1.KISIM: 1 BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: H H

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: 1.KISIM: 1 BÖLÜM

Nefreti, sevgi.
Sevgiyi, nefret doğurur.
Kin ise insanlığı.

Sezen Aksu, Bir Çocuk Sevdim.

Günlük, bilmem kaçıncı sayfanın sahibi; Yosun gözlü çocuğa.

07.05.2020

İlk kez bir defteri açıp sayfaları birine ayırıyorum... Durum vahim. Yani kalbimin durumu vahim, bu atışların sahibi sensin diye günlerdir gözyaşlarımı tutuyorum. Bugün yeterince ağlamışım, annem bile gözlerimin ferinin gittiğini anlamışsa biliyorum ki ben aşık olmuşum. Bu yaşıma kadar, belki birini bile sevdiğimi hissetmek nedir bilmezken, günlerin sonunda sana boyun eğdim. Sizi izlemek beni Mayıs ayımı yerle bir ediyor, şu an uzaktasın. Başımızda hastalık bela ama ben size hastayım. Aynı yaşta olmamıza rağmen, nasıl olurdu ben kendimi size göre daha olgun görüyorum? Çocuk gibisiniz. Gözleriniz, yedi Mayıs. Anlamı bende saklı, kimselerin bile bilmediği his. Okulda bulunan herkesin dilinde olmaktan nefret ediyordum, sizin benden hoşlandığınızı söylemeleri benim sinirlerimi bozarken ayrıca sizden de nefret ediyordum, ah aptallık. Unutmayın, sevgiyi nefret doğurur. Bana bakarken, kısılan yosun gözleriniz, sinirlenince seyiren gözünüz, gülerken beliren dişleriniz ve gülerken beni izlemenizi delicesine özledim. Birini sevmem, bana fazla. Sizin beni anlamanız dileğimle... Resimlerim, bende. Şiir kaynaklarım. Son sözüm diyip defteri kapatacağım. Siyah gül, bana okulda neden öyle seslendiler bilemiyorum, tek bildiğim bu gülü yedi yıldır seviyorum, acı. Acı, aynı benim size duyduğum, acı sevgi.

Bedenin bu ayda olsa bile, ruhen kaldığın ay, seninle beraberdir.

Kafamın içi hastane, kemikler hasta.
Ağızım dilim olmuş, hikayemi anlatıyorum.

Benim soğuk anlayışım, bahar ve yaz ayları hariç diğer aylar. Hafif soğuk bana buzul gelir.

Bugün, günlerin pazartesisi. Köşe kapmaca oynayan, akıl dengesi yokmuşçasına oradan oraya geçen şahısların sinirlenmesi veya birbirinden çıkaracakları sinirin faydalarını görmek, irade şahsımı tetikleyen varsayım. Soğuk havanın rüzgarı ciğerlerime dolsa bile dudaklarımdan çıkan dumanla karışmıştı, zaten karışan tek duman olsa iyiydi. Bugün, sanki toplumun sessiz sedasız yürümeleri, gecenin ayın güneşi görüp kaçtığı gibi, uzaklaşıp gitmeleri farklılık. Soğuk ifadelerin hepsi farklı, aynı annemin ve babamın bana bakarken kullandıkları ifadeler ve minikler. Uzaklaşıp gidenler, ruhen kaldığın yerin sarsıntısını yaşar. Ciğerlerimize dolan bazen insanların, kötülüğün savrulması. Tohumun yavrucuğu olan kişi benim, babamın ilk vazgeçtiği çocuk olmak, annemin uzaktan daha uzak, soğuktan daha buzul sevgisi. Maddi durumdan mı? Yoksa sevilmeyecek çocuk olmam mı? Doğru cevap: Feda edilecek çocuk olmak. Ben annemin kuklası, bir bakımdan piyon çocuğum.

Pencereden dışarıya bakmak, ruhen insana iyi gelebilir.

Kalbinizin savrulmasından yana.

Her şeyi eksik, evimizde üç yıldır düzensiz yokluk içinde varlık yoksunu yaşayan varlık benim. Sinir yuvasına sahip olan abimle birlikte kalmak, intihara teşebbüs.
Annem, kardeşlerimi alıp köye gitmişti, ablam dahil. Abime emanet edilen kişi ben olsam bile, sanki o bana emanet edilmiş. Sevgiyi iliklerine kadar yaşayan, hem babam tarafından hem de annem tarafından yaşayan kişiydi. Aslında bakılırsa, sevgi terimini yaşamak istemek, günlerdir aç bırakılan ve işkence görünen birine bedel. Dışarıda kimse seni sevmesin, hatta saymasın. Yuvada sana bunları yaparken, canı çıkanın varsa, dışarıda olan beterdir. İç savaşın oluyorsa, dış savaşın senin eşiğine yabancı değildir. Yoksunu yaşamak, zengini yerle bir etmektedir. Mülk anlamda değil, duygusu sömürü.

Annem sigara bağımlısı olduğundan, küçüklükten beri merakımı gizlemeden seyretmeyi severdim. Annem sinirlenince biraz gözü dönerdi. Elime sigarayı bastığında, max on yaşımda olduğumdan vicdan azabı çekip duruyordu. Bana yapmadığı iyilik kalmamıştı. Şimdi ise yapmadığı kötülük kalmıyor, ama acısı yaptığı kötülüğün farkında bile olmaması. Babamla, dördüncü sınıftan beri görüşmüyorum, zaten ne zaman yan yana gelsek, yutkunmam tükürüğe dönüşür ve susamazdım.

O beni anlamazdı.

Yaşım on yedi, daha on sekizime girmem gereken bir ay var. Bu yaşıma kadar nasıl ayakta kaldıysam, bununla da baş edebilmekle yükümlülüğün altında durmuş akan zamana veda ederek, yol katıp insanlığıma dark ekliyorum. Yer altı siyah, yeryüzü rengarenk, zaten rengarenk varsa siyah olduğu yerden uzaklaşmaz.

