5. bölüm · Mistakes Bear...
BÖLÜM 5-TETİK...
Yakınlığımızı daha da yakınarak mesafeyi azaltan Emir'i bir hışımla üstümden ittim, tek bir kelam etmeden gittim. Arkamdan uzunca süre baktı.
Son teneffüs;
Zihnim dersi kaldıramadığı için bulanıklaşırken dışarıya çıkan Alya ve Güneş'i izliyordum, sonra fark ettiğim şey Demir ve Alaz ile konuştukları oldu, ne oluyor diye sorgulamaya fırsat bulmadan yanımdan gelen sesle irkildim.
"Burası benim sıram."
Baktığımda Emir yanıma oturmuştu.
"Aa, özür dilerim. Dalgınlığıma denk geldi..."
Baş onayı verdi ve tek kelime etmeden sessizce ayrıldım, sırama geçtiğimde içimde amansız bir heyecan vardı, belki de endişedendir... Herneyse, ne konuştukları beni ilgilendirmese de benimle ilgili ise gerçekten öğrenmeliydim, çünkü onların benim zorbalarımla konuşacak neyi olsun ki?
Teneffüs sonu herkes sınıflara toplanırken bizimki de çoktan dolmuştu, Demir yanıma yanaştı ve konuşmaya başladı.
"Selam, bu çıkışta konuşalım mı, okulun sokağında falan?"
Fark ettiğim detay yüzünde ki o terli ve yatkın kahkaha tonu oldu, derinlere saklanmış bir sır var gibi yüzünün alt tabanına bir sırıtış, üstüneyse ciddi ve cıvık bir ton yerleştirmişti. Emir bizi izliyordu, Alya ve Güneş'te. Emir sinirliyken diğer herkes son derece mutlu gözüküyorlardı.
"Sebep?"
"Biraz konuşmak istiyorum, son zamanlarda Alaz'ın sürekli derste bu sıraya bakmasının nedenini öğrenmek istiyor musun?"
O bunu nereden biliyordu, yoksa Alya mı söylemişti?
Hayır, sadece kafamda kuruyorum. O da fark etmiştir, bu kadar, abartılacak bir şey yok.
"Peki, geliyorum."
Başını sallayıp zevkle güldü. Kısa süre sonra hoca geldi zaten, ama derste iki göz hep üstümdeydi.
Emir ve Alaz...
(...)
Son dersi de tamamlayınca çıkış nihayetinde gelmişti, okuldan çıkıp okul sokağının başına doğru ilerledim, yaklaşık 4 dakika sonra başıma yediğim darbe ile gözlerim karardı ve uzun bir karanlığa mahkûm edildim.
Gözlerimi açtığımda geleceğimden daha karanlık bir oda ile karşı karşıyaydım. Üstte ki minik bir pencereden içeri dolan Güneş ışınlarıyla aydınlanıyordu etraf. Başımın acısı üzerine elimi başıma attım. Canımın daha çok yanması üzerine hızla çektim. Bir kapı sesi ile irkildim.
"Kim var orada?"
Karanlık koridorda adım sesleri yankılanmaya başladı, sesin olduğu tarafa doğru ilerledim, karanlık koridorda kaybolmuş bir silüet yavaş yavaş bedenini belli ediyor, aynı ritimde adım atıyor ve karanlığı yavaşça aydınlatıyordu. İyice yaklaşınca kim olduğunu anladım, bu Demir'di...
"Demir?" Dedim titrek sesim soğuk havada buhar yaparken.
"Efsun..." Yüzünde ki sırıtış genişlerken nefes verdi, buhar olup önce iz bıraktı, sonraysa havaya karışıp yüzünde kalan son acıyıcı ifadeyi de aldı.
"Neden? Neden kaçırdın beni?"
Sigarasını yakıp üstüme doğru ilerlemeye başladı. Geriledikçe adım atıyordu.
"Çıkar beni buradan!"
"Yeterli bir sebep söyle."
"Polisi ararım!" Diye kükredim, endişe eder sanmıştım ama tepkisi sadece sırıtışını genişletmekten ibaretti.
"Buradan çıkamazsın, yoksa çok şey olur."
"Ne olurmuş yani?! Çıkarım hem!"
"Annem ve babam sürekli tartışıyor."
Anlam veremedim dediklerine.
"Annem onun bir hata olduğunu söylüyor."
"Ne?"
"Babamsa benim bir kaza olduğumu..."
Anladığımda herşey için çok geçti, tepkimden anlamış olacak ki daha da büyük bir sırıtışla söylemeye devam etti.
"Babam annemi aldatıyor..."
Sanki ağlıyormuş gibi tavırlara girdi, ama o kadar alaycıydı ki...
"...Annem, babamı boşadı..."
