11. bölüm / 14
MünasipBölüm 10
Bölümler 14Şu an: Bölüm 10
- 1 Bölüm 11.203 kelime
- 2 Bölüm 2652 kelime
- 3 Bölüm 31.992 kelime
- 4 Bölüm 41.387 kelime
- 5 Bölüm 52.895 kelime
- 6 Bölüm 62.664 kelime
- 7 Bölüm 72.170 kelime
- 8 Bölüm 81.075 kelime
- 9 Bölüm 91.681 kelime
- 10 Bölüm 102.666 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 Bölüm 112.546 kelime
- 12 Bölüm 121.359 kelime
- 13 Bölüm 131.715 kelime
- 14 Bölüm 142.656 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Öğleye yaklaşan saatlerdi. Güneş artık dikleşmiş, dükkânın camından içeri giren ışık keskinleşmişti. Sabahın yumuşaklığı gitmiş, rafların kenarları belirginleşmiş, masanın üzerindeki en küçük izler bile görünür olmuştu. Ama Fırat için hiçbir şey net değildi. Sabah erken gelmişti dükkâna, kapıyı açarken hissettiği o ilk gün heyecanı çoktan sönmüş, yerini anlaşılması zor bir ağırlığa bırakmıştı. Masasına oturmuştu ama ne önündeki deftere odaklanabiliyor ne de gelen giden müşterilerle gerçekten ilgilenebiliyordu. Aklı sürekli aynı yere gidip geliyordu. Dün geceye. Yarım kalan konuşmaya. Ve en çok da Melis’in o son bakışına.
Telefonu masanın kenarındaydı. Sabah boyunca birkaç kez eline almış, yazmayı düşünmüş ama her seferinde vazgeçmişti. Ne yazsa eksik kalacak gibi geliyordu. “Abarttın” diyemezdi. “Haklısın” demek de kolay değildi. Çünkü mesele basit bir haklı-haksız meselesi değildi artık. İçinde tarif edemediği bir şey vardı ve o şeyin adını koyamıyordu.
Tam o sırada kapı açıldı.
Başını kaldırdı.
Elif içeri girdi.
Elinde ince bir dosya vardı. Kapının eşiğinde kısa bir an durdu, sonra içeri doğru birkaç adım attı. Üzerinde yine sade ama özenli bir hâl vardı. Ne abartılı ne eksik. Fırat istemsizce doğruldu.
“Rahatsız etmiyorumdur umarım,” dedi Elif.
“Yok,” dedi Fırat, “gel.”
Elif dosyayı uzattı. “Babam gönderdi. Sözleşmenin bir nüshası.”
Fırat aldı. “Sağ ol.”
Elif etrafa baktı. Bu bakış öylesine değildi. Dikkatliydi. Raflara, masaya, pencereye… sanki dükkânı ilk kez gerçekten görüyormuş gibi.
“Dün kalabalıkta fark etmemiştim,” dedi. “Işık güzel giriyor.”
Fırat başını salladı. “Evet.”
Kısa bir sessizlik oldu. Elif gitmedi. Ama kalmak için de açık bir sebep sunmadı. O anın içinde duruyordu sadece.
Fırat bu durumu fark etti.
“Çay içelim mi?” dedi.
Elif kısa bir an düşündü. Sonra başını salladı. “Olur.”
Çay hazırlanırken dükkânın içi buharla doldu. Cam bardakların ince kenarlarına sıcaklık yerleşti. İkisi karşılıklı oturdu. Aralarında küçük bir masa, üzerinde iki çay bardağı ve söylenmemiş bir sürü cümle vardı.
Elif bardağı eline aldı. Parmakları camın etrafında yavaşça dolaştı.
“Dün…” dedi.
Durdu.
“Yoğundu.”
Fırat kısa bir “evet” dedi.
Elif başını hafifçe salladı. “Biraz da… karışıktı.”
Bu sefer Fırat cevap vermedi. Çünkü bu cümlenin devamı gelecekti.
“Elbette benimle ilgili değil,” dedi Elif. “Ama yine de… ortasında kalmış gibi hissettim.”
