8. bölüm / 10
MAYISTA AĞLAR SİYAH GÜL7. BÖLÜM
Bölümler 10Şu an: 7. BÖLÜM
Tarih bırak.
ಡ ͜ ʖ ಡ
Yosun gözlü çocuğa.
Aklımı yok eden görüntüdür;
Dudaklarını başkasında durmasını izlemek. Ciğerlerimi yakandı onda duran dudaklar, bende durmuş olan
gözlerin.
Sen yabancı değil yalancısın.
Yanında olmadığın adamı severken, habersiz seni seveni görmez kalp.
Yaşıyorsun, yaşadığın süreç içerisinde sana gelen ona gelmez. Senin çektiğin acının aynısını başkası da çeker, aynı anda aşk acısı, aynı isimleri taşıyan kişileri bile seversin bir çok insanla beraber, hatta adını paylaştığın biriyle bile yaşarsın, sonunda yargılarsın. Pişman olacağını bile bile yaparsın, ortasından gidemezsin.
Mezarlık içeresinde mutlu birini görürsün, Mezarlıkta yaşayan ölü bedeni bile bulursun, hatta yürüyen ölüyle karşılaşırsınız, o konuşmaz sende konuşmazsın. Yolun sonu nereye gideceklerini ikinizde mutlulukla beklerseniz, ansızın gelmesiyle.
İnsan birini severken, nasıl olurda yanında duran delicesine seven dünyanın eşsiz kalbini görmez.
Siyah sevginin içeresine rengarenk katılmış, sende görmemişsin.
Tuhaf, sevilmek.
Yargıcı, sevgi.
İnsan kendi sevgisini yargılar, maktul kendini sanarken nasıl oluyordu da katil olduğunu anlar, anlamışta değilim.
Katil ve maktul.
Bir katil, üç maktul.
Katilden de maktul olurmuş.
Siyah renk, denizin kenarında oluşan yosuna ayağını basamadan, göklere sığamadan simsiyah oldu, gök gürledi. Sordular. Sevgin büyük mü? Tereddütsüz cevap bile veremedim. İçimden konuştum, ardından dile geldi anında. Benim sevgim göklere sığmadı. Layık, kalbim bile olmadı. Siyah sevgi işte
Yol boyunca tek kelime bile etmedik, motor sesleri bizi küstürdü. Gözlerinde anlam yoktu, benim apansız korku vardı kaybetme korkusu. Umarım okula giden taraf ben olurum...beni bir daha görmesin. Kalbim ağızımda atarak girmiştim karanlığın içine.
Yasirin oturduğu koltukta, Bu sefer Niyazi ellerini dizlerinin üzerine koymuş, önünde duran yuvarlak masanın üzerinde duran dumanı halen üzerinde tüten içeceğini dudaklarına götürüp içti. Sesini çıkarmadı, Niyazi'nin gözleri üzerimde değildi, Hallice'nin elinde bardakla mutfaktan çıktığını gördüm. Parmak şaklatmasıyla arkamı döndüğümde rafların önünde duran Eyüp, bize el salladı.
Saçlarını uzattığını gördüm, Niyazi'nin. Ne düşünüyorsa, kafasının karışık olduğunu görüyorum. Kafasında durmak bilmeyen bana karşı soracağı soruları yan yana topluyor olabilir. Yanımda duran, Yosun gözlü çocuğa baktığımda, sol eli sağ elimin üzerinde. Yosunlarını bana döndürdü, tebessümü edip geri önüne yani Niyazi'ye döndürdü.
Hepimizin soracağı soruların yanlış yere gideceğini, giderken bile kırılacak duyguların yerine sürülecek merhametin yararı değil zararı hak olacaktı.
Kıymetini bilen değilde kalbinin kıyametini yaşayan sağlıklı olur.
"Fotoğraf makinenin bozmuştum yani kırmıştım," Sesinde hafif bozulmuş, kırgınlığın sıcaklığı sürüyordu. Tahmin diye değil zaten hayal etmiştim, zaten hayallerimin hepsinin de tersi çıkar. Siyah kameram, avuç içlerinde. "Alacak mısın? Habibe." Sesi anında kalın olunca elimi, sıcak olan elin içeresinden çekerek uzaklaştım.
Elimi uzatıp makineyi ellerimin arasına aldım, içinde duran fotoğraflara bakmak içinde düğmeye bastığımda, görünüşe göre okulda voleybol oynarken beraber çekildikleri fotoğrafları görünce, içim kıpır kıpır olsa bile belli edemedim, beni izleyen yosunları odak noktası olmak istemedim, kamerayı odanın içeriye gitmek adına adımlar atarak, girdim. yatağımın yanında duran siyah çantamın açık olan yerine bırakıp fermuarını kapatıp, yatağımın altına atarak açık olan lambayı kapatıp salona geçtiğimde herkes aynı yerinde durmuş bakışıyordular.
"Demek sınav kağıtlarını Habibe'yle çaldın? Demek Habibe sana yardım etti? Bundan bizim niye haberimiz yoktu? Eğer şahit olarak Emrullah öğretmen olmasaydı senin sayende disiplin Habibe'yi bekliyordu." Niyazi kollarını birbirine bağlayarak. "Sadece Habibe iki hafta izinli oldu, sonra vazgeçtiler. Okula gelmelerini istediler . Eh bizde iki hafta uzaklaştırma aldık," susup devam etti. "Kızlarda."
"Ne?" endişelenen sesiyle öne atıldı, Yasir. Kaşlarını çatmış, anın şaşkınıyla, bakışlarıyla anında Eyüp'e döndürdü. "Irmak?" ardından birde Niyazi'ye döndürüp, sade güldü. "Irmak ne yaptı?" diye aynı soruyu iki kere sormayı seçmeyi istedi. Merak ediyor. Edecekti, etmese olmazdı. Onu seviyor nefret etmiyor bunu sen bil. Bilmiş tavrına susuyorsun.
Rahat bir dille. "Dünya onun oldu."
Niyazi, kardeşini öylece bırakıp buraya gelmişti. Kardeşinin acı çekmediğini düşünüyordu, taş kalpli olduğunu bile dile getirip söylüyordu. Başta, insan insanı yargılayamaz diye düşündüm de sonra büyük kırıklık bulmuştu. Kapının kapanmasıyla, arkamı döndüğümde, Orhan içeriye girdi. Elinde duran telefonu Yasire salladı. Öfkesinden karşındaki Eyüp'ü ittiğinin bile farkına varmadı.
"Senin baban yüzünden, zarar göreceğiz diye ödümüz kopuyor."
"Sakin." diye tuttu, Eyüp.
"Sen planı yaptın bizde uyduk."
"İçki mi içtin?" Soruyu öylesine sormuştu Niyazi.
Onun arkasından iş çevirdiler, yarı yolda bırakılan taraf olduğundan artık yardım etmiyordu. Niyazi nasıl oluyor da birden bire herkese karşı değişti? Masum bakan gözleri alev alan çocuğa dönüştü.
"Ben," dedi. Sesli nefes verdi. İçi yanıyordu. Pel'in başına zarar gelmiş veya zarar görmüştü. O yüzden gözleri doluydu belki. "Eyüp ve Yasirin yüzünden evime ilaç kutusu girmiş. Korkudan ne yapacağımı şaşırdım. Bize geldi dedi ki o sokakta tanıdık biri var. Bizde inandık, oraya girdi. Birde kim çıktı bu hasta Habibe'den başkası değildi." Gözüm kanamasını değilde kaynayan kalbim araya kaynadı. Kurduğu cümle kalbimi kıracağını sandı bende zaten mimik oynamadı. Anında pişman olup gözlerini gözlerime çekmeden bir kaç saniye bedenimde gezinip konuşmasını devam ederek öfkesini kustu. Karşısında duran öfkesini tutan Yasirin birden öfkesinin patlamasıyla sanki yer yerinden oynamıştı. Onlar konuşurken bende sessiz dinliyorum, korkuyorum. Seslerinin aynı kulağımın içinde dönüyordu. Kasırgasını sırtımda taşıyarak, geri geri gittiğim sırada olduğum yere çöktüm.
Yasir, yeşilliğinin içinde izledi.
Onun yeşilin içinde sessiz kalan ben olmama rağmen.
Yaşantılar, hastalıklar sonu gelmez.
İmtihan, insanı iyileştirir.
İnsan, insanoğlunu azaba çevirir.
