4. bölüm / 14
MünasipBölüm 4
Bölümler 14Şu an: Bölüm 4
- 1 Bölüm 11.203 kelime
- 2 Bölüm 2652 kelime
- 3 Bölüm 31.992 kelime
- 4 Bölüm 41.387 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Bölüm 52.895 kelime
- 6 Bölüm 62.664 kelime
- 7 Bölüm 72.170 kelime
- 8 Bölüm 81.075 kelime
- 9 Bölüm 91.681 kelime
- 10 Bölüm 102.666 kelime
- 11 Bölüm 112.546 kelime
- 12 Bölüm 121.359 kelime
- 13 Bölüm 131.715 kelime
- 14 Bölüm 142.656 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kapı kapandıktan sonra evin içindeki hava bir anda değişti.
Az önceki kalabalığın sesi çekilmiş, geriye garip bir sessizlik kalmıştı. Sanki koltuklar bile biraz önce konuşulanları düşünüyordu.
Ben bardakları toplamaya başladım.
“Zeynep, kızım, şu tabakları da al,” dedim.
O hiç itiraz etmeden eğildi, tepsiyi aldı, arkamdan mutfağa geldi.
Musluğu açtım. Suyun sesi yükselince sanki ikimizin de dili çözüldü. Bizim evde hep öyle olur; kalabalıkta susulan ne varsa mutfakta çıkar.
Zeynep bir tabağı silerken, gözünü kaldırmadan sordu:
“Ne diyorsun anne?”
Bu sorunun geleceğini biliyordum.
“Ne diyeyim…” dedim, köpüklü bardağa bakarak.
“Görgüsüz değil. Saygısız da değil. Lafın nereye gideceğini biliyor kız.”
Zeynep hafif burun kıvırdı.
“Değil,” dedi. “Zaten öyle olsa Fırat bu kadar tutmazdı.”
Bir süre sessizce çalıştık. Tabak sesi, su sesi… ama ikimiz de aslında Melis’i düşünüyorduk.
Sonra Zeynep dayanamadı:
“Ama biraz… rahat.”
“Elâlem gibi mi rahat, yoksa kendinden emin mi rahat?” dedim.
“İkisi de biraz,” dedi. “Mesela kapanmayacağını söylerken… hiç dolandırmadı. ‘Şimdilik düşünmüyorum’ falan da demedi. Direkt söyledi. Sanki bizim hassasiyetimizi biliyor ama yine de geri adım atmıyor.”
İçimden aynı şey geçtiği için cevap veremedim önce.
Sonra yavaşça:
“Dürüst işte,” dedim. “En azından sonradan sürpriz olmaz. Bugün söyler, yarın ‘ben zaten böyleydim’ der.”
Zeynep havluyu masaya bıraktı.
“Dürüst tabii…” dedi.
“Ama anne… sen de gördün. Fırat’ın gözü kızdan başka bir şey görmüyor.”
Hafifçe iç çektim.
“Gördüm. Masada konuşurken bile çocuk sürekli kıza bakıyordu. Sanki biz sınav yapıyoruz da kızın notunu bekliyor.”
Zeynep bu kez bana dönüp fısıldadı:
“Ben kötü niyetle demiyorum… ama kardeşim daha okulunu bitirmemiş. İki yıl uzatmış. İş yok, düzen yok… bir de üstüne evlilik konuşuluyor. İnsan korkuyor.”
“Ben korkmuyorum sanıyor musun?” dedim istemeden biraz sertçe.
“Babası ciddi ciddi konuştu ya… içim sıkıştı. Sanki nikâh yarınmış gibi.”
Zeynep yumuşadı.
“Biliyorum anne.”
Sonra sesi alçaldı.
“Bir de…” dedi, tabağı silerken,
“insan ister istemez kendine bakıyor.”
Elimdeki bardak yine durdu.
“Nasıl yani?”
Zeynep gülümsedi ama o gülümseme biraz acıydı.
“Ben otuz oldum,” dedi.
“Uzman doktor oldum, arabam var, kendi hayatım var… Ama biri yok. Fırat’ın ise daha yolu başında, ama yanında biri var. Bekleyen biri var.”
Bu kez içim gerçekten sızladı.
“Ah kızım…” dedim.
“Yok yok,” dedi hemen.
“Melis’e kızdığımdan değil. Kız kötü değil. Hatta…”
durdu, istemeden itiraf eder gibi:
“Seviyor Fırat’ı. Belli. Çocuk konuşurken gözünün içi gülüyor.”
“Ben de onu fark ettim,” dedim.
“Hem de öyle yapmacık bir sevme değil. Çekiniyor bizden ama çocuktan vazgeçmeye niyeti yok gibi.”
Zeynep başını salladı.
“Aynen. Ama yine de içim rahat değil anne.
Ya ileride anlaşamazlarsa? Ya yaşam tarzı yüzünden sürtüşmeler başlarsa? Bugün kapanmam dedi… yarın başka mesele çıkar mı? Fırat’ın hassasiyeti var sonuçta.”
