14. bölüm / 14
MünasipBölüm 13
Bölümler 14Şu an: Bölüm 13
- 1 Bölüm 11.203 kelime
- 2 Bölüm 2652 kelime
- 3 Bölüm 31.992 kelime
- 4 Bölüm 41.387 kelime
- 5 Bölüm 52.895 kelime
- 6 Bölüm 62.664 kelime
- 7 Bölüm 72.170 kelime
- 8 Bölüm 81.075 kelime
- 9 Bölüm 91.681 kelime
- 10 Bölüm 102.666 kelime
- 11 Bölüm 112.546 kelime
- 12 Bölüm 121.359 kelime
- 13 Bölüm 131.715 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 Bölüm 142.656 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Melis, kafeden çıktıktan sonra arkadaşının yanında uzun süre konuşmadı.
Yan yana yürüyorlardı. Akşamın serinliği sokakların arasına çökmüş, dükkânların ışıkları kaldırıma sarı lekeler bırakmıştı. İnsanlar günlük telaşlarıyla önlerinden geçiyor, arabalar uzaktan gelip gidiyor, bir yerlerde kahkaha atan insanların sesleri duyuluyordu.
Her şey normaldi.
Sadece Melis’in içi normal değildi.
Fırat’ı Elif’le aynı masada görmek, düşündüğünden daha ağır gelmişti.
Üstelik onu kıskandığı için değil.
Asıl canını acıtan şey, Fırat’ın orada oluşuydu. Sanki hayatında bir karar veremediği halde başkalarının hayatında kendisine yer açmaya devam ediyordu. Melis gözlerini bir an kapattı. Fırat’ın yüzü geldi aklına.
Melis’in adımları yavaşladı. Arkadaşı dönüp ona baktı.
“İyi misin?”
Melis birkaç saniye cevap vermedi.
“İyiyim,” dedi sonunda.
Ama bu kez söylediği “iyiyim”, arkadaşını geçiştirmek için söylenmişti.
Çünkü Melis o an ilk kez kendisine dürüst olmaya başlamıştı.
İyi değildi. Canı yanıyordu. Hem de çok.
Eve vardığında ayakkabılarını çıkardı, çantasını girişteki sandalyenin üzerine bıraktı. Salona geçmedi. Televizyonu açmadı. Doğrudan odasına gitti. Kapıyı kapattı. Bir süre yatağın kenarında öylece oturdu.
Odanın sessizliği, dışarıdaki bütün seslerden daha ağırdı. Melis ellerini dizlerinin üzerine koydu. Başını öne eğdi. Ve ilk kez kendisine şu soruyu sordu:
“Ben hâlâ onu seviyor muyum?”
Cevabı çok hızlı geldi.
Belki..
Melis’in gözleri doldu. Başını iki yana salladı. Kızgındı. Kırgındı. Gururu incinmişti.
Ama bütün bunların altında hâlâ onu seviyor muydu ?
Yine telefon çalsa, ekranda onun adını görse kalbi hızlanır mıydı ? Sonra gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Melis hemen elinin tersiyle sildi. Ama ikinci damla geldi. Bir süre sonra artık silmedi.
Yüzünü yastığa çevirdi. Omuzları hafifçe titremeye başladı.
Sessiz ağladı önce. Kimse duymasın ister gibi. Sanki ağlamak bile gururuna dokunuyordu. Ama sonra içinde tuttuğu ne varsa birer birer dışarı çıkmaya başladı.
“Biz onunla biz olamadık.”
Bu cümleyi söylemek, şimdiye kadar söyleyebildiği en zor şeydi.
Çünkü Fırat’ı suçlamak kolaydı. Ama ilişkinin bittiğini kabul etmek başka bir şeydi. Melis yatağın içinde doğruldu. Gözyaşlarını sildi.
Fırat’ın onu sevmediğini düşünmüyordu. Asıl mesele buydu zaten.
Fırat onu seviyordu. Ama yeterince cesur değildi. Yeterince net değildi.
Ve belki de en acısı, kendi hayatında vereceği kararın bedelini ödemek istemiyordu. Melis bunu şimdi daha açık görüyordu. Fırat onu kaybetmek istemiyordu. Ama onu seçmek için de yeterince şey yapmıyordu.
Melis’in yüzünde acı bir tebessüm oluştu.
“Ne güzel.”
Başını salladı.
“Beni kaybetmek istemiyorsun ama beni kazanmak için de hiçbir şeyi göze almıyorsun.”
Melis başını iki yana salladı.
“Ben senin karar vermeni bekleyerek yaşayacak biri değilim.”
Artık ağlamıyordu.
Gözleri hâlâ yaşlıydı ama sesi değişmişti.
Daha sakindi.
Daha netti.