Görünen acıları sarmayı çalışırken, bunu görmezden gelerek yapmayı sevenlerin, merhameti bir çocuğun merhametine değil şefkatine bedel.
Çocukların kahramanları olur, çocuk kalmış gencin kahramanı gizlidir.
Gürültü insanın karabasan gibi anında çöküşüne benzerdir. Kabus görünce korkudan yorganın altına saklanan biri değilde, yorganı kaldırıp onunla saklanan varsa ölüm onu naif acıyla beklerdi. Cennet ve cehennem naif acıyı beklerken kaynar. Bunu yaşayan biri yoksa da ölümün çirkini onun naifi olurdu.
Gür hayat, Gür hayal.
Hafıza. Gelmiş geçmişin yan etkisinin bırakacağı sonucun olay örgüsünü araştıran, araştırmasının sonunda katilin bizzat kendisinin çıkacağını bilmeden bu yolda kusursuz bilir. Hafıza kaybetmiş birinin, Hafıza kaybetmemiş olmasının doğruluğu. Keşke hayal kurmayı tamamen kaybetsem de gelmişimi, geleceğimi bedenimde bulunan kusurlar aklımda kalmaz.
Yörünge iki kişiliktir, kısım iki.
İnsan yanında duran birinin varlığını sonradan fark eder, edermiş.
Korkaklık üç kişilikmiş.
Ben, yine de görmezden geleceğim.
Niyazi'nin, bir eli dizimin altında diğer eli belimde beni kucağına alıp daha yeni çıktığım odanın kapısını açan Halliceyle beraber içeriye girip yatağın üzerine bıraktığında yatağa yüz üstü tavanı izlediğimde, Yasirin konuşmasını duymamla lal kaldım.
"O kız önemli. "
O kız işe gelinceye kadar önemli.
Bende, ney içinde önem taşıyor oluğumu tavana bakarak anlamaya çalışıyordum, kalbimin hafızasını kontrol ederek, çözmeye çalıştım. Babasını, ihbar ettiğimden eh bide kolye varlığını yine unutmuştum. Ağzımdan kaçırmış olmamla, Yasir anlamıştı. İnkar edeceğimi biliyor.
Başımda ayakta duran Fısıldadı. "Onu bu kadar sevmen haksızlık."
Kime Niyazi? Bana mı? Sana mı? Vazgeçmek isterken bile onu seviyorum. Söylesene, siyah gülü lakap olarak ithaf eden çocuk aşk mı ? Takıntı mı? İlk aşkını sen unuttun mu? Bende unutayım. Birini unutmak kolay değildir, nefret etmek bile nefretin başı ile sonu aynısı.
İçerden sesler gelmeye devam etti.
Aslında Niyazi iki kelime kursa hepsini susturacak, bana ceza vermek ona mutluluk veriyor. Niyazi'nin benim bu sevdadan vazgeçmiş olmamı istiyordu, tam tersini görünce ders vermeye çalışıyor. Beni iterek yada kalbimi kıracağını bile bile ağır cümleler kuruyor, gözümden yaş gelmiyordu. Sırt üstü uzanınca, eğilip elini elimin üzerine koyup sıkarak fısıldadı. "Onu sevmek hoşuna gidiyorsa sevmeye devam et." diye tavsiye verdi. Alnıma öpücük koyarak fikir verdi. "İlk aşklar unutulmaz." Sonra sırıtma işittim. "Hafızanı silmen gerekir."
"Ölmek istiyorum, yaşamakta."
Anladı, yüzüne üzüntüsü yer edildi. "Sigaraların içerisinde çiçek açan tek kadın olan kişi ölmek istemez." Muzip gülüşünü ekledi.
"Sigaraların çiçeklerden güzel olduğunu inkar edemezsiniz."
"İnkar etmedim zaten." dedi Niyazi.
Üfleyerek yataktan doğrulup, dizüstü oturup Niyazi'nin siyah gözlerine bakarak fısıldadım. "Doğruyu söyle."
"Yalancı birine mi?" dedi. Hayal kırıklığını yeniden belli etti.
"Evet." dedim. İnatla. "Orada tanıdığı kişi ben miydim?" Doğruyu söyle. Duygularımın içinde dönen kuşku senin cümlenle son bulacak, senin kuracağın doğrulukla karşılık beklemeden sevmeye devam edeceğim, ederken mayısın gelmesini beklerken canım gidecek, kül olur.
"Seni tanıyor, ismini bilmeden sevdiğini sana söylememe rağmen unutuyorsun. Seni ismin olmadan sevdi, ismin olmadan nefret etti." Nefret etti. Nefret, sevgiye dönüşür. Sade benim doğrumla gerçekleşir.
Benim adımı bilmeden nasıl sevebilirdi aklım er vermiyor. Adımı bilmiyor olamazdı, tesettürlü oluşum onun dalga konusu olduğunda bile nasıl ismimi öğrenmemiş, olamazdı. İsmim olmadan nefret de etmiş olamazdı, ne kadar nefret edilebilecek birisi olsam, tufan olsun ki kalbim var olduğundan herkes bir yabancı olsun.
Yaşamaktan usanıp, bıktım.
İnsanlar için çok uğraşıyoruz.
İnsanlığımız için değil.
Biraz zaman geçti.
Yedi dakika.
Gözleriyle takip etti, bedenimi.
Bugün barışalım, hayal olarak kalmasın, bana kırgın olmasın. Seviyorsa saklasın, saklamasın da. Doğruları söylemiş olsun. Canı sıkılan taraf olarak değilde, başkası tarafından yanına gidip barışmak istiyorum. Küs değiliz, kırgın. Kırgınlığı anında bozulmasını hayal ederek ruhumu okşayarak huzura kaçarak, nefes alıp verdim. Bugün canım yansın, gerekirse kaçırılıp kefeni giydirsinler, yine de Niyazi'nin elleri bencilce ruhumun külün de kalmış olsun. Yada karar vermeden zihin dudakları bulunsun hasta olan zihnimin yıkık olan sahipsiz kalan eserden.
Zihnime dolanıp gözlerimin üzerinden şerit olarak sahne canlandı; arayan başkası, ona giden ben, dudaklarımı istilâ eden yosun değil kahveydi.
Gözlerimi açtığımda, birisi ayağımdan tutup aşığı çekmiş gibi bedenim sarsıldı. Yataktan kalkıp, şalımı düzeltip, sesli nefes vererek ofladım. Niyazi, oturduğu yerden kalkıp doğruldu. İçeriye benden önce davranarak girdiğinde, Eyüp, Orhan koltukta oturmuş, Yasirde sandalyeyi çekmişti. Hallice ayakta durmuş, gözlerini Niyazi ile benim üzerimde tutup hafif sırıtıp hoşuna giden durummuş gibide gözleri parlıyordu.
"İkiniz neredeydiniz? Sesler baya geliyordu." dedi. Niyazi. Rahatlığın verdiği iç güdüsüyle sorusunu sordu.
Konuşmadım, konuşmak için onay almak içinde Yasire baktığımda hedef almış olduğu Niyazi'nin yüzünü inceleyip sonra karmaşık olan saçlarını usulca düzeltip çenesini kaşıyarak, yüzünü gevşetip durdu
"Hayır." diye fısıldadım, sesimi duyan bende olmadım.
"Aranızda sır mı?" dedi. Niyazi.
"Diyelim evet ne olacak?" dedi. Yasir.
Birbirlerine tahammül edemiyorlar.
Hissedilecek kadar.
"Hiçbir şey." dediğinde hemen Niyazi'ye bakışlarımı çekerek sorgulamaktan soğuyan bakışlarını görünce kendimden soğudum.
"Nasıl?" Bir adım atıp, Niyazi'ye ters bakış atıp saçlarını karıştırdı Hallice.
"Habibe kimin yanında olmak istiyorsa olur. Yakın arkadaşım, kardeşimden öte..." dediğine kendisi inanmadı. "Yasirin deli dolu voleybolcu çocuk olduğunu biliyoruz." ayağa kalkarak, gözlerime güldü. Dalga geçmiş yaparak elini alayla çenesine koyarak ovaladı. Elinde olsa beni buradan çıkarıp götürecekti. Akıl dengemin olmadığına inanmış yaparak sıkıca sıktı yüz altlarını.
Onun benimle olan bağını yok oluşunu değilde, git gide kopan ipin artık güvenli olmadığını gördüm. Kalbime ağrı girdi, gözlerimin kızartıcı renk almasını bilmek bile istemiyorum, adımlarımı atarak salondan oradan da uzaklaşmak ve buradan yok olmak istiyordum.
