5. bölüm · MAYISTA AĞLAR SİYAH GÜL
4.BOLÜM
Günlük, bilmem kaçıncı sayfanın sahibi; yosun gözlü çocuğa.
Biliyorum sevmeyi, seçmeyi seçen benim, sende yerinde durmuyorsun, gözlerin gözlerimin içinde çek.
Gözlerimden yaşların akmasını dilerdin değil mi? Yosun gözlü çocuk.
Ağlıyorum, mutlu olabilirsin.
Başardın.
Hayal kurmayı yaşamaktan daha çok severim, bir umuttur adı hayaldir.
Kural yedi; sevmeyi değil sevilmeyi öğreneceksin.
Bunu bile geç anlayan kıt beyinli duygusuz aşk özürlüsü kalbimin beynime sıçratan tümörün yolunda farksız patlama sonucunda öldürmedi. Adımlarım, ileriye karşı savunmasız. Acısız yoncanın dört yaprağının kopmadan küflenmiş. Küflenen aşkımın, halen ayakta durup tutuşması.
Yağmurun yağışı açık pencereden içeriye girip yüzüme sıçrıyor, ben öksüz yardım diliyorum, sevmediğim yağmurların, gözümün içerisinden sıçraması gereken damlaların gökyüzünden gözlerime sıçrayıp beni bana çağırıp duruyor.
Kaçış beklediğimiz anlarında, kaçamağımız sokakların, duvarları yuvası eksik insanların yardım etmeyi düşünemedim diye bahane uydurup görmez, kaçmayı çalışırlar. Görünen kılavuz, savrulan bakışlarımızın gereksizi.
Eksiklerim, yaşamayı dağıtmadan.
Oradan oraya savrulan düşüneme yeteneklerimizin kaybını geç olmadan anlamayız, özgür olamıyoruz kolayca kaçıyoruz. Kaçmayı iyi bilenden daha hızlı olabiliyoruz. Yarışmada kim kimi yenerse galip gelir de aşka yenilen, yenen hep namağluptur.
Yüz üstü yattığım yatağın baş ucunda oturan, benim için endişelenen arkadaşım Niyazi'nin elinde kitap gözleriyle kitabı didikleyip aradığı şeyi bulmadığından yanaklarını şişiriyor. Bayıldığımı anladım, sabahtan beri ağzıma tek lokma atmadığımdan bayılma riskim artıyor, dün ne yediysem bile unutturuyor. Psikolog, uzun zamandır uzak. Pinterest uygulamasından birine rast gelip arkadaş oldum, şimdi haber alamıyorum. Önceki günlerde nokta atmıştı, cevap veremedim.
Yatakta oturduğumda, başımda duran ıslak bezin olduğunu düştüğünde anlarken, yüzümü buruşturup kusacak gibi hareket yaptım; sirke dozuna kadar kokuyor. Yataktan kalkıp, şalımı bağlayıp yüzümü ellerimle kapattım. Niyazinin saçlarımı görmesini istemiyorum, günahtı. Kapalı biriken birini sevmek günah sayılmazdı, birini seviyorsak söylemeliyiz, korkaksak lal kalırız.
Etrafa bakamadım, Niyazinin sesini duyunca bile ellerimi yüzümden çekmedim, durarak utandım. Ayak üstü. Yakın arkadaşımdan. Erkek terimini kullanamam, evet erkek. Diğerlerinden farklı, kardeşim görüyorum hep, onun beni öyle gördüğüne inancım, güvencem tam.
"Görmedim," dedi. Niyazi. "Pel geldi yardım etti. O da korktu." Ellerimi yüzümden çekmeden, iki parmağımı ayırıp odadan çıkıp, karşıda olan lavaboya geçip kapıyı kapatıp hemen aynanın karşısına dikilip yüzümü inceleyip ardından bozuk da olsa altları bozuk olmayan şalımla rahat nefes verdim. Saç telim çıkmamış.
Musluğu açtım, ellerimi yıkayıp yüzüme su çarpıp, kendimle yüzleştim. "Rezil. Hep böyle kalacaksın." Fısıldadım. Bunu böyle düşünürsen, evine, babanın evine seni bilmeden gelip giren çocuğa ümitle bel bağlayıp sevinçle dolaşmak yerine olduğun yerde otururdun. Böylesin, değişmezsin.
Kızlar, erkekler, annen, baban ve kardeşlerin dediği gibisin; acınacak haldesin. Yaşamaya çalışıyorsun, elinde hiçbir şeyin olmadığını bilerek. Bildiğin, bilerek bu dünyada yalnız olmamak adına arkadaşlar yapıyorsun, gülüp eğlenmek yerine simsiyah giyiniyorsun. Siyah gül: Kara sevdadır. Kimsenin kara sevdası olacak konumda değilsin, rengarenk değil, simsiyahsın.
Görebilen, görürdü.
Görmek isteyen elinden geleni yapar.
Hoşuna gitmiyor değil mi? Zoruna gidiyor. Sevdiğin Y. Görmüyor. Kaçıyor. Unutur, unutulacak der. Ağzına gelenleri söylemesen, bunları çekmeyi hak edersin. Y: Görmek yerine, barınağı sevgilisi ve ailesinden üstün tuttuğu arkadaş, yine de kardeşten öte sevdikleri var. Sevgiliyle, karşılanan toplumdan oluşuyor. Sen nesin? Ta kendisini tanımayan, ruhu kadarıyla kalbi siyah kız. Okulda kafası eğik gezen, kafasını kaldırınca insanların ona zarar vereceğini düşünen koca bir zavallı. Gerçekler ağır geliyor, ağlamıyorsun. Mayıs, uğurlu değil.
Eğer olsaydı, yaşıyor olurdun.
Hayret, sen bütün aylarda hiçsin.
Ağlamak için gözden yaş gelmez, okuduğun şiirlerden bile mi anlamadın? Kitaplardan. O çok sevdiğin paragraf paragraf çizdiğin alıntıları unutmayı, alışkanlık olmuştu sende artık. Sevilmek, sevilmek. Sevilmek. Fazla sevilmek de suçtur, suçun büyüğüdür. Zamanında çok sevilirsin, değer vermezsin. Zamanla sen seversin, değer görmezsin. Ahı olanın, merhamet yoktur. Yaşayan elde eder, kafasını kaldırıp eyvallah demez oldu der.
Ağlarken de gülersin, gülerken de ağlarsın. İkisini de yaşayan kalpsizlerin yüzde birinde büyük payın oluşu seninle beraber savrulur.
"Habibe," dedi. Niyazi. Korku mu? Endişe mi? Başa kalacak korkusu mu? Paranoyak mı oldum iyice? Kapıyı tıklattı. "Geliyorum."
"Gelme!" diye bağırdım birden bire. Havluyu alıp elimi ve yüzümü kurutup geri asıp kapıyı açıp çıktım. Tek kaşını havaya kaldırmış, bir eli belinde diğer eli pervaza yaslı endişeyle bakıyor. Gülerek. "İyiyim." Diyerek mutfağa doğru adımlar atıp içeriye girdim.
