3. bölüm · Malefica`nın Büyüsü
Karganın Uçuşu
Colby tarafından...
Ceketimi vestiyere fırlatıp banyoya doğru adımlarken içimdeki o huzursuzluk hissi dalga dalga büyüyordu. Sadece pencerenin önündeki kargalar değil, bedenimin içinde de anlam veremediğim tuhaf, sıcak bir karıncalanma vardı. O hastane odasında parmaklarının hafifçe titrediğini gördüğüm anı hatırladım. Onun titrediğini sanmıştım ama belki de o an bana bulaşan bir şeylerin ilk kıvılcımıydı bu.
Tezgaha tutunup aynadaki yansımama baktım. Yüzüm her zamanki gibi soğuk ve sertti ama gözlerimin içindeki o koyu lacivert parıltıyı daha önce hiç görmemiştim.
"Ne yaptın sen bana?" diye mırıldandım, dişlerimi sıkarak. Aslında hepsinin benim hatam olduğunu bile bile onu suçluyordum. "Aklımı mahvediyorsun."
Gömleğimin kollarını hızla yukarı doğru sıyırdım. Sol bileğimi çevirip ışığa doğru tuttuğumda kalbimin bir anlık durduğunu hissettim. Derimin hemen altında, tam nabzımın attığı yerde, simsiyah mürekkeple çizilmiş gibi duran ince hatlar belirmeye başlamıştı. Dikkatli bakınca çizgiler netleşti; tıpkı bir karganın kanat çırpışını andıran, derine işleyen lanet bir mühürdü bu.
Dokunmak için parmağımı bileğime götürdüğüm an, derimin altındaki o siyah hatlar hafifçe parıldadı ve kolumdan yukarı doğru keskin bir sızı yayıldı. Büyü sadece bahçemi kuşatmakla kalmamış, doğrudan kanıma sızmıştı. Ezeli düşmanım beni kendi silahımla vurmuş, ruhuma kendi damgasını vurmuştu.
Aynaya sert bir yumruk atmamak için kendimi zor tuttum. Dudaklarım öfkeyle gerilirken, içimdeki o gurur ve intikam arzusu daha da alevlendi. "Demek oyunun kurallarını değiştirdin, cadı," diye fısıldadım aynaya bakarak. Bu büyü beni zayıflatmayacaktı; aksine, onu kendi ellerimle yok etmem için bana harika bir sebep veriyordu."
O lanet kadının yanındayken kalbimin ritmini bozmayı başaran o tuhaf tebessümü ve odadan çıkmadan hemen önce arkamdan mırıldandığı kelimeler zihnimin içinde dönüp duruyordu. “Kalın kafalı kalas.” İçinden konuştuğunu sanıyordu ama her zamanki gibi dışına taşmıştı işte. Dudaklarımın kenarı kendiliğinden yukarı kıvrılsa da aynanın karşısına geçtiğim an o ifade yüzümde dondu.
içime şüphe tohumu ekmişti bir kere. Gözlerimi aynadaki yansımama diktim. Üzerimi düzeltmek için elimi yakama götürdüğüm sırada, arkamdaki pencerenin dışındaki karaltıyı fark ettim.
Kaşlarım çatıldı. Arkamı dönüp balkona doğru bir adım attım.
Bir tane değildi. On tane de değildi. Bahçedeki yaşlı çınarın dalları, duvarın üzerindeki parmaklıklar, hatta balkonun mermeri simsiyah kargalarla dolmuştu. Hepsi, sanki tek bir komut bekliyormuş gibi çıt çıkarmadan, gözlerini doğrudan benim pencereme dikmiş bakıyorlardı. Işıkta lacivert parıldayan tüyleri, az önce ceketimin üzerindeki o tek tüyün tıpatıp aynısıydı.
"Seni gidi küçük cadı..." diye mırıldandım, sesimdeki öfke ve hayranlık birbirine karışırken.
Telefonumu cebimden çıkarıp hızla rehbere girdim. Onun isminin üzerinde parmağımı gezdirdim. Şu an abisinin onu hastaneden çıkardığını, muhtemelen arabada abisinin dırdırını dinleyerek eve doğru gittiklerini biliyordum. Ekranı kilitleyip telefonu cebime geri attım. Hayır, hemen arayıp ona bu kozu vermeyecektim.