Sigara içerken, dudaklarım şişer. Yine sabaha kadar uyumamış, çayını içmiş ve ardından kitap okuyarak uyuya kalmışım. Gece yarısı ağlayan insanlardan değilim, annem gülmeyi öğretmemişti, ağlamamayı öğretmişti. Bu durum haneme artı bir olarak eklenmişti. Tabii ki gözyaşlarımı kustuğum ay var. Siyah şalım, düzensiz başımda.
Üzerimde bol uzun kollu kazak, altına uzun siyah eşofman giymişim. Uzun siyah aynanın karşısında durmuş, huzursuz ifadelerle odaklanmış bakıyorum.
Siyah kaşlarım, siyah uzun kirpiklerim olduğundan ikide bir dökülüp duruyor, kahverengi gözlerimin alt yerleri mor halkalar edinmiş, tüylerim ve sivilcelerim çıkmıştı. Açıkçası, az çıkmış tüylerimi depresyona girdiğimden beri alamadım. Bugün de okula gitmedim, gitmekte istemiyorum.

Sigaraya aşık birine
Mezarına
Çiçek değil, diken ister.

Okul öyle saçma, okuldan ibaret, yaşları ergenliği geçmiş hem cinslerim, hem de karşı cinslerin çocukça davranmaları, ayrıca kendinden büyük veya küçük fark etmesizin yaptıkları eylemler, çocuk kaldıklarını belirten kişiler.

Kalpsiz.

Onun, eylemleri psikolojik

Okulun çevresinde arkadaşım olarak bilinen Niyazi ile okulu dolaşıp duruyorduk. Tabii ki de sohbet etmeyi seven biri olmama rağmen, insanı yatıştırıcı bir sesi var. Niyazi'yi dinlemek, melodi den farksız. Bana iyi davranmasının sebebi, sokakta üç beş işe yaramaz çocuktan yiyeceği dayaktan kurtarmamdı. Sonra bir baktım, aynı okulda farklı bir sınıfa gidip sürpriz yapmıştım. Niyazi erkek olabilir, ama yönelim farklı. Sadece ben ve biz biliyoruz. O kadar ağlamayı seviyor ki, insan acısını unutmuyor, değil. İşte o gün konuşurken, bahçede dolaşırken, onun sınıfı da voleybol oynuyordu. O da... Görmedim, görseydim yönüm farklı olabilir, kaçardım.

Elimizde çay vardı. Topu öyle attılar ki, top kolumun üzerine denk geldi, çay elimden düşüp, parmaklarımı yaktı. Niyazi ne olduğunu anladığında sabır çekmişti, ona kendimi sonunda açmıştım. Yani Niyazi'ye. Beni anlamış gibi davrandı, anlamıştı. Elime bir şey olmadığını söyleyerek, üst kata sınıfa geçeceğim sırada, ardımdan geldiğini anlamadan, önümden sertçe geçerek mırıldandı: "Dikkat et." diye bir cümle kurmuştu, sanki topu atan kişi o değildi, başkasıydı. Nefesi, nefesime helaldi.

Namaz kılarken, onun için dua ettiğimde, ertesi sabah onun hakkında kurulan cümlelerin altında kaldığımda anladığım tek şey, kader iplerimiz birbirine bağlı değildi. Olsaydı eğer, şimdi beraber olabilirdik. Ve onun nasıl biri olduğunu yüzünden anlasam bile, kalbimin ihaneti benim sonum olacaktı.

Hatta bir keresinde, okulun bahçesinin dış tarafında sigaramı içerken, onun yakın arkadaşı Eyüp yanıma gelmişti. Neden geldiğini bilmek, kusmama bedel bir konu.

Sikik herif.

Onun sayesinde az kalsın küme düşüyordum. Sigara içerken mutlu olan insanların, sebep konusu mutlulukla alakalı arada bir vardır. İçenler, yarayı saklar. İçemeyenler, yarayı derinden belli eder. Kıssadan hisse, sigara içen, beynini kaybeder, kalbini yoklar, ardından akciğerden direkt mideye oturur. Nasıl ki kelebeğin oturduğu gibi. Onun sayesinde, duman esir.

Kalbimize.

Eyüp gülerek, "Senden hoşlanan biri olsaydı ne yapardın?" demişti alayla. Aslında anladılar sanmıştım, ta ki yakın arkadaşım olan Niyazi'nin telefonuma mesaj atana kadar.

Olay, benimle dalga geçmekti.

Başlatan kimdi, bilemiyorum ama onun direkt umurunda bile değildi.

Ben de gülerek: "Senin yakın arkadaşın ne zaman benim sevdiğim çocuk oldu? Tanımıyorsun bile. Dur, arayım." diyip telefonu çantamdan çıkarıp kulağıma götürüp aramaya başladım. O sırada beni durdurdu.

"Sen bizim okuldan birini sevmiyorsun."

"Evet."

Öyle bir cümle kurmuştu ki, ben o cümleyle yedi paket sigara kutusunu yirmi yedi saate sığdırmıştım. Hatta bu cümleyi onun ağzından duyduğum zaman, o gün anlamıştım sonunun ne olacağını. Vazgeçmiş birinin sonu her zaman yeni başlangıçlardır.

"Kapalı biriyle çıkmam." İyi'nin de kötüden de saklanacak kulun yaşamından yirmi dört saatin sadece on ikisini alıp, idam cezası verilen mahkumun son sözünü söylediği gibi, benim de olacağım son sözüm belki de onun sevgisini hak edecek biri kesinlikle ben değildim. Gerçi ailesinin sevmediği kız çocuğunu kim severdi ki?

Kimse.

Ve buna bir sigara, bir izmarit söndürürüm.

İnsanların zorbalığını yaşamanın en büyük desteği, yeniden doğmamış bebeğin anne karnından çıkacağı acılı hayatın tarifi gibi.

Kapının tıklanmasıyla, adımlarımı küçük küçük atarak, kapının dibine gelip deliğinden baktığımda, Niyazi'nin elleri cebinde kapıya bakıyor, arada bir dudağını yuvarlak yaparak ıslık çalıyordu. Gülerek kapıyı açtığımda, şaşkın şaşkın bakışlarıyla beni kınadı.

"Uyuyan güzel," dedi sırıtarak. Simsiyah saçları ve uzun boyu vardı. Siyah büyük yuvarlak gözlere sahip, ince dudakları ve kavisli burnu vardı. Yuvarlak yüzü altlara sahip biriydi. Sırıtıp durduğunda, gamzesi ortaya çıkıyordu, aslında arada bir.

"Hadisene, dört ders kaldı. Öğlen molası yeni başlamış, hadi kızım."