"İyiymiş."
"Dalga geçme," dedim. Yalandan alınmış yapmayı severek. Yalandan o da gülüp, ocağın üstünde haşlanan kelebek makarnası bulunuyordu. Masanın üstünde sigara kutusu ve çakmağı görünce gözlerim parladı. Elimi uzatıp paketten çıkarıp dudaklarıma yerleştirip, çakmakla yakıp geri masaya bırakıp, makarnayı pişiren Niyazi'yi izledim.
"Ödev doğru değildi," dedi. Makarnayı süzgeçten geçirip, köşeye bırakıp tencerenin içerisine yağ ve salça ekledi. Salçalı sevdiğimden. Saçma yapıyor, yine de ayrı tatta güzel mi güzel. Duman alıp verirken kaşağı tencereye vurdu. "Dalgayı abartıyor."
"Boş ver." Yüz verince şımarır. Sigaram yarıya inerken, uzanıp kül tablayı önüme çekip külü döktüm.
"Aç gezmekte yeni gelenek mi?"
"Yok, babamla kavga ettim. Aç kaldım. İkimizde biliyoruz, domuz gibi yiyorum, kilo almıyorum." Biten sigaramı söndürüp kül tablasını kenara çekip, ayağa kalkıp, iki tabak ve iki çatal çıkarıp Niyazi'nin yanından geçip, masaya dizip yerime geri oturup tekrar bir dal alıp parmaklarımın arasına alıp dudağımın arasına alıp yaktım.
"İçme bu kadar." Günde kaç sigara içtiğimi bile sayamadığım dönemdeyim. Sigarayı içmeye devam ettim, makarnayı getirdi tabakalara koyarken
Bitirdiğim sigarayı elimle söndürüp tablanın içine fırlatıp önüme bıraktığı makarnadan çatal alıp çiğnemeye başlarken gülerek, "Yavaş ye."
Ağızım dolu iken, "Ekmek var mı?" dedim.
"Var, başımın belası var." Benim evim olduğunu unuttum, burası hem onun evi hem de benim. Ayrı kayrı yoktu, yok oluşu bile güzel.
Getirdiği ekmeği uzattı, parça alıp ağızıma atıp makarnayı yemeye devam ettim. Makarna hamur olsa da beni iki tabakta bile doyurmaz. Makarnayı çiğnerken kıkırdadı.
"Boğulacaksın." Elimle hayır demeye çalıştım, bana öyle bakıyor, acıdığından yanımda olduğunu hissediyordum. Birinin beni görüp sırtımı okşaması, yediğim yemeğe kadar takip etmesi, hasta olunca koşması, ağlamak istesem de yorgun yorgun yürüdüğümde sırtımda taşıyan ve kaybolunca ışığın kendisi olan biriydi. Tam tersini ise yapan kişi oluyorum. Kavga etsek de yine gelir, kavgaya girince korkuyla yanına koşup ilgilenirim. Y. Onunla hep kavga ederdi, arkadaş olduğumuz dönemde, yaralarını kapatıp sarıyorum. Kız kavgasını kimin için yaptıklarını bana söylememişti. İkisi için de yemin olduğundan sadece kızın bizim okuldan biri olduğunu söylemişti. Merak ettiğimde uyardığında susma işareti yaparak susardım. Ailesinin, Niyazi'nin gözünden düşecek göz yaşı bile okulu ateşe atacak sebepten dolayıydı.
Zengin olup da devlet okulunda okuyan çocukları çözmek zor. Düşüncesi karışık, zengisin ama devlet okulunda okuyup öğretim hayatını tehlikeye atıyorsun. Özel okulların içinde şansın önlerde, bunu dünya bilir. Bazı çocuklar öğretim hayatını ayrı yerlerden bozuyor.
Bunlardan iki kişi var: Niyazi ve Y. İkisinde de aile arasında çekememezlik oluşuyor, Irmak ikisi için de önem taşıyor. Irmak ağlasa, ikisi birden okulu üst üste getirip hesap soruyor. Niyazi, Irmak'ın Y ile sevgili olmasına karşıydı. Irmak'ı okulun ortasında rezil etmesi, kolundan tutup her şeyi ailesine anlatması, o günlerde okula bile gelmemişti.
Ben, maddi durumu kötü olan bir öğrenciyim. Babamın terk ettiği, annemin işe girmemesi, parayı evlatlarından beklemeleri. Bize ablam bakıyordu, bakmasından hasta olup yataklara düşmesi. Düştüğü için de köye gidip şifa bulması da annemin cahilliği.
Okul tatil olduğu zamanlarda okuyan öğrenciler ders çalışır ya da tatil yapardı, biz ise çalışırdık. Çok çocuklu aile hep bazılarına göre insan içerisinde yoksul kalır. Kimisi maddi, kimisi de sevgisizlikten.
Ortanca çocuklar, diğerlerine göre geriye kalan çocuktur.
"Neden öyle demiş?"
"Neden söylemedin?"
Cümle kurmamız neden aynı anda oluyor? Neyin nesi? Dişlerimi dudaklarıma geçirip çatılı masaya bırakıp, "Neyi?" dedim. Suya uzanıp, dudaklarıma götürüp içtim.
"Yasirin, babanın evine girmesini, hem girip hem de seni bu işe sokarak babasına suçlu olarak göstermesini, hatta yetmemiş seni karakola götürüp şahit tutmuş." Ağzımda duran suyu yüzüne püskürttüm, bardağı bırakıp peçeteyi uzatınca öfkeyle yüzünü silip diğer elini yumruk yapmıştı.
"Ben, istedim." Dedim. Yönüm onu kurtarmak değildi, eğer kurtarırsam şüphelenirdi. Niyazi'nin bu işte olması, tehlikeye girmesi, zarar görecek olması bile canımı yakardı. Ona beslediğim sevginin çeyreğini öz kardeşlerime bile beslemiyorum. Öz kardeşini sever insan oğlu, kendi kanından olanı ben de tam tersi, olmayanı canımdan çok sevdiğimdendi. Konuşacağı sırada, öne atlayıp açıklamak adına konuştum.
"Senin zarar göreceğini söyledi, başta kabul etmedim." Yalan söylemeyi gelenek haline getirdin.
Stresle ellerimi birbirine sürtüp, "Adını geçirince, öne atlayıp seni düşündüm, ardından sevgilini koruma dedi." Sevgilim değil dedim. Bunu söylemedim. "Korumayı düşündüğüm kişi sensin. Artık çok geç. Onunlayım."
Y, benimlesin.
"Hayır, benimlesin." Dedi Niyazi.
Kuruyan dudaklarıma dişlerimi geçirip, çekiştirip durduğumda ellerini kütletiyordu. "Karun amcanın evine girmiş, kiracı. Onunla birlikte gitmişim, kira parasını babandan almaya."
Oraya bilerek girmiş olamazdı, ismimi bile unutan çoğunun evime girip beni tanımaması, babamı tanıması kadar karışık duyguların gezegeninde beni döndürüyor. Ne düşeceğim, ne yapacağımı aklıma getirip lambayı patlatmak istediğim gündeyim. Sorularımı sakladım.