Fırat hemen araya girdi. “Seninle alakası yok.”
Elif gülümsedi. “Biliyorum.” Sonra ekledi: “Zaten bu yüzden geldim.”
Fırat dikkatle baktı.
Elif çaydan bir yudum aldıktan sonra daha yavaş konuştu:
“Ben kimsenin arasında kalmak istemem.”
Bu cümle netti.
Devamı daha da netti.
“Ve kimsenin hayatını zorlaştırmak da istemem.”
Fırat bir şey söylemedi. Çünkü ilk kez Elif sadece sakin değil, aynı zamanda sınır çizen biriydi.
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Elif devam etti:
“Bazen insanlar iki şey arasında kalır.”
Fırat gözlerini kaldırdı.
“Biri doğru olandır,” dedi Elif. “Diğeri… insanın içini hareket ettiren.”
Bu cümle Fırat’ın içinde bir yere dokundu.
“Elif…” dedi ama devam etmedi.
Elif gözlerini kaçırmadı. “İkisi aynı kişi olmayabilir.”
Tam o anda kapı açıldı.
Bu sefer hızlı.
Biraz sert.
İkisi de başını çevirdi.
Melis.
Kapıda duruyordu.
Saçları hafif dağılmıştı. Nefesi tam dengelenmemişti. Sanki hızlı gelmişti. Belki de düşünmeden.
Gözleri önce Fırat’a gitti.
Sonra Elif’e.
Ve o an…
Her şey değişti.
Melis aslında buraya gelirken özür dilemeye karar vermişti. Gece boyunca düşündüklerinden sonra sabah içindeki öfke biraz yumuşamış, yerini “belki de fazla sert oldum” düşüncesine bırakmıştı. Kapıyı çalarken aklında kurduğu cümleler vardı.
Ama içeri girer girmez hepsi dağıldı.
Çünkü gördüğü şey…
Hazırlıklı olduğu bir sahne değildi.
Melis birkaç adım attı.
“Ben…” dedi.
Ama devam edemedi.
Fırat ayağa kalktı. “Melis…”
Elif de ayağa kalktı ama bir adım geri çekildi. Mesafesini korudu.
Melis’in bakışı masaya kaydı.
İki çay bardağı.
Biri yarım.
Biri bitmiş.
Bu detay yeterliydi.
“Rahatsız ettim galiba,” dedi Melis.
Sesi sakindi.
Ama içinde bir kırılma vardı.
Fırat hemen, “Hayır—” dedi.
Melis sözünü kesti.
“Çay içiyordunuz.”
Bu bir sorudan çok tespitti.
Elif o an konuştu. “Ben zaten kalkıyordum.”
Melis ona baktı. Kısa ama dikkatli bir bakış.
“Tabii,” dedi.
Elif çantasını aldı. Fırat’a dönüp “sonra görüşürüz” dedi ve çıktı.
Kapı kapandı.
Şimdi içeride sadece iki kişi vardı.
Ve o sessizlik…
Daha ağırdı.
Melis sandalyeye oturdu. Ellerini masaya koydu, sonra geri çekti.
“Ben dün için geldim,” dedi.
Fırat sustu.
“Biraz sert oldum,” dedi Melis. “Belki fazla.”
Kısa bir duraksama.
“Özür dileyecektim.”
Bu cümle gerçekti.
Ama hemen ardından gelen cümle daha ağırdı.
“Ama…”
Gözleri tekrar o bardaklara kaydı.
“Az önce gördüğüm şey…”
Fırat nefesini tuttu.
“Beni haklı çıkarıyor.”
Fırat bir adım yaklaştı. “Melis, bu öyle bir şey değil.”
“Sadece mi?” dedi Melis. “Sadece çay mı?”
Fırat bu kez daha net olmaya çalıştı. “Evet. Konuşuyorduk.”
Melis başını yavaşça salladı.
“Sorun Elif değil,” dedi.
“Sorun senin bunu bu kadar normal anlatabilmen.”