Omuz silkip, kapıdan ayrıldım ve mutfağa yol aldım. Sabah çayımı içmedim, zaten hava buz. Kışın çayımın içine limonu kabukla beraber atmasam, hastalık bana merhaba der. Nefret ederim kıştan. Ülkenin işe yaramayan toplumunun kışı sevmesi, sinirimi harbiden bozup sıkıyor. Yaz var, senin canının yakmayan, sıkmayan. Tabi bence dünyada kışı sevmeyen tek benimdir. Bu durum ironik.

Ketila su koyup çalıştırdım. Bazen o kadar çay içiyorum ki, hastaneye gitmem geç olmuyor, bedene zararmış. Yani benim bedenime. Sigara ve çay, benim bağımlılığım.

"Seninki," dedi hoşnutsuzlukla. "Eyüp ile kavga etti, zor ayırdım." Anlatmayı istemiyor olsa bile, benim için anlatmak için eve kadar gelmişti, beni bilgilendirmek adına.

"Ona zarar geldi mi?" diye sordum.

Yüzünde ne kadar hayal kırıklığının zerresi görsem de, yinede sorumu yenilip durup, onu kahır etsem de canım ya da canı sıkılarak devam etti. Etmek istediği konu bitse de, gözlerini devirdi.

"Gelir mi? Bizim gibi asalak arkadaş bulmuş, başı belaya girmez." dedi dalga geçerek. Geçmek hoşuna gidiyordu.

Sesin gelmesiyle, limonu elime alıp, bıçakla bir adet kesip köşeye bıraktım. İki bardak çıkarıp, çay poşetlerini içine atarak sıcak suyu da ekleyip döndüm. Bardağı uzattım, eline alıp yudum aldı, şekersiz içer. Benim aksime. Bardağımın içine kestiğim limonu atıp, şeker de ekleyip kaşıkla karıştırarak, ona bakmaya devam ettim. Kaşığı tezgaha bırakıp, çayımdan yudumlar almaya başladım. Boğazımda taze ve sıcak.

Yutkundu, yutkunma sesi toktu.

Niyazi, onun en yakın arkadaşı. Aralarında kavga olsa bile, omuzları zımbalı şekilde birbirine vuruluyor. İkisinin de tek hatası fevri olmaları diyelim, öyle olsun. Niyazi, hem kadınlardan hoşlanıyor hem de erkeklerden; bana öyle demişti. Onun birisinin fotoğraflarına bakarken görünce, sır gibi saklanan fotoğrafı bulmak nasip kesinlikle olmamıştı.

Onu yedi yıldır tanıyor Niyazi, beni ise daha üç yıl bile olmadı, beni ondan üstün tutuyor, onunla aynı gün doğmuşuz. Onun doğum gününe uğraması gerekli iken, benim kutlanmayan doğum günümü kutlamayı seçiyor.

Yalnızca, yalnızlığıma duman.

İki yakın arkadaşım var, yeter.

Nefes alıp verdim, ayağa kalkıp bardağı lavabonun içine bırakıp. Sessizce fısıldadım. "Üzerimi değiştireyim, önemli işlerimi halledeyim, çıkalım." Soğuk ve uzak. O da, "Tamam." dedikten sonra odama geçip işlerimi hal etmeye başladım. Diğer işlerim olsa da.

🌬️🚬🌬️

Adım Habibe Ün.

Önemsiz ve insanlar gibi gereksiz.

Bazen adımı unutuyorum, kendimi tanıtmayı, insanlarla diyalog kurmayı, nasıl hareket edilir bile unutuyorum. Yaşamım benimle aynı seviyede eksik ve bozuk saatle sanırım birebir aynı. Adımı sevmiyorum, hayatımda kimsede göremediğim bir isim, sanki sadece bende var. Dalga geçilecek isim olduğundan belki nefret ediyorum.

Habibe Ün. Gitar çalmayı seven, müzik dinleyerek şiir yazan ve yazarken unutmadığı günlüğünü kendiyle beraber barınağı olan banklara uğrar. Huzur yeri olan güzelim güzel banklar. Banklar, küçüklüğümün süper kahramanı. Evimizde hür gür olmasından yalın ayaklar ile kaçıp, orada uyurdum.

O zaman, yıldızların güzelliği ile karşılaştım. Duman, etrafı yanan ateşle sarmıştı. Üzerime atılan gazete vardı, diğer tarafta uyuyan çocuk. "Uyandığımda başka yerde uyu." dediğinde. Diyemedim ailem var. Onun üzerine, üzerimde bulunan kalın turuncu hırkayı bırakıp koşarak eve varmıştım.

Odunluk diye bir yer var, banklar dizili. Orada durup temiz nefesler alıp veririm. Ders çalışırım. Orada bulunan kahve yerinde çalışan kızın sayesinde içeceklerim bedava oluyor. Edebiyat ödevlerini yaptığımdan dolayı iyi geliyor. Onun çektiği acıyı başkası çekse yerin altından gerçekten çıkamaz. Gerçi yer altından çıkanların yara beresi eksik olmaz.

"Sana diyorum, kızım." dedi. Müdür yardımcısı Emrullah öğretmen. Okulun kütüphane işlerini beraber yapıyoruz.

Maddi durumdan dolayı geriye çekildim. Para vermem gerekiyor ve benim şu an verecek param yok. Eskiden olsaydı, çalışır verirdim. Ailem burada değil. Evi başıboşta bırakan kişi değilim, olsam abim beni delip deşerdi ya da ben.

"Kütüphaneye verecek param yok."

Dudakları kıvranıp elini alnına koydu. "Kızım, sen saf mısın? Bu kadar net ol. Ben öderim. Bu kadar fazla kitap okuyan öğrenci varken gidip tembellik abidelerini vereceğim?" diye açıkçası sordu.

"Paranıza ziyan."

"Git ilk önce hava al, sonra sınıfa git derince düşün, yoksa şimdi beynini yıkacağım." dedi. Sinirle.

"Olsa, kullanacağım." dedim. Alayla. Bazen dilim durmaz.

"Çık dışarı." dedi. Gülerek.

Dediğini yaparak, odadan çıkıp kapıyı örtüp koridoru geçerek zemin kata ineceğim sırada bağırma sesleri kulağımı esir aldı. Onun sesi gibime geldi, hatta onun sesi. Sesi kalındı, anlar insan. Onun sesini yedinci kattan bile duyup, derste olmama rağmen yalan uydurup çıkıp onu izlemiştim. Kaba biri olabiliyor. Herkes onun komik insan olduğunu söylese bile, beni gördüğü an soğuğa bürünüyor, gözlerini kaçırıyor. Sert yüz ifadeleri çehresini yer edinip duruluyor.