Yolun başından, yolun sonuna kadar.
"Bu işten uzak kalacaksın, senden ilk kez bir şey istiyorum, siyah gül." Siyah gül... Platonik aşıkların sevdiği çiçeğin kara meyvesidir. "Siyah gülüm. Babası görülmemiş bir canavar. İnsanların hafızasını silebiliyor. Bu gücü nasıl elde etmiş, şaşkınım. Canavar büyüyor. Karısına şiddet uyguluyor, kadın ertesi gün hatırlamıyor. Kadının hayatı cehenneme dönmüş, akıl dengesi yerinde olmamasına rağmen yanında tutup canını yakıyor." Düşünmüştü ve cevabı hazırdı. "Babası her yeri arıyor, kolye kaybolmuş. Yasir kolyeyi kaybetmiş. Irmak bulmuş, yine kaybetmiş. Kolyeyi hep beraber arıyoruz: Eyüp, ben, Irmak ve Yasir. Biz varken, seni ateşe atmam." Ağızımı kapatıp, dinlemeyi seçtim. Konuşması iyiydi.
"Geride kal, yarın okula gel. Kimseyle konuşma, Pel ile tek. Benimle okulda konuş, senin yanında olurum, arkanda, önünde, sağında ve solunda seninleyim. Bil." Gülümsedim. Güven verici tonunu alıp başıma taç yaptım.
"İstediğin olsun." Özür dilerim. Niyazi. Hep özür dilerim. Yanında güven verici cümle kurup, arkadan işler çevirip yine sana geldiğimden. Gülüşünü paylaştığın, gözyaşını sakladığın kişinin yüzüne böyle bakıp, sadece seninle gözyaşını paylaşan kızın gözlerine verdiğin değerli şefkatini hak etmeyene.
Sohbet ettik, biraz olayları ince detayına kadar öğrenip, detaylı anlatım. Sabah da, duş alıp okul formamı giyip, kahvaltı edip çıktık. Tabii ki sigara ve çayı da unutmadık. Günlük rutinimi tekrar gerçekleştirip, ölümlü dünyaya ayak uydurup yaşıyorum.
Okul binasının içine geçip, hemen sınıfa gidip ders başlamadan defterlerimi çıkardım. Sınıf, iki sınıfla birleşmişti. Toplu kişilerdik. Edebiyat dersi, iki sınıfın toplamı otuz iki kişiydik. Erkekler üçlü oturabiliyordu, Pel sevgilisinin yanına geçti, Niyazi yanıma oturdu. O'nu görmedim, kafamı kaldırıp arkaya bakınca İrem ile beraber oturduğunu gördüm, yosun gözleri tam da benim gözlerimin içine bakıyordu. Refleksle elim boynuma gitti, kolyeyi hissettim. Önüme dönüp, Niyazi'nin çizdiği çizimleri gördüm, çiçeklerin çoğu siyah güldü.
Parmaklarımı siyah gül çizimin üzerine değdirip, usulca tebessüm ederek döndüm, çantamdan çıkardığım boya kalemi ile daha da siyaha boyadım. Hafifçe sırıttı.
"Siyah gül."
Lakabımı Niyazi taktı. Biri söylemiş siyah gülün anlamını, o da siyah giyiniyorum diye söylediğini, söylerdi başta tabii inanmadım. Siyah gülün anlamını bilmeyen de yoktur, bilmeyen varsa hissini tatmamıştır, sevilmiş, güzel insandı. Güzel insanlar sevilir.
"Edebiyat," dedi. Emrullah öğretmen. İçeriye adım atınca biz de ayağa kalkıp, saygı gösterdik. Gözlerime bakarak, "Aşağı in, öğretmenler odasından kahverengi kutuyu al da gel." Sırayı itekleyip, kapıyı açıp koridoru geçip oradan da merdivenleri inip, öğretmenler odasının kapısını tıklayıp açıp içerisine girince, içeride kimsenin olmayışının sevinciyle kutuyu alıp çıktım. Merdivenleri çıkıp, açık olan sınıfın içine girip kutuyu masaya bırakınca, kutuyu açtı. İçerisinden Beyaz Geceler adlı kitaplarını çıkarıp bana uzattı.
"Sınıfta bulunan kişilerin hepsine dağıt." Dediğinde dediğini yapacağım sırada, Niyazi ayağa kalkıp, üzerini düzeltip yanıma geldiğinde, Emrullah öğretmen göz kırpınca kutuyu gösterdi.
"Kutuyu taşıyan ben olurum, dağıtsın Habibe. Derse geçelim."
"Çabuk olun."
Kutunun içerisinden iki ve üç tane çıkarıp teker teker masalara bırakıp, o'nun masasına geçince İrem uzanıp sertçe iki kitabı alınca, ağzımı açıp cümle kurmadım, Niyazi geride durmayıp lafı kurdu. Okul çevresinde, dışında korumaya koyuluyordu. Yalan yok, bu benim de hoşuma gidiyor. Birinin, korumasına ihtiyaç olarak görmesem, Niyazi'nin beni unutmamasını dilerdim.
"Kızım, Habibe size de kitap verecek. Çita savunması gibi atladın, hayır kitap okumayı sevmiyorsun, okul biliyor."
"Karışma." Dedi. Sertçe. Oda.
"Sanane." Dedi. Niyazi. Ciddiyetle.
"Sınıftayız." Diye atıldı. Eyüp.
"Kızın dili var, konuşabilir. Ağızı susmaz, koruyabilir kendini. Defalarca, arkasında durma." Diye dalga geçti, benimle. Gözlerimi kapatıp geri açıp, sesli nefes alıp verdiğimde, konuşmayı denedim.
"Belki de," söyleme. Cümleyi kurup, azalmış gururunu hiçe sayma. Onun yosun gözlerine bakarak, koru arkadaşını, senin için yakın arkadaşını feda eden güzel kalpli çocuğun arkasında durmayı dene. "İhtiyacım olduğundan. Niyazi benim yakın arkadaşım, o zaman sen de araya girme, arkadaşında kendini koruyabilir, köşelerde üzerime atlarken, hakaret edince de böyle masum değil, yani." Dediğimde gözlerini İrem'e çekti.
Kutuyu sıkı tutan Niyazi'nin kolları gevşedi, yüzünde alaycı gülüşü gördüğümde omzuna vurduğumda yürüdü, diğer sıralara dağıtıp biz de yerimize geçip, öğretmeni dinledik.
"İkişer ikişer grupla yapacaksınız ödevi, teslimat haftaya bugün."
"Çok erken." Dedi. Irmak.
Ödevlerini, Niyazi'ye yaptırken böyle demesini anlamış değildim. Öğretmen kınayarak bakıyordu, bildiğini biliyorum. Ben, söylemiştim. Kafasını çevirip iki sınıf listesini eline alıp söyledi.
"İki sınıfın da liste başlarından seçiyorum, Habibe ve Yasir." Bu şaka mıydı? Benim, yatağımda uzanırken kurduğum hayaller, yıllar sonra neden oluşuyordu? Pardon, üç yılın ardından. Buz kırığına çevrilmiş, beden hatlarım.