Fırat’ın yüzü gerildi. “Her şeyi büyütmek zorunda değilsin.”
Bu cümle ortamı değiştirdi.
Melis’in gözleri sabitlendi.
“Ben büyütmüyorum,” dedi. “Ben gördüğümü söylüyorum.”
Sonra biraz daha yaklaştı.
“Dün ne dedim sana?” dedi. “Ailen onu istiyor dedim. Sen ne dedin? ‘Saçmalıyorsun.’”
Masaya baktı.
“Şimdi?”
Fırat sustu.
Melis devam etti. “Onun babasının dükkânını tutuyorsun. O geliyor. Seninle burada oturuyor. Ve bana diyorsun ki hiçbir şey yok.”
Sesi yükselmedi.
Ama ağırlaştı.
“Ben aptal değilim Fırat.”
Bu sefer Fırat’ın sesi sertleşti. “Ben de seni aptal yerine koymuyorum.”
Melis hemen cevap verdi: “Ama kendinle dürüst değilsin.”
Bu cümle tam yerini buldu.
Fırat ilk kez durdu.
Melis bunu fark etti.
“Bak,” dedi bu sefer daha sakin, “ben kavga etmek için gelmedim.”
Derin bir nefes aldı.
“Ama mesele kavga değil.”
Fırat ona baktı.
“Mesele…” dedi Melis, “senin ne istediğini bilmemek.”
“Biliyorum,” dedi Fırat hızlıca.
Melis başını salladı.
“Hayır,” dedi. “Bilmiyorsun.”
Sessizlik.
Gerçek bir sessizlik.
Melis yavaşça ayağa kalktı.
“Ben seni seviyorum,” dedi.
Bu cümle beklenmedikti.
“Ve bu yüzden…”
Durdu.
“Böyle bir şeyin içinde kalamam.”
Fırat bir adım attı. “Melis, dur—”
Melis başını salladı.
“Sen ne istediğine karar ver,” dedi.
“Gerçekten.”
Sonra ekledi:
“Sonra gel.”
Bu bir tehdit değildi. Bir sınırdı. Melis döndü. Kapıya yürüdü. Bu sefer durmadı. Arkaya bakmadı. Kapı kapandı.
Dükkân sessiz kaldı. Fırat olduğu yerde kaldı. Sonra yavaşça sandalyeye oturdu. Gözleri masaya kaydı.
İki çay bardağı hâlâ oradaydı.
Biri yarım, biri bitmiş..
.................
Dükkân akşamüstüne doğru yavaş yavaş boşalmıştı. Günün başındaki hareketlilik, kapı açılıp kapanmaları, kısa sohbetler, tebrikler… hepsi birer birer çekilmiş, geriye sadece sessizlik kalmıştı. O sessizlik de öyle huzurlu bir sessizlik değildi; daha çok, içinde konuşulmamış şeylerin yankılandığı bir boşluk gibiydi. Fırat masasında oturuyordu ama sabahtan beri aynı sayfaya bakıyor, aynı kalemi elinde çeviriyor ve hiçbir şey yapmadan saatlerin geçmesini izliyordu.
Güneş yavaş yavaş karşı binanın arkasına çekilirken dükkânın içindeki ışık değişti. Sabahki sertlik gitmiş, yerini daha yumuşak ama daha hüzünlü bir tona bırakmıştı. Pencerenin kenarındaki perde hafifçe kıpırdıyordu. Masanın üzerindeki iki çay bardağı hâlâ duruyordu. Biri yarım kalmıştı. Diğeri tamamen bitmişti.
Fırat gözlerini o bardaklardan alamıyordu.
Sanki bütün günün özeti oradaydı.
Bir şey yarım kalmıştı.
Bir şey tamamlanmıştı.
Ama hangisi hangisiydi… onu bilmiyordu.
Başını geriye yasladı. Gözlerini kapattı. Ama zihni durmadı. Aksine daha da hızlandı. Sabahki sahne tekrar tekrar gözünün önüne geliyordu. Kapının açılışı. Melis’in içeri girişi. Masaya bakışı. Ve o cümle:
“Beni haklı çıkarıyor.”
