3.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: H H

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: 3.BÖLÜM

3.BÖLÜM

Günlük, bilmem kaçıncı sayfanın sahibi; Yosun gözlü çocuğa.

Özledim seni.
Gözyaşlarımla...
Çayımın demini, sigaramın külü, günlüklerim... tanımadığım sana.
Attığım adımlar, yürüdüğüm kaldırımlar ve umut ettiğim banklarda, bizi düşünüp hayallerim sana ithaf.

2020, İlkbahar Mayısı.

Soğuk odalar bazen, başkasının kalbi olanın ta kendisidir.

Ben; hayalperestim.

Kurduğum, hayallerimin içinde onunla el ele olduğum, yanımda mutlu gördüğüm anlar, sesi ve yüzünde eksiksiz gülüşleri beni siyahlık içinde rengârenk çiçeklerin arasında tek siyah naif gül bendim. Belki de, başka evrende hayal kurmayı seven birinin, rüyasında gördüğü, sevdiği ama kavuşması imkânı olmamasına rağmen hayal ettiği kişinin naif kalbiydim.

Düşüncelerimin içinde gidip geldim, yarama sadık sevgim, kalbimin içinde volta atarak, göğüs kafesime giren bıçak izlerini sırtımdan çıkarıp mideme vuruyorum, sigaradan oluşan dumanlı kelebekler ölüye benzeyen yaşayan insanlar gibi uçsuz içtenlikle içimde dönüp duruyor, mahkûm olarak susuyorum, müebbet yiyen bedenim, bugün durmayı seçmiyor.

Kaburgamın ortasında mezarlık var, köprücük kemiğinde sigara ve göğüs kafesimin tam ortasında izmarit.

Edebiyat dersine girmek yerine naif sevgilisinin elinden tutup okulu kırmıştı. Dersin başından sonuna kadar görevli olan ikimiz olmamıza rağmen gitmişti, tek başıma ve arsızca ne onun yok yazılmasına izin vermiştim, ne de kaçtığı insanların. Böyleydim, böyle kalmayı başaran korkak.

Kül, kafesinde inci yosuna.

Ceren Öğretmen, matematik öğretmeni. Dersinde ayağa kalkmayan tek kişi benim, soruların cevabını bile bulmam dersi bulması geç oluyor. Matematik ile aram ilkokuldan beri limoni, can sıkıntısı. Derste savaşmayı da ayrı seviyor, sınıfın dalga konusu, tek ben değilim. Bizim lise son sınıf oluşumuz, rakamlarla kavgalı oluşum ve oluşumuz başka öğretmenleri ayrı sinir etse de içinden anlayan kişilerin var oluşu bize ümitleri tohum ekiyor. “Son ders, tarih mi? O zaman sınav bizim derste olacak, haftaya. Ders çözün.” Üç derstir çözüyor, anlayan fifti fifti öğrenciler var, inatla zorluyor. Hadi onu geçtim, dersi bile anlatamıyor, anlayan kişiler yok. Tenefüsün çalmasıyla kalemi masaya fırlatıp ayağa kalkıp. “Sonunda.” Diye güldüm. Defteri kapatıp, öğretmen bakınca. “Zor değil miydi?” dediğimde, derslere girdiği günlerin sonunda içtenlikle güldüğü nadir anlardan bir tanesini benimle paylaşınca, sırıttım. “Bak, Nisan ayındayız. Çözmesen kabusun olurum. Bil, öğren ve çöz.” Çantasını alıp, dosyaları alıp sınıftan çıkınca sıraya oflayarak tekrar oturup defterin sayfalarını çevirdim. Sinirden defteri sinirle çöpün yanına fırlattım, fırlatmasına da defterin birine çarpmadı, ayağının dibine düştü, eğilip defteri alan

Niyaziydi. "Hey dedi. Sakinlikle. Yavaşça yanıma gelip, masamın üzerine oturdu. Sırıtarak, gözlerini kıstı. “Siyah gülüm, bu ne sinir?” defteri masaya bırakıp, döndüm.

“Yanıma gelme demiştim.” Defteri açık çantama koyduktan sonra kalemimi de içine atarak fermuarı özensizce kapatıp Niyazi’ye döndüm. “Kantine inelim,” dediğimde güldü. Bakmaya devam etmesini izin vermedim. “Acıktım. Sorma sabah kahvaltısını düzgün yapmadan geldim.” Önden yürürken biri omzuma vurmasıyla, sarsıntı yaşadım, zayıf olduğumdan düşeceğim sırada dengemi tuttum.

“Pardon.” Diye dalga geçti yarım ağızla. İrem. Gözlerini arkamda olan Niyazi’nin bedenine çevirdi, sonra bana dönüp alayla gülerek. “Yalaka olman her defasında dört ayak üzerine nasıl düşürdüğünü anlat.” Bu hep böyleydi, başkasının başarısını kıskanan ruhu ve karakteri yoksundu. Elde edemediği tek kişi sanırsam ben kalmıştım, evvelden önce psikolojimi bozmaya çalışıyor. Aslında bana bakarsa, uslu duran kız çocuğunun içinden canavar çıkacağını uzaktan anlayan tipik biri olduğunu geldim ayda kavramıştım. Boğa. Demişti geldiğim ilk hafta.

“Yalaka mı? Kıskanç biri değilim. Yani sen değilim” Gitmek adına hamle yaparken omzuma sertçe tutup itince şaşkınca ne yaptığını anlamaya çalıştım. Yine durduk yere kim neyi konuştuysa baya bilenmiş, baya hem de. Omzumu tutup gözlerimi kapatıp açtım. Sakinlik insana iyi gelecek durum, içinden say on yediye kadar. Saymaya devam ederek, nefes alıp vermekle yetindim. “Ellerim kaşınıyor, kaşıma.” Kavga edecek gün değil.

Oda en az benim kadar sakin edayla. “Kaşınıyor oluşu, korkutmadı. Korkak birine fazla cesursun, seni bu hale getiren hepimiz kim olduğunu biliyoruz,” eliyle arkamda duran kişiyi gösterip dalga geçti. “Sus, bence. Ne dersin? Acıyan çok sana.” Bu konuda haklıydı, Acıyan çoktu. Aile tarafından yok sanılan birine yardım parası verilen hatta burs şansı verilen birine göre fazla korkağım, gururum enkazıma hakaret. Adımlarımı atarak sınıftan kendimi atıp saniyesinde bahçeye inip serin havayı içime çekmeyi bil hasa ilk kez sevdim.