"Bana uyar." Dedi. Eğlenerek.
"Sana kız olsun, uyar." Dedi. Niyazi.
"Senin de tek gördüğün kız."
"Senin de tek görmediğin kız."
"Kavga etmeyin," dedi. Irmak. Araya girip yumuşatacak sandım, beni yine şaşırtıyor her geçen günlerin sonunda olduğu gibi.
"Habibe için kavga edilir mi?" Senin için kavga etseler, güzel olurdu, Niyazi'nin öfkeli bakışlarına maruz kalınca yerine çömelip dudaklarını kapatmıştı.
Niyazi önüne döndü, kitabı açtı.
Elimi kitabın üzerine koyup, açmaması adına iyilik yapacağım, evde okuduğum kitapların özetini çıkarıp, kitap rafıma koyuyordum.
İkimizi de kurtaran, taraf oldu.
"Habibe, kitabı okudun mu?"
"Yedinci sınıfta okumuştum."
"En az senin kadar zararlı, kitap." Diye konuştu. İrem. Bunun benimle sorunu ne? Durduk yere laf atmalar, yerinde olmayan yerde bağırmalar ve dalga geçmeleri.
Yakında çıkar.
"Özeti var, bende." Diye fısıldadım.
"Okumuyorum, şükür." Dedi. Niyazi. Ona, yedi ay önce Sabahattin Ali'nin, Kuyucaklı Yusuf adlı eserini vermiştim, halen yirmi yedinci sayfada kalıp bitirmedi.
"Deli."
"Başımın belası."
Kapının tıklanmasıyla, içeriye giren kişinin girmesi bir oldu. "Müdür, sizi çağırıyor." Dediğinde çantasını alıp çıktı, biz de izledik. Niyazi'nin ayaklanıp, sinirle o'nun masasını çekip, yakasına yapışıp duvara yaslaması aynı anda oldu. Olduğum yerden sıçrayıp, kolunu tutup çekmeye çalıştığımda itti.
"Senin derdin ne?" diye bağırdı.
"Çek elini." Dedi. Oda.
"Herkesin içerisinde, kimsin de bana böyle konuşma cüretini buluyorsun?!" diye bağırdı. Niyazi.
"Çek elini, elimden kaza çıkacak."
"Çıkart, gücün yetiyorsa."
Sınıfta duran kimse ayırmıyor, teker teker biliyordu hepsi araya girerlerse kaynayan onlar olacaktı. Eyüp diğer taraftan gelip, elini koluma koydu, nazikçe yana çekip, o'nun yakasından kurtardı, Niyazi'nin elini, ikisinin arasında durup, girmemeleri adına durdu. Arkadaşlarının benim adıma kavga ettiklerini düşünmüyor, olsaydı bana çoktan patlardı.
"Kafayı yediniz iyice."
"Bak oğlum, şuna söyle çocuk değiliz." Dedi. Niyazi. Son uyarısını veren, baba figürünü üstelenip.
"Yakın arkadaşız, ders bitince adam akıllı konuşup düzeltelim." Dedi. Eyüp. Arayı bularak.
Niyazi, çalan zili duyunca ayaklarını basarak gidince koşarak, yanına kadar varıp yürüdüğümde, binadan çıktı. Telefonumda ondaydı, okuldan çıkıp yukarı doğru yürüyünce arkasını dönüp bana bakıp sabır dileyen ifadeleriyle. "Nereye?"
"Seninle geliyorum." Dedim.
"Benimle?" dedi. Şaşkınca.
"Seninle." Kolunu tutup yanıma çektim. Yanımda durunca, koluna girip. "Okula geri gitsek iyi olacak." Eğer gitmesek bu sefer de devamsızlık yaşını geçecekti. Onu döndürüp, binaya doğru giderken ayaklarım durunca, bana öylece baktı. "Sigara içelim?" Beni binaya doğru döndürüp sırtıma vurdu. Düşeceğim vakit tutup çekti, yanına.
"Başlıyor ders, başlarım sigarama." Yanımda yürürken kalçasına tekmeyi savurduğumda acıya gülüp inledi. Sırtımın acısını halen kemiğimde sızıyı belirgin ediyor acısıyla. Binadan içeriye girdik, Y. Oradaydı. Tek başına, yanında kimse yoktu, kavgadan dolayı uzak kalmış da olabilirdi. Elinde duran kalemim duruyordu, kalemi kırınca gözlerimi çekip, Niyazi'yi takip edip kantine geçtik. Kantinin içerisinde; Y hariç herkes bulunmuş, kahve içiyorlardı.
Sohbet halindeydiler, Orhan, Pel sarılmış video izleyip gülüyordu. Irmak, İrem ve Su tartışma içerisindeydi, Eyüp köşede su içiyordu.
Boş sıralardan birine oturup, çay almaya giden Niyazi'yi izlerken, kantin kapısından gözüken bir çift yosun gözlerin içinde tatmadım, hissetmediğim, görmediğim duyguyu kilometrelerce geçmişte bilmediğim anlayamadım gibide yine anlamadım. Sadece bakıyor, soğuktan dolmuş yüzüyle donukça bakmayı seçmişti. Niyazi'nin önüme bıraktığı çayla, Eyüp'ün yanımıza atılması ani oldu.
"İyi misin?" dedi. Sesinde etki eden, onun yüzünden gördüğüm korkuyla.
"Öfkeme yenik düştüm," göz kırpıp çayından yudum alıp bana baktı. "Habibe olmasaydı, gidecektim." Eğer sen olmasaydın, ölebilirdim de. Onların sohbetini ederken, arkada siniri geçmemiş bakan biri var.
Biri vardı.
Ben onun birisi bile değildim.
Onun yanında olmayı bu kadar fazla istememin nedeni fazla sevmek mi? Sıradan seven kızların aynı duyguyu yaşıyorum da yanına gitmek yerine canımı yakmaya, gözyaşsız devam ediyorum. Belki beni bilmediği halde böyle yapıyordu; bilse de yapardı. Sevmediği bir erkek katı olur.
Onun yanında olmayı bu kadar fazla istememin nedeni fazla sevmek mi? Sıradan seven kızların aynı duyguyu yaşıyorum da yanına gitmek yerine canımı yakmaya, gözyaşsız devam ediyorum. Belki beni bilmediği halde böyle yapıyordu; bilse de yapardı. Sevmediği bir erkek katı olur.
Ona baktım, gözlerini çekti.
Güllerim gürledi.
O bana geç, ben de ona geç kaldım.
Sevdiğimi söylemek istiyorum.
Korkuyorum.
Kendimden.
Olsaydı olurdu, benim kaderimde olmadığından belliydi belki. Sevsem de o bir başkasının sevdiği. Başkasının elini tutan, başkası için kişilerin kalbini kıran ta kendisidir. Ben ona sevdiğimi söylesem bile okulun dalga konusu olacaktım, gözlerimde ezik olduğum halde böcek gibi olup tiksindirici bedene sahip olacağım.