Cama doğru yürüyüp beni izleyen kargalardan en önde duranına, sanki karşımda o varmış gibi ters bir bakış attım. Karganın başını hafifçe yana yatırıp bana meydan okur gibi bakmasıyla dişlerimi sıktım.
Bu oyun henüz bitmemişti. Yarın o yataktan kalktığında, kapısında belirecek olan tek şeyin bu kuşlar olmayacağını ona bizzat gösterecektim.
Bileğimdeki o lanet mühür, nabzımın her atışıyla beraber derimin altında canlı bir şey gibi titriyordu. Sızı, kolumdan yukarı doğru tırmanıp göğsüme yerleştiğinde banyonun mermer tezgahına daha sert tutundum. Ezeli düşmanım doğrudan bedenimin, ruhumun içine sızmıştı.
"Kalın kafalı kalas, öyle mi?" diye fısıldadım, dişlerimi sıkarak. Sırf o meşhur gururum yüzünden hastane odasında kendimi bozmamıştım ama o küçük cadı arkamdan çok büyük oynamıştı.
Banyodan çıkıp hızla salona, o kargaların toplandığı büyük pencereye doğru yürüdüm. Amacım perdeleri kapatıp o uğursuz siyahlığı görmezden gelmekti. Ama pencereye yaklaştığım an, dışarıdaki yüzlerce karganın birden kafasını aynı anda bana doğru çevirdiğini gördüm. Hiçbiri kıpırdamıyordu. Bahçedeki çınarın dalları siyah bir örtüyle kaplanmış gibiydi.
Tam o sırada bileğimdeki mühür aniden kor gibi yandı. Acıyla inleyip sol elimi sağ bileğime doladım. Gözlerimi sımsıkı kapatıp acının geçmesini beklerken, zihnimin içinde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Tuhaf bir uğultu, ardından yüzlerce kanat çırpış sesi doğrudan beynimin içinde yankılandı.
Gözlerimi hızla açtığımda, dışarıdaki kargalardan en önde olanı, tam camın önündeki mermerde duranı gördüm. Sadece ona bakıyordum ama garip bir şekilde, onun gözünden de kendimi görüyordum.
Şaşkınlıkla geri doğru bir adım attım. Ben geri çekilince, camın önündeki karga da ürkerek kanatlarını hafifçe yukarı kaldırdı. Bileğimi serbest bırakıp elimi havaya doğru kaldırdım ve parmaklarımı hafifçe oynattım. Dışarıdaki karganın da benimle eş zamanlı olarak başını yana yatırıp kanadını esnettiğini görünce kanımın çekildiğini hissettim.
Büyü bana sadece bulaşmamıştı. Onun bana gönderdiği bu orduyu, bilmeden bana teslim etmişti. Kendi kurduğu tuzağın ipleri şimdi benim parmaklarımın arasındaydı.
Yüzümde o saklayamadığım, karanlık ve alaycı tebessüm yeniden belirdi. Demek çocuk oyuncağı sanıyordu. Demek abisiyle beraber evine gidip bu işten sıyrılacağını sanıyordu.
"Yanlış avcıya bulaştın, sevgilim," diye mırıldandım.
Ceketimi vestiyerden geri aldım ve üzerime geçirirken bileğimdeki sızıyı bu kez bir öfke değil, güç olarak hissettim. Evden çıkıp arabama doğru yürürken arkamdan tek bir komutla yüzlerce karganın aynı anda havalandığını görmüştüm.
Direksiyonu kavrayan sağ elimle vitese yüklenirken, sol bileğimdeki o görünmez bağın gerildiğini hissediyordum. Gaza her bastığımda arkamdaki gökyüzü daha da ağırlaşıyor, dikiz aynasına her baktığımda yüzlerce kanadın geceyi nasıl parçaladığını görüyordum. O küçük cadı bana bir mühür bırakmıştı ama bu mührün anahtarını kendi elleriyle bana teslim ettiğinin farkında değildi.
Onların mahallesine girdiğimde sokak lambalarının ışığı kargaların gölgesiyle perdeleniyordu. Arabayı evlerinin birkaç metre uzağına, karanlıkta kalan bir köşeye park ettim. Motoru susturduğum an, dışarıdaki o binlerce kanat sesi de yerini ölümcül bir sessizliğe bıraktı. Kuşlar, çevre evlerin çatılarına ve ağaç dallarına sessizce tünemiş, tek bir işaretçiyi bekliyorlardı: Beni.