Gözlerimi kapatıp açtım, nefesim paniğime yargılı olmayan tarafıyla, geri binanın içine girip, lavaboya doğru ilerleyip, basamakları çıkıp, koridoru da geçerek, geçtim. Musluğu açıp, ellerimi ıslattım. Soğuk suyla banyo ettiğim zamanlar da, tekil kişi olmaya biliyorum. Sakin ve insanların sesli ortamından kaçan bir kız çocuğu, yüzünü yıkarken bile ürkekti. Okulda siyah şalım bozulabiliyor, birine çarpınca bile önem verdiğim tek parça şalım. İğneyi açtım, şalımı açarak, boynuma indirip bonemi de ardından çıkarıp koltuk altıma koyup tokamı açıp, kahverengi uzun saçlarım omzumun üstüne düşünce, sadece yedi saniye içinde kendimi önemsizce izleyip, saçlarımı toplayıp bonemi geri taktım. Şalına özen gösteren kişilerden biri asla değildim, sahi seven sevdiğine güzel görünmek için çaba gösterir mi? Gösterirse gören neden olmaz? Olan, olurdu da senin dediğin olacak tarafı bile olmaktan olmaz. Ellerimi tekrar yıkayıp çıktım.

Sınıfıma geçip sırama oturdum, son dersti. Tarih dersine katılmayı istemediğimden somurtarak masamı izlerken, Pel’in yanıma gelip oturmasıyla iç çekerek bakışlarımı ona sabit tuttum, yüzüne yayılan dalgın ifadesiyle beni şu an çözmeye çalışıyor. Dişlerimle, dudaklarımı çekiştirip, ağzımı açacağım sırada, atağını yaparak güldürmeyi başarmıştı. Gülerek önüme döndüm.

“Tarihçi gelmemiş.” Dedi. Direkt.

Çantamı elime alıp içini açıp hırkamı koyup fermuarı kapatıp yanından ayrılıp binadan çıkıp okuldan uzaklaşıp dolmuş durağına gelip, önüme gelen yedek evimden uzak kalan eve geçecektim, iki günde okula gelmeyi istemiyorum, babama iki gün katlanacağım, başıma ne bela gelebilir? Gelmezdi. Babam, iyi yönden dışarıya göre yaşayan biri, herkes onu övsün, adını büyütmek adına beni evladı olarak görmeye çalışıyor, arada bir saçlarımı okşamak isterken geri çekiliyorum çocukken bana uygulandığı acıyı ona büyümüş biri olarak gösteriyorum.
Dolmuş, üç sokak geride kaldı. Parayı bindiğimde avucuna bırakıp arka koltuklardan birine oturdum, sokaklar nefret dolu yerlerdi. Sokakları sevemiyorum, gözler korkutucu, öldürücü bakışlarla doluydu. İki yaşım, başıma gelen büyük travmam oldu. Sevilen yaş rakamları, aklımızın köşesine yazılır; sevilmeyen yaş ise kazınarak oturtulur.
Sokakları geçip evin önüne geldim. Açık olan dış kapıdan girip, vazonun altındaki anahtarı alıp kapıyı açtım ve içeriye adımımı attım. Evin içi leş gibi kokuyordu, alkol ve sigara kokusu burnuma vurduğunda öksürdüm.

Babam, evin içini alt üst etmişti. Ailemizi alt üst eden sonuç, işte bu.

Babam gelene kadar evi tertemiz yapıp, kısa bir duş aldıktan sonra yemek yapmaya başladım. Babamın evinde yedek kıyafetler bırakıyorum, geldiğimde lazım oluyorlar. Sulu patates ve pilav piştikten sonra sofrayı hazırlamak için masadaki eşyaları kaldırıp örtü serdim. İçeri koşup iki tabak ve iki kaşık aldım, özenle masaya yerleştirdim, yemekleri de getirdim. Kapıdan ses geldiğinde, babamın içeri girdiğini gördüm. Sesli bir şekilde nefes alıp verirken, babam masaya yöneldi, ekmeği masanın üzerine bıraktı. Diğer elinde taze fasulye vardı ve onu da masaya koydu. Selam dahi vermedi, yüzüme bile bakmadan sandalyeyi çekip oturdu. Gözlerimi esir alan hayal kırıklığıyla tencerenin kapağını açıp, sulu patatesi doldurup önüne koydum, sonra kendime de aldım, ortaya pilavı doldurup bıraktım. Önündeki bardakta suyu alıp içti.

Ben de yerime oturup, yemeğimi almak üzere kaşığımı ağzıma götürmek üzereyken, iştahı bozan cümlelerine çoktan başlamaya yemin etmişti.

Kaşığımı bıraktım, ona dikkatle baktım.

Hayal kırıklığıyla.

“Neden iki gündür derse geç gidiyorsun? Bana mesajlar geliyor, yalan söylemeyi aklından geçirme,” dedi babam. Sudan tekrar yudum alıp, yemeğine devam etti.

Katı ve bezmiş hareketleriyle, aşağılama duygusunu içeren bir adamdı. Çok bilmişlikle kendi kendine yaşayan biri. O, benim babam. Benim baş düşmanım, sevgisinden çok sevgisizlik duygusunu bana özellikle gösteren kişi. Küçükken duygularım yoktu, dayak yerken bile ağlamayan çocuğun ta kendisiyim. Korkudan ağlayanları gördüm ama, korkudan dayak yiyip ağlamayanı ilk kez kendi çocukluğumda hissettim. Babam, dünyada kahramanım olacak son insan.

Olamazdı bile.

“İlk gün, yani pazartesi hastaydım, panik atak geçirmişim. İlaçlarım etki etmedi, bayıldım,” diye söze başladım. Sinirle nefes alıp verirken, onun mimiklerine göz ucuyla bakmamayı başardım. Üzülmeyi bile bilmez. Konu kardeşlerinin çocuklarına gelince, benden çok daha hassas kalplere sahiplerdi. Kaşığımla oynamaya devam ettim. “İkinci günde, kütüphanede çalışıyordum, biliyorsun, edebiyat dersinde iyi biriyim,” dedim. Sözümü keserek beni susturdu.

“İstediğin kadar iyi ol, kardeşlerin senden hep üstün olacak,” dedi.