“Sen karar veremiyorsun, Fırat.”
Bir süre sonra acı bir gülümseme geldi yüzüne.
“Ve bunun bedelini bana ödetiyorsun.”
“Bu bencillik.”
“Evet.”
Başını salladı.
“Bencillik.”
Fırat kötü bir adam olmak zorunda değildi. Melis bunu da biliyordu.
Belki gerçekten iyi bir insandı. Belki Melis'i gerçekten seviyordu.
Belki ailesini de gerçekten seviyordu. Ama insanın iyi olması, yaptığı her şeyi doğru yapmıyordu. Ve bazen bir insan kötü niyetli olmadan da karşısındakine kötülük yapabilirdi. Fırat da tam olarak bunu yapmıştı.
Melis'i yanında tutmuştu. Ama seçmemişti. Kaybetmek istememişti. Ama uğruna mücadele etmemişti.
Melis gözlerini kapattı.
“Yeter.”
Bu kez kelime daha güçlü çıktı.
“Yeter artık.”
Çünkü hayatı bir adamın “acaba”larının arasında geçemezdi.
Fırat karar veremiyorsa, bu onun problemiydi.
Ama Melis'in hayatını da kararsızlığının içine çekmesine izin vermeyecekti.
Fırat'ın bir gün pişman olup olmayacağını bilmiyordu.
Bir gün Melis'i gerçekten kaybettiğini anlayıp anlamayacağını da bilmiyordu. Belki anlayacaktı. Belki hiç anlamayacaktı. Belki Elif'le mutlu olacaktı. Belki olmayacaktı. Artık bunların hiçbirinin önemi olmamalıydı. Çünkü Melis'in vereceği karar, Fırat'ın geleceğine bağlı olmamalıydı. Kendi geleceğine bağlı olmalıydı.
Yatağın kenarına tekrar oturdu.
İçinden Fırat'ın adını geçirdi.
Ama bu kez arkasından bir cümle ekledi.
“Hoşça kal.”
Sonra gözlerini kapattı.
“Ben seni çok sevdim.”
Dudakları titredi.
“Gerçekten çok.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Keşke sen de beni seçebilecek kadar cesur olsaydın.”
Gözlerinden son bir damla yaş aktı.
“Ama olmadın.”
Melis yorganı üzerine çekti.
“Ben de artık seni seçmeyeceğim.”
O gece Fırat'ın defteri kapanmadı. Melis'in elinde kapandı. Sayfalar yırtılmadı. Yakılmadı. Üzerine öfkeyle çizgi çekilmedi. Sadece son sayfasına sessizce bir cümle yazıldı: Bitti.
......................
Birkaç gün geçti.
Fırat, bu birkaç günün nasıl geçtiğini kendisi bile tam olarak anlayamadı.
Günler birbirinin içine karışmıştı. Sabahları alarm çalıyor, o çoğu zaman alarmı ikinci kez susturuyor, sonra yataktan kalkıp hiçbir şey düşünmeden hazırlanıyordu. Kahvesini alıyor, bilgisayarını açıyor, telefonunu masanın üzerine bırakıyor ve kendisini işlerine veriyordu.
En azından öyle yapmaya çalışıyordu.
Çünkü insan bazen bir şey düşünmemek için ne kadar çok iş yaparsa yapsın, aklının en sessiz köşesinde aynı düşünce dönüp duruyordu.
Melis.
Fırat son birkaç gündür kimseyle doğru düzgün konuşmamıştı.
Arkadaşlarından gelen mesajlara kısa cevaplar vermişti.
“Yoğunum.”
“Sonra konuşuruz.”
“Bu ara kafam biraz dolu.”
Hepsi bu kadardı. Kimseye anlatmak istemiyordu. Ne olduğunu anlatmaya çalışsa, kelimelerin arasından kendisi bile görmek istemediği bir gerçek çıkacaktı. O yüzden susuyordu. Susmak daha kolaydı. En azından ilk başta öyle sanmıştı...
İşleri de yoğundu.
Bir yandan devam eden projeler, bir yandan yetişmesi gereken hesaplamalar, telefon görüşmeleri, çizimler, toplantılar...
Bilgisayar ekranında açık duran projeye uzun uzun bakıyordu.
Bir çizginin ölçüsünü kontrol ediyor, bir değeri tekrar hesaplıyor, sonra başka bir dosyaya geçiyordu.
Mühendislik onun için yıllardır sığındığı bir yerdi. Bir problem varsa çözümü vardı. Bir hesap yanlışsa yeniden yapılırdı. Bir eksik varsa tamamlanırdı.Her şeyin bir yöntemi vardı. İnsanlar hariç.Kalp hariç..
