7. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Melania Lavanta

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 7. Bölüm

Sabaha yoğun bir sırt ağrısı ile uyandım. Dünkü yaşadıklarımız aklımdan çıkmıyordu, her an bir şey olacakmış gibi düşünüyordum. Ya da hayal kuruyordum. Korku; insanın her şeyi yaptırır derlerdi. Ama ben hiçbir zaman öyle olmamıştım. Çünkü korktuğum çok az zaman olurdu. Yıllar sonra ilk defa babamın öldüğü gün korktuğumu fark ettim. Ve korkunun ne demek olduğunu o gün anladım. Ya da hayatıma değer verdiğim insanlar yoktu, daha doğrusu koruyacak birisi yoktu. Ama şu an var. Ölümüne korumam gereken birisi var. Pars Akan. O beni nasıl koruyorsa ben de onu öyle korumak zorundaydım. Babamın öldüğü gün şirketin başına geçmek istememiş onu zorla ikna etmiştim.
Ama karşılaştığımız günden beri içinde oluşan çok değişik bir his var. Sanki yıllar önce de tanışıyormuş, hatta çocukluğunu bile gördüğümü hissediyordum.
Yavaş hareketlerle yasaktan çıkıp lavaboya doğru ilerledim. Bugün yapmam gereken çok şey vardı. Aşağıya indiğimde her zamanki görüntüyle karşılaştım. Pars elindeki laptopta bir şeyler karıştırıyordu. Yanına oturup çaktırmadan bakmaya çalıştım.
Bakmaya çalışmadın, sen direkt adamın üstüne yattın! Ne merakmış arkadaş!
İç ses sus bir de şu gerginlikte seni halletmek istemiyorum... Pars tablete baktım nasıl fark etti bilmiyorum ama bana dönüp, "Samet ve Kemal bu hafta içerisinde yapmamız gerekenleri listesini çıkarmış da ona bakıyorum. Mafya da olsan düzenin var."
Küçük bir gülümseme belirdi dudaklarımda. Yanımıza gelen siyah Beyaz giyinmiş çalışana, "Bir Türk kahvesi bir mocha getir." dedi. Pars'a dönüp;
"Ben Türk kahvesi sev-"
"Mocha'yı senin için söyledim."
Diyerek sözümü kesti. Kalbimin atışı daha da hızlandı. Bunu yapmamalıydı sinirimi bozuyordu! Adi adam! Kaka adam!
Sövüyor musun şu an yani?
Evet ne var? (!)
Sen döv ama lütfen sövme! Allah rızası için... Bak Allah'ın adını verdim!
Neden hep sen beni zor oluyorsun azıcık da ben seni zorbalayayım! Bu arada ağzıma küfür yakışmadığı için söylemiyorum! Yoksa sövmesini biz de biliriz.
Tamam bir şey söylemek için ağzıma acıkmışken yukarı kattan gelen çığlık sesi ikimizi de dondurdu. Annemin çığlıydı bu, hem de fazlasıyla güçlü ve korku dolu bir çığlık. Pars elindeki tableti koltuğun kenarına savurup, yukarı kata doğru ilerledi. Daha doğrusu koştu. Ben de arkasından olabildiğince hızlı gitmeye çalışıyordum. Asansörü kullanmak yerine merdivenlere yöneldi. Ama ikimizin gördüğü görüntü ile ne yapacağımızı bilemememiz bir oldu.
Annemin odasından ateşler yükseliyordu. Çığlık atıp yardım dilenmekle meşguldü Merve Vural.
"Yardım edin! Lütfen yardım edin!"
Pars bana döndü, "Sen bizim ekimi alıp dışarı çık... İtfaiye ve ambulans çağırın!" Sesi tüm malikanede yankılanıyordu. Ama ben de donup kalmıştım. Şu an kalbim hızlı atmaya geçtim durmuştu. Ona rağmen nasıl sizinle konuştuğumu sormayın.
"Pars saçmalama! Beraber çıkmamız lazım!"
"Senin de beni boş vermen lazım! Sen ve Merve annem iyi olsun yeter bana! Hadi çık çabuk aklım sende kalmasın!"
Deyip yandaki odaya doğru ilerledi. Odada bulunan yangın tüpünü alıp annemin odasına doğru ilerledi. Bir yandan da koridordan geçen Burak'a seslendi, "Burak Lavin'i al dışarı çıkar. Merve annemi alıp geliyorum."
"Ama abi..."
"Dışarı çıkar dedim Burak!"