“Olsunlar,” dedim. Kardeşimin üstün olup, yetenekli olup bir çok konuda övülmesi hoşuma gidiyordu.

“Bu benim hoşuma gider, Peder,” dedim. Ona seslenerek ‘baba’ demeyi sevmediğimi belirttim, çünkü hak etmiyordu. Bizi terk edip, önüne çıkan kadınla evlenmişti ve onu annemi cinsellik amacıyla kullanarak mahvetmişti. Annemin boşanması için elimden geleni yapıp onu kurtardım, o kadını alıp, babasının yanına gitmesine yardımcı oldum. Ne acı değil mi? Babam, benim en büyük düşmanım, ve ben ondan nefret ettiğim için mutlu olmasını engelliyorum.

“Yarın ve sonraki günlerde okula gitmek istemiyorum,” dedim. Masaya sertçe elini vurdu, ayağa kalktı.

İşaret parmağını bana sallayarak, “Anneni aratma, sana okul parası harcayacağız diye göndermiyoruz, Hanımefendi,” diye bağırdı. Bu sefer ben de ayağa kalkma gereği hissettim.
Bana para bile vermeyen adama bakın hele, iki ay önce yüzüme tokadı yapıştırıp evden kovmuştu, bunu ne zaman unuttu? Ellerimle sofra bezini sıkarak, “Yardım bile etmiyorsun,” diye gözlerinin içine bakarak yalvardım. “Oğlun şu an evde bile değil,” dedim. Üzerine basarak, “Sokakta. Tabi bilmiyorsun, onunla annem baş edebilir,” diyerek alayla güldüm.

“Onunla baş etmek kolay,” dedi. Bu sefer gülen taraf bizzat oydu. “Seninle baş edebilmek ne mümkün.” Oturup yemeğini yemeye devam etti. Masanın üzerindeki telefonumu alıp, kaldığım odaya girdim, kapıyı kapatıp kilitledim. Salondan hakaretler geliyordu. Küfürbaz olduğunu kanıtlıyordu, bilmediğim küfürler kulağıma gelince gözlerimi devirdim. Nefes bile almadan nefesimi korudum.

Yatakta, içini açmadan, tekli evde oturmasından balkonlu odaya denk gelmiştim. Kapıyı kapatıp perdeyi örttüm. Yatakta gözlerimi kapatıp uyumaya başladım.

🚬🌬️🚬

Uykuya daldığımızda, zihin sahnelerimiz saldırıya uğruyor, sadece ümit ediyoruz. Bunu istemek, bunu görmek ve rüyalar, kabusların esir düştüğü karabasanın buluşu, zifiri karanlık, dünyanın içinde. Sevdiğini rüyanda görmek, onunla yaşamak istediğin güzel anlar sadece rüyana ait. Uykuda gördüğümüz ufak tebessüm, uyandığında solmuş, düz dudaklarımıza dönüşür. Yine iki saat uyuyup kalktığımda, zaman kaybolmuştu.

Sevgisizlik duygusuyla gözlerimi açtığımda, kavuştuğum basit bir saat birimi içinde yol aldım. Dudaklarım kurumuştu, dünyanın içinde ölü bedenin kuruması çoktan olmuştu. Şimdi işe yaramayan dudaklarım kurumuştu. Sokak lambasının ışığı perde kapalı olmasına rağmen odama yayılınca gözlerimi ovarak, yorganı üzerimden çekip ayağa kalktım. Üç dört santim uzağımda dolabın üzerinde bir sürahi vardı. Uzanıp yanında duran bardağa su doldurdum ve dudaklarıma yerleştirip içtim. O an kendime geldim. “Oh,” dedim, “bugün de yaşıyorsun.”

Bardağı bırakıp geniş tahta dolabın önüne geçip yüzüme baktım. Karanlıkta sadece bedenim güzel görünüyor, ölüden farksız.

Yalın ayakla gezemiyorum. Adım atacak halim yok, ayağıma serinlik girince donuyor, yürüyecek adım bırakmıyor. Bunu bazı gıdası eksik çocuklar büyüdüklerinde yaşıyorlarmış. Galiba sigara yüzünden. Öyle düşünüyorum. Rüzgardan balkonumdan sesler gelmesini umursamadım. Işığı açıp aynada yüzümü inceledim. Hali hal olmayan gözlerim, birisi dokunsa ölecek bedenim, birisine konuşursa gök gürültüsü kopacak. Rüzgar niyetine savurmak istiyorum değeri olmayan duygularımı. Elimde tırnak izleri ve sigara izleri var, sağ olsun peder. Yine yaptı yapacağını. Ruh hastası olduğumu düşünen çok insan var. Siyah şal başında uyulur mu? Panik içinde kafamı yiyen durum. Saçlarımı kimsenin görmesini engellemeye çalışıyorum. Hem cinsim görse bile kaçarım. Utanmak değil, kendini arka plana atmanın ucu ucuna kaçış.

Siyah uzun kirpiklerim yanaklarıma düşmüş. Kurumuş dudaklarım, uykudan yara bere olmuş. Aynanın bana defol demesini beklemek, ceset ruhumu andırıyor. Çenemin altında yara olmuş, tartışmadan sonra sıkı sıkmıştım. Üzerimde siyah takım geceliğim ve kafamda yamuk şalım, ellerimde çizikler ve izler. Yaş on yedi, ilk okkalı kalbe sonra sırta hakimine taht kurup sönmüştü.

Sevdiğin birinin yanında olmak, arkanda duran yumruk gibidir.

Yanıma geliyormuş.

Anlık olarak düşündüm, odamın balkon kapısında beklemiş. Kapıyı açarak içeri girdi. Huzurunu benimle buluşturup cehennemi yaşatacak. İstesin ya da istemesin, yanında tutacak durum olacak, içim kıpır kıpır olacak.

Hayal, hayali bile bana duran karanlık.

Onunla birlikte, bu odada sigara içmek.

Bana sığınması.

Hayal kalacaktı.

Hayal kalmasını dilemek, bana gülen gözleriyle tanrının bana bazen acıması, bana verilen en büyük bohça.

Yan yana duramayan iki beden, hayallerimde birlikte.

Gülerken bile ağlarız.

İkimizin duygularını iyi seçenim.

Onu her halinde hayal ettim.

Beni görür, sever. Karşılığı yoksa nefret eder... Göğüs aralığımda gül açtı.