Fırat elindeki kalemi masaya bıraktı. Ekrandaki rakamlar gözünün önünde birbirine karışmıştı. Bir süre hiçbir şey yapmadan oturdu.
Sonra başını geriye yasladı.
“Saçmalama,” dedi kendi kendine.
Tekrar bilgisayara döndü. Dosyayı açtı. Çalışmaya devam etti.
Ama birkaç dakika sonra telefonu titredi. Refleksle eline aldı. Bir arkadaşının mesajıydı. Melis değildi. Telefonu masaya bıraktı. O küçücük hareket bile canını sıkmaya yetmişti. Çünkü birkaç gündür telefonunu her eline alışında aynı şeyi yapıyordu. Önce ekrana bakıyor, sonra Melis'in adını görmeyi bekliyordu. Ve her seferinde beklediği şey gelmiyordu.
Asıl canını acıtan da buydu. Melis'in ona kızması değildi. Melis'in kırılması değildi. Hatta konuşmaması bile değildi. Melis'in gerçekten susmuş olmasıydı. Çünkü Fırat, Melis'in kızınca konuşacağını biliyordu. Alınırdı. Sorardı. Sitem ederdi.
“Böyle yapınca kendimi kötü hissediyorum.” derdi.
“Beni neden böyle bekletiyorsun?” derdi.
“Beni gerçekten istiyor musun?” diye sorardı.
Fırat bazen bu sorular karşısında yorulurdu.
Bazen aynı şeyleri tekrar tekrar anlatmak zorunda kalmaktan sıkılırdı.
Bazen Melis'in alınganlığını gereğinden fazla bulurdu.
Ama şimdi...
Hiçbir şey yoktu.
Ve ilk kez, o soruların bile aslında ne kadar büyük bir anlam taşıdığını fark ediyordu. Melis konuşurken hâlâ bir şeyleri düzeltmeye çalışıyordu.
Şimdi susuyordu.
Fırat sandalyesinden kalktı.Mutfağa gidip kendisine su aldı.
Camın önünde birkaç dakika öylece durdu.Dışarıda insanlar kendi hayatlarına devam ediyordu.Arabalar geçiyordu.Fırat gözlerini kapattı.
“Yanlış yaptım.”
Bu cümleyi ilk kez yüksek sesle söyledi. Kendi sesini duyunca sustu.
Bir süre sonra tekrar konuştu.
“Yanlış yaptım.”
Bu kez daha netti. Bunu artık biliyordu. Mesele, Melis'in o masayı nasıl gördüğü de değildi. Mesele, Fırat'ın aylardır yaptığı şeydi. Hep bir şeyleri sonraya bırakmak. Hep şartların düzelmesini beklemek.
Hep biraz daha zaman istemek. İşleri,ailesi, ekonomik meseleler.. Bir sürü gerçek sebep vardı. Ve bunların hiçbirini inkâr etmiyordu. Ama ilk kez kendisine şu soruyu sordu:
“Peki Melis bütün bunların arasında neredeydi?”
Cevabı canını acıttı. Çünkü Melis çoğu zaman bekliyordu. Fırat'ın boş kalmasını. Fırat'ın aramasını. Fırat'ın gelmesini. Fırat'ın bir plan yapmasını. Fırat'ın netleşmesini. Ve Fırat bütün bunları yapmadığında, Melis'in kırılmasına şaşırıyordu.
“Ben zaten seni seviyorum.”
diye düşünüyordu.
Ama şimdi bu cümle ona da yetersiz geliyordu. Seviyordu. Evet. Hem de gerçekten. Ama sevmenin tek başına yeterli olmadığını anlamak istememişti. İnsan sevdiği birini bekleterek de incitebilirdi. İnsan sevdiği birine kötü davranmak istemeden de haksızlık edebilirdi. İnsan kötü niyetli olmadan da bencil olabilirdi. Fırat başını eğdi.
“Bencilim galiba.”
Bu kelime ağzından çıktığında yüzünü buruşturdu. Kendisine kızıyordu.
Çünkü Melis'ten sürekli anlayış beklemişti. Onun yoğunluğunu anlamasını istemişti. İşlerini anlamasını istemişti. Ailesini anlamasını istemişti. Ama Melis'in beklemekten yorulabileceğini aynı ölçüde anlamamıştı. Hep kendi tarafından bakmıştı. Bunu kendisine söylemek kolaydı. Ama Melis'in yaşadığı şeyi değiştirmiyordu. Kötü niyetli olmamak, yapılan şeyin karşı tarafta yarattığı acıyı ortadan kaldırmıyordu.
Fırat derin bir nefes aldı.
“Sen haklıydın.”
Bunu söylerken Melis karşısındaymış gibi hissetti.
“Sen haklıydın Melis.”