Arkamdan bana seslenen Hallice olduğunu duysam bile ormana benzeyen yeri geçip yakınlarda olan taksiye binip uzaklaşmasını istedim.
Öylede oldu, ikisininde göremeyeceği biri olmaktan usandım, artık birini değil iki sinide kaybetmiş oldum. Zaten Niyazi'nin bende bıraktığı etki sadece kardeşi olarak gördüğünü düşünmüştüm, halen öyle düşünüyorum. Gerçek neyse bile bana kalan görmemiş yapmaktı. Kabul ederken, onu göremedim. Hani insan yaşarken öldü derler, ölü insan nasıl oluyor siyahların içerisinde ölmek mutluluk vermiyor. Bir aşka tutunup, saf sevgiye tutunmak, tutunurken haykırış.
Herkesi anlarımda, beni anlamayanı anlayamam.
Sigara gibi değil sigaranın ta kendisi. İçerken içine çekersin sevgini, dumanı üflerken yüzünü ekşitirsin, bir gözünü kapatırsın etrafına bakarsın ya işte birini görmek tek gözle görünür olan beden bulanık.
Onu ne kadar içime çekersem çekeyim ucunda çiçek bile oluşmam.
Tuttuğundan gelen, ruhun kemiğinden oluşun sürgün mezarlığından çıkan sis dumanı bulanmış sigaranın sayesinde sönmüştü renksiz çiçekler.
Anlamış oluyorum, sevmemiş değil sevilmemiş birine göre fazla sevgi barındırıyorum ruhumun mezarlığında. Sesini çıkarmayan ölü numarası yapan kelebekler canlandı.
Nefesimi değil, nefesim yapmıştım.
Yaşarken, yosun bağladı sevgim...
🌬️🚬🌬️
.
İçtiğim yedinci sigarayı kül tabağına söndürüp elimde duran çayın içine düşen sigara külüne rağmen içiyordum. Hayat umurumda değil. Ruhsuz, ruhu çekilmiş beden. Kimseyi aramadım, telefonumu taksiden indiğim anda kırıp çöp konteynerine atarak evin içerisine girdim, Niyazi okul çantama kadar tut her şeyi evin dış kapısına asmıştı. Çantayı açtığımda, disipline giden kağıt gördüm, Niyazi'nin disipline giden belgesine göre, umursamadan benim çantaya atacak kadar önemsiz bulmuştu. Onları kurtarmak yerine benim hayatımı kurtarmayı seçmiş. Zaten bana getirdiği çanta okulda unuttuğum çantalardan birisiydi. Aramızda duran bağı koparıp atan ben gibi, koparan oydu.
Kim ne derse desin. Haklıyım.
Kolyeyi boynuma astım.
Vereceğim.
Niyazi'nin bana verdiği sevgiyi red etmedim ama en büyük yalancı oydu. Ben zaten yalancıyı, yörüngemde. O niye Pinokyo oldu bilemedim. Halliceyle sabaha kadar konuşmuştum, yalanlarıyla baştan sona kadar doğruları anlatınca utanmıştım.
Korur, kollar. Hislerini söylemez.
Odama geçip, kısa duş alarak uzun siyah elbisemi üzerine deri ceketi giyip siyah bonemi ardından şalı takıp iğneyi geçirip bağladım, sıkılıyor içim, arayacağım annemi görmediğim anda çaresiz ilgiyle duvarıma bakıp, bir çare arıyorum.
Kötü kız çocuğu oluşumdan, kız kardeşlerimin karşı koyup kendilerini koruması, yargılama yapmamaları sıra bende olunca yapılarına verdiğim cevabım neydi emin değilken babamın darbesi akıl dengemi darmaduman ettiğinde anladığım da kaçmayan gözlerimin işleyişine yanağıma tokat yedim. Yanağına vuran sızın işe yaramıyor, tiksindirici bakan gözler ve kelimeler seni yerinde dibine sokar, yerinin dibinden sızlatmadan alırdı.
Yalnız ölmeyeceğim, korkum yalnız içinde mayısın karanlık gecesinde bankın üzerinde üşüyerek ölmekten, beni yedi saat bulup morga soktukları sıra da, iki gün ağlayıp geri unutup hayatlarına dönecekler.
Kırkıncı günde unutulan insanlardan bile olacak kadar değerli değilim.
Birazdan dışarıya çıkacağım, yollara değilde bankın terk edilmiş sıcak yere bu sefer oturacak kişi benden başkası olmayacaktı, olan varsa ruhu emilmiş hatta ortalıkta kalmamıştır.
İnsanın hayalinde yaşamaktan değilde ölmekten hayal kuran kişinin gerçek dünyaya dönünce yaşamak istiyorsam yaşayacağım der.
Hayalimden nefret etmek istemiyorum, yanında olunca sımsıkı sarılıp sevmeye devam ediyorum.
Yaşayan ölü ile.
Benden farkını kavramak zorunda kalınca diyorum, sorun sende. Suçlu bendim, sinirlenince bana dedikleri gibi suçlu kişi benim, dünyada şeytanlaşmış eşsiz eşi olmayan ben.
Al ömrümü koysunlar ömrüne sade gülümse.
Anlık hayal ettim, sokağın başında.
Gelip kalbimi gebertene kadar kıyım kıyım çekecek.
Olmayacağını bilsem, bildiğim gerçek gelmeyeceği. Her an hayal etmeyi seviyorum, seviyorum onunla olan her şeyi.
Bir kaç saattir, arayan olmadı. Merak edenin de zaten olmazdı orada karışık, kimin yanı kimin yanı belli değil, işi düşen işiyle. Ayakkabılarımı geçirip, bağcıkları alıp, kirli Ayakkabılarıma rağmen, uzanıp masada duran sigaram, çakmağım ve telefonu alıp anahtarımı askılıktan alarak ardından geldiğim gibi astığım kamerayı boynuma astım, kapıyı çekerek evimden çıkıp dışarıya atarak ellerim cebime sokmadan, kulaklığımı deri ceketimin cebinden kablolu kulaklığımı çıkarıp telefona takarak çalma listemden, müziği açarak huzurla yürüdüm.
Aklım başımda değil ki sebebini bilmiyorum...
Aklımı başımdan alan gözlerine ne oldu da bana değdiğinde değişti. Nefret edecek hareket yaptığımı anlatsan düzeltmek adına hamle yaparım. Unuttum, sandığından her haliyle belli ediyordu, unutmadım. Onun gözünden, ölümü görüyorum. Dünyadan geçip giden kişiyim de, bir psikolog sayesinde, tımarhane de insanlara hikayemi anlatıyormuşum dinleyenim çok aynı andan anlayalım diyen kişi sayısı bile olmayacaktı, elde sıfır, sıfırın etrafında delirmek.
Delicesine sevmek de şairlerin bize ithaf ettiği müzik ilacından besteler. Cem kısmete ait olan, Haram geceler şarkısının sevdim tarafına gelince mırıldandım. "Yar bana haram geceler." Kaçıyor olan yaratanın kemik boşluğa gelen güzel yar.
Nane kokusu sokağı esir almıştı.
Kokusundan tanıdım.
"Habibe."
O, gelmişti. Yasir.
Sokaklarımın sisi.
Sigaram... siyah gülün dağınık hâl alan dumanı.
Arkasında başka gölge vardı.
Karanlık sokakta, karanlık bedenimin ışığı olarak yanıma süzülüp, ellerini iki yana açarak suçlu olduğunu kabul edişinin açıkça yüzünde gördüm. Pişman değil. Yanıma gelmekten, yanımdan gitmekten de. Yasirin, evrenimizin içinde haklı gördüğü tek kendisi görebiliyorum. Haklı gören ben değil, bizzat kendisiydi. Evden çıkmadan, kolyeyi almayı unutmadım şükür. Vereceğim, hayatından çıkıp uzaktan seveceğim. Aklımdan vurulmuşum, ellerimi masaya koymuşlar; başıma izmarit söndürüp kül tabağına dönüşen kafatasımın içi doldu.
Taştı.
"Yarın okula git." dedi. Emir vererek. Zorla okula göndermek, anne babanın işi sanırdım. Eskiden seni seven, şimdi senin sevdiğin çocuğun zoruyla değil.
"Belki giderim." dedim. Bende.