Bilmediği saçlarımı değil de, şalıma dokunan ellerini hayal ediyorum. Sigara parmaklarımın arasında dururken, kısa anlık şaşkınlıkla bakan iki çift göz.

Ağla, gül, ağla.

Sigaranı bile yakan sensin.

Bile isteyerek.

Yatağımın üzerinde duran siyah hırkamı alıp içinden sigara kutusunu ve çakmağımı aldım. “Merhaba, dudaklarımın sahibi ve kalbimin sahipleri.” Sigara kutusundan bir tane alıp dudağıma yerleştireceğim sırada, balkon kapısına yumruk atıldı. Çakmak elimden düşüp ayağımın üstüne düşünce, acıdan kıvranarak çakmağı alıp dudağıma götürdüm. Yakarken, çakmağı yatağın üzerine attım. Bu komşunun bizimle derdini seviyesiz aklımla kavrayamıyorum. Yardım şu an ihtiyaç değil, yardımın aşılacağı bir şey.

Perdeyi sertçe açıp kapının kilidini açtım. Kolunu indirip kapıyı açtım. Beni yakalayarak içeri attı. Ne yaptığına boş verip sigaramı içmeye devam ettim. Sırtımız sırt sırta olmasına rağmen, kapıyı kapatıp kitledi. Hemen ardından perdeyi kapattı. Halen aynı olmamıza rağmen, sigaramı keyifle içerek içeri giren kişiye dönmeden, sigaramı bitirip sırtımı ondan çekip bardağın içine attım. Ona döndüğümde nefes nefese kalmıştı. Kafasında bir maske, lacivert montunun altına lacivert kot pantolon giymişti. Ellerini boynuna götürüp, maskesini çıkarıp avucunun içine koydu ve sıktı.

“Şu adam gitsin, gideceğim,” dedi. Arkasını dönmeden. “Yardıma ihtiyacı olan genç biriyim.” Sesi tanıdık, o burada olamaz. İmkansız. Bir de babamın evine giremez. Bu şans olamaz. Bu rüya da değil, hayalperestim. Tekrar konuşunca, aklıma kuşku girdi. “Yedi dakika sonra çıkarım,” dediğinde, yeşil kazağını açık olan aynada yansımasından görebiliyorum. Şans değil, ya da yanlış düşünüyorum. Habibe, sakin ol, kendine gel. Tanımadığın insanı ona benzetemezsin. Ona doğru adımlar attım, kolundan tutup kendime çekip yüzüne baktığımda, yosun gözleri gözlerimi esir almıştı. Beni tanımadı. Tanımadığı gibi hafif ittirip, odanın ışığını kapattı. Perdeyi hafif açıp dışarıya bakıp durdu. Kokusu burnuma geldi, mayhoş etti.
Nane.
Bu adamın parfümü naneydi.

Kaderin oyununa, sigaradan sonra iki tutam nane eklendi.

Mayıs, uğramadan.

Beni tanımadı, başında bela olduğundan mı yoksa gerçekten tanımak mı istemedi? Sahipsiz, kalpsiz ve sinir bozucu bir kalp. Gözlerimi ondan çekip, yatağın üzerinden sigarayı alıp dudaklarıma yerleştirip, alevlendirip duman alarak, ben de onu görmezden gelerek durdum.
“Sigara içen kızlardan nefret ediyorum,” dedi, sesi kısık. Başımı ona çevirdim. Gözleri dışarıda olmasına rağmen, beni nasıl izleyebiliyor?
“Kapalı birinin içmesinden ayrı, nefret ederken sinirimi bozuyor.” Kendinden nefret eden her çocuk, sigara veya başka bir şeye bağımlı olur. Eskiden nefret ettiğim bedenim, şimdi ise sadece ceset ruhum.

Ona karşı cümle kurmadım, gözlerimi çektim bana yabancı olan bedenden. Konuşmak istiyorum, şu an onunla muhatap olmak iyi olurdu.
“Sigara ruhuma vitamin, insanlara karşı beni unutturuyor,” dediğim sırada başını kaldırıp bana baktı.

“İnsanlar, insanları unutmaz,” diye geçirdi ayaküstü lafları.

Sigara kutumdan dal alıp, parmaklarımın arasına yerleştirip, “Sigara dört duvar arasında duran zebanilerin içersinde beni unutturmuyor,” dedim.

Sırtını hafifçe dönüp kafasını sadece salladı. Kurduğu kelimelerin hangilerinin komik olduğunu şimdiden düşündüm. Sustu sandım, ama devam etti.
“Sen sigarayla avut ruhunu,” fısıldadı. Gözlerini perdenin arkasında duran camdan çekmeden. İki yabancı olarak bakışmamız sürdü.
Sahi, yosun gözlü çocuk, sevgim geç mi geldi?

“Nedenmiş?”

“Sen unutulacak insansın, ondan.”

Boğazımda duran yutkunma, ağır ateşle midemi esir alıp yaktı ve kelebekler ölü iken toz olup uçtu. Cevap vermek yerine dışarıyı izledi, zaten ben de bu cümleler karşısında nasıl konuşulacağını bilmiyorum. Erkeklerin kadınları obje olarak görenlerinden bir tanesi şu an karşımda duruyor. Onu da seviyorum. Bu da benim aptallığım.

“Burayı nereden biliyorsun?” diye sordum. Sigara kutusundan çıkardığım dalı dudaklarıma yerleştirip içimdeki yangını dudağımın arasında duran kefenimi yakıp ciğerimi deldim.

“Burası, kiralık ev değil mi?” diye oda soruma karşılık veriyor. Bu da benim adımla son buluyor. “Adın neydi?” dedi.
Duman alıp verdim. “Okulda görüyorum, adın unutulacak isim.”

Bunu bilerek yapıyor. İnatla.
Sırf zamanında yaptığım şeylerin aynısını döndürüp bana yapıyor.

Vallahi sustum, konuşmadım. Sadece konuşsun yeter ki, canım yanıyorsa yansın, önemli değil. Bu gece mayısın başlaması gerekiyor, bu gece o yağan mayıs yağmurları benim göz yaşlarımla karışacak, sonumu getiren sigaraların dudaklarımda yaslı göz yaşlarımla yakacak kadere mi?