Sesi sert ve kabaydı. Burak kolumu tutup beni dış kapıya doğru sürükledi. Arkamızdan bizim ekip geliyordu. Biz Koru aradığımız ilerlerken malikanenin tavanına asılmış taşlı avize yere düştü. Ve büyük bir patlama gerçekleşti. Ellerim ile kulaklarımı iki yandan bastırıp sesi duymamaya çalıştım, ama imkansızdı. Bu evde bebek Lavin yaşamıştı, annem yaşamıştı, Tuna abim ve babam. Hepsi ile ayrı ayrı anılarımız vardı burada. Ve şu anda bu ev yıkılıyordu. Annemin odasından yükselen alevler malikane yayılmaya başladı. Ya da birisi bilerek bu alevi yayıyordu. Arkamızda yükselen büyük sesler korkmama daha çok neden oluyordu. Bahçeye çıktığımızda itfaiye çoktan gelmiş, yangını söndürmeye çalışıyordu. Ben şoka girmiştim, gelen her ses buğuluydu benim için şu an. Kimseyi duymuyor hatta görmüyordum. Nefes almak bile zor geliyordu. Sanki ciğerlerim kaburgalarıma batmış gibi hissediyordum.
İtfaiye ne kadar yangını söndürmeye çalışsa da ev artık harap durumdaydı. Kül olmuştu... İçinde yaşanan bütün anılarda o kül ile uçup gitmişti. Acım çok fazlaydı. Bu evde yaşanan her anı artık havada uçuşan birer dumandı. Hayatım film şeridi gibi önümden geçti, belki de ölüyordum şu an. Bir doktor gözüme ışık tutuyor. Yanımda siyah beyaz giyinenin çalışan ise elindeki ıslak mendille yüzme siliyordu. Görüntüleri net değildi, buğulu görüyordum duyduğum sesler gibi.
O sırada evden Pars çıktı, annem kucağındaydı. Ayaklarının belli başlı yerlerini yanıklar oluşmuştu annemin. Pars'ın ise elleri ve kolları yanıktı. O binadan çıkar çıkmaz ayaklanıp yanına doğru koştum. Ayaklarımda hiçbir şey yoktu çıplaktı. Ayağıma batan taşları umursamayıp devam ettim. Pardon hemen ambulansa yerleştirip tekrar dışarı çıktığında yüzündeki siyahlıklar onu ayrı bir korkunç yapıyordu. Ama umursamadım. Araçtan çıkar çıkmaz gelir sıkıca sarıldım.
O da bu sarılmama karşılık verdi. Benim için uzun sizin için kısa bir zaman dilimi boyunca sarılmaya devam ettik. Ters bir anda sarılmayı bırakıp elleriyle yüzümü avuçladı. "İyi misin?" Sesi korku ve panikten başka bir şey barındırmıyordu.
Ve ben şu an ağlayamıyordum.
En ağlamam gereken, en haykırmam gereken zamanda, en ona kızmam gereken zaman da bunları yapamıyordum. Neden yapamadığımı inanın ben de bilmiyorum. Sorusuna cevap vermek yerine sıkıcı boynuna doladım ellerimi. O ise ellerini belime doladı. Kısa bir süre sonra tekrar söze girdi, "Ben bizimkilere söyleyeyim bir otel bir yer ayarlasınlar, bir süre öyle kalacağız muhtemelen."
"Peki bir süre sonra?"
"Bina yapılmış olur bence."
"Ne demek yapılmış olur? Bina akülü oldu Pars, bütün anılarımız..."
"Kül olan bir şeyi tekrardan eski haline getirebilirsin. Aynı Anka kuşu gibi."
"Ya bizim Bir Anka kuşumuz yoksa."
"O zaman biz de kendi Anka kuşumuzu yaparız. Küçücük de olsa tutunuruz ona."
Küçük bir tebessüm oluştu dudaklarımda. "Tamam sen konuş bizim ekiple Ben de buralardayım."dedim.
Kısa bir süre tekrar bakıştık, sonra da arkasına bakarak yanımdan ayrıldı. Ben ise bahçede dolaşmaya başladım. Küçükken de böyle yapardım, her modum bozuk olduğunda. Her kötü bir şey olduğunda arka bahçeye geçer oradaki çiçekleri izlerdim. Şu anda tam olarak bunu yapıyorum. Annem hala daha ambulans aracının içinde. Öğrendiğime göre durumu iyiymiş. Arka bahçede bulunan büyük kayanın üstüne oturdum. Ama fark vardı, eskiden çiçek dolu olan bu bahçeye şu anda solgun çiçeklerle doluydu. Solgun çiçeklere bakmak yerine gökyüzüne odaklandım. Gökyüzünde benim için özgürlüktü. Küçükken hep özgür bir kuş gibi uçmak isterdim gökyüzünde. Ve bu hayalimin hala daha arkasındayım.