Onun durağında gözlerimi kapatarak uyuyabilirim. İkimizin kalbine giren sevgi anında kine bulaşmaz, zaman ikimizi siler. Biz sanki yazarın kaleminden diğer kadın ve diğer erkek olacağız. Bu evrenin içinde ikimizde çıkış oydu.
"Gidersin."
"Giderim."
"Git."
"Gideceğim."
"Seninle uğraşamam."
Neden canım yanmıyor?
Canın yanamaz
Durdum.
Tepkiler veremedim.
"Uğraşma," diye konuşmaya devam ettirdim. Onun kalbini kıramam zamanında gereğinden çok kırdım. "Uğraşırım kendimle. Sana yardımcı olmak istemiştim." Seni uzaktan sevmekten bıkmıştım, yanında olmak adıma iyi yoldu. Kirpiklerim titredi, kulağımı kapatan şalım olsa da, kulaklarımın kızardığına eminim. "Canını sıkacak ne yaptıysam özür dilerim, gece yolcuları konserine iki bilet alırsam gidecek miyiz?"
Ne saçma? Soru.
Habibe inan seninle çizgi film izlemeyen baban, seninle birlikte parka bile gelmeyen annen bile olmuşken. Elin çocuğunun değil seninle konsere gitmek, seni
"Geberirim, seninle gitmem."
Gebermeden gelirsen kabul etmezse bu kalp? Senden nefret etmese, kin beslerse? İş işten geçmiş ve biterse? Olmayacağını bildiğim şeyleri sorgulamayı baştan başa severim. Bunu dışarıda başka birisi izlerse diyecek aşıklar. Ne aşk ama birisi nefret diğerisi delicesine aşık olduğunu düşünüyor, üç yıl hoşlandı olacağını kimse bahis diye ortaya atamaz. Üç yıl, sevgi... değersiz biçimde duygu.
Ben aptal değildim, aptal olmayı sevdim, başından değil doğduğumdan bu yana oyalandım. İnsanlar başkalarını salak yerinde koyar bende kendimi. Onu kalbimde, kendimi sigaraların içinde cayır cayır yanmıştım.
Başım ağrıyor, ara sıra geçmişten kesitler gözümün önüne geliyor.
Eskiden okulda yaşadığım anıların utanç verici kesitlerin kalbine vurgunsuz nokta atışını yapmıştı. Siyah kurdele bile kaderimizi bağlamaz. Sokak ışığı söndü tekrar yandı yanından ayrılıp geçtim. Arkamdan seslenmedi, aynı şeyler aynı hareketleri devam etti, yine. "Arkadaşımın, arkadaşlarımın hayatı önemlidir. Benim yüzümden zarar gören tek sen değilsin. Irmak, önemli senden ve benden." Kalbimi söküp çıkardı. Sevdiğin artık sen değilsin, nefretimsin.
"Anladım."
"Sen, hiçbir şey anlamazsın. Yargılarsın." Yargılamak? Geri dönüşü olmayan karşılıksız kalan sevgini görmediğim diye de yok sayamazsın. Şefkat'ten beslenen duyguya dönüşünce kör muallime dönüşüyorsun. "Arkadaşlarımızı araya sokma." Sesli konuşuyor, birisi sanki bizi duysun da, onun peşinde olduğumu anlatan çağrısı ile Gözlerine bakarak kendimi anlatıp çözmesini. Gerçi kendisi ırmak güzelliğini çözer. Dağlamaz. Dönemedim, yürüyerek oradan ayrılıp diğer sokaklara geçtim.
Kütüphaneye gideceğim, biraz kitap okuyarak kafamın karışmasını engelleyerek inatla karşı tarafın düzelmesini beklerim. "Aptal herif." Naif aptal. Kütüphanenin kapısından girdiğimde, kızdığım kişi kimdi oydu yada bendim. Canım yansın, ağlamak iyi gelsin diye bekledim olmadı. Dışımda, ait saydım. Ruhunuzu çöküşe değdiren erkeklerin, çöküşünü görmekte gurur vericidir. Gurur verilmiş, insanların değilde kadınların ruhsuz kalbine giren biçimlemiş sivri uçları sırtından çıkarırdı. Göğsümün ortasında çınar açıldı, yeşillik saçılırken tek ona altındı.
Kalbim yumruktu.
Gözlerimi tavana çekerek, hayal kurmaya başlarken, iliklerime sızan sıcaklığın verdiği uyuşukla, kitap karakteri olarak, yüzümde gülüşle hayaller kurmaya çalıştım. Onunla aynı masadan, konuşup gülüşmeler... Elleri elimde olacaktı, ben gülerken izleyecekti. Kurarken bile gerçek olmayışını bilmekte, insansızlık. Elimi kütüphanenin, raflarına değdirip, kitap okumak içinde göz gezdirdim.
İçime sinen kitap olmadı, hepsinin konusunun spoilerini alıyordum. Çenemi kaşıyarak, öylesine kitap alıp masaya doğru yol alacağım sıra karşımda beliren kıvırcık saçların sahibi olan Pel bana dudakları bükülmüş şekilde bakarak gözünden yaş akıyordu. Başta ne yapacağımı şaşırdım, normalde ağlayan ben olurum, teselli veren de olan oydu. Şimdi tam tersi, nasıl teselli edeceğimi inanılır değil bilemiyorum. Gözünden tekrar yaş dökülünce adım atıp yanına geçtim. Koluna girip, masaya doğru yürüttüm. Ağlaması içten güzeli veren hazan.
Titreyen elini tutup, avuçlarıma aldım. Ağlamaktan helak olmuştu.
"Ne oldu?" diyebildim.
Gözlerini elime dikip hıçkırdı. "Orhan, kalbimi paramparça etti. Neymiş? Onu değil kimseyi sevemez veya kalbini veremezsin. Sırf başta karşılığı olmayan aşık birisini tanıtıyorum diye beni her gün kınayan adam bugün gelmiş 'beni niye sevdin?' diyor. Madem gidecekti, kalbimi ne diye söktü aldı?" Gözünden yaşlar düştü. Kendini suçluyor. "Hani sana dedim ya, sevdiğim kişiyi söyleyeceğim diye o kimdi biliyor musun?" diye topu bana attı.
"Kim?" dedim. Merakla.
Ummadığım kişinin adı dudaklarından çıkınca kala kaldım. Nasıl anlamadım? Nasıl gözlerine baktığım da göremedim sevdiği çocuğu? Ben harbiden kendim için mi yaşıyorum? İnsanların acısını göremiyorum, yetmiyor gölge bile olamıyorum onlara karşı. Hepsinin ağızından duysam bile, Pel istisna. Onun kalbi boş insan, boş ergen çocuk için cayır yandı ve ben, kalbimin yanışına her mayıs ağladım, sırtımı sıvazladı. Karşılıksız beni seven galiba, bir Pel, Bir Hallice ve bir yüzünde kurmuş olduğum hayal kırıklığı olan çocuk. Bencildim, belki. Anında kaybolan özgüvenim, anında gelen bir atılgan cümlelerim oluyordu, yedi kat elin arasında sığındığım tek şey; yalan.
"Eyüp, bana güzel gelen tek çocuktu. Okulun eğlence üstünlüğü ondaydı, gülünce yerinde durmadan zıplayan, insanlara iyi giderken bir anda değişen, kızlara hiç karışmayan. İnsanları dış görünüşüne göre yargılama yoktu. Beni gören herkes yer elması diyordu, biliyorsun. Orhan da. O ise, iyi misin? Diye sorandı. Annem ve babam çalışan kişiler, kardeşim yok. Sevgi verecek kimsem bile yokken ben sevmek görevini üstlenen birisi olup onu sevdim, beni seven Orhan çıkınca nevrim döndü. Beklemediğim kişinin ta kendisiydi. Evet, Eyüp ilk aşkım değil, beni değil kalbimi güldüren kişiydi. Orhan, ama Orhan. Unutturdu. Gram akıllanmaz olan çocuk bir anda zaten beni sevmiyorsun dedi gitti, yapayalnız bıraktı. Meğer benim yuvam kiralık dairem olduğunu yeni anladım. Sana diyorum, hatta kızıyorum sevme diye, haklı gör beni. Seni unutmuş yaparak aklınla oynar. Bunların kalbinin olduğunu kesin şekilde düşünmüyorum." Yüzünü elleriyle kapatıp, hıçkıra hıçkıra ağladı. Durmuş, ağlamasını izledim. Teselli edemedim.