Birbirimize baktık, sonra herkes önüne döndü, yağmurun şiddeti sokağı esir aldı, kalbim ağlıyor. Umursamaz tavrıyla ayağa kalkıp yanıma doğru ilerleyip telefonumu alıp, rehberime girip Niyazi’nin telefonunu çevirip kulağına götürdü. Ha biliyor ya zaten, Niyazi’nin arkadaşı falan demeyi unuttun? Sen kendini unutuyorsun? Başkası neden unutmasın. Kulağına götürüp yanımda konuşmaya başladı.

“Aldım, ben de. Kaçtım, şu an evime geldim.” Sahi, ben senin evin olur muyum? Saçmalama Habibe. Onun sadece unutacak evi olursun, o kadar. Ayağa kalkıp pencerenin dışına bu sefer merakla bakan kişi benim. Neyin işine düştü ve Niyazi’nin başını neden yakmıştı?
“Evimdeyim.”
Burası sana soğuk. Yerimden kalkıp sigara kutumdan sigara çıkarıp dudaklarıma yerleştirip içimdeki ateşle yakıp, dumanı tüten sigarayı ruhumla karıştırıp onu yangına çevirdim duygularımın tabakasında. Nefes alıp verdim.
Tekrar yerine geçti, dışarıya bakarak saçlarını karıştırıp durdu. İşaret parmağımla orta parmağımın arasında duran sigarayı dudaklarımın arasına yerleştirip, duman alıp verirken bir tanede çıkarıp diğer parmağıma yerleştirip ona doğru adımlar atıp önünde durduğum sırada gölgem yüzüne düşünce kafasını kaldırıp bana bakıp,
“Ne oldu?” diye sordu.
Parmaklarımı dudaklarına sürterek dudaklarının arasına yerleştirip, dudağımda duran sigarayla yaktığımda, dumanı içerisine çekip, nefesini yüzüme üfledi. Yüzüme yayılan tebessümle dışarıdan gelen sesle belimden yakalayıp kucağına oturtup sigarasını içmeye devam etti, ettim.
Pencereden bakarken yaşlı adam, sokağa bakıp elini yumruk yapıp bağırıyor. Peşinde olan adam onu bulamadı diye öfkeden bağırınca sıçrayarak yerimden kalkınca, kolumdan tutup yanına çekip sıkıntılı nefeslerini alıp verirken, nefessiz durarak kalbimin ritmi eksik, artı olmaması iyi.
Gözlerim, ellerinin üzerine sabitti. Dikkatimi çeken, açıkta kalan bileğin üzerinde duran dövme, siyah gül. Siyah gül ve sonsuzluk dövmesini yan yana yaptırmış. Kucağından inip, yatağıma doğru adımlarımı halsiz atıp, yatağıma oturup karşımda duran dolabımın aynasını ve ağızı açık kalan kız çocuğuna bakarak, ümit etmeye başlayan, gözleri parlamıştı. Yüzünde gördüğüm korku, sersem sersem pencereden bakarken; adam binanın önünde durmuştu.
Gözlerimi onun yosun gözlerine çevirip baktığımda, ayağa kalkıp cebinden çıkardığı kolyeyi bana doğru adımlar atarak gözlerimi içine çekti. “Sende kalkacak,” dedi dudaklarını birbirine bastırıp. “Güvence sende,” diye ekledi, dudakları kıvrılarak. “Sonunda ne olursa olsun, kaybetme. Unut, ikimizi.” Dediklerini kavramak beynime zordu. Dudaklarından çıkan nefes, esir alan dudaklarımı büktüm. “Anlamıyorsun, değil mi?” Kafamı iki yana sallayıp bıkkınlıkla dondum. “Kendini unut, kaybet ama bu kolyeyi unutma ve kaybetme.” Amca, arkasını dönüp, karşı tarafa ilerleyip telefonunu çıkarınca, elleriyle sırtımı ovalayıp. “İz, bıraktığım yerler banklar. Oraya gel.” Onun da duygularını kaybettiği bank vardı. “Sana konum atarım, ismini unuttuğum sigara bağımlısı kız.” Perdeyi açıp, balkonun kapısını açıp, çıkıp örttü. Balkondan sessizce inip, arkasını dönük adamın yanına ilerleyip cesurca ellerini ceplerine koyarak adilce karşısında durdu. Amca döndü. Yakasını kavrayınca karşılık vermedi, vermeyi hak görmek yerine yüzüne yumruk yedi. Ağızımı kapattım. Gördüklerim rüyanın etkisi miydi? Bir gece ona aşık oldum ve bir gece onun beni bilmediği halde babamın evine girip, bilmediğim kolyeyi vermesiydi. Orada öylece durdular. Siyah, yazmamı yattığım için bozulmuştu, aynanın karşısında düzeltip, odanın kapısını açıp koridoru geçip, evimde kapısını açıp çıktığımda ikisi beraber yürüyor, adam yakasını sertçe kavramış, çekiştirip duruyordu.
Onları takip etmeyi istemesem de, onun canı yanacak korkusuyla, içime giren sevgimin acıması beni yönetiyor. Adımlarını hızlı atıyorlar, sanki onu öldürmek istiyor da elinde yıpratarak götürmeyi seçmeyi karar vermiş.
Yarım saat önce yalnızlığıma güç ve kuvvetle isyan ederken, karşılıksız sevgime sigara yaktıran dünyamın zamanında, nasıl olur da evime girip kurtulmayı seçmişti. Ve nasıl olur da başaramadı.