Derin bir nefes aldı.
Sonra cebinden telefonunu çıkardı.
Ekranı açtı.
Melis.
Sohbet en üstteydi.
Parmağı mesaj yazma yerine gitti. Birkaç saniye durdu. Sonra yazdı:
“Konuşabilir miyiz?”
Ekrana baktı.
Cümle çok basitti.
Ama yeterli değildi.
Sildi.
Tekrar yazdı:
“Bugün için üzgünüm.”
Biraz daha iyi geldi.
Ama yine de eksikti.
Yine sildi.
Telefonu masaya bıraktı.
“Ne diyeceğim?” diye düşündü.
Sorun cümle değildi.
Sorun… cevaptı.
Çünkü Melis cevap verirse… ne diyecekti?
Başını iki eli arasına aldı. Parmaklarını saçlarının arasından geçirdi. Gözlerini tekrar açtığında dükkân daha da kararmıştı. Işık iyice çekilmiş, içeride sadece loş bir akşam havası kalmıştı.
Tam o anda bir cümle zihninde yankılandı.
Elif’in sesi gibi.
“Biri doğru olandır… diğeri insanın içini hareket ettiren.”
Gözlerini kapattı.
Bu cümleyi istemeden düşünüyordu.
Ama kaçamıyordu da.
Kendi kendine mırıldandı:
“Peki hangisi hangisi…”
Cevap gelmedi.
Çünkü ikisini de biliyordu aslında.
Ama kabul etmek istemiyordu.
Bir süre daha öyle oturdu. Sonra aniden ayağa kalktı. Sanki o dükkânın içinde daha fazla durursa düşüncelerinden kaçamayacağını anlamıştı. Işıkları kapattı. Kapıyı kilitledi. Sokağa çıktı.
Hava serinlemişti.
Ama içindeki sıkışma geçmedi.
Eve girdiğinde salon ışığı açıktı. Televizyon açıktı ama kimse gerçekten izlemiyordu. Babası koltukta oturuyordu. Annesi mutfaktan seslendi.
“Fırat geldin mi?”
“Geldim,” dedi kısa.
Ayakkabılarını çıkarıp içeri geçti. Yorgun görünüyordu ama bu yorgunluk fiziksel değildi.
Masaya oturdu.
Annesi çay getirdi.
“Bugün nasıldı?” diye sordu.
Fırat “iyiydi” diyecekti.
Ama diyemedi.
“Normal,” dedi.
Annesi kısa bir an baktı. Sonra sanki konuyu dolandırmadan söylemek ister gibi:
“Zehra’yla konuştuk bugün,” dedi.
Fırat başını kaldırdı.
“Ne hakkında?”
“Dükkân hakkında. Elif de oradaymış.”
Fırat’ın yüzü gerildi.
Annesi devam etti, farkında olmadan:
“Çok memnun kalmış. Senin için de iyi olur dedi. Zaten kız da…”
Fırat bir anda araya girdi.
“Anne.”
Sesi sakindi.
Ama altında bir sertlik vardı.
Annesi durdu.
“Yeter artık,” dedi Fırat bu sefer daha net.
Salonda bir sessizlik oldu.
Babası başını kaldırdı.
Annesi şaşırdı.
“Ne demek yeter?” dedi.
Fırat derin bir nefes aldı.
“Her şeyin içine bunu katmayın,” dedi. “Her konuşmanın sonu aynı yere geliyor.”
Annesi bu sefer savunmaya geçti.
“Biz sadece senin iyiliğini düşünüyoruz.”
Fırat gülümsedi ama bu gülümseme yorgundu.
“Biliyorum,” dedi.
“Ama ben ne düşündüğümü henüz bilmiyorum.”
Bu cümle evde yankılandı.
Çünkü ilk kez bu kadar açık söylemişti.
Babası bu kez araya girdi.
“İnsan bazen durup düşünmeli,” dedi sakin bir sesle.
Fırat başını salladı.
“Düşünüyorum zaten.”