"Söyleyebilirdin?" dedim. Sitem eden bakışlarımla. Yanında olup, duygularını bilmemek, hislerini görememek. İnsan yakın arkadaşına bu kör olacaksa zaten neden yakını olmuştu? Söylese iyi olurdu, kendimi onda buldum. Sevgimi anladım, şimdi bana bunu niye yaptı? Sırrını bile vermeyene arkadaş bile denilmez. Saçmalama. Pel, dört yıldır arkadaşın. Tek sırrını vermedi diye arkanı dönmek sana yakışan tavır değil.
Herkes bir gün yalancı olur.
Yalancı gözler solar.
Anlayan olmazsa
Tanınmaz hale gelir.
Görünecek tek ortak yalandır.
"Hayalperestsin." Artık ağlamıyor, duygularını ifade etmeye çalışmak isterken hıçkırık tuttuğu anda geri bıraktı. Yutkunarak, bilenmiş hal ile gözlerime bakarak, elini yumruk yaptı. Bana vurmak istese bile yapmadı, arkadaşlığımızın bozulacağına şüphe değilde garipçe emindi. Evsiz yurtsuz kalmıştı. Orhan ona dünyayı verdiğine emindim artık. Orhan, canını parçalayarak kan ağlattı. "Bencilsin, kendini düşünüyorsun. Kendinden başkasını düşünmeyen mutlu olmaz. Dün ağlayarak, sınıfta bayıldım. Beni teselli eden kimse olmadı, yakın arkadaşım, işe yaramayan çocuk için göz yaşı döküyor. Tam tersi oluyor, iyi giden teselli eden benim? Yarın okula bile gelmeyecek." Gideceği sıra kolundan tutup oturttum geri yerine. Yarın okula gelecektim, yarın akşam civarında; başta ablam sonra annemle büyük kapışmalı yüzleşmek var. Hattını bile kapatan kızına ceza vermeden uyumaz.
Silkelenmek gerek.
Bir an önce.
Gidip kafamı boşaltıp, dertleşmek gerek aynayla.
İnsanlara gülen kız çocuğunu deliğin içerisinden tutup çıkarım, hadi kendine gel, ben seni terk etsem bile gülüşüne sadık kal, neşe saçmaya devam etmeyi seç. Seni sevenleri sev, seni sevmeyenleri sevme. Herkese iyi git, yine en çok kendine. Nefret etmiş olduğun nefisini bile kararlı tutup cebinde taşı alev olarak patlamasın. Zaten, Su seni anında söndürmek içinde yerinde bekliyor, patlamadan patlak vermen kişilerin ruhuna ilk yardım dünyasına eczane olur. Avucunda durur, içmek için bırakmak olmaz tek hamleyle yutman gerek, gereksiz yer yüzüne verilen değere. Saati önemseme seni üzerler, yutkunmanı bile beklemeden yara açarlar, yarana merhaba bile demeden güle güle der insan oğlu, hiçbir şey anlamdan tabuta koyarlar. Ne oldu? Neye denk geldim? Dediğin anlarda arkandan el sallarlar.
"Yarın okula geliyorum." Yalandan güldüm. Yapışık alanda gezen ikizler gibi birden sarıldım. Elleri havada kalınca, biraz beklemedi gardını indirdi ve karşılığını verdi. "Özür dilerim . Bilerek yapmıyorum, kusura bakma. Bundan sonra eğer göz yaşlarım sulu sulu aksa bile başımı okşama, değerini anlayan taraf ben olmak istiyorum." Merhametli kolları sımsıkı sardı bedenime, anne sevgisini hissettim. Ateşin verdiği sıcaklık, göz yaşıma vitamin olarak iyi geldi. Mutlu olmayı bencilce kabul ediyorum.
Azıcık sevgi görsem şımarık insana değil kız çocuğuna dönüştürür. Ruhum sevgisizli
Ellerimi sıkı tuttu, ailesi ile arasında sıkıntı var olmamış, sevgide hiç olmamış. Çalışan anne ve baba ve ondan kaçan akrabaları bulunuyordu. Açığını yakalamak isteyen yaşından çoktu. Uzunca ikimiz bakmıştık, sonra yarın var olacak derslerin üzerinden göz gezdirip, kafamıza göre kitap okuyup kafamızı karıştırmaya yönelik şeylerle uğraşmıştık. İkimiz emindik, kafamızın kopmasına neden olacak kadar bağlıydık sevgimize. Gözlerim yine hayal kurmaya başladı yada zihnim; Yosun gözlü çocuğun, sabahın yedisin de ansızın karşıma çıkan motoru ile geciktirici olan okuluma bırakacak olması. Kafam bir türlü susmuyor, yüzünü de görmek istemesem bile hayal kurmaya devam ederek, hayalimdeki halinde bile büyük hayal kırıklığı kadar kar beyaz. Öfkesi susmuyor, hayallerim ayreten patlak veriyor zihnimde. Karşımda olsa bile kin tutmaz kalbim. Zihin nefreti görmez, midem kelebekleri güle dönüştür kömür gülüne. Kalp unutmuyor, kalbi ona yaptıklarımı unutmadığını anladığımdan beridir. Gönlüm onda aklım başkasında. Olayları çözmek beynimi patlıyor ve sıkıca sıkıyor.
Telefonumun titremesiyle, gülerek Pel'in yüzünü inceleyerek güven verecek ifadeyle kafamı salladım. Artık, arkadaşım dediğim insanları düşünmek istiyorum. Yalandan da olsa uğurlu günleri vaad etmek istemek umudumu vermekten iyidir. Telefonumun ekranında onun adı vardı, yani ona takmış olduğum lakap. Gün içerisinde, dakikada bir gizli olmayan sayfasında gezinip yeni atmış olduğu post yada stroy varsa esas alıp gizli anahtarlı yerimde saklı olan galeri de öyle tekil kalmıştı ellerim değil kalbim tekleyince telefonu ani refleks ile kökten kapatıp ayağa kalkan bu sefer ben olunca kafasını kaldırıp sudan çıkmış ak balık gibi bakmış, anlamaya çalıştı.
"Birden fırladın?" dudaklarını büzmüştü. "Artık ayrıldık."
Üzülmüştüm, başını başlatan bedenin sahibi ben, sonlandıran yine ben olacağım bir anda çevrimiçi çevremi o saatlerde kafamdan silmiş yaparak bencil olup hayatıma devam edeceğim. Paralel evrende, emindim. Şimdi benden daha cesur ve cesur halinde bile esareti yaşayan ahmak kızın bedeni dağınıktır. Evrende, sigara bağımlılığını yenmiş, sevdiğinin yanında yaşayan ve ailesi seviyordur. Sevmiyorsa bile o ailesinden nefret edip kafasına takmadan müzikle kafasını bulurmuş.
"Orhan, organik ile ayrıldın benimle değildi."
Şimdi evde hıçkıra hıçkıra ağlıyordur. Seven erkek vazgeçmek yerine sabit umutla sevdiğini korumayı seçerdi. Uzaktan korumayı seçen adamlar, sevdiğini kaybeder.
Kurduğum cümleye gözlerini yoran göz yaşlarını birden güzelce silen gülüşüyle, kafasını geriye atarak kahkaha atmaya başladığı sıra içeriye gelen ses, kütüphane görevlisi çocuğun bağırmasıyla susmayı bilen birisi olmuştuk. Çantama uzanıp boynumdan geçirdim, telefonu cebe atarak, Pel boş bakarken elinden tutup kütüphaneden koşarak çıktığımız da eli ter içindeydi. Koşuyoruz, nefesimi, tuttum Elimden tutan kimsem olmayacak diye, günlerce ağlamıştım. Tutan Niyazi oldu, devam ettiren Pel oldu. Dönüm noktası Hallice olup kazanç Yasir oldu. Hayır. Yosun gözlü çocuk. Mezarım olmuştu. Değer vermek başkadır, değer verebilmek başka. Kendisine değer vermeyen kişiler birisine tek birine sadık kalır. Tek birine. Karşı taraf sevmiyorsa, karşılığı yoksa nefrete bence gerek yoktur. Kin ise insanlığa bulaşmamış olmalı. Nefret ne zaman gelmeli biliyor musun? İnsan. Yalanlar, geri gelmeyen anların göz yaşı. Bunlar araya girerse; sevgiyi geç, nefreti bil ve kine katıl.