Hiçbir şey olmamış gibi yakasını kurtarıp adamın yüzüne sert yumruğunu geçirip, bana doğru adımlar atarak gelmesi gerekiyordu, kaçtı. Amcanın, takip edeceği gibi önden kaçıp uzaklaştı, amca yerden hızlıca kalkıp, etrafına bile bakmadan onu takip ederek koşmasıyla olduğum yerden olayı kavramayı istedim. Geri adımlar atıp evin içine girip, onu korumam lazımdı, ancak ona zarar verebilirim. Arkamı döndüm, yüzüme yayılan sırıtış, sevgimin tokadıydı. Onunla birlikte mutsuzluğa ve zarar görmeye bile razı olacak kadar seviyorum, bu benim kalbime acımam. İnsan sevgisizlik sayesinde, kalbine acıyorsa yanan çocukluk vardır ve sadece bunu gören aynadır.
Sabaha kadar uyuyamadım, onu düşündüm. Neyin içine düşmüşse ve neyden kaçmak istiyorsa, yanında olup onun ekseninde yara bandı olmak için çabalayan ellerim ve üç maymun kalbim olurdu. Bilmese bile anlar, anlamasa anlatırım. Yine de bencillik olan kalbiyle yanında olurum. Seven, sevdiğinin yaralarını sarmayı sever. Duygular değişiktir. Adları değişik olan isimlerin adlandırılan değişik ruh duygusal değişimleri. Kendi adıma konuşuyorsam ben; akıl eksiği olan hayalperest. Yalanı, yalnızlıktan çok severim. Değişik hayaller kuruyorum, bu da benim sadece hayalim kalıyordu ta ki bu gece olanlardan sonra... Halbuki imkansızdı. O, eve girmesi, benimle konuşması, kolyeyi vermesi. Diyecek tek kelimem Tanrı acıdığından, beni onunla buluşturdu. Umudum o yönde.
Sabahın yedisinde mesaj atmıştı, sevinçle baktığımda konumdu. Banyomu edip, yeni kıyafetler giyip evden çıkıp soluğu onun gönderdiği konuma erkenden gitmek istesem bile dolmuş olmadığından geç gitmek zorunda kalmıştım. Orada duruyor, bankın üzerine oturmuş. Kafasına siyah poların kapüşonunu takmış, siyah montunun içine ellerini koyup ayak üstüne atmış, aydınlık olan sokağı izliyordu. Adımlarımı büyük atıp bankın yanına ilerleyip gölgemi üzerine düşürdüğümde hafifçe doğruldu, ayağa kalkıp karşımda dikilince yutkundum, neredeyse aynı boyda duruyorduk. Yaşına göre sanırım kısaydı. Gerçi, o kadar da kısa değildi, aramızda beş santim vardır, uzun değildi.

“Neredesin? İki saattir ağaç oldum.” Sadece ve sadece on yedi dakika zamanla ne yaşamış olabilirsin, bu kadar sinir seni bulmuştu.

Kafamı öne eğdim. Sesini bana bahşedip, “Kimseye bahsetmeyi aklından geçirme.” Diye de emir vererek uyardı. Kaşlarımı çatarak, kafamı kaldırıp ona bakınca,
“Ne? Ne oldu?”

Derin nefesler alıp vermeyi seçtim.
“Dün, benden aradın Niyazi’yi.” Gözlerini devirerek banka baktı, sanki çaresini orada arıyormuş gibiydi.

Farkında olmadan yaptığı gerekçesiyle, göz altına kestiriyor.
Keskin cümlesiyle, “Özel numaradan aradım, telefon kullanmayı mı bilmiyorsun?” diye dalga geçerek sorduğunda.

Cevap olarak, “Evet, sadece mesajlaşmak için kullanıyorum.” Dediğimde kafasını sallayarak, banka oturdu.
Bacaklarımın ağrısından, heyecandan uçuşan kuşlarımla yanına oturup, etrafı izlediğimizde, benden istediği şeyin konusunu açıp beni de ayreten gerdi.
Ağırca, onu sadece izledim.
Özlemişim.
Hep uzaktan izlemek vardı, şimdi yakından. Dip dipte. Nefesi, nefesime karışıyor. Sessizlikle.
Habibe sakin, sen ve o.
“Polise gideceğiz,” dedi. Bana döndü. Yorgunlukla sesini sesli verip önünde duran ellerine baktı. “O, adamdan rahatsız olduğunu söyleyeceksin. Beraber, yanımda ağlayacaksın. Seni teselli ederken, video çıkarıp polislerin eline vereceğim ve o adam kodesi boylayacak.”

“Tek başıma neden gitmiyorum?”

Sabır çekti. “Kolyeyi Irmağa verdiğimi sanıyor, onun peşinde.” Deyip ağızımın payını güzelce verdi.

“Sevdiğin kadın için beni harcıyorsun. Doğrusunu söylesen yeterliydi.” Dedim. Ayağa kalkıp, adım atacağım sırada hırkamın şapkasından tutup banka oturdu.

“Dinle.”

“Neyi?”

“Karabasan.”

“Ne?”

O anı geldi, aklıma.
“Gel, benimle rehber hocası çağırıyor.” Demiştim. Okulun, yedinci haftasına yeni girmiştik.

“Niyazi sana neden öyle sesleniyor?” Soru sorması bile benim aklımı karıştırıp duruyordu.

Tabii o zaman, uzaktan seven değilim, ondan nefret ediyorsun. Kalbinin sana ihanet edeceğini bilmiyorsun, efelenip duruyorsun.

“Niyazi senin arkadaşın, ona sor.”