"Zil çaldı, hadi Habibe." Dedi Pel.
Kafamı kaldırıp dağınık saçlarına bakarak elimde duran bardağı çöpe attım. Sohbetin içinde duran Niyazi ve Eyüp'ü görünce gitmek için hareket yaptım. Niyazi kafasını salladı, Pel ile sınıfa geçmek adına hızlıca merdivenlerden yukarı çıkıp sınıfa geçtik. Sıraya oturup kitaba bakarak dudaklarını büzdü.
"Ne oldu?" dedim.
"Orhan'a aşık oldum." Bunun neyine dudak büzüyordu? Çocuk zaten iddialıydı, kendine aşık edeceğine. Pel, sen olmayacaksın. Buraya nakil aldığında birine aşık olduğunu, hazır hissetmeden bana söylemedin, saklamayı seçtin.
"O zaman aşık olduğun kişi kimdi?"
"Söyleyeceğim, kızmak yok."
Tamam demek isterken sınıfa giren öğrencilerin arkasından Ceren öğretmen girdi. Dersimiz edebiyat değildi, diğer sınıfta gelemezdi. Tek duam Niyazi ve Y. Kavga etmesinde, başka isteyeceğim bir durum olmadı.
Ders başladı, işledik.
Derdim başladı, işledim.
🌬🚬🌬
Okuldan eve gelip yine duş alıp derslerime çalıştım. Verilen ödevlerin hepsini yapıp, uzun süreli saatimi matematik dersine ayırdım. Vereceğim performans ödevini yapmakla meşgul olurken soru bile çözemedim, dertlerimi çözemedim günler.
Şimdi buraya gelse, yanıma otursa.
Çalışma masama ellerini koyup, matematik kitabını açıp detaylı dersleri anlatmasını, anlatırken arada bir gülmesini, gülünce aynı benimle kısılan gözlerimizin içinde onun yosun gözlerini hayranlıkla izlemeyi hayal ediyorum. Bilmediğim yerleri anlatarak, düzeltmesini istemekte hayalde kaldı. Kitapları kaldırıp çantama koyup ayağa kalktım, aynanın karşısına geçip yüzüme baktım. Yüzümde sivilce çıkmaz, ergenliğe ilk girince bile çıkmamıştı. Bonemi alıp saçlarımı kapatacak şekilde bağladım. Saçlarım kısa. Şalı elime alıp başıma bağlayıp, asılı olan iğneyle bağlayıp, yanlarına iğne vurup, gül kokulu parfümü sıkıp odadan çıktım. Siyah hırkamı üzerimden hiç çıkarmam.
Ayakkabıları ayağıma geçirip, anahtarı alıp çıktım. Biraz dolaşmak bana iyi gelecek. Kafamın doluşu, bugün olan tartışma, babamın attığı mesajlar, annemin beni telefondan engellemesi, arkadaşım Halliceye ulaşamamış olmam, Pinterest uygulamasından tanıştığım çocuğun hesabını kapatması. Beni benden başka kimse dinlemiyor.
Ağlarsam, şu bankalara ağlarım.
Yürüdüğüm yerlerin maksat yerlerinde Y bilmese bile onunla anılarım oluşmuştu. Yemek yerken karşımda kardeşiyle görürdüm. Abur cubur alırken de görürdüm. Evet, bilmeden, arkasına bakmaz. Tatil zamanları evinin önünden geçtiğimde yüzünde gülüş, sırıtış... Eskiden beni görünce yüzüne yayılan tarifsiz sırıtışı görmek adına onu tekrar unutup, tekrar hatırlamak istiyorum. Eğer ondan nefret ediyor olacaksam ki olmayacak, onu unutmak isterim. Onun da beni unutup hayatına dönmesini, zaten o beni bir kadınla değil, yedi kadınla bile unuturdu. Ne acının bedeli olurdu ne de sevginin.
Bana sarılsa, öpse bile yeter. Ben buna bile ulaşamam. El gibi, ikilem içinde o benim, elim gibi, ben ise onun ikilemine kalacak kadar önemli değilim. Gerçi benden hoşlandığını öğrenince kötü davranmam, kimseyi görmediğim anda onu bile görmek istemedim.
O bana, Y.
Bana erken geldi, ben geç kalmamıştım, çoktan geride kaldım.
Bankada oturdum, akşam olduğundan burayı gençler basardı. Burası yakın arkadaşımın eski yeriydi. Burada bana ait kulübe var, yakın arkadaşımdan bile sakladığım yer, burada yüzleşmeyi severim. Bin sevmek, bin kusur. Kusur sahibi kız çocuğunun, seçileceği durum sevgisizlik adı altında sevmekmiş. Yaşım ilerledikçe algıladım. Yürüdüm, koşmak yerine, insanlardan uzak yerlere. Bankaların olduğu yere, insan topluluğu sadece dinlenmek veya öylesine kullanılan yer diye biliniyor. Burası daha yedi yaşında, annesinin dayağından, babasının hakaretlerinden ve kız kardeşlerinden utanan kız olarak biliniyor diye hıçkıra hıçkıra ağlamış ve bu banka dili olmadan sessiz konuşup yüz üstü kalmış.
Hırkamın içinden sigara kutusu ve çakmağımı çıkarıp bir dal alıp dudaklarıma hapis edip çakmakla yaktım. Sigaramı içerken, telefonuma düşen sesle sigarayı dudaklarımda bırakıp telefonu çıkarıp, bildirip mesajlarını Pel ve Niyazi'den beklerken mesaj annemden gelince yüzüme yayılan hevesle tıkladığımda öyle kaldım.
Kızım, babanla neden kavga edip huzurumu bozuyorsun?
Mesaj yazmadım, ekranda gördüğüm mesajı görmezden geldim. Bu sefer görmezden gelmek annemi iyinin hoşuydu. Sigaradan dumanı içime çektim, verdiğimde bu sefer ekranda telefon sesi gelince birinin aramasını gördüm; Niyazi. Açmadım. Açmayı istemedim. Sigaramı içmeye devam ederken, birisinin sesini duydum, arkama bakmadım, yine olmadığı yerlerde sesini duyuyorum, hayalimde güzel sesi şiirimin güzel olmasını sağlıyor. Onun yosun gözlerinde ruhumun vitamini tetikliyor.
"Soğukta ne yapıyorsun?" diye sordu.
Kafamı kaldırıp gözlerimi yöne döndürdüm, orada parmaklarının arasında sigara, orta boylu olduğundan yüzünü görebiliyorum, kızarmış dudaklarına yakışmayan. Sigaramdan duman alıp verdim. Yanıma oturdu, baktığım yere baktı, iç çekti, sanki yorgundu. Dudaklarım kıvranarak ona baktı, yıldız çakan gözlerimin sönüşü.
"Babam yakalandı." Dedi.
Adına sevindim, canavardan kurtuldun. Bazı çocuklar, canavar dedikleri babalarından kaçamıyor. Adına sevindim, bir yandan erkek olduğundan şanslı olduğunu biliyorum, erkekler kaçar, kızlar acıya zorla kaçırılır. Sigarasından dumanı içine derince çekip durdu.