"Dua et," dedi. Sinirden kaşlarını çatmış. Sarı saçları en az benim siyah şalım kadar dağınıktı. Yeşil, ah pardon, yosun gözlere sahip. Kısacası sarışın biri. Bir erkeğin yapısına göre kısa olması okulun dalga konusu olmuştu zamanında. Benim moralimi bozarken, onun umuru dışıydı. Her şeyi kavgayla çözen tavrı var, şu lisede dayak atmayı en seven kişilerden biri. "Sınıfında olan kişiye dua et! Yoksa sınıfta bulunan bütün kızların sonunu getirmiştim."

Neyin sonu?

"Beni seviyorsun," dedi Irmak, ağlayarak. Sınıfın güzellik algısına uyan kız, onun tarafından sevilmek nasıl bir his, hep merak etmiştim, edeceğim.

"Seni sevmiyorum, sana acıyorum," dedi. Yosun gözlerini kaçırıp durdu. Karşısındaki çaresiz kişiye bile bakmadı, ağlayan kişiyi umursamadı.

"Okulun çevresinde seninle dalga geçen kişilerin önüne geçtim, seni korudum. Beni sevdiğini haykırdın. Tamam, anladım. Seviyorsun. Seni seven biri yok karşında, en yakın arkadaşımsın diye seni sevgilim diye tanıttım. Senin öpücüklerine karşılık vermediğimin nedeni biliyorsun."

Yani bu nasıl... Kötü biri değildi. İnsanların onun hakkında konuştukları, cümlelerin doğru olmayışı mı? Nasıl biri olduğunu saklaması mı? Nasıl türün çeşidi. Onun bu okula girecek insan sadece kız kardeşi. Başka da Irmak yani Irmak. Bana benzemiyor, korkak ve kaçak değil. Bir cümleyle kendisini geri çeken aşık hiç değil. O yüzden onu hak eden kişi karşısında duruyor.

Başkasının sözlerine inanmadan seven kişiye böyle bağırması adil değil. Benim sevgim bana, onun sevgisi onaydı. Sevmemesine rağmen ona bu huyunu göstermesi haksız.

"İçeriye, sınıfa geç geliyorum," diye emir verdi. Kolundan sıkıca tutup kaldırdı. "Voleybol oynayacağım. Biliyorsun, turnuva var." Okulun voleybol takımı kaptanı. A ve B diye ikiye ayrılan grupta birinci çıkıp kaptan olmuştu. Tembel öğrenci olması, beden öğretmeninin tuhafına gitmemişti, yanına almıştı. Müdür yardımcısı karşı çıksa bile, öğretmen yanına tutup gelişmesi için eğitimler verdi.

Irmak burnunu çekti. "Bekliyorum."

Voleybol topunun elinde olduğunu bile görmemiştim, ona seslen Eyüp'le beraber, binanın arka kapısından çıkmak için diğer tarafa geçeceğim sırada bağırma ve gülme sesleri geldi. Bahçeye çıkıp, bankta oturan yakın arkadaşıma, Pel'e doğru ilerlerken, top sesleri ve onun bağırma sesleri bilincime taht kurmaya devam ederken, yavaşlayan adımlarımı hızlandırıp yanına vardım. Pel, telefon bağımlısı olduğu kadar oyun canavarıydı. Telefonundan uzak kaldığı zaman asi kıza dönüşüyordu. Rüzgardan dolayı şalım savrulup durunca, sinirden gözlerimi kapatıp açtım. Şalım bazen açılıp bir tutam saçımı gösteriyordu. Ve açılmasın diye direniyordum. Sabır işi, şalı düzeltmem direnç işiydi.

Banka yavaşça oturup, karşımda voleybol oynayan yedi kişi ve onların kaptanı olan çocuğu izliyorum. Sinirini toptan çıkarıp duruyor, topu o kadar sert atıyor ki, topa karşılık veren çocuğun elinin acısını uzaktan hissediyorum. Kalbi güzel adamın, kalbine ne ara zarar gelmişti. Onun kötü olduğunu düşündüğüm her gecenin sabahını lanetliyorum. Sarı uzun saçlarını yukarıdan bağladı, ucu kalkık burnu kıpkırmızı olmuştu, yanaklarını şişirip durdu. Üzerinde sadece yeşil kazak vardı. Soğukta böyle giyinmesini istemiyorum, hasta olacak diye gerçekten korkuyorum. Onu düşünen kardeşi olması lazım, en az benim kadar. İçkiyi fazla kaçırır, yemek yemeyi sevmez. Benim aksime, az sigara içer. Sınıfta kalmayı ayrı sever. Sınıfta kaldığı zaman, sarı saçlı bir kızı sevmiş ama bu sevgi karşılıksızmış. O günden sonra kimseyi sevmediğini söylemiş.

Nakil aldırmıştım.

Keşke aldırmasaydım. O dokuzuncu sınıftayken kıza açılmış, hatta kız ondan büyük biriydi. Lise ikinci sınıfın ikinci dönemi. Okulda onunla dalga geçen kişi sayısı yaşından fazla olduğundan, lise ikinci sınıfta okula gelmemiş ve sınıfta kalmıştı. Benim geleceğim sırada okula gelmeye başlamıştı.

Okula geldiğim ilk gün gözleri hep benim üzerimde olmuştu, ondan rahatsız olup kaçıyordum. Irmak'ı tanımadan önce rahatsız olduğumu ve tanımadığımı söylemiştim. Dediğim günün, üç buçuk ay sonra onun yosun gözlerine takıntılı kalmıştım. Bu sefer o benden uzak.

Hak etmiştim.

"Hey!" dedi Pel. Gözlerimi ondan çekerek, bedenimi döndürdüm arkadaşıma. Ela gözlerine sahip, uzun düz siyah saçları, top burnu ve inceden daha ince dudaklara sahipti. Boyu benden baya kısa.

"Kapalı biriyle çıkmam," demişti. "Yedi ay önce Sude ile çıkmış."

Pel,onun en yakın arkadaşı Orhan'ın sevgilisiydi. Ondan öğrendiklerini bana anlatıp beni de uzak etmeye çalışıyordu. Aslında Pel, Orhan'ı sevmiyor, okul onunla dalga geçmesin diye sevgili yapmıştı. Eski sevgilisini unutamamıştı. Onu unutmak için de Orhan'ı kullanıyordu. Orhan bunun farkındaydı ama susuyor, yanında duruyor ve seviyor. Gerçi, ben yaşayamam.