Dediğimde şaşkın edayla bakmıştı.
“Rehber hocasına sende uğra.” Diye dalga geçmişti, aynı benim gibi sessizce konuşan ve kimseyle konuşmayan biri iken şimdi değişmişti. Belki de kalbi kırılmıştı. Onun da kalbini, ve mahvolan ayı mutlaka vardı, içimi cız ediyordu.
Niyazi o zamanlar bana ikide bir, siyah gül diye tutturup duruyordu. Bende rahatsız olsada hevesi kırılmasın adına susup söylemesine izin vermiştim, bin pişman
olabileceğime rağmen. O, kapıyı açmıştı, içeriye girdi ben kağıtları bırakıp gideceğim sırada arkamdan tek kelime kulağıma düşmüştü, komiğime gelmişti.
“Karabasan.”
“Karabasan gibisin. Simsiyah. Sanki ölün varda yas tutuyorsun.”
Senin olan uzaktan sevgimin işe yaramayan klasik yaslardandır.
“Neyse, sevdiğin kadını kurtarıyoruz.” Dedim. Onun yanlışlarını düzeltip, vazgeçilmez olan yosun gözlerine bakarak. Onun da sabır çekerek, biraz uzun saçlarını çekiştirip, bana bakmadan ağzından bir şeyler yuvarlandı ama duyamadım.
“Şu an kurtarmam gereken tek, o değil. Sen, ben, Eyüp ve Niyazi...” Daha konuşmasına izin vermeden hışımla ayağa kalkıp, öfkeyle ona dönüp dursam da konuştum.
“Niyazi ne alaka?” dediğimde o da en az hislerimin savunma iç güdüsüne şaşkınlıkla bakıyordu.
“Korkma sevgiline bir şey olmayacak.” Gözlerini deviren bu sefer benden başka kimse değildi.
“Sevgilim değil.”
“Sevdiğin çocuk.”
“Hayır.”
“Hoşlandığın çocuk.”
“Hayır.”
“Neyin o zaman? Hem cinsini koruman gerekiyor, sevdiğin kadın diyorsun ve Niyazi için korkuyorsun. Niyazi kendini kurtarır, kardeşi kendini kurtarmaz.” Of çekerek kollarımı birbirine bağlayıp bankta oturup, bir şarkı fısıldayarak, seslerin kulağımdan gitmesini bekledim.
“Babamın evine neden girdin?”
Homurdanarak karşıya baktım. “Babam, kaçtığım herif. Annemin yanına girmiş. İlaçlar, sigaralar içirmiş. Babam, yani kaçtığım herif. Hafıza silmeyi başarabilen kapasitede. Yahu annem babamdan boşanmadığını sanıyor? Ondan ayrılmak istemiyor, bende bu acıyla zapt ediyorum. O, kolye onun ilhamı, kolye ile başarabilen başarısı var, bana bile uygulamıştı. Kolyeyi alıp kaçtım, bütün evleri inceledim, sadece Karun amcanın evinin lambası açıktı, baban olduğunu bile bilmiyorum hatta senin ismini bile hep unutuyorum. Nasıl oluyor da seni bilerek o eve girebilirim. Perden kapalı olsa bile lamban ve kapatacağın balkon kapısı açıktı, hafifçe zorlasam bile açılırdı, merakla gelip bana açtın.”
Lambam ve perdem kapalıydı.
Yorgunlukla bedenimi ona çevirip.
“Yalan söylemeyi beceremiyorsun.” Dedim. Bu sefer hiç görmediğim kahkahayı bana bahşedip, bakışını sergiledi. Onu izlemek ilaç gibiydi. Gülüşünü, kahkahası ve duruşu. Hayranlık edilmeyecek kadar kusursuz, elde tutulacak pırlanta. Kapüşonunu çıkarıp. “Yalan söylemem.” Dedi. Gülerek. Ayağa kalktı, beni kaldırıp. “Sakince yüzümü ve dudaklarımı incele. Oraya gideceğiz, iki gözyaşı döküp ağlayacaksın, bana zarar verdi, arkadaşıma. Hem bana yardım edeceksin hem de Niyazi’ye.” Ellerini omzuma koyarak. “Beni dinle, yaşın on sekiz, kavra iyice.” Onun dediklerini harfi harfine aklımın köşesine koyup kazıdım.
En fazla bana ne olabilirdi?
Ulaşamadığım aşk beni bulamayacak, o’nun kalbi ve yosun gözlerinin sahibi ben olmayacağım. Başkanın, başkası olacak, zararı ben olacağım.

🌬️🌬️🌬️

Onun dediklerini harfi harfine polise anlatıp, yalandan iki veya yedi gözyaşı döküp titremeye başlamıştım, aslında dökmedim. Gözyaşı damlası almıştı yolda. İstediklerini yaptıktan sonra, onu da yanına aldılar. İki-üç imza attım, sonra kadın polis memuru odasında cinsellik hakkında konuştu, zorla dokunma falan filan sorup beni denemişti. Ben de kafamı hayır diyerek sallayıp, diğer imzayı atıp diğer odaya geçtim. Polisler bizi sevgili olarak adlandırdı. Hayır demek için konuşacağım sırada beni durdurdu. Ben, belli etmeden minnetle kafamı sallayıp onu odanın içinde bekledim. Yine imzalar için gelmişti kadın polis memuru.

“Bu kadar mı?” diye sordum.

“Bu kadar,” dedi, tatminkar bir şekilde. Bu planı Hallice ile beraber yapmıştık, yirmi yedi yaşında olan adamın yolunu kodese yerleştirmiştik. Şimdi, sıra ondaydı. O da imzaladı, elimi tutup kaldırdı. Selam verdi, sonra teşekkür etti. İlk kez belki de son kez iyi şeyini görebilirsiniz, pardon, görebilirim. Hallice ile ile beraber yürüdüğüm yollarda ayak izim değil, kan izim.

“Umarım, kurutulursun.” Dedim.

“Umarım.” Diyebildi. Ağızından çıkacak ya da kuracağı “Sende.” Cümlelerini düşünüyor. Beni, yanından nasıl def edeceğini düşündüğünü, gözlerinin içinden uzakta olsa da kısaca beni istemediğini görebilirsiniz, yosun gözleri bana git demek yerine kaçmayı seçiyor.

“Okula gideceğim,” dedi. Canım acısa da o beni istemiyorsa bana sessiz, usulca gitmek düşüyor.

Uçuşan şalımı düzeltip, gülümsedim. “Gidiyorum.” Gelen taksi beni kurtuluşum olmuştu.
“Kolye bende, istediğin zaman gelip alırsın. Merak etme, Niyazi öğrenene kadar ikimiz arasında sır.” Kaşları düz hal aldı, bana doğru adım atacağı sırada duran taksinin kapısını açıp bindim. Yosun gözlerinin sahibi bende değilim ama sanki urgan ipleri bizim kaderimizi esir almıştı. Taksi çalışmadan onun sesini duydum, duymak istediğim zamanlarda duyduğum seslerin sahibi de olabilir.

Onu, her şeyle hayal ettim, bugünün de hayal olmasını istedim, hayal kırıklığı olmasını istemedim.

Oradan ayrılıp okul binasının önünde duran taksinin parasını ödeyerek, inip okulun içine girip kartımı okutup binadan da girip, sınıfıma geçip kapıyı çaldım. Saat geçmişti, ikinci derse girmişlerdi. Sırama geçmeden özrümü dileyip geçip oturunca, Pel bana ters bakışlarını atsada kafamı masanın üzerine koyup gözlerimi kapatıp, bugün olanları şerit niyetine gözden geçirip, kalbime küfürlerin alasını edip, yosun gözlü çocuğa teşekkür edip sevmeye ant içerek içinde duran volkan patladı.
Geç geldiğimi bildiğimden okul zilinin çalmasıyla, Pel yanıma geldi. Sıraya oturup sırtıma dokundu. İç çekip, uyuma numarasına devam ederek gözlerimi kapatıp, karanlığa bürünen gözlerimin şanslısıyım.
Onun ekseni ben olamam, benim eksenim çoktan o olmuştu. Belki de biri eline kalem almıştı, bizim duygularımıza kadar yazıyor, kavuşmayı hayallerine bırakan biri olarak ümit ediyorum. Bunu da kavuşamayan aşklara armağan edecek ya da kavuşmak istemediği.

