16. bölüm · Münzevi Çığlık
Balo
Herkesin delici bakışları eşliğinde bizim için ayrılan masaya doğru gittik. İnsanların üzerime attıkları bin bir iftira vardı ve bu baloya gelmem küçük bir ihtimal dahi olsa onların iftiralarını su istimal etmiş oldum.
Buraya gelmiştim ama içimi huzursuz eden bir şey vardı. İçimi huzursuz eden şeyleri etrafıma baktığımda görebiliyordum aslında. Kafamı biraz çevirdiğimde Elizabeth ve Harry'i görüyordum. Onların hemen yan masasında abim ve babam vardı.
Sanki bilerek yan yana masalarda duruyorlardı. Bu bana hiç tesadüf gibi gelemiyordu. Buraya onları da burada göreceğimi bilerek geldim ama görmeyi de kaldıramıyorum sanırım. Hayatta ne kadar görmeyi istemediğim insan varsa bir araya toplanmıştı.
Bazen düşünüyorum hep benim başıma böyle şeyler geliyor diye. Daha sonra belki benden daha kötü şeyler yaşayan insanlar vardır diyorum. Ancak benim başıma gelenlerde çok kötü ve sanki hayat bana bu acıları bilerek üst üste gönderiyordu.
Her acıyı sırtıma yükleyip taşıyabilir ama taşıyamadığım tek iki acı var. En büyüğü anne acısı.
Her ne olursa olsun annemin acısı geçmiyordu mesela. Ne kadar gülüp gezsem de o acı hep içimde. Ve sanki gün geçtikçe bunun acısı ikiye katlanıyordu. Bu acı hayatımın her evresinde karşıma çıkmıştı ve çıkacaktı. Yolda yürürken bile anne kız gördükçe içim acıyor. En basitinden Ceylan ve Nazan. Küçükken bile onları her gördüğümde başka bir odaya çekilip ağlıyordum.
Bir diğeri ise babam. Bu öyle bir acı ki anlatmaya bile içim el vermiyor.
Yanımıza doğru yaklaşan Davina ve Francesco'yu görünce gülümsedim. Balo için yaklaşık bir saat önce Rusya'ya dönmüşlerdi. Davina yanımıza gelir gelmez hemen sarılmıştı bana. Bende ona karşılık verip sarıldığımda içimdeki karamsarlık yok oldu ve mutluluğa yer bıraktı. Davina bana kendi öz ailemden daha çok aile hissiyatı yaşatıyordu.
"Şimdi daha iyisin dimi?" İlk dediği şey bu olmuştu. Gülümsedim ve cevap verdim.
"İyiyim." Dediğimde gülümsediğini hissetim ve hemen ardında benden ayrıldığında gülümsediğini gördüm.
"Bak ne yaptım?" Dedi Davina ve çantasını masanın üzerine bırakıp Telefonunu içinden çıkardı. Telefonda bir yerlere girdi ve bana çevirdi ekranı. Bir fotoğraf çekilmişti. Benim fotoğrafım çekilmişti. Çok güzel çıkmıştı fotoğraf. Belimden yukarısı gözüküyordu ve ben ekrana bakmıyordum sağ tarafıma doğru bakıyordum. Sağ tarafımda babamların masası vardı. Gözlerimde küçük bir hüzün vardı ve belli oluyordu.
"Çok güzel olmuş. Sen mi çektin?" Soruma karşılık başını salladığında gülümsedim. "Bana atsana fotoğrafı."
"Hemen atıyorum." Bende telefonumu çantamdan çıkartıp fotoğrafı atmasını bekledim. Fotoğraf geldiğinde ise fotoğrafı kaydedip Instagram'a girdim. Yeni bir hikaye atacaktım. Fotoğrafı seçtim ve şarkı olarak Yıldız Tilbe'nin El Adamı şarkısını ekledim. Daha sonra ise paylaşıp telefonu kapattım.
Salon sessizleştiğinde salonda tek bir ses yankılanıyordu. Keman sesi. Sakin ve insana huzur veren bir tonda ilerliyorlardı.
Tam bu anda garson gelmişti. Masaya dört tane şarap bırakmıştı ama ben alkol içmeyi çok sevmediğimden dolayı garsonun gitmesine izin vermeden konuşmaya başladım.
"Bana su getirir misin lütfen?" Dediğimde hemen başını salladı ve uzaklaştı. Kısa süre sonra tekrar geldi ve masaya suyu bırakıp uzaklaştı. Suyumdan birkaç yudum alırken çiftler dans etmek için ayaklanmıştı.