"Sevindim." Şu an boynuna sarılıp, evet kurtuldun sevgilim demeyi ne isterdim, sen istemesen de, anlardım. Yosun gözlerini izlemek bile benim acımı güçlendiriyor. "O zaman," dedim. Şansıma binlerce tükürüp. "Kolyeyi geri vermem gerekir." Güzelim gözleri bende buldu, sigara içtiğinden dudaklarını ısırıp kafasını salladı.
"Şu an boynunda." Ayağa kalktı, önümden geçti, nefesimi tuttum. Eğilip kolyeyi alacak sandım, yanıldım. Kulağıma eğilip fısıldadı.
"Okula geldiğin ilk gün kızla, geçen zamanla bu kız çoktan değişmiş. Kendini koruyan, kişilere karşı gelen, karşı cinsten uzak duran, kaçan Habibe şimdi nasıl oluyor? Niyazi'nin arkasına saklanıyor?" Aynı anda iki soru sordu. Neyi merak ediyor? Niyazi ile sevgili olup olmadığımı? Evet. Tabii ki. Yakın arkadaşının benimle arkadaş olmasını istemiyor, araları bozuluyor. Arkadaşıyla arasının bozulmasını istemesem de, Niyazi gibi arkadaşa sahip biri olmaktan şanslıyım. Onu bırakmam, hatta kötü bile davranmam, beni benden daha iyi anlayanı kaybedemem.
"Evet, arkadaşım." Dedim.
"Arkadaşın?" dedi. Dalga geçercesine. Yanımdan geçip, önüme geçip bir elini bankaya, diğer elini beline koyarak kafasını eğip ellerime baktı. Kaşları çatıldı, ellerini ellerime dokunup inceledi. "İzmarit izleri," dedi. Şaşkınca. Bana acıdığını belli eden, ilk anımız. Babam, annem ve kardeşlerim sayesinde yapmıştım. O'nun payı Y. Payın hiç yoktur. Senin. Payın olamazdı, evet düşündüm, yapmayı. Mayıs aylarında, parmaklarımı talan eden dumanın sönmesinde. "Neden?" Gözleri, ellerimde. Elleri, izmarit izlerinin üzerinde geziniyor. Bayılacak durumdayım.
İstemem, sevmeni, ellerin ellerimde.
Sende, dünyamı söndüren sigarasın.
Simsiyah, siyah gül.
Siyah olunmayacak, beyaz sigara.
"Sinir anı." Dedim. Sana anlatıp, canını sıkmak istemiyorum. Hayatım boyunca, soruyu soran sensin. Arkadaşlarım bile sormamıştı, evet beni sevmiyor olabilirsin. Diğerleri gibi de bana acıyorsun, gözlerine yerini almış.
Ben, sana hiç acımadım. Sadece sevdim, aşık olunmayacak değildi, bu his, delicesine sevmekti bu. Biliyor musun? Sana geldiğim anlar içinde hep yanında beliren kızlar oluyordu, belki kader bize yan yana getirip ümit veriyor. Bize oyun oynuyor, bende her seferinde yiyorum, hep olacağız diyorum.
"Kitabı okudun mu?" olayı değiştirdi, elini elimden çekti. Zamana küfürleri eksik etmedim, yüzüme bakıp inceledi. Bende onun bakmaktan utandığım gözlerine uzun uzun bakıp gülümsedim. Onun karşısında neden savunmasız birine dönüşüyorum? Lise son, lise iki benim adıma acı değildi, birini sevmekti. Oysa ben yemin etmiştim. Kimseyi sevmeyeceğime. Kimsede beni sevmeyecek, birine yemin etmiştim, ona yemin ettim, o gitti ben aylar sonra birini sevdim.
"Baban ne zaman çıkar?"
"Korkuyor musun?"
"Evet."
"O eve girmem suçtu, değil mi?" Çenesini kaşıyıp, kısılan gözlerini biraz daha kısıp uzun uzun baktı.
"Bilemem." Dedim. Gözlerimi kaçırdım. Değildi, Y. Konuşmak yerine, yine bir dal sigara çıkarıp dudaklarıma lanet ederek yaktım. Dumanı çekip, usulca gözlerimi ondan alıp, gözlerine baktım. "Baban, hafıza siliyor demiştin." Seni unutmak istemiyorum. Ailemi unutmak inan umurumda bile değil. Y, inan. Bizim şansımız olacaksa, sana geleceğim. Korkak değil, cesur olacağım. Gözlerinin içine bakarak sana nasıl sevdiğimi söyleyecek oluşumu merak ediyorum, yüzüne yayılan mimik ne olacak, bilmeden sana geleceğim.
"Unutmayacaksın." Tek kelime. Benim cevabım, açıklaması olmayan bu cümle olamazdı.
"Evet demiştin, sen unutulacak insansın."
Unuturdu. Nefret eden insan unutur.
"İnan, seni ben bile unutmam."
Güldü, ben de güldüm. Gülmesi beni güldürüyor. Sevdiğinin yüzüne yayılan gülüş, sana yağan yağmurun gözlerinde duran akarsu gibi. Onun yüzüne gülmek, benim yüzüme sadece hazan vakti. Orada beraber oturan iki yabancı, yabancılar konuşmadı, dağıldılar.
Ayağa kalktı, üzerini düzeltti, dağılan saçlarını kulağının arkasına alıp bana bakmadan gitti. Ben de olduğum yerden kalkıp onu takip ettim, onunla birlikte bankın olduğu yerden uzaklaştık. Arkada kalıp, uzaktan izlediğime göre bir buluşma vardı ortamda. Niyazi, Eyüp, Irmak, Orhan, Pel, Su ve İrem gülüşüp eğleniyor, iken o soğuk yüzüyle yanlarına ilerledi. Irmak, adım atıp yanında durmak istediğinde uzakta kalıp, önünde duran lanet içkisini yudumladı.
Ben de fazla dikkat çekmemek için, oradan ayrılıp, gelen dolmuşa binip eve doğru yol aldım.
Yedi dakikada eve vardım. Üzerimi değiştirip yatağa girmeden önce, namazımı kılıp dualarımı ettim, uykuya teslim oldum. Sabah erkenden kalkıp, kısa bir duş alıp, kahvaltı ettim. Çantamı hazırlayıp, üzerime yeni siyah hırkamı giyip, siyah montumu giyip çantamı sırtıma aldım, mutfakta duran çayı içip, erkenden geç kalmamak adına dolmuş durağında buldum kendimi.
Çıkmadan önce parfümü sıkmamıştım. Çantamdan çıkarıp sıkıp, tekrar çantama atıp fermuarı kapattım. Gelen dolmuşa binip, parayı uzatıp ayakta bekledim. Tabii ki okul uzak değildi, on yedi dakikada okulun dibinde durdu. İndim. Okulun kapıları açık değildi, yaklaşık dört dakika sonra açılacaktı. Ben de sigara çıkarıp, ateşle yakıp içmeye başladım. Parmaklarımın arasında sigara, baş parmaklarımla Pel'e mesaj attım.