“Ders, beden.” Dedi Irmak. Sınıfta bağırması kulağımı deldi geçti. Sesi çatlak, sesiyle insan öldürürdü.
Teneffüs zilini bekledim, gözlerimi kapatıp, uyumak istemeyi seçerek gözlerimi kapadım. Huzuru bulmak adına.

Gözlerimin acısını kalbime yansıtmadan, açtığımda uyuşan elimi gözlerime götürüp okşayıp kafamı masadan kaldırıp esnedim. Kollarımı iki yana açıp, gözlerimi kapatıp açarak tahtaya baktığımda sırada bir çift yosun gözle karşılaştım, mimiksiz bana bakıyor. Kolları birbirine bağlamış, ayağını ayak üstüne atmış beni mi izliyordu? Beni. Tetikleyen hareketler yapmadan boğazımı temizleyip, onun kaybolduğum gözlerinin içine derince iç çekerek kaybolup durduktan sonra sesimi çıkarıp, onun düzenini bozdum.

“Ne oldu?” dedim, merakla. Kaşları hemen çatıldı, dudaklarında dilini gezdirip, kollarını açmadan ayağını düzeltip başını kapıya çekti, adımlar atıp, ayağıyla masayı kapının dibine çekip, açılmasını engellerken, sadece izlemeyi seçtim. Burnumu çekip, öksürdüm.

Kan ağlıyorsam, neticesi yaşıyorum.

“Kolyeyi emanet ettim, daha gün geçmeden, kolye kopup nasıl olurda Irmak’ın eline geçer söylesene?” Elim boynuma gittiğinde, kolyenin olmayışı içimde koparan fırtına esinlendi. “Habibe.” Adımlarını bana doğru itti. Ellerini masanın üzerine koyup, eğilip gözlerimin içine girdi.

“Nasıl düşmüş anlamadım.” Dedim. Onun bugün yarışması olacaktı, voleybol turnuvasına sadık birisiydi, neden orada değil burada? Kolye düşmüş olabilir, annesi unutmuş olabilir, kolye o adamın eline bile düşmemiş olacaktı ki öfkeden yerinde durmadan zarar verebilirdi, hiç tanımadığı kıza.

“Kolye bende,” dedi. Pantolonun cebinden çıkardığı kolyeyi durduğum masanın önüme atınca, uzanıp avucumun içine aldım. Kafamı kaldırıp baktığımda, masayı çekip kapıyı açıp bir şey demeden çıkınca, bu sefer arkasından çıkıp ona yetişerek önüne geçip soru sordum. “Ev kiralık dedin,” dediğimde kafasını salladı, güldü.

“Kafadan uydurdum, nasıl ki seninle kurduğum anlaşmayı uydurduğum gibi.” Beni kenara itip, merdivenlerden aşağı ineceği sırada, arkasını dönüp ayakkabılarıma bakarak uyardı.
“Bağcılarını bağla.”

Eğilip ayakkabımın içine koyup güldüm. Kendimi lavaboya atıp, kapıyı açıp klozetin üzerine oturup, Pel’e mesaj atmayı istesem de elim, Niyazi’nin mesaj yerine girip, ekrana dokunup harfleri doğru düzgün yazmasam da doğru düzgün yazıp gönderdim. Mesaj anında gelmeyi bilmişti, Niyazi’nin klasiği buydu, yalnız kalmam onu üzüyor, nedeni arkadaşım olmasını istediğim için başka yöne çekmedim, çekmeyi istemedim.

Gönderen: Habibe.
Neredesin?

Alıcı: Niyazi.
Dışarda sigara içiyorum, Yasir ile.

Gönderen: Habibe.
Pel nerede?

Bana yalan söylemeyi sevmez.

Alıcı: Niyazi.
Olur, arabamla geldim. Çık, geçelim yemekte yeriz. Sen seversin, şimdi açsındır.

Gönderen: Habibe.
Evet.

Gülücük emojisi atıp, boş oturduğum klozetin üzerinden kalktığımda, içeriye giren üç suret ile yüzümü buruşturup, ellerimi yıkamak için sabun alıp kolumla çeşmeyi açtım.
Irmak’ın savuran saçları, Su’nun yüzüne çarpsa bile umurunda olmadı. İrem’in beni görmesiyle, gözlerini devirmesi birden oldu.
“Bak, burada eli kaşınan kız varmış,” diye dalga geçti yine.

“Karışma kıza,” dedi Irmak.

“Bak, göründüğü biri değil, masum gözüküyor, sessiz masum. Hele damarına bas seni beni tanımaz.”

“Herkes öyle,” dedi Su.

“He, öyle herkes. Bu başka, yakında anlayacaksınız, geç olacak.”

“Ne yapabilir?” dedi Irmak.

Sesinde dalga geçilen tını var oluşu olmasa, gözlerinde belli olup kaçmayan kuşku gölgeme esir düşürdü. Kısa kısa adımlar atıp, oradan çıkıp, bahçeye inip etrafa bakarak Niyazi’yi buldu, yanında yer edinip sigarasını bitirmesini beklerken; bize seslenen kişiyle zamanın durmasını bekledim.
Umutla.

“Niyazi, hadi oğlum.” Dedi O.

Niyazi sigarasını fırlatıp, elini omzuma koyup ona karşı döndürdü. “Bizim işimiz var.”

“Bizim de var.”

“Ne?”

“Ne?”
Karmaşık aklımla ikisine bakarak olayı kavramayı çalışmayı göz önüne koyarak bakışımla o konuşarak benim dilime damgayı vurup arabasından bize bakarak sırıtınca, Niyazi sadece olduğu yerin donmasını sebep olmuştu.
“İkimiz beden dersine girmedik, aynı ödev ve aynı ceza aldık,” dediğinde içimde koparılan kelebekler canlanıp siyah güllerimi tekrar bedenime sarmaladı. İçimden tanrıya ne kadar teşekkür ettiğimi saymadım şükür etmeyi sevdim, gözlerinde görülen halsizlik benim gözlerimin içine şenlik havasında girip şölen oldu.

Zaman durdu, gözler kenetlendi.

Duygular karıştı.
Kahveyi, yosuna bağladık.
Karışımı hiç olmayan acı oldu.

Gözlerimin kapanışı hissetmek yatıştırdı, dengem sarsıldı, bedenim uyuştu tek duyduğum; araba sesi ve ismim oldu.

“Habibe.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18