Davina ve Francesco dans etmek için yanımızdan ayrıldıklarında gülümsedim. Gözlerimi etrafta gezdirdiğimde gözlerimin dolmasına sebep olan bir şey gördüm. Babam ve Ceylan dans ediyordu. Bakılınca çok güzle bir görüntü gibi duruyordu baba ve kızın dans etmesi. Ama benim açımdan o kadar iyi değildi.
Onları izlerken önüme uzun bir beden geldi ve onları izlememi engelledi. Başımı birazcık kaldırdığımda Aleksandr'ı gördüm. Elini bana uzattı ve konuşmaya başladı.
"Karıcım, benimle dans eder misin?" Yüzümde buruk bir gülümseme oluştu. Tereddütle Aleksandr'ın eline baktım. Dans etmek ile etmemek arasında kalmıştım ve bir türlü karar veremiyordum. En sonunda nefes verip elini tuttum.
"Ederim." Dedim aynı zamanda.
Ayağa kalktığımda beraber salonun ortasına geldik. Karşı karşıya durduğumuzda bir elini belime koydu ve diğer eli ile elimi tuttu. Bende boşta olan elimi omuzuna yerleştirdim.
Sakin bir ritimle dans etmeye başladık. Direkt olarak gözlerimin içine bakıyordu. Direkt gözlerimin içine bakması nedense beni huzursuz etmişti. Köşeye sıkılmış hissediyordum. Sona gelmiştim sanki. Bir şeyi anlamaya çalışıyordu gözlerime bakarak. Onu sevip sevmediğimi anlamaya çalışıyordu büyük ihtimalle.
Sevmiyordum.
Yine de gerçek olmayan içten bir gülümseme sundum ona. Onu daha tam anlamıyla sevemiyordum ama içimden bir ses onu kırmamamı söylüyordu. Bana kötü davranmıyordu çünkü. O beni kırmazken ben onu nasıl kırıp incitebilirdim?
Sevmiyordum, sevmek istemiyordum. Bu meclisten kimseye aşık olmak istemiyordum. Bu meclisteki herkes babam gibi katil ve pislik insanlar. Ve Aleksandr'da bu meclisin en güçlü varisi.
Onu sevmek istemememin nedeni aslında çok basitti. Korkuyorum. Sonumun annemin sonu gibi olmasından korkuyorum. Ömrü hayatım boyunca bu konudan bahsedebilirim ama yine de düşüncem değişmez.
Onu sevmekten korktuğumu ve bunu istemediğimi düşünürken sanki bunu hissetmişti ve bu düşünceyi beynimden silmek istemişti.
Beni kendisinden ayırıp tek elimi tuttu ve birkaç tur etrafımı çevirdi. Daha sonra ise hızlı bir şekilde beni kendisine çekti. Bedenim onun bedenine yaklaştığında aramızda tek nefeslik bir mesafe vardı. Gözlerime bakan gözleri dudaklarıma kaydı. Benim göğsüm ise heyecandan mı yoksa korkudan mı bilinmez şiddetle inip kalkıyordu.
Bir elini belime yerleştirip beni geriye doğru eğdi. Aynı anda üstüme doğu eğildi. Sıkıca omuzunda tutundum.
"Merak etme düşürmem seni." Diye fısıldadı dudaklarıma doğru.
Dikeldiğimizde bedenlerimiz yine birbirine yapıştırdı.
"Biliyorum." Diye fısıldadım dudaklarına doğru aynı onun yaptığı gibi.
Müzik sona erdi ama yine de beni bırakmadı. Bu sefer dudaklarıma doğru uzandı. Arasında mesafe kalmayacakken başımı sağıma çevirdim. Bu sayede yanağımı öpmüştü. Bakışlarımı kaldırdığımda Elizabeth'i gördüm. Ellerini arkasına birleştirmişti ve sinirle bize bakıyordu. Gözlerimin dolduğunu hissettim. Şimdi buradan uzaklaşmalıydım.
Aleksandr başını kaldırdığında başımı ona çevirdim. Neden böyle bir şey yaptığımı anlamamıştı. Hemen ellerimi ondan çektim ve arkaya doğru bir adım attım. İki üç adım derken Aleksandr'dan bayağı bir uzaklaşmıştım.
