindeki Barış Efe! Öylece dikilmişti kapıda bu saatte.
“Günaydın.” Onun sesinin hiç bu kadar yorgun çıktığını duymamıştım. Hastanede olduğu zamanlarda bile.
“Günaydın.” Sesim şaşkın çıkmıştı. Ayrıca gülmemek için kendimi tutmam gerekti.
“İçeriye alacak mısın bizi yoksa kök mü salalım?” Biraz geri çekilip geçmeleri için onlara yer açtım.
“Tabi buyurun jonior ve onun dayısı.” Kendimi tutamayıp gülmeye başlamıştım.
Barış benim yönlendirmeme gerek duymadan salona geçip pusette etrafa anlamaz bir şekilde bakan Efe'yi koltuğa usulca bırakarak, çantayı da diğer koltuğa fırlatır gibi attı. Geri dönerek bana doğru ilerleyip, belimden kavrayarak ayaklarımı yerden kesti ve kocaman sarıldı. Derince soluyarak
“Immm ne de çok özlemişim.” Dedi. İstemsizce kıkırdamıştım. Ne yalan söyleyeyim bende özlemiştim onu. Beni usulca bıraktı kollarından. Gözlerine bakarak devam ettim
“Hoş geldin.” Gülümseyerek cevap verdi.
“Hoş buldum. Nazendem!”
Yukarıya toplanan tişörtümü çekiştirerek düzelttim. Daha yataktan yeni kalkmıştım. Paspal sayılamazdım ama çokta özenli değildim. Üstümde bol kesim bir tişört ve kısa sayılacak bir şort vardı. Evdeyken ikizlere özgürlük sloganı vazgeçilmezimdi. Zaten tişörtüm yeterince boldu. Utanılıp çekinilecek bir durum yaratmıyordu.
Barış’tan uzaklaşıp pusete yöneldim. Barış Efe daha bir aylık olmasına rağmen çok iyi büyümüştü. Yanaklarına uzanıp usulca öptüm yumuşacıktı ve çok tatli kokuyordu.
“Barış Efe neden seninle?” diye sordum Barış’a, o diğer koltuğa otururken.
“ Nisa'nın iş güzarlığı işte. Otele kendisi teslim edecekmiş ürünleri. Annemde onunla gitti sözde bir saate geleceklerdi ama ortada yoklar. İşleri uzun sürecekmiş.” İç geçirip başını geriye yatırdı.
“Çok ağladı. Bende seninle bakabiliriz diye düşündüm.”
“İyi düşünmüşsün. Neden ağladığını bulabildin mi?”
“Bir ağlayıp bir susuyor. Birden uyuyor ansızın. Mamasını verdim ama sonuç fiyasko.”
“O daha çok küçük beyefendi. Kendisini anne karnında zannetmesi normal. Altına baktın mı?”
“Kokmuyor.” Dediğinde Barış’a bakarak göz devirdim.
“Dedim ya o çok küçük kakası kokmaz. Hadi çantadan bez çıkarda temizleyelim cunyırı.”
Komutumla Barış çantadan bez ıslak mendil, örtü vs çıkartarak kanepeye koydu. Bende bebeği kollarıma alarak örtünün üzerine dikkatlice yerleştirdim. Üzerindekileri çıkartarak bezini açtım. Kakalı bezi bantlarından kapatarak Barış’ın eline tutuşturduğumda yüzünün rengi mora döndü. Benimse keyfim gayet yerindeydi.
“Çöpe atar mısınız bayım?
Az sonra temizlenip paklanan bebeği banyodan gelen Barış’ın kollarına bırakarak mama yapmak için mutfağa geçtim.
Ben mama için suyu kaynaması için ocağa koyarken, kucağındaki bebekle Barışta arkamdan geldi. Devede kulak tabiri cuk oturmuştu. Bebek kollarında minnacık ve eğreti duruyordu. Fakat bu hali çok şirin ve komikti. Mesleği gereği o ellerle bir zaman silah tutan adam şimdi bir mucizeyi tutuyordu. Bir taraftan da çay suyunu koymuştum. Madem daha buradaydı kahvaltı yapabilirdik. Ben tezgahta uğraşırken sesi kulaklarıma ulaştı. Biraz çekimser ve meraklıydı.