Arabadan indim, ceketimin yakasını kaldırıp doğrudan eve doğru yürüdüm. Bahçe kapısını yavaşça itip içeri sızdığımda, içeriden gelen hararetli sesleri net bir şekilde duyabiliyordum. Salonun geniş Fransız penceresinin perdeleri tam kapanmamıştı. İçeriye baktığımda onu gördüm.
Hastaneden yeni çıkmış olmanın verdiği o halsizlikle koltukta oturuyordu. Karşısında ise abisi, ellerini beline koymuş, sinirden köpürerek odanın içinde volta atıyordu. "Siz ikiniz tam başa belasısınız!" diye kükredi abisi, ses dışarıya kadar geliyordu. "Çocuk oyuncağı değil bu! O adamın ne olduğunu bilmiyor musun?"
Bizim küçük cadı ise gözlerini masum masum kırpıştırıp, "Ben yapmadım ki, o yaptı," diye mırıldanıyordu. Hâlâ o hastane odasındaki savunmasız, ama bir o kadar da meydan okuyan tavrını koruyordu.
Dudaklarım yukarı doğru kıvrıldı. "Demek ben yaptım, öyle mi?" diye fısıldadım kendi kendime.
Salona doğru attığım her adımda, göğsümün ortasına tonlarca ağırlıkta bir taş oturuyormuş gibi hissetmeye başladım.
Dışarıdayken damarlarıma baskı yapan saf güç, evin içine sızdığım an aniden yön değiştirdi. Bacaklarımın bağı çözülüyor, dizlerim her adımda beni taşıyamayacakmış gibi titriyordu. Nabzım o kadar yavaşlamıştı ki, beynime giden oksijenin azaldığını, görüşümün kenarlarının karardığını hissedebiliyordum. Hayatım boyunca böyle bir halsizlik, böyle bir tükenmişlik hissetmemiştim.
“Neler oluyor lan bana?” diye geçirdim içimden. Bir adım daha attım ama bu kez koridorun duvarına tutunmak zorunda kaldım. Dişlerimi sıktım, gururumun ayaklar altına alınmasına izin veremezdim. Bayılmayacaktım. Ama sanki birisi ruhumu bir ipe bağlamış, ben ona yaklaştıkça o ipi acımasızca çekerek beni sömürüyordu.
"Misafir kabul etmediğinizi biliyorum... Ama hediyeni iade etmek için fazla sabırsızlandım, cadı."
Sesimin tınısındaki o halsizliği ve çatlamayı gizlemek için kelimelerin üzerine basarak konuşmuştum. Koridorun sonundan salona adım attığımda, gözlerim doğrudan koltukta oturan o küçük cadıyı buldu.
O an, her şey daha da garipleşti.
Ben ne kadar bitkin, ne kadar ayakta durmakta zorlanan bir haldeysem; onun gözlerindeki o masum tebessüm yerini tuhaf bir şaşkınlığa bırakmıştı. Çünkü ben duvara yaslanıp derin bir nefes aldığım an, onun da kalbine bir sancı girmiş gibiydi.
İkimiz de henüz farkında değildik ama aramızdaki bağ tek taraflı bir esarete dönüşmüştü. O hastane odasında parmakları titreyen, zayıf düşen o değil, bendim. Benim her adımımda o beni tüketiyor, benim üzerimde tam bir hakimiyet kuruyordu. Ben onun gönderdiği kargaları yönettiğimi sanırken, aslında o beni tamamen kendi iradesinin altına alıyordu. Ve işin en çıldırtıcı kısmı; o bile şu an beni yönettiğinin farkında değildi. Sadece benim bu bitkin halimi ve kendi bedenindeki tuhaf, zoraki hareketleri anlamlandırmaya çalışıyordu.
Abisi anında önüme geçip belindeki silahı çekti ve namluyu doğrudan göğsüme dikti. "Sana son uyarım Colby! Defol git bu evden, yoksa seni burada gebertirim!" diye kükredi.