Ne kadar süredir burada olduğumu bilmiyorum. Muhtemelen bir-iki dakika. Ve Pars'ı deli gibi merak ediyordum. Kayadan kalkıp tam bir adım atmıştım ki, arkadan ağzıma ve belimi kavrayan eller gitmeme engel oldu. Kim olduğunu bilmiyordum tanımadığım kesindi. Ayaklarımı havada sallayarak kaçmaya çalıştım ama işe yaramıyordu. Aslında birsürü dövüş taktiği öğrenmiştim, ama üzüntüden onları uygulayacak mecalim dahi yoktu. Ellerim bile omuzuna vurmaya çalıştım bilmediğim kişinin, kendisini bırakmaya niyeti yoktu. Beni değişik yollardan ilerleyerek siyah uzun bir arabaya bindirdi. Adrinalim şu an tavan yapmıştı, ağzım titriyordu. Durduramıyordum. Oturduğum koltukta sağa doğru baktım. Ve gördüğüm kişi aklıma hiç gelmeyeceğim biriydi. Ekin Akan. Türkiye'nin en pis işlerine tanıklık etmiş, suçlu suçsuz çoluk çocuk demeden herkesi ezip geçmişti kendileri.
Bir zamanlar gibi mafya olmak için her zaman onu örnek alırdım. Ama işler değişmişti. Hatırladığıma göre babamın bu adam ile bir bağlantısı vardı. Aradaki kopukluk görünen hep babamla uğraşıp duruyordu. Babamın başına silah dayandığı o gün vazgeçmiştim Ekin'e benzemekten.
"Aynı babana benziyorsun Lavin."
"Babamın adını burada anma!"
Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oldu. Issız bir mahalleye gelmiştik ara sokaktaydık. Kapıyı açıp beni sert darbelerle dışarıya çıkardı. Ne kadar engel olmaya çalışsam da işe yaramıyordu, zorla ilerletti beni. İçi boş olan büyük bir binaya girdik. Binanın terk edildiği her halinden belliydi. Ama beni asıl korkutan şey gördüğüm manzara olmuştu. Belli başlı herhalde tavandan atılan ipler vardı ucu bağlanmış, her birinin altında ise birer tabure. Hem önlerinde kırmızı altın renginde bir taht bulunuyordu. Yerler kan içindeydi. En ortada tahta bir sandalye vardı. Üstünde ise kalın bir halat. Kapının hemen yanında uzun masanın üstüne bir sürü işkence aleti bulunuyordu.
Bize bir şey olmadan buradan çıkmamız imkansız.
Bence de imkansız. İçimdeki bir ürperti gittikçe kendini belli ediyordu. Ben ortadaki sandalyenin sol tarafında duvardan aşağıya Serkan iki Demir ucunda ise metalden yapıldığı belli olan bileklik şeklinde askılar vardı. Kalbim daha hızlı atmaya başladı. Çıplak ayaklarım kan gölüne dönmüş yerlerde gezinirken İçim acıdı. Kim bilir kaç kişinin kanı vardı bu odada. Duvarlar fazlasıyla yıpranmıştı. Her bir konuşmada ses yankı ile çıkıyordu. Tavan eski tahta parçalarından oluşuyordu.
"Pars gelene kadar yeni evin burası Lavin Hanım!" Diyen Ekin'i umursamadım. Benim şu an anılarım gitti diye üzülmem gerekirken bununla uğraşamazdım! Bu hayatın bana yaptığı bir haksızlıktı!
Salak şu an ona mı takılman lazım? Ne ne dedi dikkat etsene! Pars gelene kadar...
Harbiden hiç ses ben neden bunu fark etmedim?
Geri zekalı olduğun için...
İltifat için sağ ol.
Her zaman.
En ortada bulunan sandalyeye doğru beni ittirip oturttu. Arkasındaki kalın halat ile ayaklarımı ve ellerimi bağladı. O sırada içeriye dün malikanenin önüne gelen o adam girdi. Yanında siyah saçlı mavi gözlü bir kadın vardı. Üzerindeki siyah elbise bedenini sarmalıyordu.
"Demek ki pars'ın eşi sensin!" Dedi kadın gereksiz bir sevinçle. Cevap verme gereksinimini de bulmadım kendimi. Bunlar her kimse Pars'ın düşmanı olduğu kesindi. Karşı şirket desem herhangi bir şirkette anlaşmazlığımız yoktu. Sevkiyatla alakalı diye düşünsem, eğer bir anlaşmazlığımız olsa illaki söylenirdi bana. Bu konuda ne bilgilendirme yapılmıştı, ne de bir denetleme.
"Pars'ın zevkini sevdim bak."
"Zevki güzel ama ona yakışmıyor. Geç bakayım yanına." Dedi kadın.
Adam yavaş adımlarla yanıma gelip göz hizama eğildi.
"Tam senlik!" Diye bağırdı kadın.