Neredesin?
Yolda.
Ben, binanın önündeyim.
Ben de, hatta arkana baksan yeter.
Ekranda durdu ellerim, kafamı çevirdim, dans ederek geliyordu. Gülerek onu izlerken, rüzgardan dolayı şalım ikide bir savruluyor. Hızlıca yanıma gelip bana sarıldı. Yüzümü buruşturup onu itikledim. Kafasını geriye atarak gülüp, kaşlarını yalandan çatıp sırıttı.
"Nerede kaldın?" dedim. Önüne geçerek sigaramı söndürdüm.
"Sorma, hiç sorma."
"Tamam." Dedim. Dün ne olduğunu anlatmasını istedim, sormadan o benim yerime konuşup anlatsın. O, neden üzgündü ve suskundu.
"Dün, biz buluştuk." Dedi. Gözlerime baktı, sanki suçluluk hissi taşıyordu, bunu taşıması doğru değildi. Buluşabilir, sevgilisinin arkadaşları sonuçta. "Hepimiz. Niyazi, ben arayacağım dedi, seni aramış, açmamışsın. Hatta gelmeyeceğini söylemişsin. Niyazi ve Yasir aralarını düzeltti. Irmak'la barıştılar, kızın üzülmesini istemiyorum açıkça dedi. Biz de, sinemaya gittik, oradan da yemek yedik, kahve içtik."
"Vay," dedim. Gülerek. "Güzel."
Niyazi, yerime cevap vermişti.
Niyazi neyin peşinde, neden beni bu duruma düşürüp, dün gece onun orada olmasını hiç düşünmemişti. Kollarımı tutup, beni kendine çekip sarılınca öyle kala kaldım sadece. Pel, bunun için vicdan azabı çekiyor, bu doğru bile değil.
"Geleceksin, sandım."
"Gelmek istemedim."
"İçeri geçelim, üşüdün." Önden yürüdü, öne geçip beraber binadan içeriye, oradan sınıfa geçtik. Pel, Orhan geldi diye hemen sınıfa çantayı bırakıp, beni öpüp sınıftan çıkıp, koridoru koşarak geçip gitti. Ben de can sıkıntısından telefona girip, Pinterest uygulamasına giriş yapıp gelen mesajlara bakınca, arkadaşım geri gelmişti. Yüzüme yayılan mutluluğu hiç bir zaman tatmamış olabilirdim açıkçası.
*Eylülyağmuru: Nereden, nereye.
Ekranda mesajı okuyup, ben de klasik saçma yazılarımı yazdım.
*darkmayısgülü: Seni burada görmek, mucize. Gittikten sonra neler oldu, neler ah bilsen.
Eylülyağmuru: Çıkma teklifi ettin?
Darkmayısgülü: Hayır, halen sevgililer. Onları ayıran kimse olamaz, belki de ona aşık.
Eylülyağmuru: Anlattığına göre aşık değil. Hem olsa, sabah akşam onu korur, elinde tutar. Bağırmaz, çağırmaz. Seven sevdiğine el üstünde tutar, anla artık. Gül. Dark gülü. Ya da iki korkak, sadece bakışla öylece durmayı seçin.
Darkmayısgülü: Tek taraflı.
Eylülyağmuru: Denemekten fayda gelmez.
Darkmayısgülü: Bu sefer ayrılık olursa, korkmadan gideceğim.
Anladım, işaretli emoji gönderildi, aynı emoji atıldı. Bana doğru gelen kişilere kafamı çevirip bakmadım. Siyah gül diye ses gelince oralı olmadım, yalandan mesaj yazmaya devam ediyordum. Bilmiyorum, bana doğru adımlar yoktu. Emrullah öğretmenin bana seslenmesi uğruna, koridor başında görünce adımlarımı hızlı atıp yanına varıp, beraber öğretmenler odasına geçtik. Niyazi yanıma uğrayacaktı.
"Edebiyat sınavı, bugün matematik dersinde." Onların çaldığı edebiyat sınavı, şikayet etmek istedim, düşündüm sadece. Emrullah öğretmenin istediği şeyleri yaptım, biraz konuştuk, geri beni sınıfa gönderdi. İki sınıf yan yana duruyordu, Niyazi ve Y. Yan yana durmuş, elleri cebindeydi, olduğum yeri izliyorlardı. Bakmadım, kapıyı açıp içeriye girdim, örtüp sırama geçtiğimde Pel yana kaydı, yanına oturup kapıyı izledim. Kapı açıldı, ders işlemeye başladık. Sorular soruldu, can sıkıntısından uyuyan oldu, dinlemek yerine kitap okuyanlar bile oldu. Aklımın ucunda, Niyazi gitmiyor, bunu bana neden yaptı? Benim orada olmamı neden istemedi? Gelmemem için uğraştı ve bunu başarmış olabilirdi. Doğru, satılık dünya da göz önünde durmam doğru ve gerekli değil.
İki ders işledik, soruları çözdüm, dersi anlamadan çözmüş olmam da puan kazanmam için şanstı. Matematik dersine geçmemiz gerekti, iki sınıf karışık sınav olacaktı, gelenek devlet okulunun saçma kurduğu yeni kuralı.
"Habibe buraya gel." Dedi. Emrullah öğretmen, yaslandığım duvardan çekilip yanına doğru gidip durunca, emir verdi. "On dakika da hazır olun, geliyorum. İki sınıfa ilet, dur bekle." Yerimden ayrılmadan durdum. "Yasir, oğlum buraya gel." Gözlerimi çevirip, yanıma gelip yerini alıp sırıttı. "Sınıf arkadaşlarına söyle, sınav on dakikaya yapacağım." Gideceği sırada, arkasına bakıp bize döndü. "Siz verdiğim ödevi yaptınız mı?" Hayır diyecesine kafayı salladım.
"Kaç kere dedim!" diye birden şikayet etmeye başlayan Y. İle dona kaldım. "Bana, Yasir işim var, yapacağım ödevler var, kitap okumam lazım, şarkı dinlemem daha önemli diyor. Kaç kere evine gittim, ben diyorum, ona hayır diyor. Yapacağım yol kalmadı."
"Habibe saldın kendini."
"Baya saldı." Diyen Y., bakmaya devam ederken, Emrullah öğretmene dönüp devam etmeyi seçti. "Böyle bakarak, korkuttu sanıyor." Gözlerimi kapatıp sabır diledim, şu an komiğime ne gidiyor? Salak saçma konuşması mı yoksa yüzüne yayılan benim adıma gülüş mü? Belki de her ikisi de olabilirdi. Dalga geçip, benimle konuşması bile bana ümit verirken, gözleri gözlerime takılı kalınca konuşmayı çözemiyorum. Geri kalıp suskun şekilde duruyorum, Y. Gülüyor. Benim içime ektiği güller, sönmüyor, yeniden açıp duruyor.
"Yasir, kitabı Habibe okumuş. Özeti sen çıkar, aferin, böyle olun."