Kimseye de yaşatmam.

"Ondan nefret edemiyorum." Nefret edilecek son insan bile değilim. Kimse beni anlamıyor. Annem bile. Onunla paylaştığımda tepkisi, arkadaşlarımınkine benziyordu. Aslında annem, beni tembih ediyordu. O okulda kimseyi sevme demişti. Okulda değil de, O-kulu seviyorum diyemedim. Gözlerimden anlamadı. Anlasa, şartı geri çekecek. Huzur verecek.

"Nefret et," dedi Pel. Sertçe. "Okula geldiğimiz ilk günkü gibi."

Keşke dedim, keşke.

"Sevgi yerini aldı," dedim. İnatla.

"İlk aşık olduğun çocuğa bak, hayatın boyunca kimseyi sevme, kimseye şans verme. Sonra bu okula gel, işe yaramayan çapkın çocuğa aşk ol. Habibe. Yapma. Vazgeç. Lise birde, Poyraz'a şans verseydin, her şey daha güzel olurdu. Karşılıksız aşka vurulmaz, yorgunluk çökmüş gözlere, neşe kırıltısı girerdi." Yıldız söner, onun yosun gözlerine, benim yerim olur.

Bazen.
Onun nefesi haram.

Ruhu mezarlık olan kız çocuğuna, ruhu yosunlu zehirin yayılması.

"İçeriye gireceğim." dedim, pes ederek. Sınıfa gidip sabır niyetine son dersin bitmesini bekleyeceğim. Banktan kalkacağım sırada, bana seslen Niyazi ile tebessümü koruyamadım. Yüzümde yer edildi, arkamı dönüp baktığımda onun yanındaydı. Onun kafası yere düşmüş, botlarını izliyordu. Elleri pantolonunun cebindeydi.

"Siyah gülüm," dedi Niyazi. Siyah gülün anlamı, ölüm ve acının simgesinin umudu olmasıdır. Bana böyle seslenmemesi için uyarmıştım. Hem de onun yanında söylemiş olursa, bu yön ruhumu sıkıştırıp, gevşetmek istercesine boğardı. "Fotoğraf makineni ödünç aldım."

Benim için beraber fotoğraf çekiyordu, onun fotoğrafları bende koleksiyon olmuştu. Onun eşyalarının neredeyse yarısı bende.

Derin bir nefes alıp kafamı salladım. Adımlarımı atarak oradan ayrıldım. Peşimden gelen Pel ile birlikte merdivenleri çıkıp sınıfa geçtik. Ağlayan Irmak'a kaşımı çattım. Şu an yine ne oldu, diye düşünerek moralim bozuldu. İki defa ayrılıp barışan o değilmiş gibi, mutlaka hep ağlayan kendisi olmuştu, oluyor.

Sırama geçip çantamı açtım, içinden defter ve kalemi çıkarıp masaya bıraktım. Pel de aynısını yapıp benim gibi dikkatlice ağlayan Irmak'la çevresini esir alıp birkaç destek cümlesi kuran arkadaşlarıyla umutla bakıyordu. Onun kardeşi gelmişti.

Siyah saçları, kahverengi ve siyah karışımı gözleri vardı. Dik burnu ve dolgun dudakları vardı. Boyu bir elliydi. Boyu yaşına göre kısaydı. Eğilerek Irmak'ın göz yaşlarını sildi.

"Abim yine pişman olur. Biliyorsun, barışmayı hep sana sunan abim. Ağlama. Yazık sana."

Yazık sana, bana değil mi?

Değil. Senin suçun.

Pel beni dürttü. Kulağıma fısıldadı. "Kardeşi yalan söylemez, bunu gör." Yalan söylemeyi seven sadece senin kalbin, ve kavurucu ölüm gözlerin. Uyarmayı her seferinde sever, bulduğu ilk fırsatta yapıştırır cümlesini, canımı yakar.

Çantamı açıp içinden atkımı ve eldivenlerimi aldım. Havanın soğuk buzul olması sayesinde yanımda tutuyorum. Atkıyı büyük cebime, şapkayı elimde tutarak sınıftan hızlıca çıkacağım sırada, Pel beni savunarak şöyle bir cümle kurdu: "Midesi bulanıyor, yeme dedim." Beni yanlış anlarlar diye korkuyor. Benim umurumda bile olmamasına rağmen, hatta fikirleri yoksun. Soğukta boynum kızarıyor ve ben atkı takmayı severim. Lise birde simsiyah giyinen kişi olduğumdan lakabım "Karabasan" idi. Bu okula gelince değişti. Niyazi sağ olsun, onun sadece benim hakkımda bildiği tek şey, onun arkadaşı, benim de arkadaşım olmam. Onun her şeyini bilirim, her şeyini duyarım. Ona kalbim saatlerce açık... Uzaktan bakmam bile yeterli.

Yalandan voleybol sahasına ineceğim sırada sesleri işitmem bir olunca, sessizce duvarın arkasından dinledim. Niyazi, elinde fotoğraf makinemle uğraşıyor, onun arkası bana doğru dönük, Eyüp'ün diyalog kurduğu kişi Niyazi. Niyazi'nin değil. Niyazi, sanki bir şey hissedince kafasını kaldırıp bana doğru bakınca gözleri beni buldu.

"Oğlum, şapkam yok." dedi.

Eyüp güldü. "Atkın ve eldivenin de yok. Bizim var, senin yok. Nasıl turnuvaya katılacağız? Sen bir de kaptan olacaksın." dedi, dalga geçerek. O'nun sırıtması buldu beni. Turuncu kedi onun ayaklarının üzerine durunca, kucağına alıp başını okşayıp durdu.

"Ben hallederim." dedi Niyazi.

"El at," kediyi sevmeye devam etti. "Ben kullanıp veririm." diyince, yavaşça oradan ayrılıp beden odasına doğru koşup, açık kapının arasından geçip giyinme odasına koştum. Onun her şeyini biliyorum. Bilmek ve yanında olmamak kişiyi sevgiden mahrum bırakır. Odanın içine girince, yedi numaralı dolabın önünde durup, açık olan dolabın içine atkıyı, şapkayı ve eldiveni bırakıp, usulca kapıyı aralık bırakarak odadan ayrıldım.