“Bebeğe nasıl bakabiliyorsun? Nereden öğrendin?”
“ Ablamın bir oğlu var altı yaşında. Onun sayesinde biliyorum. Hem ayrıca o kucağındakinden tam otuz kusur yaş büyük üç koca bebekle uğraşıyorum. O minik çerez sayılır.” Dedim büyük bir keyifle.
Cevabını almış olacak ki ses etmeden salona geri dönmüştü.
Hazırladığım mamayla solana geçip, bebeği Barıştan alarak beslemeye başladım. Barış Efe karnını keyifle doğururken, Barış kanepede dibime iyice girmişti. Bir kolunu omuzuma doğru atarak, kulağıma eğildi. Sanki bir sır vermek ister gibi sesi fısıltılı çıkmıştı.
“Bundan bir tane de ben istiyorum.” Dediğinde işi dalgaya vurmanın tam sırasıydı.
“Seni doyurabilecek kadar büyük bir biberon yok maalesef.” Gülüşüm genişlerken onun suratı düşüyordu. Sesi az öncekine nazaran biraz daha yüksekti.
“Bebekten bahsediyorum. Bir tane de ben istiyorum. Belki iki yada daha fazla.” İma ettiği şeyi gayet iyi anlamıştım fakat benim adımın Hülya olduğunu unutuyordu.
“Tabii neden olmasın. Tıp çok ilerledi, hamilelik sana yakışacaktır.” Dedim. Gözlerine bakarak. Bu anı bozduğum için sinirlenmeye başlamıştı. Fakat benim keyfi gayet yerindeydi. Yanımdan bir hışımla kalktı.
“En iyisi çaya bakayım.” Dedikten sonra mutfağa yöneldi bıkkınca. Arkasından çokta yüksek olmayan bir sesle bağırdım.
“Omlette yap. Canım çok çekti.”
Barış Efe’yi bir güzel doyurmuştum. Uyuklamaya başladığında onu kendi yatağıma götürerek yatırdım. Az sonra o kara gözlerini yumup kendini bıraktı. İyice uyduğundan emeğin olduktan sonra mutfağa Barış’ın yanına geçtim.
“Sözde bebeğe birlikte bakacaktık ama sen hep kaytardın beyefendi.” Masada kahvaltılıkları yerleştirirken dönüp bana baktı. İyice süzdü, sonra sabır diler gibi başını bir yana salladı.
“Bende size kahvaltı hazırladım hanım efendi. Elimiz armut toplamıyordu sonuçta.” Diye çıkıştı yapay bir sinirle. Sofraya geçeceğim sırada kapı ziliyle koridora yöneldim. Barış merakla arkamdan seslendi.
“Birini mi bekliyordun?”
“Yok. Fatih’in kargosu vardı. O gelmiştir.” Dememe kalmadan Barış dibimde bitmişti. Hafifçe kolumu tutarak bana engel oldu.
“Sen dur ben açarım.” Hemen kapıya yönelip, dışarıdaki görevliden paketi alarak kapıyı kapattı. Bu hareketine anlam verememiştim.
“Ben alırdım. Zahmet etmeseydin.” Sesimdeki soru tonu oldukça barizdi. Fakat o bu cümleme karşılık beni tekrar süzdü. O kara gözleri bir anlığına karardı ve derin bir iç çekti.
“Senin başka kıyafetin yok mu? Üzerini değiştirsene.”
Aldığım tepki karşısında çok şaşırmıştım. Ne vardı kıyafetimde. Evin içinde pantolon kazakla mı dolaşsaydım. Bu verdiği tepkiyi yok sayarak mutfağa geçip masaya oturdum. Barış el mahkum arkamdan gelip, çayları doldurarak oturdu.