Sonra ekledi:
“Fazla bile düşünüyorum.”
Annesi bir şey diyecekti ama vazgeçti. Çünkü bu sefer Fırat’ın tonu farklıydı. Tartışma istemiyordu. Ama aynı zamanda yönlendirilmek de istemiyordu.
Sohbet kapandı.
Ama gerilim kalmıştı.
Gece odasına geçtiğinde ışığı açmadı.
Pencerenin önüne oturdu.
Şehirden gelen uzak sesler vardı.
Ama odanın içi sessizdi.
Telefonu tekrar eline aldı.
Bu sefer mesaj yazmadı.
Sadece eski konuşmalara baktı.
Melis’in attığı ses kayıtları, gülüşleri.
Saçma bir espri üzerine yazdığı uzun mesajlar. Hepsi oradaydı. Ama şimdi yoktu. Bu fark… İlk kez bu kadar net hissedildi. Derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı.
Ve o an şunu fark etti: Melis’in yanında… Düşünmezdi. Yaşardı. Ama Elif’i düşündüğünde… Kafası duruluyordu.
Bu iyi bir şey miydi? Yoksa tehlikeli mi? Bilmiyordu.
Gözlerini açtı. Tavana baktı. “Ben ne istiyorum…” diye fısıldadı. Cevap gelmedi. Ama bu sefer kaçmadı.
Sadece o soruyla kaldı. Ve ilk kez… Gerçekten cevap aramaya başladı.
..........
Aradan iki gün geçmişti. Zamanın normal akışı sürüyordu belki ama Fırat için saatler birbirine karışmıştı. Sabahla akşamın farkı yalnızca ışığın rengi kadardı; içindeki ağırlık hiç değişmiyordu. Dükkânın kapısını her açtığında önce kısa bir umut beliriyordu içinde—belki bugün daha kolay olur diye—ama içeri adım attığı an o umut sönüyor, yerini tanıdık bir boşluk alıyordu. Raflar aynıydı, masa aynıydı, pencerenin kenarına astığı ince perde aynı ritimde dalgalanıyordu ama o düzenin içinde bir şey eksikti. Sanki o mekânın kalbi vardı da atmayı unutmuştu.
Masasına oturduğunda parmakları alışkanlıkla kalemi aradı, sonra vazgeçti. Defterin sayfası bembeyazdı. Yazmak istediği şey cümleye dönüşmüyordu. Çünkü mesele anlatılacak bir olay değil, içinde çözülmeyen bir düğümdü. Başını kaldırıp dükkânın içine baktı. Gözleri istemsizce masanın köşesine kaydı. İki gün önce orada duran iki çay bardağı artık yoktu ama görüntü silinmemişti. Birinin yarım kalışı, diğerinin bitmiş oluşu… Sanki o an, onun yerine bir karar vermişti. Hangisi tamam, hangisi eksik—o hâlâ bilmiyordu.
Telefonu cebinden çıkardı. Ekranı açtı. Melis’in adı hâlâ en üstteydi. Konuşma penceresine girdi. Yazma alanı boştu. “Konuşabilir miyiz?” diye yazmayı düşündü. Çok düz geldi. “Özür dilerim” diye yazmak geçti içinden. Fazla kolaydı. Sildi. Ekranı kapattı. Telefonu masaya bıraktı. Bu kadar basit bir mesaj bile onun için ağırdı çünkü cevabın ne olacağını bilmiyordu. Belki de asıl korktuğu buydu: Melis’in artık aynı yerden konuşmaması.
Öğleden sonra dükkânın içindeki hava ağırlaşınca dışarı çıktı. Kapıyı kilitlerken anahtarın çıkardığı ses bile gereğinden uzun sürdü. Sokakta yürümeye başladı. Nereye gittiğini bilmeden, adımlarını saymadan, sadece içindeki uğultudan uzaklaşmak ister gibi. Şehir gri bir örtüyle kaplanmıştı; güneş görünmüyordu ama her şey aydınlıktı. İnsanlar kendi telaşlarında ilerliyor, vitrinler ışıklarını yakıyor, bir yerlerde çocuklar gülüyordu. Bu hayatın içinde kendine yer bulamadı o an. Yabancı gibi yürüdü.