Gözümden bir yaş aktı.
"...Annem benim velayetimi devraldı..."
"SUS ARTIK!"
"...Ve babamın gülümsemesi aklımdan çıkmıyor."
Ardından uzun bir kahkaha sesi duyuldu, göz yaşlarıma engel olamadım, arkadaşımın ihanetine mi yoksa en büyük acımın dalga konusu olup yayılmasına mı?
Üzerime yaklaşmaya başladı, geriliyordum. En son kendi bacağıma takılıp düştüm. Ağlayarak yerde sürünüyordum, o ise adımlarını hızlandırıp önüme eğildi, yerden bir eli ile destek alarak yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Boğuk bir nefes verdim, soğuk havaya buhar, rüzgara da destek olmuş gibiydi.
"Neden ağlıyorsun?"
Bilerek ağzı kulaklarına varana dek gülümsedi.
"Yoksa gülümseyip anneni metreslerle aldatan babanı mı hatırlarsın?"
Kahkaha attı, öyle coşkuluydu ki... Canımın yanmasından haz alıyor gibiydi.
"Sen... Bunları nereden biliyorsun?"
"Güneş söyledi."
Ağlamam daha da artmıştı, çünkü Güneş'e söyleyen de sözde en yakın arkadaşım Alya'ydı...
Bu sırada kapı sertçe açıldı, karanlıkta adımlarını hızlandıran, silüetini gözle görülebilir bir beden haline getiren biri gelmeye başladı, kafamı sağa çekip kimin geldiğine baktım.
Alaz geliyordu...
"A...Alaz?"
Kekelemiştim, çünkü bunu beklemiyordum.
Üzerimde ki Demir'i tek tekmesiyle yere serdi, ardından ani bir hareketle beni kucağına aldı.
Ağlamaya devam ediyordum, Alaz'a bağırdım.
"Bırak beni!"
Beni bir sandalyenin üstünde koydu, hala 'Güneş...' diye sayıklıyordum. Önüme eğildi ve aynı boya geldik, avuç içi ile yüzümü kavradı. Baş parmakları ile göz yaşlarını silerken yüzünde ki şefkati görmemiş gibiydim, sinirinden titreyen sesi bir küfür bıraktı geriye.
"Ne olmuş, Güneş'e?"
Üstümü başımı düzeltmeye çalışıyordu, nefeslerimiz buharla karışıyordu.
"Güneş... Herşeyi söylemiş,"
"Neyi? Benim niye haberim yok?"
"Zorabalarımın başı olduğun için bilmemen garip geldi, o Demir'e sor dalga geçe geçe anlatır."
"APTAL DEMİR!"
"Ne?!"
"Gel buraya!"
Geldiğinde ensesinden tuttu, gözlerimin içine bakarak sordu.
"Ne yaptınız lan bu kıza?!"
"Ailesel sorunları vardı..."
"Sende ne yaptın? Dalga mı geçtin?"
"Yani... Şey..."
"Kim söyledi?"
"Güneş söyledi. Güneş'e de Alya..."
"İkisini de çağırttır,"
"Ne?"
"Çağır dedim!"
"Peki..."
Hemen atıldım, ne oluyordu şuan?
"Ne yapıyorsun?"
"Bekle..."
Yarım saat sonra;
Gözlerim karanlıktan aydınlığa gömülürken önümde uzun bir perde vardı. Ne olduğuna anlam vermeme izin verilmeden yanıma elinde ki silahla yaklaşan Alaz'ı gördüm, korkuyla irkildim ve geri kaçtım.
"Sana bu tatlı oyuncağın nasıl kullanıldığını öğretmemi ister misin?"
"Ha...Hayır!"
"Ama birazdan ihtiyacın olacak,"
"Nası..."
"İyi dinle:"
Bir anda yanıma yanaştı.
"İlk olarak nasıl kullanılır onu göstereceğim: ilk yapacağın şey sürgü boş mu dolu mu? onu kontrol edeceksin. İkinci ise namluda sıkıntı var mı, namlu ağzı tamamen açık mı onu kontrol edeceksin, bu önemli. Daha sonra bu kabza kısmında şarjör var, şarjör kilidini açıp yeni şarjör takmalısın, bununki dolu. Son olarak parmağını tetik korkuluğundan içeri sokuyorsun, tetiği çekiyorsun ve en sonda horoz adı verdiğimiz şeye, anlayacağın dilden tetiğe basıyorsun. Ve bam..."
Kartonlara çevirdi namlusun hizasını ve ardından bir el ateş etti.
"Şimdi sen kullan."
Dediği herşeyi harfiyen yaptım, tüm kontrolleri gerektiği şekilde tamamladım ve sıra tetikteydi, en fazla ne olabilir ki diyerek sıktım, ama sadece kurşun değil; bende yere savruldum.