Kahvaltımız sessiz devam ediyordu. Araya sanki bir balkan rüzgarı girmişti. Barış yaptığı omletten tabağıma servis etti. Omletin tadına baktıktan sonra çayımı yudumlayıp, aradaki soğukluğu dağıtmaya çalıştım.
“Ellerine sağlık çok güzel olmuş.” Lokmasını yutarken bana cevap verdi.
“Afiyet olsun. İste her zaman yaparım ben sana.” Sesi keyifli çıkıyordu. Benimde keyfim yerine gelmişti.
“Barış! Bak ne diyeceğim. Buraya sürekli bir sebepten ötürü geldin. Ama seni hiç davet edemedim. Yarın akşam müsaitsen gelsene film falan izleriz.”
Yüzündeki gülümseme genişledi. Teklifimden memnun olmuştu sanırım.
“Olur. Yarın akşam gelirim. Ama üzerine çamaşır giymeyi unutma. Bende film kopmasın sonra!”
Dediğiyle lokmam boğazıma takılmıştı. Ben öksürürken oda telaşla kalkıp tezgahtan bardak alarak su doldurup bana uzattı. Gıcık, mendebur. Demek kargocuya o yüzden kapıyı açtırmadı. Ahhh Allah’ım bu yer ne zaman yarılacakta içine gireceğim.
Barış Efe uzun bir süre uyumuştu. Bizde bu arada kahvaltı yapıp, ortalığı toparlamıştık. Ben Barış’a sade kendime de orta bir Türk kahvesi yapmış muhabbet etmiştik. Tabi bunlardan önce Barış’ın iması sonucu üzerimi değiştirip çamaşırımı gitmiştim. Pis gıcık hâlâ dediği kelimeler aklıma geldikçe sinir ve utançtan kızarıyordum.
Sonunda bebeğin tiz ağlama sesi kulaklarımıza dolduğunda ben odama yöneldim. Barış’ta arkamdan gelmişti. Yatakta bebeğin yanına uzanıp onu kollarıma çektim. Temasımla birlikte susmuştu. Barış’ta dayanamayıp yatakta yanımıza uzandı. Bebeği ezmemek adına gövdesinin yarısı yatağın dışında kalmıştı. Tek kişilik yatakta üç kişiydik.
Bebeği kollarımdan yatağa bırakarak üzerine doğru doğruldum. Minik ellerini parmaklarımın arasına alıp, burnunun üzerini öptüm.
“Bak junior, sen sakin büyüdüğünde bu koca adama benzeme.” Dediğimde bir taraftan da Barış’a kaçamak bir bakış attım. O ise tepkisiz söyleyeceklerimi dinliyordu.
“Bu dayın bu sabah elinde bebekle kapıma dayandı. Yanlış anlama sen çok tatlı bir hediyesin ama insan bir çiçekle falan gelir değil mi? Ya da ne biliyim kahvaltı için poğaça simit alır. Seni yemekte tabi bir seçenek.” Deyip yüzümü bebeğin göbeğine gömdüm. Onu aralıksız öperken kulaklarıma gelen gürültüyle başım Barış’ın olduğu kısma döndü ama Barış yoktu.
Benim söylediklerime gülerken parke zemini çoktan boylamıştı. Canının yandığını sanmıyordum. Şayet ikimizde şuan kahkaha atıyorduk.
Kısa bir zaman sonra Nisa aramış eve geldiklerini haber vermişti. Bende bebeği hazırlamış pusete yerleştirdikten sonra Barış’a uzatmıştım. Kapı eşiğinde önce Barış Efe’yi öpmüş, sonrada Barış’a sarılmıştım. Yanağımı usulca öperken kulağıma doğru eğildi.
“Bir ara hatırlatta şu yatağı değiştirip, büyüğünü alalım.”
Yemin ederim beni gıcık etmeye gelmişti bu adam dünyaya!
Sevgili okur bölüm sonu yorum ve beğeni yapmayı unutmayalım. Görüşleriniz benim için çok değerli. Keyifli okumalar...