Bir köşeyi döndüğünde tanıdık bir kafenin önünde durdu. İçeri bakmak istemedi önce. O kapının ardında bir anı vardı; birlikte içilmiş kahveler, yarım kalmış cümleler, sebepsiz gülüşler. Ama gözleri istemeden cama kaydı. Ve gördü.
Melis cam kenarında oturuyordu. Saçları omzunun üzerine düşmüş, parmakları fincanın kulpunda gezinirken karşısındakiyle konuşuyordu. Yanında bir arkadaşı vardı. Melis başını hafifçe geriye atıp güldü—o bildiği, içten, sesi hafifçe kırılan gülüşü. Fırat’ın göğsünde bir şey sıkıştı. Bu sahneye hazırlıklı değildi. İçinden, Melis’in hâlâ kırgın, hâlâ durgun olmasını beklemişti belki de. Oysa karşısında hayatına devam eden biri vardı. Bu gerçek, düşündüğünden daha sert çarptı ona.
Kapının önünde bir süre kaldı. Girmekle gitmek arasında asılı. Parmakları cebinde sıkıldı. Gözlerini kaçırmak istedi ama yapamadı. Melis’in yüzünü izlerken şunu fark etti: Onun yanında değilken de aynıydı Melis. Bu, bir özgürlük hissi miydi yoksa ondan bağımsız bir dünyanın varlığı mı—ayırt edemedi. Ama içini yakan bir şeydi.
Tam dönüp gidecekti ki Melis başını çevirdi. Göz göze geldiler. O an zaman daraldı. Kafenin uğultusu geriye çekildi, fincan sesleri silindi, sadece o bakış kaldı. Melis’in yüzündeki gülüş söndü ama ifadesi düşmedi. Sadece düzleşti. Bir mesafe yerleşti araya. Fırat artık kaçamazdı.
Kapıyı açtı. İçeri girdiğinde kahve kokusu yüzüne çarptı. Sıcak, yoğun, tanıdık. Adımlarını yavaşlattı. Melis’in masasına yaklaştı. Arkadaşı kısa bir bakışla durumu anladı, “ben bir şey alıp geliyorum” diyerek kalktı. İkisi baş başa kaldı.
“Selam,” dedi Fırat.
Melis başını hafifçe salladı. “Selam.”
Sesinde ne eski sıcaklık vardı ne de açık bir soğukluk. İkisi arasında, ölçülü bir çizgi.
Fırat sandalyeyi çekti. Oturmadan önce “rahatsız ettim mi?” diye sordu. Melis omuzlarını çok az kaldırdı. “Hayır.” Kısa, düz bir cevap.
Oturdu. Masanın üzerindeki küçük çatlaklı ahşap yüzeye baktı bir an. Sonra Melis’e. Cümleleri nereye koyacağını bilemedi. O anın içinde konuşmak, düşünmekten daha zordu.
“İki gündür yazmadın,” dedi Melis.
Bu bir suçlama değildi ama yok sayılacak bir cümle de değildi. Fırat başını eğdi. “Ne yazacağımı bilemedim.”
Melis gözlerini ondan ayırmadı. “Ben de,” dedi.
Sessizlik masanın üstüne çöktü. Garsonların adımları, makinenin buhar sesi, kapının açılıp kapanışı… hepsi o sessizliğin etrafında dolaştı ama içine giremedi.
Fırat derin bir nefes aldı. “Seni dışarıdan gördüm,” dedi. “İyisin gibi…”
Melis hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme kısa sürdü. “İyiyim.”
Fırat başını salladı. “Ben değilim.”
Bu cümle beklenmedik bir açıklıkla çıktı ağzından. Melis’in bakışı bir an yumuşadı. Çok az. Ama yeterince.
“Belli,” dedi.
Fırat ellerini masaya koydu, parmaklarını birbirine kenetledi. “Ben… karışığım,” dedi. Kelimeler zor geldi ama doğruydu. “Dün de… önceki gün de… her şey birbirine girdi.”