"Habibe."
Duraksamadan, durmadan el ele koşuyorduk. Arkadaşımı göz göre göre mahvedemezdim. Sevmeye devam edeceğim, biliyorum anlamı ne? Bilemedim. Yalan ağzıma yuva yapmıştı, beni tanıyan bilir ki yalan benim dostumdu. O yüzden Tanrının sevmediği kullardan birisi verilmiş lanet olarak benim. Çözdüm. İnan halimin kaldığı tek odak yönüm Niyazi'den başkası değildi. Artık oda değildi. Boğazım kurumuş olduğundan, boğazımı temizleyip şalımı düzeltip, cevapladım.
"Efendim?" dedim. Duran kişi, Pel oldu. Ellerini dizlerine koyarak nefes alıp verdi.
İç çekti. Rahat nefeslerini düzelime koyarak sırıttı. "Yalan söyleyen tek kişi değilsin. Yalanlarım o kadar çok ki, kınamamın karması bulmuştu. Yalan söylemek günahtır, yalanı söyleyen kişiye yalan söylemek yakışmıyorsa, gerekli olarak söylememeli." Fıkra mı anlattı yoksa tekerleme mi? Kafam basmak bilemedi. "Doğduğundan andan beri kimse doğrucu davut olarak annesinin karnından çıkmıyor. Kalbini kırmak istemedim, gerçekleri ağır anlattım. Canim feci yandığında. Öfkem on ikiden vurdu.. . Sevilmek feci değil delicesine güzelmiş. Mutluluğu kaybetmek canımı yakmış olacak ki soluğu senin yanında aldım. Kusacak tek kişi sen vardın, başkası senin yerinde olsaydı, ya giderdi yada açığımı direkten söylerdi.Arkadaştan, öte olan bağı seninle yakaladığım güne şükür ediyorum." Nefesini düzüne soktu "Yasiri sev, hatta onun için öl, unut. Nefesine hiç denk gelmeyen olan umudu bile kaybetmeden bekle. Sevgini haykır, söyle de ona seviyorum. Senden başkasını sevmedim, ilk aşkımsın. Haykır hatta, yeter ki onun sokağında karamsara bulaşıp canını yakmak, kalbini yaktırma. Değerlisin, benim için. Unutma. Unutup gidilecek insan için yıpratma şu küçük çocuk kalbini, yapma artık. 'Kapalı biriyle çıkmam' ah artı bir olan 'Tesettürlü biriyle çıkmam.' Zamanında dedim dene hayır yüzünden bedeninden nefret ediyorum diyerek geçiştirdin zaman geçti yanıma gelip dedin ki aşık oldum. Tek kelime kuramadım, şaşkınca aylarca izledim kaybolmuş sevgini, aradım nefreti bulamadım. Yapma vazgeç artık başkasına kaydır gönlünü."
"Artık çok geç."
"Geç olunmayacak kadar çok erken."
"Gidişi çirkin olanın gelişi güzel olur."
Kabuk bağlamış sevgilerin; Karşılıksız gelen sevgiyi yosunlar karalar bağlandığında ortaya çıkar.
Kıvılcım bile yeterdi.
Onun bulması, kalbimi.
Ve sonunda ateş iki kişiyi buluşturacak.
Birisi gidecek, diğerinin haberi olmayacak herkesin olacak.
Diğeri ağlayacak canı yandı diye bencillik edecek.
Beni yanında değil kalbinde görmen dileğiyle yosun gözlü çocuk.
Pel ile geceye kadar, evlerinin bahçesinde sohbetler ettik. Yanlışlarımı, yanlışlarını konuştuk. Görmediğim şeyleri anlattı, görmek istemediğim şeyleri kanıtla gösterdi. Ağladı, teselli ettim. Bahçesinde ağlayarak uyuya kaldı. Orhan'a mesaj atarak,
buraya gelmesini acil olarak uzun cümleler kurdum. Yaklaşık on yedi dakika sonra, Pel'in evinin zili çaldığında ayaklanıp, bahçe kapısından seslendiğim de Orhan'ın merak bakışları gözlerime değindi. Benim aramam, sanırım kurduğu acımasız cümleler sonu iyiliğini düşünmem, garipçe şaşırtıcı olduğunu elbette biliyorum. Yanıma geldiğinde boy uzunluğu sayesinde kafamı usulca kaldırdım. "Bahçede."
"İyi mi?" diye sordu.
"Bıraktığından daha kötü, madem bırakacaksın neden aşık ettin kendine?" kurduğum cümle, yutkundurdu. Gözleri kısıldı, canı yanıyor gözlerinden belliydi. Ağırca kafasını eğip gözlerimin derinden çıkan yorgunluğa bakarak masumca tebessüm ettiği zaman, "Ne oldu? Hasta kız sana tavsiye veremez mi?" işte tamda tebessümü dondurucu hal almaya başlamıştı. Elimle içeriyi gösterdim. "Ağlayarak uyuya kaldı... evim yıkık dökük dedi. Yıkıp dökmeden tut elini kardeşimin." Adım atıp yanından ayrılacağım sıra arkamdan seslendi, beni durdurulan cümle.
"Yasir o evden gitmiyor." Dedi. Orhan.
Usulca döndü yönüne bedenim, "Şuan evde mi?" diye Heyecan basmıştı. Yanına gitmek, yanında durup çayımı yudumlayarak, parmaklarımın arasında duran sigaranın dumanın aramızda sis olarak dağılmasını içten defalarca istiyorum. Ki hep istedim nasip olmadı. Hayal kurarak canlandırdığım sahneydi kalbimde, aklımda. Orada durmuş, tavanı mı yoksa duvarları mı izliyor emin değilim. İzlenip dert bulduğum kapıların dili olsaydı sevgimi kesinlikle haykırırdı sevdiğime. Ah çektim, binlerin ahını çekerek kısa adımlar atmış olacaktım. Devamın da belki koşacağım bilemedim, uyuşuk bedenim değil kalbim feci şekilde sarhoştu. Eminim. "Pel, uyanırsa eve gitti diyebilir misin?" diye ricada bulunmak istedim. Hayır mı? Evet mi? Birisi de evet desin, korkuyla gözlerim baka kalmasın. Ricamı kabul etsinler, geri tepmeden, güvenerek gitsem ne olacak? Gerçi dünya ters oluyor bana karşı.
"Derdim," diye söylendi. Derdim? Derken. Oradan gittikten sonra ne oldu? "Habibe, özür dilerim. Kurduğum cümlelerim adına. Bilirsin Pel dünyam. Yasir, işte kafadan deli her şeyi kafaya takmadan yaşıyor. Değerli biçilmiş davranıyor. Vazgeçilmez sandığından," öyle. Zaten. Sende değersiz olduğundan çekingen gelir. "Beyefendi senin yanında iken gece gündüz Irmakla konuşur. Farkında değilsin. Evet, seni sevmiyorum. Pel'in arkadaşı olman, sinirimi bozmuyor değil. İnan bana seni senden başka kimse düşünemez cümlesini kurmam, gerçi kendisini düşünmeyen başkasını hiç düşünmez. Orayı terk ettin, arkandan fırlayan Niyazi oldu. Arkadaşının yüzüne bile bakmadan terk ettin orayı. Şimdi itiraf edeyim, eğer Yasirin ilgisine yenik düştün anlaşılıyor, vakit varken vazgeç ondan. Etrafına bak, yanına önüne veya arkana bak. Sevildiğini gördüğün kişiye kollarını aç. Hak vereceğin kişiye git ki ömründe yalnızlığı hiç bilmeden yaşamayı tercih et."
"Ne zırvalıyorsun sen?!" dedim. Sesim yüksek çıkmıştı.
"Niyazi, arkadaşının annesi dün vefat etti. Konserlerde eğlenerek hayatı yaşıyorken. Hatta üzerine hayatını kurtardı." Ne? Göğüs aralığıma ateşi açıldı. Bencillik tek ruhuma değil, körlük olarak gözlerime indirmişti. Ben, kalp arıyorken, kalpsiz teki olduğumu fark edeceğim zaman yanlış yıla, ay veya lanet günlere geldi. "Gideceğin tek yer şuan Niyazi'nin yanı, Eyüp aradı, senin beni aramadan yedi dakika önce, içkiye vermiş kendisini. Okulda yanından ayrılmadığın, yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmemiş olanın şuan bünyesi yerinde değil, git onun yanında ol."