En sonunda arkamı dönüp merdivenlere yöneldim. Hızla merdivenlerden yukarı çıkıp tuvalete attım kendimi. Şansıma kimse yoktu.
Aynanın karşısına geçip kendime baktım. Bir süre sonra dayanamadım ve arkamı döndüm. Artık kendime bakmaya bile dayanamıyordum. Hayır, bu çirkin olduğumu düşündüğümden falan değildi. Artık aynaya bakınca kendimi göremiyordum.
Ben böyle biri değildim ki. Aleksandr ile evlendikten sonra değişmiştim. Önceden içimde neşe vardı. En kötü anımda bile çikolata yediğim anda mutlu olabiliyordum. Küçücük bir şeyle.
Ama artık öyle değildi. Evet, Aleksandr ile beraberken gülüp eğleniyorum ama içimde bir suçluluk duygusu var beni yiyip bitiriyor. O duyguyu bir türlü aşamıyorum. Ne yapsam olmuyor.
Ona bakınca bile hissediyorum bunu. Onunla evlendiğimde kendi intikamımı almak istedim ama o bana hiç kötü davranmıyordu. Onu üzmek için evlenmiştim oysa. Ama şimdi bunu hiç istemiyorum. Benim asıl derdim babasıyla ama babasına zarar verirsem ona ne olur bilmiyorum.
Her ihtimalde düşünüyorum. Babasına bir şey yaparsam Aleksandr ne hisseder? Annesine bir şey yaparsam Aleksandr ne hisseder? Direkt olarak onda zarar versem daha çok mu kırılır?
Hayır, bu onu sevdiğim falan değil. Onu sevmiyorum da zaten. Bu ona karşı hissedeceğim suçluluk duygusundan. O bana bu kadar iyi davranırken ona zarar verip kırdığımda hissedeceğim suçluluktan.
Eğer intikamımdan vazgeçersem ne olacak peki? Benim çocukluğum üzülüp kırılmaz mı? Bunu düşünüyorum. O küçük kız çocuğunun kanı yerde mi kalsın? Hayır, kanımı yerde bırakamam. O küçük kız karanlık ve soğuk odada duruyor. Ve benim onu kurtarmam için her gün her saniye bana işkence ediyor. Onu oradan sadece intikamımı alarak çıkarabilirim.
Bu düşüncelerden bir türlü kurtulamıyordum. Ne yapacağımı bilmiyorum. Kimseden yardım alamam. Kimseye kendimi açıklayamam ama kendi başıma yapamıyorum.
Aşağıdan gelen bağırma sesleri ile kapıya döndüm. Sesler her saniye artıyordu. Hızla kapıyı açıp korkuluklara gidip aşağı baktım. Aşağı baktığımda gördüğüm şey ile gözlerimi büyüttüm.
Elizabeth, Davina'yı yere düşürmüştü ve elinde bir bıçak vardı. Kalbine doğru saplamaya çalışıyordu. Davina ise buna direniyordu. Hemen ardından Elizabeth yüksek sesi ile bağırdı.
"Yaklaşan olursa onu hemen öldürürüm!"
Kaşlarımı çattım ve korkuluklardan uzaklaştım. Eğilip elbisemi biraz kıvırdım ve altına sakladığım bıçağı çıkardım. Hemen dikeldim ve merdivenlerden yavaş ve sessiz adımlar ile aşağı inemeye başladım.
Aşağı indiğimde yavaş adımlar ile arkadan Elizabeth'e yaklaştım. Tam dibine geldiğimde cevir bir hareketle saçlarından tuttum ve kaldırdım. Kendime doğru çekip bıçağı boğazına dayadım. Yaşadığı şok ile hareket edememişti. Dizim ile elindeki bıçağa vurup yere düşürdüm.
Herkes telaşla bize bakıyordu. Francesco rahatlamıştı. Davina ayağa kalkıp Francesco'nun yanına gitti ve sarıldı. Aleksandr pür dikkat buraya bakıyordu. Ellerini cebine koyup rahat bir tavır takındı.
Harry'nin buraya doğru yaklaştığını görünce hemen bağırdım.
"Bir adım daha atarsan kardeşin ölür!" Gözlerini korkutmak için Elizabeth'in boynun sağ tarafına küçük bir çizik attım. Çığlığı salonu doldurdu.
"Tamam, dur!" Dedi Harry.