"Bu neden oldu şimdi?"
"Çünkü kullanmayı öğrendin, tutmayı değil."
Elimden kaptığı silahı sıkacak gibi yapıp beni korkuttu, anladığımda gülmeye başlamıştı bile, olabildiğince sert vurdum koluna ama pekte işe yaramamış gibi gözükmüyordu.
"Tamamdır, şimdi nasıl tutmam gerektiğini öğreneceksin. İlk olarak omuzların dik olmalı, ayrıca omuzların ve kolların aynı hizada olmalı. Bu çok önemli. Vücudunu olabildiğince dik tutacaksın bu atışta. Tüm gücünü kollarına değil daha bacaklarına da vermelisin, vücudun kol ve bacak dışında dengelenmiş kuvvet etkisi altında olmalı. Son olarak sadece hedefe odaklan, gözünü sakın hedeften ayırma, dikkat dağılırsa kurşunlarda dağılır."
"Peki..."
Bir atış yaptı, çok isabetliydi. Sıra bendeydi, silahı elime verdi.
"Sıra sende."
Silahı alıp Büyük bir nefes aldım, ardından nefesimi tuttum. Dediği gibi kollarımı dik tuttum, ardından hedefe bakmaya başladım. Tetiğe bastığımda yere düşmesem de sarsıldım, gülerek yanıma yanaştı.
"Öğreneceksin."
Dibime girdi, elimin üstüne elini koydu, sarsılmamam için sırtıma destek verdi. Kollarımı düpdüz yapıp omuz nizama getirdi, soğuk ellerini yeniden sımsıkı sıcak ellerime doladı, kalp atışım birden hızlanmıştı, başımı ona çevirdim, o ise sırtımda ki elimi çekip çeneme koydu, iki parmağı ile başımı hizaya doğru yöneltti, derince yutkundum ve göğüs kafesimin kalbimi dışarı atmaması için dua ettim.
Parmağını tetik korkuluğuna koydu, benim parmağımı da, ardından kulağıma eğilip fısıldadı.
"Hazır mısın?"
"Ha...Hayır!"
Nefes vererek güldü, kulağımın içinde yankılanıyordu. Ardından ani bir hızla tetiğe bastı.
Ardından ağır bir ses yankılandı.
Hiç sarsılmadan vurmuştum, yani vurmuştuk.
"Aferin, şimdi sıra gerçek hedefte."
"Ne?"
Batmakta olan güneşin perdenin arkasında ki iki bedeni yansıttığını gördüğümde artık geç olmuştu. Bunca ders gerçek hedefler için miydi? Bunu yapamazdım...
"Demir, perdeyi çek!"
Demir komutu onaylarken, sağdan sola kayan perdenin arkasındakiler gün yüzüne çıkmıştı...
Güneş ve Alya...
"Alaz?"
"Vur."
"Kimi?"
"Herhangi birini?"
"Neden?"
"Senin üzülmeni sağlayan şu iki aptal varlıktan birini vur, Alya ihanet etti, Güneş'se ihaneti istisnasız yerine getirdi."
"Ama..."
"Seçim senin; 'Ya Alya, ya Güneş'"
Korkarak silahı ona yönelttim, ardından tüm adamların silahı kafama hizalandı. Korkarak geri çekildim, karşımda çırpınan iki bedene baktım. Derince yutkundum.
"Ama... İstemiyorum!"
"Bana bir şey yapamayacağın kesin, herkes yaptığının bedelini ödemeli. Eğer 1 dakika içinde kimseyi seçemezsen canından olan sen olursun."
Gülümseyerek 1 dakika tuttu, saniyelerim azalırken öğrendiğim şekilde ikisine de silahı yönelttim.
"Son 10...9...8..."
Hayır, nasıl yapacaktım...
"7...6...5..."
Nefesimi bir kez olsa yarıda bırakmalıydım.
"3...2..."
Bu son şans.
"1..."
Bir ses yankılandı uzun süre boş karanlık bodrum tarzı yerde, yankılanıp tekrar tekrar geri geliyordu ses, kulaklarıma çınıltı yapıyordu.
Onu seçmiştim.
Güneş'i...
Çünkü yayan oydu, tanımadığım da oydu...
Ama bana ihanet eden Alya'ydı.
Şimdiden pişmanlık duymuştum, çünkü belki de Alya'yı vursam ihanet ortadan kalkar, herşeyim yerine oturur ve Güneş'in icabına bakılırdı.
Belki de hata yapmıştım Güneş'i seçerek, İhaneti ortadan kaldırmak için belki de sahte arkadaşlığımızı yıkmalıydım. Belki de bir hata...
...
Bölüm sonu...