"Nerede olduğunu bile bilmiyorum." Diyebildim . Kısık sesle.
"Kimin nerede olduğunu bilemeyiz kardeşim." Dedi. Kelimelerle teselli edeceğine inandı. "Öfkem yer, öfkemi kusmadan olmam insan. O yüzden kimse tarafından kaile alınmadım. Bugün, sevdiğim kızın göz yaşları benim yüzünden olmasına rağmen, beni çağıran kişinin kalbini paramparça ettiğim halde çağırdı. Bilirim ki ölümüm bile elinde olsa susar sessizce nefesimi veririm bundan sonra. Bana göre; Niyazi'ye gitmen gerek, sanırım ilk kardeşini sonra kendini öldürecek." "Kardeşini neden öldürüyor? Annesinin gidesi varmış." Irmak, gözyaşları sel olmuştur, belki onun yanından ayrılmadı, tek bırakmadı. Sabahın yedisin de koşarak yanına gitmiştir, elleri soğumasını istemedi. Sıcak kalarak gökyüzünü eksik bırakmadı. Sevmese bile sırtında taşır. Konuşmasını beklemeden koşar adımlarla Orhan'ı bahçede bıraktım, konumu atacağını biliyordum. Telefonumu cebime koymadan önce çantamın cebinden cüzdanımı çıkarıp dört yüzü telefon kalıbımın içine koymuştum, ansızın olay başıma gelirse diye. Buraya yakın olan taksi durağına kadar koşup, boş olanına binip çalışmasını bekledim. Kafamı pencereye yaslayıp, taksi şoförün çalıştırmasıyla, sesler çoğaldı kulağım da. Gittim, yalnızı bulmaya. Nereye gidiyorsun? Seni, senden parçalara ayırmayanın yanına gidiyoruz.
Geçen dakikalar, düşünmem gerektiğini anlattı düşündüm kafamı duvarlara vurmaktan kaçtım. Taksi şoförüne paramın hepsini vererek, kapıyı açıp aşağı indiğimde, gözlerimi kaldırdım tabelaya baktım; Kont Bar. Babasının barı olmalıydı. İçki içmeyi seven birisi olarak sayılmazdı. Üzgün olunca, verirdi kafasını. Kapının dibinde duran, siyah saçlı, uzun bacaklarına rağmen kısa olan elbise uzun gözüken Kişisinin tam olarak, tanıdığım halde selam vermek istemesem bile bulmak isteyeceğim kişinin nerede olduğunu bilen, bildiği halde yüzü üzgün olandı. Abisinin, umurunda olmayan kız çocuğuna acımak istemesem de acıyorum. Siyah elbisemin cep kısmını sıkıca tutarak, hissiz adımlarla yürüdüm. Saçları savrulup durduğu anda sinirle döndüğü sıra yüzümü gördüğü an yüzüne bir anda parıltı gelince kaslarını çatan taraf benim yüzüm olunca içten gülümsedi. Konuşmak isterken anında konuya atlayan kendisi çoktan olmuştu artık.
"Abim için mi geldin?" dedi. Irmak.
"Evet."
Annesi ölmüş, olarak gözükmüyor. Halsizdi, mutsuz değil. Annem ölseydi, ağlamazdım. Annelik yapmamıştı, dokuz ay karnında taşıyıp bunu da yüzüme vuracak kadar vicdansız birisinin toprak gözlerinde ölümü aradım hep. Benim, psikolojimi bozan kişi annemdi, annem açığımı yakalayan yaratığın teki. Sevilmeyi çok bilen, sevmeyi delicesine seven annemin kalbine bir giremedim gitti. Irmak içeriyi gösterdi, uzatmadan emrine uyarak barın içine girdiğim de çalan İngilizce şarkılarını boş vererek etrafa baktığım da Eyüp'ü tek görebildim. Yerde duran kişinin boyun kısmından tutmuş, yüzünü buruşturup durdu. Adımlarımı büyük atarak yanına vardım. Çocuk edasıyla gözlerime bakarak çığlık attı. Yerde duran öksürünce eğilip baktım, Niyazi olduğunu gördüm. Kusuyor, barın ortasına kusuyordu. Yanına ilerleyip, yanına çöküp yüzüne karışık halde bakarak güldüm. İçki içerken yüzü kıpkırmızı oluyor, kusarsa domatese dönüşüyor. Ah be Niyazi tanıdığım halde kalsaydın iyidi.
İçinde yaşasaydın, göğüs kafesin yansaydı lal kalsaydı.
İkilemin aralarında kaybolmazdın.
"Bizi nasıl buldun kız?" diye sordu Eyüp.
Muhatap olmadım, sevmiyorum ayreten. Yaptığı zorbalıklar kabusa bile dönüşünce aradığım kişi Niyazi olurdu. Kusan Niyazi'nin elinden tutup kaldırdım. Yüzünü omzuma koydu, Eyüp bize şaşkın bakınca gözlerimi devirerek. "Lavabo nerede? Göstermen yeterli." Konunun derin olduğunu anlayacak kadar zeki.
"Erkekler tuvaletine mi girecek misin?" dedi. Sesini bağırarak kulağıma ulaştırarak.
"Arkadaşım, iyi olsun gerisi önemli değil." Kafasını omzuma koyduğunda ağızından çıkanlar midemi bulandırmadı. Öz kardeşlerimden bulanır, neden ondan bulanmaz diye hep merak etmiştim. Şimdi öğrendim. "Soda almaya bak sende, dışarıda oturma yeri gördüm orada buluşalım, kendisine geldiği zaman eve gitmem gerek, ailem dönmüş de." İşaret parmağı ile gösterdiği koridorun başı olarak gördüğüm sıra sıkıca tutarak, hızlıca ilerledik, ilerlettim. Açık olan kapıyı ayağımla ittirdim, içeriye girip musluğu açıp kafasını koydum akan suyun altına öksürük hızlıca başlayınca kafama takmadan suyla yüzünü yıkarken acıyla mırıldandı. Sessiz konuşuyordu, değişik kelimeler muhtemelen küfürün ta kendisiydi. Yüzleşme birazdan acımadan olacaktı. Yüzleşmenin sonu yanlış anlaşmaya gitse bile unutmuş yaparak yoluma devam edeceğim, onun canını yakmadan devam edelim.
Küfürleri bitmiş olacak ki, "Bırak, yapayım erkek dolu çık dışarı." Diye soluduğunda huysuz halde çıkıp kapıda bekledim, yaramı öpen kişinin yanlış anda gelmesi sorundu. Erken gelmesi gereken, doğru insandı.
Anında çıkmış olan, Niyazi kaşlarını çatmıştı. "Bu kadar erken çıkacağını düşünemedim," Evet Niyazi, sorunumuzu çözmemiz gerekiyor biliyorsun değil mi? Kaçmış birisine layık dürüst olmak zor geliyor biliyorum, ne yapmam gerek? Onu da sahi bilmeden gözlerinin hayal kırıklığında ölüyorum. Bileğimi kavradı, dans eden çiftlerin arasından geçerken çarptığımız insanların arkamızdan hakaret ve sistemlerini gram takmadan ilerledik, dışarı çıktığımızda arkası dönük olan Eyüp telefonda konuşuyordu, Barın soluna döndük, adımlar büyüdü oradan uzaklaşıp tenha yerlerden birisine geldiğimiz de sustum.
"Burada ne işin var?" sesi sakindi.
"Seni merak ettim." Niyazi'yi güldürdü. Merak etmem.
"Annemi kaybettiğimi öğrendin geldin?" elinde duran çakmakla oynadı.
"Evet." Niyazi buna yine gülerek karşılık verdi.
"Gelmeseydin?" diye saçma konuşunca güldüm.
"Yalancı insanların en azından beliriyor yüzlerinde, zeki olan yalancıları kimse tanımaz. Neden? Yalan söylemek sana bu kadar güzel geldi?" dediğimde bu sefer gülmedi. Doğruluk payı tamamen doğruydu. Zeki yalancının tekiydi. Bana geldiği zaman görüşlerinin, yönelimlinin başka olduğunu söyleyen, kardeşim değilde yakınım diye tanıttı herkese... Lakaplar taktı sayesinde kimse karışmadı.
"Örnek aldım birilerini." Onu taklit alarak güldüm.
"Sana karşı doğrucuydum, hislerim dahi."
"Biliyor musun? Kimse doğrucu değildir."