"Merak etme bir şey yapmayacağım." Dedim ve devam ettim. "Sadece küçük bir işim var." Elimdeki bıçağı boynundan yanağının hizasına getirdim ve yavaş ve derinden sapladım. Yavaşça M harfi çizmeye başladım. Derinden yapıyordum ki ömrü hayatı boyunca adımın baş harfini yüzünde taşısın. Çığlıkları çok derinden ve acı içindeydi.
Daha sonra ise bıçağı çıkarıp Elizabeth'i abisine doğru ittim. Elimdeki bıçağı yere atıp Elizabeth'e baktım.
"Sana demiştim. Ailemden birine dokunma. Sen beni dinlemedin. Bu uyarıyı üçüncü defa yapmayacağım."
Harry tam konuşacaktı ki tekrar konuşmasına izin vermeden konuştum. "Ben ne sizin sandığınız gibi şımarık bir prensesim ne de aptal bir sarışın. Benim nefretimi kazanmak istemezsiniz!" Sonlara doğru sesimi yükseltmiştim.
Elizabeth başını abisinin göğsünden kaldırdı ve bana doğru baktı. Bir elini yanağına götürdü ve bağırarak konuşmaya başladı.
"Sana bunun hesabını soracağım! Sevdiğin herkesi gözünün önünde öldüreceğim!" Sağ tarafımızda olan babamları gösterdi. "Önce onlardan başlayacağım!"
Omuzumu silktim yavaşça. "Onlara istediğini yapabilirsin. Onlar benim ailem değil." Herkesin şaşırdığını hissedebiliyordum. Özellikle babamın. Zaten hemen ardından sesi yükseltmişti.
"Ne demek oluyor bu? Biz senin aileniz!" Sakince onlara doğru döndüm ama onları görünce o kadar sakin olamadım.
"Siz benim hiçbir şeyim değilsiniz! Eğer gerçekten ailem olsaydınız vurulup yoğun bakıma girdiğimde benim yanımda olurdunuz! Annemin ölümüne sebep olan kadını ve kızını alıp sahillerde eğlenmezdiniz!" Hem abimin hem de babamın yüzüne bakarak söylediklerim tokat etkisi yaratmıştı.
"Sen çok." Nazan konuşacaktı ama onun konuşmasına izin vermeden durdurdum onu. Gözlerim dolmuştu ama ağlayamazdım.
"Ne diyeceğini biliyorum." Başımı iki yana salladım. "Belki bu sefer beni kardeşimi kıskanmakla suçlayacaksınız ama öyle değil."
Ceylan'a döndüm ve ona bakarak konuşmaya başladım. "Ceylan, söylesene yorulduğunda tereddüt etmeden sırtını yaslayabileceğin bir babanın olması nasıl bir his?" Ağlamamak için zor duruyordum. Hemen burada ağlayabilirdim ama burası insan dolu. Yapamam. Söylediğim şeyler ile herkes suspus olmuştu.
"Ceylan'ın tırnak kırılmasına bile dünyayı yerinden oynatacak bir babası var. Benim yok." Babama bakarak söylediklerim onun kalbinde derin bir yara bırakacaktı ama benim kırıldığım kadar o kırılmayacaktı. Bu sefer abime döndüm.
"Ceylan'ın küçük bir imdat deyişine dünyanın öbür ucunda olsa bile gelecek bir abisi var. Benim yok." Abim suçlulukla başını eğdi. Beni ne kadar üzdüklerini şimdi anlıyorlardı.
"Ben yoğun bakıma girmeme rağmen sahilde eğlenen bir baba ve abiye sahibi!" Bu sefer sesim yüksek çıkmıştı. İçimdeki acıları o kadar uzun süre saklamıştım ki burada bağırıp çağırsam, ortalığı yıksam içim soğumazdı. Titreyen sesim ile tekrar konuşmaya başladım.
"En önemlisi Ceylan'ın bir annesi var!" Diye bağırdım.
"Benim yok..." Hemen burada ağlayabilirdim ama durdum. Ağlamadım. Herkesin bana acıdığını biliyordum ama umurumda değildi. Pürüzlü çıkan sesimle yine konuşmaya başladım.
"Belki bana kıskanç diyebilirsin ya da kötü kalpli ama değilim." Başımı hızla iki yana salladım. Gözlerim o kadar dolmuştu ki önümü göremiyordum resmen. Kısa bir süre yukarıya baktım ve gözümdeki yaşların azalmasını bekledim. Daha sonra ise tekrar onlara döndüm.