Normalde o silahı abisinin elinden alıp ters düz etmem saniyelerimi alırdı. Ama şu an parmağımı kıpırdatacak halim yoktu. Gözlerimi abisinden ayırıp arkasındaki kıza diktim. Bakışlarım kararıyor, bilincim gitgide bulanıklaşıyordu ama o meşhur gururum beni ayakta tutuyordu. Bayılmayacaktım.
"Abine söyle..." dedim, sesim fısıltı gibi çıksa da içindeki o tehlikeli tınıyı koruyordu. "...o oyuncağı indirsin. Yoksa dışarıdaki yardımcılarım bu evi başınıza yıkar."
İçimdeki o korkunç uyuşukluk yavaşça dağılırken, zihnim durulmaya başladı ve o an durumun garipliğini tam anlamıyla fark ettim. Biz ne ara bu hale gelmiştik?
Daha birkaç dakika önce koridorun duvarında bitkin bir halde yere yığılıyordum. Aramızdaki mesafeyi kapatıp önümde diz çöktüğünde, amacının beni tamamen teslim almak olduğunu ikimiz de biliyorduk. Ama o mühre dokunduğu, bana kıyamayıp bağı gevşettiği o salisede ne olduysa olmuştu. Benim gövdem öne doğru bükülürken, onun da kolları beni itmek yerine tamamen istemsizce açılmıştı.
Şimdi ise, düşmanımın koynunda, başım onun boyun girintisine gömülü bir halde duruyordum. Sol elim belinin kenarındaki hırkasını sıkıca kavramıştı. O hırçın, laf dalaşına giren seslerimiz olmasa, dışarıdan bakan biri bizi ölümüne düşman iki büyücü değil, birbirinden asla kopamayan iki aşık sanabilirdi. Ki işin komik yanı, benim içimdeki durum tam olarak buydu.
"Sahi," diye mırıldandım, sesimi onun saçlarının arasına gizleyerek. "Biz ne ara bu kadar yakından didişmeye başladık? En son beni pencereme kargalarla hapseden bir cadıyla hesaplaşıyordum."
"Sen geldin benim omzuma çöktün yontulmamış odun," diye homurdandı, başını hafifçe geriye çekmeye çalışarak ama beni tamamen uzağına da itemeyerek. "Halsizlikten bayılma numarası yapıp üzerime yıkılan sensin. Suç bende ki seni koridorda bırakıp içeri geçmedim"
Dış kapının o hırslı kapanma sesinin ardından Julian tekrar içeri girdi evin içinde sadece ikimizin kesik nefesleri kalmıştı. Başım onun boyun girintisine gömülü, ellerim hırkasının kumaşına kenetlenmiş bir halde dururken, onun da parmaklarının ceketimde takılı kaldığını hissediyordum. Biz gerçekten ne ara bu koyun koyuna didişme evresine geçmiştik, zihnim hâlâ tam algılayamıyordu..
Tam ona alaycı bir laf daha yetiştirmek için dudaklarımı aralamıştım ki, koridorun başından çok tanıdık, derin ve ölümüne bıkmış bir homurtu yükseldi.
"Yemin ederim siz ikiniz ruh hastasısınız."
İkimiz de aynı anda irkilerek donakaldık. Başımı onun omzundan yavaşça kaldırıp koridora doğru baktığımda, abisinin kollarını göğsünde bağlamış, yüzünde 'dünyanın en büyük cezasını çekiyorum' ifadesiyle dikildiğini gördüm. Gitmemişti. Sadece kapıyı sertçe vurup içeri geri sızmıştı.
"Abi?" dedi bizim küçük cadı, sesindeki o şaşkınlığı gizleyemeden. "Sen gitmemiş miydin?"
"Nereye gideceğim lan kendi evimden?" diye homurdandı abisi, gözlerini devirerek salona doğru birkaç adım atarken. Siniri hâlâ tepesindeydi ama o ilk anki öfkeli kükreyişinin yerini, her gün bu ikilinin saçmalıklarını çekmekten yorulmuş bir abinin bitkinliği almıştı. "Kapıyı vurdum ki belki şu garip kilitlenme seansınızı bitirirsiniz diye. Ama bakıyorum da maşallah, düşman mısınız, birbirinizin canını mı emiyorsunuz belli değil."