“Fırat da eskisi kadar katı değil artık,” dedim.
Zeynep hemen baktı.
“İşte o da beni düşündürüyor. İnsan sevince değişiyor anne. Bazen iyiye, bazen… farkında olmadan başka yöne.”
Bu cümle mutfağın ortasında asılı kaldı.
Musluğu kapattım. Sessizlik çöktü.
Sonra istemeden ben başladım:
“Ben bugün kızın yüzüne dikkatle baktım,” dedim.
“Baban ciddi ciddi konuşurken… dini mesele açılınca… kızın yüzü biraz düştü ama kaçmadı. Gözünü kaçırmadı. ‘Ben buyum’ dedi ama saygısız da olmadı. Bazı kız olsa ya ağlamlı olur ya tersler ya da susup içine atar. Bu… dimdik durdu.”
Zeynep düşündü.
“Evet,” dedi. “Orası doğru. Zayıf değil.”
“Zayıf değil,” dedim. “Hatta… biraz dişli.”
Zeynep hafif güldü.
“Fırat’ı idare eder mi diyorsun?”
“Fırat’ı idare eder,” dedim. “
Zeynep biraz yumuşak bir ifadeyle.
“Anne,” dedi,
“sen aslında kötü niyetli değilsin. Sadece oğlunu paylaşmak istemiyorsun. Bir de… onun hayatının zor olmasından korkuyorsun.”
Bu söz tam kalbime oturdu.
Tezgâha yaslandım.
“Belki,” dedim fısıltıyla.
“Bir de… insan oğluna hep daha ‘uygun’ birini hayal ediyor. Daha benzer, daha bildiği biri… Bilmediğin biri gelince insanın içi ürküyor.”
Zeynep yanıma geldi.
“Ben de biraz kıskandım galiba,” dedi alçak sesle.
Onu ilk kez bu kadar açık duyuyordum.
“Neyi kıskandın?”
“Bilmiyorum,” dedi.
“Onun gençliğini mi… Fırat’ın ona bakışını mı… Yoksa benim hayatımda o boşluğun hâlâ dolmamış olmasını mı…”
Bu kez ben sarıldım ona.
“Senin de vakit gelecek,” dedim.
“İnşallah,” dedi ama sesi çok emin değildi.
Bir süre öyle kaldık.
Ev sessizdi. Sanki hepimiz kendi içimizde ayrı ayrı Melis’i tartıyorduk.
Sonra Zeynep ayrıldı, toparlanmış halde:
“Ben biraz uzanayım anne,” dedi.
“Yol yordu.”
“Git kızım.”
Kapıya yürüdü, sonra dönüp gülümsedi:
“Bu arada… Melis senden çekiniyor gerçekten.”
“Niye?”
“Çünkü seni önemsiyor,” dedi.
“Sevdiği adamın annesisin sonuçta. Seni kaybetmek istemez.”
Kapı kapandı.
Ben mutfakta tek başıma kaldım.
Işığı kapatmadan önce tezgâha bir süre baktım.
İçimden sessizce geçirdim:
Demek ki mesele sadece benim kabullenmem değil…
Hepimiz kendi yerimizden alışmaya çalışıyoruz.
Ve galiba bu hikâyede en zor rol de… anne olmakmış.
..............
Sabah kalktıktan sonra kahvaltıyı bitirmiştik ama kimse sofradan kalkmamıştı.
Çaylar ikinci kez doldurulmuş, tabaklar yarım bırakılmıştı. Normalde bu saatte mutfakta olur, masa çoktan toplanmış olurdu. Ama bugün masanın üstünde görünmeyen bir konu vardı ve kimse onu bırakıp kalkamıyordu.
Eşim sandalyede hafifçe geriye yaslandı. Yüzünde alıştığım o şakacı ifade yoktu. Bu hâli nadir olurdu; olduğunda da konuşulan şey ciddi olurdu.
“Fırat,” dedi sakin ama ağır bir sesle,
“dün gelen kız… Melis.”
Fırat başını kaldırdı.
“Evet baba.”
“İyi kız,” dedi eşim.
Ama o cümle bir sonuç değil, bir başlangıçtı.
Zeynep bardağını tabağa bıraktı. Ses biraz sert çıktı.
“İyi olabilir,” dedi,
“ama mesele iyi olması değil.”
Fırat bakışını ablasına çevirdi.
“Ne mesele o zaman?”
Zeynep hiç dolandırmadı.
“Sen gerçekten açık bir kızla yapabilecek misin?”
Masa bir anda sessizleşti. Sanki dışarıdaki sesler bile durmuştu.
Fırat hemen cevap vermedi. Çayından küçük bir yudum aldı.
“Bu sadece açık meselesi değil abla.”
“Bence tam olarak o mesele,” dedi Zeynep.
“Sadece bugün için değil. Yarın için. Öbür gün için.”
Sonra doğrudan sordu:
“Yarın öbür gün etek giyince ne olacak?”