Hızlı adımlarla kantine girip sıcak çay aldım, limon olmadığından bu soğuk havada boğazım şişecek ve kızaracak, hem elimi hem de boynumu yakacak. Şekeri atıp karıştırdım, usulca kantinden çıkıp bahçeye geçip bankta otururken tenefüs çaldı. Bahçeyi dolduranlar oldu, içinde Pel yoktu. İçeriye doğru bakarak çayımı yudumlayıp bekledim. Yanında sevgilisi Orhan, elinde benim çantam olsa bile, kendi çantasını sevgilisine taşıtmıştı. Pel, bahçeye çıktığında bana gülümsedi ama anında gülümsemesi soldu. Orhan'a baktı, bir şeyler söyledi, Orhan önden giderken kendisi koşar adımlarla yanıma gelip, hem çantamı hem de telefon ve siyah hırkamı uzattı. Bardağı bırakıp, çantayı açıp telefonu içine bıraktım. Çantayı kapatıp sırtıma alıp ayağa kalktım. Sağımda olan çöpün içine bardağı bırakıp adım atacağım sırada Pel kolumdan tuttu. Kaşları çatık, dudaklarını birbirine bastırıp duruyor. Ne olduğunu anlamaya çalışırken birden sertçe yüzüme doğru bağırdı, sesiyle sendeledim.

"Derse katılmadın, yazılı olduk."

Gülmemek için zor tuttum. Edebiyat dersinde konumuz şiir ve makale idi. Sınıfın yarısı boştu. Hepsi boş desek daha doğru olur. Hepsinin katkısı yok. "Onu hallederim, merak etme." Ben girmediğim yazılıda, sınıfı komple yapardı hoca, haksızlık olmasın niyetine. Bu sadece Pel içindi.

Yan yana yürüyerek çıkış kapısına gideceğimiz sırada, Niyazi'nin gelmesini bekliyorum, ne olduğunu. Benim bıraktığımı anlayan kişi sadece Niyazi'nin ta kendisidir. Limoni olacak aramız. Kendime ait şeyleri ona gizliden verdiğim zamanlarda, benim kelimesini kurup beni kurtarıyor.

Niyazi gelmedi, o, oradan çıkmadı.

Eşyalarım ile kambur sevgimi elimde tutarak, evin yolunu gözlerim. Ruh değişikliği.

Üç kuruş dünyada, ruh değişikliği oluyor da kalp değişikliği olmuyor.

Çantamı sıkıca tutarak dolmuşa binip eve vardım. Benim evim, içinde sadece ben olan evime vardım, inanılır gibi değil, çok kardeş durumu var ve ben tekim. Yalnız, yalnız kalmak. İnsanlardan kaçmak, merdümgriz adı verilen kaçak durum şahsımla aynı. Evin anahtarını salonun ortasına atıp, çantamı da fırlattım, ayakkabılarımı çıkarıp ayağımla ittim, özensiz şekilde çoraplarımı çıkarıp salonda bulunan koltuğa kendimi atarak yayıldım.

"Abla!" diye bağırdım. Boğazıma düğüm vuruyor, ilikleme zoru zor sıkıyor. Burada olsaydı, bana akıl fikir verirdi. Şansı olanın, acısını kavran ablanı gönderir. Ablam, benim hazinem. Yanımda kimsem olmasa o olur, dışlanan kız çocuğunun başını okşayan yine oydu. Ailem de beni karşılıksız seven. Başıma belaya girerse ve bunu öğrenmişse, değil kendisine önem vermek, benim yanımdan ayrılıp gitmezdi. Aramızda olan bağ, çocukken yoktu. Olmamıştı.

Çocukluğuna gülümsemeyen, tek başına gülmeyi dahil sever sayar.

Olduğum yerden kalkıp ilk banyomu ardından temiz kıyafetlerimi giyerek ikindi namazını kıldım, yiyecek bir şeyler hazırlamak için mutfağa geçtim, ekmek arası yaparken öteki yandan çayımı demleyip limonu kabuklu kesip bardağın içine attım. Ekmek arasını, mutfak masasına tabakla birlikte koyup çayımı aldım.

Gece yarısı, çamlık diye bilinen yere gideceğim, orada duran yakın mı desem uzak mı, yoksa değişikliği yaşayan karakteri mi bilinmez. Sap sarı saçlara sahip, ela gözlerin sahibi ve minyon tipe sahip kız çocuğunun yanına gideceğim, karışık kişilik. Karakteri toplum içinde tuhaf sezgi.

Onu gördüğümde, sokak lambasının direğine yaslanmış, göğüslerini kapatıp etrafa utançla bakarak ağlıyordu. Usulca derinden merhametime yenik düşünce yanına ilerleyip, onun siyah hırkasını çaldığım günün gecesinde tanışmıştık, üzerimde verecek tek hırkası vardı ve kızın haline kıyamadım, ben hem cinslerime kıyamam. Hırkayı çıkarıp, giydirdim. Gidecek yeri o zaman maalesef imkansızdı, aynı benimle beraber dışlanan biri olmasından yana kimsesiz. Tek başına yaşayan kişiydi.

Ona her şeyimi anlatmam aniden oldu, gördüğüm başka insanlara geçmişimi ve geleceğimi anlatmam saniyemi bulmaz. "Aşık olursan ol, sevgini sakla." Bu kelimeyi bana kendisi söylemişti. Saklamışım, bunca zamana kadar. Başarmışım.

Sigaranın faydası, acını saklamak.

Zamanla anlarsın, bir adet sigara bile senin ruhunun evresi olabilir.

Yemeğimi yiyip, cep telefonumu ve hırkamı alarak evden çıktım, temiz havayı bile içime çekerken kendime faydası olmayan nefesimle şayet gocundum. Hırkamın içinden sigara paketini çıkarıp, bir dal alıp dudaklarıma yerleştirip çakmakla ateşlendirdim. Ciğerlerime çektiğim dumanı alıp verdiğimde, rüzgarla kayboldu. Ciğerlerimden daha çok aklıma girmeyi severdi, izmaritin dumanı, o bile sigara içmeyi sever.

Sigara insanın kalbi, izmarit fikri.

Doğrusu buysa eğer, yuvasında zebaniler dolu olanın, dumanı kendisidir.