"Ben sadece sevgisizlikten içindeki çocuğu büyütememiş bir kadınım..." Ağzımdan çıkan sözler adeta bir cam gibi bin parçaya kırılıp ortalığa dağılmıştı ama kimseyi yaralamamıştı. Yine yaralanan en çok ben olmuştum.
Daha fazla burada durmaya gücüm yetmiyordu. Buradan gitmeliydim. Sersem adımlarla arkamı döndüğümde bana bakan Aleksandr'ı gördüm. Çok fazla ona bakmadan ilerledim. Salondan çıktığımda kimse arkamdan gelmiyordu. Sözlerim onları dondurmuştu.
Ne telefonumu aldım yanıma ne de para. Yanımda hiçbir şey olmadan köşkten uzaklaştım. Daha fazla dayanamadığımdan gözlerimdeki yaşlar akmaya başlamıştı. Bu sefer tutmadım onları. Silmek içinde uğraşmadım.
"Anne," dedim elimi kalbimin üzerine götürerek. "Anne, canım çok acıyor." Diyebildiğim tek şey buydu. Canımın çok acıdığı.
Ama bu sefer çok farklıydı. Çok daha fazla acıyordu. Haddinden fazla acıyordu. Ben bu acıyı yaşamak istemiyordum. Bu acıyı ben istemiyorum. Birazda insanlar benim acımı yaşasın istiyorum.
Bir anda ayağım boşluğa düştü ve derin bir acı hissetim. Elimi bileğime götürdüğümde sızladı. Hemen ayağımdan topuklularımı çıkardım ve yürümeye başladım. Ayağım burkulmuştu büyük ihtimalle. Umursamadım.
Yürürken yağmur yağmaya başlayınca olduğum yerde durdum ve başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Gözlerimden daha çok yaş akamaya başladı. Tekrar önüme dönüp yürümeye başladığımda ayağıma batan taşları hissediyordum.
Gözlerimden akıp sel olup yağmura karışan yaşlar ile koşmaya başladım. İnsanlardan ve acılarımdan ancak bu şekilde kaçabilirdim. Evet, belki acılarımdan kaçamazdım ama kısa bir süreliğine unutabilirdim.
Sahile vardığımda durdum ve yönümü sahile çevirdim. Kumların üstüne yürürken hava ve yağmur yüzüme vuruyordu. Havayı derin bir nefesle içime çektim ve tam denizin önüne oturdum. Topukluları yanıma bıraktığımda dizlerimi kendime çektim.
"Anne, canım çok acıyor." Dedim yine kendi kendime. "Anne, ben dayanamıyorum. Anne, ben seni istiyorum." Dedim hıçkırarak ağlamaya devam ettim. Elimi kalbime götürdüm. Atmasaydı ne güzel olurdu diye geçirdim içimden.
Başımı yan tarafıma çevirdiğimde yüksek bir taş gördüm. Çok yüksekti. Hatta öyle bir yüksekti ki dağ bile diyebilirdim. Sonu denizin ortasında bitiyordu. Aklıma dolan düşünce ile ne yapacağımı bilemedim.
Hayatımda ilk defa gerçek anlamda ölmek istedim. Bunu hep düşünmüştüm ama hiç bu kadar istekli olmamıştım. Eğer oradan atlayıp ölürsem annemin yanına gidebilirdim. Artık hissettiğim bu acılar son bulurdu.
İçime derin bir nefes çektim ve ayağa kalktım. Ayakkabılarımı alıp yürümeye başladım. Merdiven yapmışlardı oraya çıkmak için. Aslında bu merdiven sadece manzara izlemek içindi ama ben ölüme gitmek için çıkıyordum bu merdivenden.
Sonunda en tepeye geldiğimde elimdeki topukluları olduğum yerde bıraktım. İlerleyip en uç kısma geldim. Gözlerimdeki yaşlar artmıştı. Kollarımı iki yana açtım ve kendimi ölüme hazırladım.,
"Yanına geliyorum, anne." Dedim ve gözlerimi kapatıp kendimi bıraktım.
Ama düşmedim. Düşmemi engelleyen bir şey oldu. Biri elimi tuttu. Büyük ihtimalle Aleksandr beni takip etmişti ve şimdide kurtarmıştı.
"Bırak beni!" Diye bağırdım gözlerimi açmadan. "Bırak da öleyim!" Diye bağırdım bu sefer.