Elimdeki kaşık tabağa değdi, küçük bir ses çıktı. Fırat’ın gözleri bir an sabitlendi ama geri çekilmedi.
“Ne olacak?” dedi sakin.
Zeynep devam etti:
“Yani… kısa etek giyecek. Senin çevrende, senin arkadaşlarının yanında, ailenin yanında… Hiç mi rahatsız olmayacaksın?”
Fırat’ın cevabı beklediğimden hızlı geldi.
“O nasıl giyinmesi gerektiğini bilir.”
Benle Zeynep aynı anda ona baktık.
“Nasıl yani?” dedim istemeden.
Fırat çok net konuştu:
“Melis neyi nerede giyeceğini bilir. Bir şeyi giyse bile… ne boyda giyileceğini, hangi ortamda giyileceğini bilir.” Zeynep’in kaşları kalktı.
“Yani giyecek diyorsun?”
“Ben ‘giymesin’ demiyorum zaten,” dedi Fırat.
“İnsan sevdiği kişiye güvenir. O da benim hassasiyetimi biliyor. Benim ailemi biliyor. O yüzden sınırı da bilir.”
Bu cümle masada ağır ağır yayıldı.
Ben içimden “oğlum büyümüş” diye geçirdim ama aynı anda içimde bir sıkışma oldu.
Zeynep hâlâ bırakmadı:
“Fırat mesele sadece etek değil. Yaşam tarzı. Sen bugüne kadar belli bir çizgide yaşadın. Şimdi bambaşka bir hayatla birleşeceksin. Sonra çocuk olacak…”
Eşim bu noktada devraldı:
“Evet. Çocuk meselesi önemli. Yarın kızın olacak diyelim.
Annesi açık, çevresi farklı… Sen nasıl yetişmesini isteyeceksin?”
Fırat biraz öne eğildi. Bu kez sesi daha duyguluydu ama hâlâ sakindi.
“Baba… Bir insanın açık olması onun değerlerinin olmadığı anlamına gelmez. Melis saygılı. İnançsız değil. Sadece kapanmak onun tercihi değil.”
Zeynep araya girdi:
“Bugün öyle. Yarın ne olur bilemezsin. İnsan sevince değişir.
Sen değiştin mesela.”
Fırat gülümsedi ama hafif acıyla.
“Belki büyüdüm sadece.”
Ben dayanamayıp konuya girdim:
“Ben şunu düşünüyorum,” dedim yavaşça.
“Evlilikte aynı yerden bakmak önemli. Aynı hassasiyetler olunca insanın içi daha rahat olur.”
Zeynep hemen destekledi:
“Zaten çoğu muhafazakâr aile bu yüzden oğullarına kapalı kız ister. Çünkü tartışma az olur. Aynı değerler olur.”
Fırat başını iki yana salladı.
“Kolay olan doğru olan mı peki? Sırf tartışma çıkmasın diye sevmediğin biriyle mi evlenmek lazım?”
Kimse hemen cevap veremedi.
Eşim bu kez son derece ciddi bir tonla konuştu:
“Oğlum… biz sana ‘olmaz’ demiyoruz. Ama acele etme diyoruz. Okul bitmedi. İş yok. Gelir yok. Bunlar yokken evlilik konuşmak doğru değil.”
Fırat hemen:
“Ben yarın evlenelim demiyorum zaten. Okulumu bitireceğim.
İşimi kuracağım. O zamana kadar birbirimizi tanıyacağız.”
Zeynep bu kez biraz daha yumuşadı ama hâlâ sorguluyordu:
“Peki o bekler mi?”
“Bekler,” dedi Fırat hiç düşünmeden.
“Çünkü mesele sadece evlenmek değil bizim için.”
Masada yine sessizlik oldu. Ben oğluma baktım. Dün hâlâ çocuk gibi gelen yüzü bugün ilk kez bir adamın yüzü gibiydi.
İçimden istemeden şu geçti: Demek ki bu iş gerçekten ciddi.
Eşim son olarak toparladı:
“Bak Fırat. Bizim görevimiz uyarmak. Kararı sen vereceksin.
Ama şu üç şey net: Okul bitecek. İş olacak. Ondan sonra evlilik konuşulacak.”
Fırat başını salladı.
“Tamam baba.”
Zeynep derin bir nefes aldı.
“Ben de karşı değilim,” dedi.
“Sadece korkuyorum. Kardeşimin mutsuz olmasından korkuyorum.”
Fırat ona baktı.
“Mutsuz olmam abla.”
“İnşallah,” dedi Zeynep.
Masa yavaş yavaş çözüldü. Çaylar bitti. Sessizlik dağıldı.
Ben tabakları toplamaya başladım. Ama içimde şunu biliyordum: Dün Melis sadece oğlumun sevdiği kızdı.
Bugün ise hepimizin konuştuğu bir gelecek olmuştu.
Ve galiba… bu mesele daha çok konuşulacaktı.
Bölüm etkileşimi