O gece yine çalıştı. Saat ilerledikçe ofis sessizleşti. Bir süre sonra bilgisayardan başka ses kalmadı. Fırat bir raporu tamamladı. Dosyayı kaydetti. Bilgisayarı kapattı. Saatine baktı ve gece yarısını geçmişti.
Telefonunu eline aldı.
Melis'in sohbet ekranını açtı.
Eski konuşmaların arasında yukarı doğru ilerledi.
“Günaydınnn balım.”
“Nasılıın canımın içi?”
Kelimeler ekranda duruyordu. Fırat istemsizce gülümsedi. Sonra gülümsemesi kayboldu. Çünkü o mesajların her birinde Melis'in kendisine verdiği sevgiyi gördü. Ve kendi verdiği sevgiyi düşündü. Sevmişti. Ama bazen sevgisini sadece sözlerle göstermişti. Melis ise ondan davranış beklemişti. Fırat mesaj kutusuna yazmaya başladı.
“Melis, konuşabilir miyiz?”
Birkaç saniye baktı.
Göndermedi. Sildi. Tekrar yazdı.
“Sana haksızlık yaptığımı düşünüyorum.”
Buna daha uzun baktı. Göndermedi. Sildi. Telefonu masaya bıraktı.
“Yarın.” dedi.
“Yarın ararım.”
Ertesi gün yine aramadı. Çünkü sabah işe yetişmesi gerekiyordu.
Sonra bir toplantı çıktı. Sonra başka bir iş. En sonunda akşam oldu.
Telefonunu eline aldı. Melis'in numarasına bastı. Uzun süre ekrana baktı. Sonra aradı. Birinci çalış.İkinci. Üçüncü. Dördüncü. Arama sonlandı. Cevap yoktu.
Fırat telefonu kulağından çekti. Kalbi hızlandı. Bir süre hiçbir şey yapmadı. Sonra mesaj ekranını açtı.
“Melis, müsait olduğunda benimle konuşur musun?”
Gönderdi.
Mesajın altında tek bir işaret duruyordu. Fırat telefonu bıraktı. Bir dakika sonra tekrar aldı. Mesaj hâlâ cevapsızdı.İki dakika. Beş dakika.
On dakika. Hiçbir şey. Telefonu masaya bıraktı.
“Cevap vermek zorunda değil.”dedi kendi kendine.
Ama bunu söylerken içi acıyordu.
Çünkü Melis'in ilk kez gerçekten ona hiçbir şey borçlu olmadığını fark ediyordu.
O gece uyuyamadı. Saat üçe doğru tekrar telefonu eline aldı.
Melis'in fotoğrafına baktı.Uzun süre.Sonra aradı. Yine cevap yoktu.
Bir süre sonra tekrar aradı. Yine yok. Fırat yatağın içinde doğruldu.
“Tamam.” dedi.“Arama.”
Ama birkaç dakika sonra mesaj yazdı.
“Seni rahatsız etmek istemiyorum. Sadece iyi olduğunu bilmek istiyorum.”
Gönderdi. Sonra ekranı kapattı. Ama birkaç saniye sonra yeniden açtı.
Mesajın altına baktı. Cevap yoktu. İçinde garip bir boşluk oluştu.
Melis'in onu görmezden gelmesi, beklediğinden çok daha ağırdı.
Ama kızamıyordu. Çünkü ilk kez Melis'in neden böyle yaptığını anlayabiliyordu. Belki de Melis, kendisini korumaya çalışıyordu.
Belki de artık aynı döngünün içine tekrar girmek istemiyordu. Fırat gözlerini kapattı. O an aklına son konuşmalarından biri geldi. Melis'in ona bakıp bir şey anlatırkenki hali. Bir şeyi anlatırken gözlerinin içine bakardı. Ne çok özlemişti .
Fırat yataktan kalktı. Pencerenin önüne geçti. Şehrin ışıkları uzakta titriyordu. Kendi yansımasına baktı.
“Ne yaptın sen?” diye fısıldadı.
Cevap yoktu. Sadece kendi yüzü vardı karşısında. İlk kez kendisine kızdı.
Gerçekten kızdı. Kendisinin sürekli kaçtığı o şey yüzünden kızdı:
Karar vermemek. Çünkü karar vermemek de bir karardı. Ve Fırat şimdi bunun bedelini görmeye başlıyordu. Melis'i sevdiğini biliyordu. Ama sevdiği halde onu kaybetme ihtimalini kendi elleriyle büyütmüştü.
Belki de en büyük hatası buydu. Melis'i kaybetmek istemediği için her şeyi biraz daha zamana bırakmıştı. Ama zaman bazen insanın lehine çalışmıyordu. Bazen zaman, insanın elindeki şeyi sessizce alıp götürüyordu.
Bölüm etkileşimi