"Emrullah öğretmenim," dedim, sırıtarak. Adını söyleyeceğim, kalbimin yerinden çıkacak olmasıyla söylemeyi unutup lal oluşumu bozup fısıldadım. "Özet çıkarmayı iyi yapar, yazısı güzel."
"Berbat."
"İyidir, iyi."
"Kavgacı tip var sende, keko."
"Tabii, tabii. Bana bakan bir de dönüp bakıyor, korkak kızın bize zararı olmaz diye, keko benlik değil." Korkak biri seni seviyor. Anlamış olmalıydın, tabii sen anlamazsın, bakarsın gözlerle gözlerimi oyarsın, bilmeden hançeri kalbime sapladın. Ok kalbime girmeliydi, aklıma değil.
"Tabii, tabii."
"He, he."
Yanımda durdu, sınıfına seslendi, sınavın on dakika sonra olacağını söyledi. Ben duvara yaslandım, yanımda durarak o da yaslandı. Heveslenmek, onu görünce çarpan kalbimin bugünde aynı olması, kalbimin ağzıma vurması, beni germesi uçuruma götürmedi. Onunla ödev almak bile inatla, sevgimin onda kalması.
Ağaç bile yaşlanır, sevgim yaşlanmaz.
Gözlerimi açarım, sigarama bakarım, oysa senin yosun gözlerin sigaraydı.
Acı, acı kendine.
Bu, kalbinin zamanında başka birine çarpmadı. Korkak değildin, ayrıca cesur da değildin. Düşünmüştün, ona gidip çıkma teklifi etmeyi, seni engelleyen arkadaşın Pel olmasaydı yapacaktın. Vazgeçtin. Gitmedin. Sonra kulağına dayandı cümleleri. "Tesettürlü biriyle çıkmam." Tamamen sende uzaktan sevmeye dönüştü, sustun ve korktun. Red edilmekten. Bunu kendine yapan sendin, sevmen hataydı. Lisede birini sevmek, senin sonun olacağını bile isteye girdi kalbine.
Ağlamak yoktu, ağlamak güzel değildi.
Ağlayan kadın, güçsüz.
Ağlamayan kadın, ayrıca güçsüz.
Gözlerinden akan gözyaşı yoktu, gökyüzü gürledi mi sen zaten evinden çıkmazsın. Yağmuru sevmezsin, karı sevmezsin. Dolu yağan gecede ardından yağan yağmurda dans eden insanları deli sayarsın, bilmiyorsun. Sevilmiş birine her şey şahane gelebilirdi.
Sevilen birinin, kirpiklerin kapattığı gözlerine inen zifiri karanlığı sevgi bir anda açıp gökyüzünü renklendiren rengarenk olan adına gök kuşağı ismini verilen değişik çizimler gözlerinde sade huzur bulabilirdi.
Yan yana duran, iki cesur eksiği korkak insan vardı. O, zamanında doğru olan hoşlanmış olduğunu söylese bile olurdu, bende sevdiğimi anladığımda yanına gidip söyleyecektim.
Gerçi, Y. Ben sana gelsen, sen gelmezsin ve bende yollarına gül ekip solmadan seni unuturum.
Y. Geç kaldım, anladım.
Y. İmkansız, imkansızım.
Y. Gurursuz kadın değilim, gurursuz evde sevgi eksiği taşıyan içinde deprem yaşayan kızım.
Doğru söyleyen gözlerine denk gelmek acının tebessümü, özür dilerim sevgilim, hatalarımla seni sevdiğim için, seni terslediğime.
Irmağın, ses çıkaran ayaklarıyla yanımıza gelip, onun koluna girip, yanına çekip, dudağına değil, altına değdirdi, üç kere öpüp geri çekildi. Irmağı, kimine göre bazen ılımlı davranırım, bazen de hoş görülü. Ona karşı, beslediğim nefret duygusu bile taşımadım. Kin bedenime yayılmıştı, yalandan gülüşleri, yalandan ağlamaları, Niyazi içinde sıkıştıran duygu.
Sigara içmek istiyorum.
Y, sarılmadı, hatta öpmesine karşılık vermedi. Sakın ümitlenme, Habibe. Sarılmadı, öpmedi diye şansın olduğunu sanman ergenlik çağına girmiş yeni kızın aşık olmasına dönüştürme şu hislerini. Y, döndü, bana bakıp kaşlarını çattı, nerede olursak caymaz ama okulda olursak yüzü değişirdi.
"Ne var?" dedim. Şu kekeme dilimi sigarayı yakarken, yakacağım.
"Ödevi nerede yapacağız?"
Irmak sahte gülüşle dalga geçip, Y. Yanında durup saçlarını savurdu. "Dalga geçiyorsun değil mi? Habibe ödevi yapar, verir çok sevdiği öğretmenine." Yapmayacağım. Yapacaktım, yapmayacağım. Senin inadına olsa da, aklımdan geçeni değil de senin inadına ona yaptıracağım. Sevdiğim adama, senin duyguların var sebepten niyet uzak durdum. Senin gözlerinden akan yaş benim vebalim olmasın diye kaçtım. Bunun parmağında senin de payın büyüklüğü taşıyordu, sen ise hem cinsini onun yanında karalıyorsun.
Edebimle cevap verdim. "Özeti atarım, yazarsın," dediğimde bakışlarını öfkeyle çekti Irmak. Hayır yani ödevi yapmasak sıfırı alacağız, biraz sal hava alsın sevgilin. Ödev yapacağız, sevdiğim çocuk zaten sevgilin. Yanında olur, seni seven koruyan biri ile yaşıyorsun. İlk adımı attın, kaptın.
Emrullah öğretmen geldi, sınıflara geçtik, iki sınıfı karıştırmak derdindeydi. Biliyordu, sınıftakilerin kurnaz olduğunu. Sınıflar karışınca yerimi, ön sıraya geçip kalemimle oynadım. Ben, A ve B sınıfındaki soruların muhatapları değildim. C sınıf kağıdı bana denk geldi, dört sıralık yerin üçüncü ön sıraya geçip soruları çözmeye, odaklandım. Diğer sınıftan sesleri işitmemle yüzüme yayılan sırıtışta neyin nesi? Y. Yine koruduğumdan. Nankör, bencil ve baştan savma kişiliğine dönüştü mü? Fikirleri doğru çıkan arkadaşım, Niyazi sayesinde utanç verici bir yüz aldım.
Zaman geçiyordu.
Utanç verici, geçmeyen anılar hariç.
Sınavı bitirip, kalemi alıp ardından çantamı alıp sınıftan çıkıp, koridoru geçip, binadan çıkacağım sırada birine çarptım. Sertliği ağırlığı üzerime yığılınca ayakta zor durup, tek kaşımı kaldırıp, bana bakan öfkesini saklayan yosun gözlerinin içine gidip kaybolmak ilk kez utanç vericiydi. Çantamı sıkıca tutup yanından usulca sıyrılarak geçip gittiğimde, adımlarımı usul usul atarak binadan oradan okuldan çıkıp, beni bulmayacakları yere kaçtım, utanç ve bencilliğime.