Burnuma düşen damlacık ile tebessüm ettim, arada yağmur severim, o da onun yağmuru sevdiğinden. Sigaramı içmeye devam ettim, bitmek üzereydi, son dumanı çekerek ayağımla izmariti söndürüp, çöp kutusuna atarak yoluma devam ettim, yere atıp kedilerin zehirlenmesini istemiyorum, kedileri gram sevmem. Hep korkmuşumdur, alerjim var belki ya da görünce kaçamıyorum. Arada kaşınıp dursam bile, biri olmadan yerimden kalkamıyorum.

Sevmem, hiç. Sevemem.

Kimse içinde dokunamam.

Çamlık, gelmiştim. İçecek içme yeri olsa bile korenin yiyecekleri satılıyor. Kafayı onların yemekleri ile bozmuş, yaşadığı travmaları böyle yeneceğini sanıyor, yanılıyor. Daha ben bu acıyı yenemedim, şahsı yenecek sanıyor. Büyük yanılıyor. İçeriye adımlar attığım sırada sarı saçlarını savurarak bana döndü. Lise son öğrencisine benzemiyor, yaşına göre baya büyük gözüküyor. Güzellik algısına tamına tam uyması o kadar hoşuma gidiyor ki, hem cinsime göre ben çirkin dursam bile aşırı güzel. Ela gözlerini büyütüp, sırıttığını gördüm. Sırıtmasına gülmek istedim.

Yapamadım.

"Kız, gelemedin. Okulun erken bitti."

"Hmm, erken bitti. O, kul."

Cümleyle beraber kahkahalar atması ani oldu, kafamı sallayıp eliyle gösterdiği yere geçtim. Ağzını kapatıyor, gülmesini saklamak uğruna. Sırıtarak, elimle oynadım. Yaşına göre insan bu kadar olgun olur mu? İnanmak şayet ister. Anne, hissini veriyor, ela gözleri yumuşatır bana bakarken, iması bile olgun.

"Uzaktan sevmek, ilaçtır bazen."

Kaşlarımı çatarak. "Zehir olmasın."

"Zehir sensin, fikrim olarak panzehirin o kul değil." dedi.

"Nasıl yani?" dedim. Şaşkınlıkla.

"Anlamalısın, zamanla anlayacaksın."

"Hallice," dedim. Üzerine basarak. "Açıkça konuş, erken anlamış olurum." dedim. Gözlerimi sabit tutarak. Evet, uzaktan yakınım olsa bile gerçekleri yüzüme vurmayı sever. Benim onun yüzüne vurduğum da çileden çıktığı nadir günün gecesi inmiştik, acımasız taraf bu sefer kendisi. Farkında ve mutlu.

"Senin sevgin takıntı." Garsonun getirdiği içecek ve kurabiyeler getirmişti, masaya yerleştirip gittiğinde içeceklerden birini eline alıp yudum aldı, bardağı yerine koyup konuşmasına devam etti. "Yani söylemen gerekirdi, şimdiye kadar."

Stresli bir şekilde nefes aldım, göğüs kafesime tekmelerini atan canlı dumanlar yükseliyordu. "Denemedim mi sanıyorsun? Kaç kere denedim. İlk denememde en yakın arkadaşım Pel engel oldu. Erkendi. Hoşlanmam yeni olmuştu, o gün işte, o gün yapacağım vakitti. Pel, sevgili yapar. Sevdiyle çıkar, benim ilk. Hayatım boyunca sevgilim olmadı, engel olan annem var. Yanımda olmasa bile ensemde."

Oda derin bir nefes aldı. "Ensene üfleyen annenin urganı olabilir, vazgeçme söyle. Güvenin olsun."

"Kime?" diye sordum, merakla.

"Kendine." dedi, tek kelimeyle.

"Güveniyorum."

"Hayır! Güvenmiyorsun. Kendine. Habibe, hiç düşündün mü? Merak ediyorum. Sana, çevrene odaklanmış birinin; 'kapalı biriyle çıkmam' cümlesini kurup, aylar sonra tesettürlü biriyle çıkması saçma değil mi? Değil demek yerine sadece düşün. Aklım almıyor, seni biliyor. Görmezden geliyor, sen korkaksın, o senden daha korkak. Korkak kız çocuğu, herkese aslan kesilip sana lal olan çocuğu halen nasıl sevebilir?"

Sahi, korkak biri miyim?

Korkak değilim, kaç kere evinin dibine gittim, kaç kere arabasının önünde durup bekledim, saymadım bile, içtiği sigaraları bile sayıp sakladığım zamanlarda bile, yine nerede olursa olsun, onunlayken, haberi bile yokken ona adım atacağım sırada, onunla ilgili duyduğum iğrenç cümleler durdurdu. Yine ben habersiz gittim. Bankın üzerine oturduğumda kurduğum senaryoları demeyeceğim, aksilikler karşıma çıkıp engel oldu.

Onu böyle severken bir de üstüne uzaktan sevmenin acısını çekiyorum.

Ben onu ne kadar daha sevebilirim? Daha ne kadar kalbimin mezarında duman niyetine saklayacağım, bende bilemiyorum. Saklamak ya da saklamamak, ikisi de sonum olacak.

Sonumdan güzel olacak her şey çirkin. Çirkindir güzel olan şeyler.

Sigara, saat, şarkı ve çay seven korkak kadın, bir de onu, bir de onu.

Masum değiliz, kalbimiz nefret.

"Beni sevmiyor." dedim. Kafamı eğip dudağımı büzdüm. "Haberin olsun, bilmiyor. Gözlerinde nefret var, bana karşı. Görsen, beni görünce midesi bulanıyor. Buzul yosun gözleri tek bana düşman. Yakın arkadaşı Niyazi bana her şeyini anlatır, bir keresinde ona demiş ki: 'Rahat olsun, kimse onunla çıkmaz.' E haklı. Çıkmak isteyen olur da, kabul eden kişi ortada değil." dedim, gülerek. "Zaten," dedim, portakal suyundan yudum alıp keyifsiz bir tebessümle. "Babasının sevmediği kız çocuğunu kim sever?"

"Habibe." dedi. Art niyet olmadığını tabii ki biliyorum. "Yapma,"

Kendine bunu öyle düşünme.

"Kendine bunu öyle düşünme." dese bile, gerçekler bunlardan ibaret.