Melis dinledi. Araya girmedi.
“Ben seni kaybetmek istemiyorum,” dedi Fırat.
Cümle ağırdı. Ama eksikti.
Melis bunu duydu. Birkaç saniye sustu. Sonra başını hafifçe yana eğdi. “Beni kaybetmek istememek,” dedi yavaşça, “beni seçmek değil Fırat.”
Bu cümle bir yere oturdu. Sarsmadan ama yerinden oynatmadan.
Fırat cevap vermedi. Çünkü içinde bir şey, bu cümlenin doğru olduğunu fısıldıyordu.
Melis devam etti. “Ben senin kararsızlığınla yarışamam.” Gözlerini masadaki fincana kaydırdı. “Yarışmak da istemem zaten.”
Fırat başını kaldırdı. “Ben… deniyorum,” dedi. “Kafamı toparlamaya çalışıyorum.”
Melis başını salladı. “Toparlamak için birine ihtiyaç duymamalısın.”
Kısa bir duraksama. Sonra ekledi: “Hele o kişi ben olmamalıyım.”
Fırat’ın içinde bir şey daha sıkıştı. “Ben sana geliyorum,” dedi. “Bu da bir şey.”
Melis bu cümleye hafifçe güldü. Bu kez gülüşünde yorgunluk vardı. “Bana gelmekle, bana kalmak arasında fark var,” dedi. “Sen hangisini yaptığını bilmiyorsun.”
Fırat suskunlaştı. Çünkü gerçekten bilmiyordu.
Melis fincanı eline aldı, dudaklarına götürdü ama içmedi. Sadece o sıcaklığı hissetti. Sonra tekrar bıraktı. “Ben seni seviyorum,” dedi.
Fırat’ın bakışı yumuşadı.
“Bu değişmedi,” diye ekledi Melis. “Ama…” Bir an durdu, cümleyi dikkatle seçti. “Kendimi de seviyorum.”
Bu cümle, masanın üzerine bırakılmış bir sınır gibiydi.
Fırat nefesini tuttu. “Ne yapayım?” dedi, ilk kez bu kadar açık. “Ne yapmam gerekiyor?”
Melis gözlerini ondan ayırmadı. “Benim söylemem gereken bir şey değil bu.”
“Kaybetmek istemiyorum,” dedi Fırat bir kez daha. Bu sefer sesi daha alçaktı.
Melis başını salladı. “O zaman kaybetmeyecek bir şey seç,” dedi. “Ama beni… ihtimallerin arasına koyma.”
Sözler ağırdı ama bağırmadan söylenmişti. Bu, onları daha da gerçek kılıyordu.
Melis çantasını aldı. Ayağa kalktı. Fırat da refleksle doğruldu. Gitmesini istemiyordu ama durduracak cümleyi bulamıyordu.
Melis bir an durdu. Fırat’a baktı. Bu bakışta kırgınlık vardı, evet; ama daha çok bir netlik vardı.
“Ben buradayım,” dedi. “Ama seni beklemiyorum.”
Kısa bir suskunluk.
“Eğer bir gün gerçekten gelmek istersen…” diye devam etti, “o zaman konuşuruz.”
Cümle yarım bırakılmadı. Tamamlandı. Ama kapıyı da kapattı.
Melis döndü. Adımları sakindi. Kapıya yürüdü. Arkadaşı kapının yanında onu bekliyordu. Birlikte çıktılar. Kapı kapandı. İçeriye yine kahve kokusu kaldı.
Fırat yerinde kaldı. Sandalyeye oturduğunu fark etmedi bile. Ellerini masaya bıraktı. Parmakları hafifçe titredi.
Dışarı baktı.
Melis yürüyordu.
Onunla değil.
Kendi yolunda.
Ve Fırat o an şunu anladı:
Kaybetmek, bazen bir anda olmazdı.
Bazen…
İnsan kendi kararsızlığının içinde yavaş yavaş kaybederdi.
Bölüm etkileşimi