"Bırakamam." Duyduğum ses ile hemen gözlerimi açtım. Bu kişi Aleksandr değildi. Bu kişi hiç beklemediğim biriydi. Onu görmeyi beklemiyordum.
Elizabeth.
Ben Elizabeth tutmuştu. Bunu neden yapmıştı? Beni yukarı çektiğinde çatık kaşlarım ile karşısına dikildim.
"Neden?" Yüksek çıkan sesim dalgalara karışıyordu. "Neden ölmeme izin vermedin? Benden nefret ediyorsun! Neden tuttun beni?"
"Seninle daha işim bitmedi." Dedi net bir sesle ve benden uzaklaşıp az önce atlamak için dikildiğim yere oturup ayaklarını sarkıttı. Bana bakıp eli ile hemen yanına vurdu.
"Otur hadi."
Normalde dediğini asla yapmazdım ama şu an hiç normal şeyler olmuyordu. Yanına oturduğum ilk bir beş dakika ikimizde sustuk. Ne diyeceğimizi bilmiyorduk. Daha birkaç saat önce ona zarar vermiştim ama o beni ölümden kurtarmıştı.
"Özür dilerim." Dedim sessizce. Şaşkınca bana baktı.
"Ne için?"
"Ben seni birkaç saat önce yaraladım ama sen beni ölümden kurtardın. Bunun için hem özür dilerim hem de teşekkür ederim." Neden bunu söylediğimi öğrenince dudaklarını birbirine bastırdı ve başını salladı. O denizi izliyordu bense onu. Onun hareketlerini çözemiyorum.
"Senin kolay kolay özür dileyen bir olmadığını duymuştum." Sözleri ile kaşlarımı çattım.
"Yanlış duymuşsun o zaman. Ben suçlu olduğum her konuda özür dilerim. Özür dilemek ayıp bir şey değil erdemliktir." Diye kendimi açıkladığımda güldü.
Yine sessizliğe büründük. Bu sefer daha uzun sürdü. Beş değil on beş dakika sürmüştü. Yine sessizliği bozan ben olmuştum.
"Neden kurtardın beni?"
Bana bakıp sorumu cevapladı. "Çünkü seninle aynı acıyı yaşadığımı gördüm." Kaşlarımı çattım. "Az önce o köşkte söylediklerinde kendimi gördüm."
"Nasıl yani? İkimiz aynı acıyı mı taşıyoruz?" Dudaklarını birbirine bastırarak başını salladı.
"Bende senin gibi annemi küçük yaşta kaybettim." Sözleri ile çatılan kaşlarım düzeldi. Onunla aynı acıyı yaşıyordum. Düşman bellediğim kadın ile. Kısa bir süre sessiz kaldı. Daha sonra konuşmaya devam etti.
"Benimde babam başka bir kadın ile evlendi ve ondan çocuk yaptı. Üstelik kız çocuğu." Sesimi bile çıkartmadan onu dinliyordum. "Babam ve abim onu daha çok sevdi. Abimin gölgesindeyken bir kız kardeşim gelince ben karanlık bir yerde kaldım." Sustu ve bana baktı.
"Aynı benim gibi..." Diye ekledim. Başını salladı.
"Evet, aynı senin gibi. Sen o sözleri söylediğinde aydınlanmış gibi hissettim."
"Çünkü benimle aynı acıyı yaşadığını bilmiyordun." Söylediklerime yine başını salladı.
"Kafama dank etti. Neden sana düşman olmuştum ki diye düşündüm." Onun da gözlerinden yaş aktığını gördüm.
"Sadece bir erkek için sana düşman olmuştum. Bunun yanlış olduğunu düşündüm. Sen bana kötü bir şey yapmamıştın ki." Başımı salladım burukça.
"Evet, sana hiçbir şey yapmadım."
"Sadece aşık olduğum adamla evlendin ama beni tanımadığın için ona aşık olduğumu bilmiyordun. Bunun için sana kızamam. Beni hiç görmeyen bir adamla evlendiğin için sana kızamazdım. Sana olan düşmanlığıma son vermeye karar verdim."
Bana baktığında ikimizde gözlerinde birbirimizi görüyorduk. İkimizde ne diyeceğimizi biliyorduk.
"Çünkü kadın kadının yurdudur." Dedik aynı anda.
Beni bu dünyada, kendi ailem dahil, kimse anlamamıştı. Ama düşman olduğum kadın beni anlayıp acılarıma ortak olmuştu...