"Gerçekler." dedim, usulca kafasını eğip ellerini izledi. Ellerinden başla, kollarına doğru hem izmarit izleri hem de geçmeyen izler yerli yerinde. Acıdığını bilsem bile kendisi belli etmiyor, etmez. Acısını saklar. Hep ağlar, benim yanımda gülmeyi sever.

"İşlerim var." dedi, kaçarcasına.

Ağzımı bile açmadım, yerimden kalkıp dışarıya çıkmak için adımlar attım, öyle yavaş ve hissiz. Boğazıma keskinden daha keskin bir bıçakla kesilmesine rağmen kan dökülmüyor, dökülmez. Acıtmaz. Gözümden yaş gelmez, ağlamak sadece bana özel, ayda bir gerçekleşir. Ağlamak insanı güçsüz gösterir, ağlayan insanın kalbi kinle büyür.

O gün eve gidene kadar yedi dal sigara içtim, sabaha kadar senaryo kurduğum sırada on adet içip bir bardak çay içtikten sonra koltukta uyuya kaldım, lambamı açmayı unuttum, unuttum. Yere yapışıp alnımı vurdum, gece yarısı bir de üstüne yatmadan önce yara bandı alıp geldim, sabah uğraşamazdım.

Sabah 07:00'de kalkıp elimi yüzümü yıkadım, üstümü değiştirip formamı giydim, sigara koktuğumdan siyah gül kokusunu veren parfümümü sıktım. Pek fazla makyaj yapmam, kişisel aile baskısı nedeniyle sevemedim, seveceğim varsa bile yandı, bitti, kül oldu, sağ olsunlar. Çantamı düzeltip haftalık ders programını yavaşça okuyarak düzgün şekilde dizdim. Ah çekerek çantamı kapının girişine bıraktım. Siyah uzun kabanımı kollarımdan geçirip giydim. Önünü kapatmayı severim, mevsim ilkbahar olmuş olsa da kışın soğuğu ve ben kıştan nefret ediyorum. Birincisi sonbahar, ikincisi kıştan nefret ediyorum. Soğuğa alışkın değilim ya da alerjim var. Diğer günlere göre bugün iyiydi.

Sabır ayları.

Okul binasından giriş yapmadan önce nefsime yenik düşerek sigara içip ondan sonra giriş yaptım. Bir ders geç kalmışım, haftanın başlangıcından beri. Hava soğuk, hava cidden baya onun içi gibi soğuk. Petege doğru ilerleyip, resmen kendimi yapıştırdım. Sıcaklık iliklerime kadar girdi, içime karıştı. Kansız bedenime soğuk girince içime kapanırım.

Merdivenlerden gelen ayak sesleriyle beraber gelen o yöne baktı, bakışım bile sıcaklık. Gri ayakkabılarının sahibine bakmak için kafamı kaldırıp baktım, yosun gözlerin güzel kalpli sahibine aitti. Atkı ya da eldiven ortada olmamasa bile şapka kafasında. Gülümsememi engelledim, donuk ifademle gözlerimi kaçırdım. Havuç kokan birine şayet buzdan ibaret yüzü artı bir buzdan kalbi var.

Havuç, beyinli.

"Yasir." dedi. Tanımadığım yersiz çocuk. Evet, o, onun adı Yasir. Anlamı: huzur. Demek, onun gözlerinde huzuru görmem bile yok. Hani insan severken bile nefret eder ya, o bile bende yoktu, olamazdı. Onu bu denli severken, ondan nefret edecek kalbim olacaksa, ölsün.

Ya da o ölsün, bizsiz. O da yaşarken.

Kıyamam.

Benim yaşamaya tutunmam sebebim.

Önümden geçip gideceği sırada şapka tamda ayağımın üzerine düştü. Kafamı kaldırıp bakacağım sırada utançtan yere bakmaya devam ettim. Şapkayı alacağı sırada fısıldadı.

Sesi kalındı. "Bağcıkların açılmış."

Durdum, kafamı salladım. Dilim o konuşunca lal olup beni geriye attı. Tam eğileceğim sırada, onun elleri bağcıklarımın üzerine görünce yutkunamadım. Bana ne oluyor? Ya da sana ne oluyor? Lanet olası kalbim neden bu kadar hızlı atıyorsun? Ah, delireceğim. Bağcıkları bağladı, düzenledi. Diğerini açıp kendisi gibi düzeltip ayağa kalkıp şapkayı çırpıp kafasına taktı.

Benim şapkamı, bilmeden özen gösteriyor.

"Teşekkür ederim." diye mırıldandım. Onun duyacağını sanmadım, duymaz sanarken.

O duydu.

"Rica ederim, Niyazi'nin arkadaşı."

Kaşlarımı kaldırıp, "Anlamadım?"

Ağzını açacağı sırada Irmak içeriye daldı. Gözlerinde yıldızlar inmişti. Boynunda benim atkım, ellerinde benim eldivenler. Tatlı gözüküyor. Yakışmış, bana yakışmayanlar. Yanağımı dişledim, acıyla peyda oldu dudaklarımda, yemin ederim ağlamayı şuan istedim, ağlamıyorum.

Kızım, dedim, yine ağlasana. Yok, susacak, onun ayı gelince birden kusacak. Yalnız, sen sadece yalnızsın. Anlaman için çocuk, daha ne yapsın? Seni sevmediğini açıkça belli ediyor. Zorlama artık, sevme, düş yakasından. Boynunda lekesin.

Anla, Niyazi'nin arkadaşı.

Titreyen ellerimi es geçerek, onun adım attığı merdivenleri geçerken, Pel karşımda belirince geri adım atacağım sırada beni tutup koluma girdi, bir eli sırtımı sıvazlıyor. Yapma, sevme diyor, görüyorum gözlerinde. Odalarımın içinde o benim hazinem. Kaç yıl geçerse geçsin, benim ilk aşkım. İlk aşklar hiçbir zaman unutulmaz. Aklının köşesinde durur.

"Ağla, içini dök."

Ağlayınca geçer mi?
Sahiden?
Geçer.
Bir sigara ve biraz uyku.

"İçimi dökersem ona bana yazık."

Ne ajitasyon, parmaklarının arasında yer alınmış sigarayı dudaklarına yerleştirmiş, ciğerlerine çekerek öksürüyor. Onunla beraber kavrulan, yağmur damlacıkları en çok oturduğu bankı ıslattı. Hep böyle olacak.

Onun kıyamadığı kişiler var, bana bilmeden kıymayı severdi, öyle.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 0beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18