"Başta ben olmak üzere. Herkes uslu, sesi çıkmayan kız olarak tanıdı, evet ilk başta değişik birisiydim kabul sonra inan düşledim, düzeldim. Kırılgan birisine dönmüştüm, hastalıklarım oluştu. Maskeli depresyona girdiğim de yeni tanıdığım sen vardın, sırtımı okşayan, yalanıma bile doğru kabul eden sendin, ben seni__"
"Tamam sus!" diye bağırdı.
"Senin derdin ne?!" diye bağırdım.
"Asıl senin derdin ne?! İşte hayat mükemmel, sevdiğin çocuğun açığını buldun, peşine sürükledi. O gün oraya bilerek girdi, yedi kişinin hayatını sonlandırdı. " Yedi kişinin mi? Eyüp, Niyazi, Orhan, ben ve Yosun gözlü çocuk. Neye atmıştı diğerlerini. Bak zarar verdiği kişi annesi bile olsaydı sen olmasaydın." Biraz sesi indi.
"Özür dilerim." Dün gece ve ondan önceki gece yanında olamadım. Etrafımda duran beyaz duvarlı izleyerek konuşmasını bekleyen kediye dönmüştüm.
"Dileme, suçlu olan benim."
"Anneninizi kaybettiğinizde neden beni aramadın? Ablam kaza yapınca ilk seni aramıştım. Teselli gördüğüm kişi sen iken senin ki Eyüp ve Orhan mı? Tamam onlar senin arkadaşın, bende senin yakın arkadaşınınım." Diye fısıldadım. Sesimi duyurdum. Duyacak olan kulakları, inanmadı sanırsam konuşmama. Aşağılayıcı gülmedi, yüzünde beni tanıdığı ifadeye karmaşık gülünce anlamak istedim, anlamak istemediğim halde. Ah ne çekmişsin benden be Niyazi. Senin yerinde olsam kesin yarı yolda bırakırım keyfime bakarak yaşardım inan bana. "Dalga geçerek gülme. Yalancı birine rağmen mi demiştin. Yalancıların yaveri olmuşsun haberin bile yok arkadaşım. Tanıyan sen olmuşsun, ben seni tanıyamadım."
"Tanımak istemedin, arkadaşını."
"Sitem de etmedin."
"Değişik duygulara sahipsin, ne hayal ediyorsan anında gerçekleştirilen gücün var." Ne? Hayal etmeyi tabi ki seviyorum, hiçbiri de gerçek olmadı. Hayal olarak kaldı. "Konuyu kapatalım, geçen günleri, Yasirin odasına girmesini unut tamamen. Sana verilen kolyeyi unut, yapmış olduğun ödevi götür öğretmene ver. Okula geliyorum, cezasını çeken üç kişi olacak. Devamsızlığımız ikimizin de ondan yukarısı yok. Habibe sahi aşk uğruna okul hayatını heba etmek bu kadar kolay mı?"
"Senin sakladığın duygularından fazlasıyla kolay." Şoke oldu.
Beklenmedik cevapla alt üst yaptım konuşmasını. Sorulduğu soru, verdiğim cevap kadar zordu. Eminim Niyazi durumlara göre bazı anlarda zorluyorum zekasını.
Bana doğru adımlar attı Niyazi.
"Beni affet," onu affetmek değil, onun beni affetmesi gerek. Kalbini kıran benim, kırdığı kişi olmuştu. Karşımda. Yapacağı kötü davranış, kötü hareket ve benzerlikleri olmamasına şayet ciğerlerine kadar çektiği nefesin son olacağı sanıyor. "Senin yerinde olsam affetmem." Gözlerini çekmedi. "Ondan nefret ediyorum." Kimden? Yosun gözlü çocuktan. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Ezen, bitiren alçaklara indiren nefesi işe yaramayan kalbimin dudaklarına değişik huylarıyla değdiği an. Dedim ki; yaptığının farkına vardığı zaman kopacak fırtına ikimizi yiyecek bitecek olsa bile ben yine onunla bu yolda beraber bu yolda yürüyeceğim. "Onu kıskanıyorum."
Ve beni öptü.
En yakın arkadaşım bildiğim Niyazi beni öpmüştü.
Oluşan duygularım, izmaritten.
İnsan insanı öpebilir. İnsan, arkadaşını öpebilir. Dudağından değil, yanağından.
Nereye kaçarak kurtulurum? Utanç verici anımızdan. Kaç uyku geçirsem, kaç sigara bitirirsem, kaç çay içersem içeyim ben bugünü unuturdum? Hiçbir fikirde gelmiyor. Kin tutacağım insanların arasından geçirmem. Ondan değil nefret etmek kini bedenime koymam. Çoktan sevgiyi kalbinden bedenine geçiren zavallı çocuktan. Seveceğim tek şey yakınım dediğim kişilerin arkamda bırakmam. Sırtımda duran okları çıkarıp, yarayı temizleyen de o olmuş olabilir iken hatasında bırakmam.
Kaderimiz aynı.
Diğer kadını seven diğer erkek.
Dünyada ikinci erkeğin kazandığı taraf olamazdı.
Kadın çok severdi, çok sevilirdi. Sevdiği taraftan hiç gelmeyen bağı olmayan yerden gelince red eder. Aslında büyükler seven tarafa gittiği ana beddua ediyor, sevildiği tarafa gitmediği içinde ağıt çekiyor. Sevilmek suç değil, asıl sevmek suç.
Bazı kadınların hak etmediği sevgi.
Bazı erkeklerin hak etmediği sevgiyi deler geçer.
Erkeklerin Tanrının bize verdiği ceza.
Devir teslim bizde hiç olmadı.
Kullanılan taraf biz, heba edilen biziz. Hayatı yaşayıp sitem eden onlar. Sahi psikolog defterine bunu da yazıyor mu?
Duygu yok, kalbimin hızlı atışını bile kulaklarımla duymadım. İnsan sevdiğini bekler, insan sevdiğini hayal eder dudaklarında. Ben, bunu hayal bile ederken yarıda bırakırdım, nefretten dönüşen sevgimin kelebeklerini oluşun saniyelerde koltuğun üzerinde uzanan kızın yüzünde kopan sevinçlerle anlattığım çocuğun dudakları şuan dudaklarımın üzerinde, karşılık verende bir ben yok. Devam ederken bile göz yaşı yakan ateş topu düştü yanağıma.
Göz yaşları sıcacık.
Diğer kadın diğer erkeğin öpücüğüne karşılık vermedi.
Kabusun gerçek olmadığını düşünen ne? Kabusun gerçek olmadığını düşündüren neden ne? Uyandığımda masanın üzerinde uyumam, gerçek olsa neden kalkarım ki uykudan? Gerçek olmayan fantastik kitapların evreninde kendime kaldırıcı sahne yer verilmiş rüyanın arasından sıyrılıp gerçek kabusuma geldim.
Gelmemek iyi fikirler arasında hiç geçmedi. Bile isteyerek gelmemin nedeni Niyazi'ye olan sevgim. Onu arkadaşça sevdim, yanımda arkadaşı olarak sevdiğini düşündüm. Üç yıl dile kolay üç yıldır ayakta uyutan çocuğun dudakları dudağımdan çekildi. Hayal ediyorum, rüyamın gerçek olmasını, beni öpmesi yalan olsun. Ağı zehrime bulaşmış olmasın. Vicdan azabı çekeceği gün oluşu olarak adlandırılan uykusuzluk başına dert olmadan neşesine dönerek bir apar kilometre öteden izleyerek umutsuz vaka olarak görsün gözlerimi. Kuklacı sözlerim, temiz hisselerini yönetmesine izin verecek kadar mert olmayacak kadar korkak olup uzak kalsın.
Damla damla yağmur yağmaya başladı.
Hızlı nefesler alıp veriyorduk.
Niyazi bana bak.
Siyah gülde kal.
Senin yanında
Bir sigara bir çakmak
İçimi yakarak anlattım
Senin yanında
Gözlerinden bahsettim
Kısılan gözlerinden
Parmaklarının arasında duran değil,
Dudaklarının arasında duran sigaranın yakışını anlattım.
Sana sigara verdim
Seninle kaldım
Ona gitmedim
Yine sana onu anlattım.
Söylesene Niyazi kaç geçe ağladın?
İkimizin canını yakan gölge belirdi.
Kulübede kalmıştır, peşimden gelecek kadar fütursuz değildi.
Bölüm etkileşimi