"Kız beğenmeye mi geldik buraya? (!) İşimi zorlaştıracaksanız yürüyün gidin buradan." Diyerek ilk defa mantıklı bir şey söyledi Ekin.
İkisi de bir anda sustu. Bana artık ne yapılacaksa? Vereceğim tepkiyi merak ettikleri kesindi. Ekin önüme doğru yavaş adımlarla ilerledi. Tam önümde durup geriye birkaç adım attı. Minik bir öksürükle boğazını temizleyip konuşmaya başladı.
"Gördüğün gibi kasvetli bir ortam, ama seviyorum burayı acıları fazla var."
"Bana ne bundan!"
"Ama dur seni ilgilendirene sonradan geleceğim."
Sessiz kaldım, o ise konuşmaya devam etti;
"Burada çok fazla kişi öldü. Hepsi de bana itaat etmediği için, şimdi geldim seni ilgilendiren yere."
"Ne istiyorsun?"
"Bu saatten sonra ben senden değil Sen Pars'tan istemek zorundasın."
"İnsan gibi konuş sinirimi bozma!!!"
"Teyze bu kız tam benlik alalım gitsin. Sinirine aşık oldum!" Dedi arkadaki genç. Demek ki o kadının yeğeniydi.
"Ata susmazsan göndereceğim seni!"
Sen mi kaydedersin ismi, Ben mi kaydedeyim.
Uğraşamayacağım sen kaydet. Minik bir öksürükle devam etti Ekin. "Pars'ın gelme diye her saniye ve hatta her salise acı çekeceksin. Tabii benim istediklerimi yaparsan acı azalır. Zaten acının azalması da benim için ölüm demek. Eğer Pars sen ölmeden gelmezse tavandan sarkan ipe bağlı bulur seni."
Yutkundum, hem de derin bir şekilde. Korkuyu iliklerime kadar hissediyorum şu an. Peki neden beni seçmişti neden başkası olamazdı.
"Pars'ı nereden tanıyorsun?" Diyerek kendimce mantıklı bir soru sordum.
"Kendisi oğlum olur. 8 yaşında terk ettim onu, hatırlıyor musun?"
Bir saniye, bir saniye oğlumu? Şaka olmadı değil mi? Bir de, neyi hatırlıyordum ben hiçbir şey hatırlamıyorum. Ya da ne hatırlamam lazımdı.
"Sen o canisin!!!" Sesim beklediğimden yüksek çıkmıştı.
"Her mafya cani, belki de sen bile." Dedi adının Ata olduğunu öğrendiğim adam. Yüz hatları çok genç saçları ise çok beyazdı. Yaşlı mı, yoksa genç mi olduğunu anlayamıyorum.
"İlk işkence ile başlayalım istersen sonuçta Pars gelmedi." Dedi arkadaki kadın.
"Bilemedim Şahika, beklenebiliriz. Ne de olsa ilk günü. Ortama alışması lazım." Dedi Ekin.
"Ben bu kadar yıl bekledim bir daha bekleyemem!" Neyi beklemişti acaba. Hem Şahika mı? O ne biçim isim be!
"Tamam başlayalım."
Ata cebinden telefonunu çıkardı. Ve bir numara çevirdi görüntülü aramaydı muhtemelen. Telefon bir süre sonra açıldı. Gelen ses Pars'a aitti.
"Ulan it! İt oğlu it! Lavin nerede? Bana bak, eğer ona bir şey yaparsan seni mahvederim!"
"Ben ona yapmayacağım, zaten kıyamam. Bu arada seçimini sevdim Pars. Ama bana daha çok uyar bence."
"Lavin'in kılına zarar gelirse size bu ülkeyi cehennem ederim! Duydun mu lan beni!"
Kamera Ekin'e döndü, ve büyük bir sessizlik oldu. Pars'dan ses gelmiyordu.
"NE İSTİYORSUN YİNE ŞEREFSİZ!"
"Öncelikle sakin ol babacı-"
"SEN BENİM BABAM FALAN DEĞİLSİN!"
"Aman, meraklıyız sanki baban olmaya. Söyleyeceklerimi iyi dinle öbür türlü Lavin'i vermem. Kural koydum, sen gelene kadar Lavin işkence çekecek."
"AĞZINIZA SIÇARIM SİZİN!"
"Cık, cık, cık Ne kadar ayıp ben sana böyle mi öğrettim. Dediğim gibi, sen yerine kadar canım karın işkence de olacak. Biz başlıyoruz şans diler misin?"
"Sİ-"
Ve telefon kapandı. Şu anki tek umudum da gittiğine göre. Şimdi kesin olarak başlayabiliriz.
Oysa Pars söylemişti, anka kuşu gibi küllerimizden doğacağız demişti. Ama aksine küllerin içinde boğuluyorduk. Hem de en derinlerde...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.