Tüm gururumu toplayıp duvardan destek alarak doğruldum. Gücüm yerine gelmişti ama üzerimdeki o sersemliği tamamen atamamıştım. "Biz sadece... dengelerini kontrol ediyorduk abi bozuntusu," dedim, sesime o eski alaycı ve mesafeli tonumu geri kazandırmaya çalışarak.
"Bana bak, kalas herif," diye tısladı abisi, doğrudan bana işaret parmağımı sallayarak. "Kız kardeşimi hastaneden yeni çıkardım. İkinizin bu çocukça büyücülük inatlaşmalarından, birinizin kargayla ev basmasından, diğerinin gizli güç keşfetmesinden vallahi de billahi de bıktım! Sırf ikinizi de ayrı ayrı seviyorum diye bu saçmalığa katlanıyorum, yoksa ikinizi birden o bahçedeki kargaların önüne yem diye atardım."
Kız kardeşine döndü, parmağını bu kez ona doğrulttu. "Sen de o elindeki silahı hemen masanın üzerine bırak. Adamı buraya kadar süründürmüşsün zaten, bir de benim emanetimle mi vuracaksın? Alayınız dert, alayınız bela."
Abisinin bu bezmiş, öfkeli ama bir o kadar da ikimizi koruyan homurtuları odadaki o ağır gerilimi bir anda dağıtıvermişti. Bizimki elindeki silahı masaya bırakırken bana ters bir bakış attı, ben de ceketimin yakasını düzeltip abisine karşı o bilindik dik kafalı duruşuma geri döndüm. İçimdeki yangın hâlâ oradaydı ama maskem yine yüzüme tam oturmuştu.
"Ayrıca," diye devam etti gıcık Julian, mutfağa doğru söylenerek yürürken. "Bir daha bu eve kargayla, kuzgunla, kanatlı herhangi bir mahlukatla gelen olursa vurur indiririm, haberiniz olsun. Gidin nerede didişiyorsanız didişin, benim salonumu büyü savaş alanına çevirmeyin!"
Mutfak kapısında kaybolmasıyla salondaki o tuhaf, elektrikli sessizlik geri döndü. Gücüm neredeyse tamamen yerine gelmişti ama o omzundaki sıcaklığın, teninin kokusunun bıraktığı iz hâlâ göğsümü sızlatıyordu. Gözlerimi kısıp doğrudan karşımda duran o küçük cadıya baktım. Elini hırkasının cebine sokmuş, az önce beni avucunun içine almanın verdiği o gizli tatminle bana bakıyordu.
"Eee, Kibir Abidesi," dedi, dudağının kenarını yukarı doğru kıvırıp o alaycı, meydan okuyan ses tonuna geri dönerek. "Duydun abimi. Dağıt şu siyah ordunu da evimiz temizlensin. Yoksa bir dahakine bağı gevşetmekle kalmam, seni bu salona kalıcı bir dekor ederim."
Ona doğru bir adım attım, aramızdaki o tehlikeli mesafeyi yeniden minimuma indirerek tepesinden gözlerinin içine baktım. İçimdeki o deli gibi aşık adamı sımsıkı zincirleyip, yüzüme o bildiği kibirli tebessümü yerleştirdim.
Aramızdaki o tehlikeli, nefes kesici yakınlık yerini bir kez daha o bildiğimiz maskelere bırakmıştı. Sırtımı duvardan ayırıp üzerimi düzeltirken, o da kollarını göğsünde bağlamış, bana yukarıdan bakmaya çalışan o mağrur duruşuna geri dönmüştü. Ama boyu kısa olduğu için bakamazdı.Haha,sevdim bunu.
"Eee,nuh nebiden kalma antika" dedi, dudakları o hırçın ama bir o kadar da tatlı alaycılıkla yukarı kıvrılırken. "Gücün yerine geldiyse yavaşça kapıya doğru ilerle istersen. Zira abimin kepçe fırlatma menzili kargalarının uçuş mesafesinden daha geniştir, bizzat test ettim."
Ona doğru yarım adım atıp boyumu posumu gözünün içine sokacak şekilde tepesinden baktım. İçimdeki o deli gibi hayranlığı sımsıkı zincirleyip yüzüme o bildiği kibirli, sinir bozucu tebessümü yerleştirdim.
"Kepçelerden korkacak olsaydım, senin gibi bir cadının evine tek başıma girmezdim," diye fısıldadım, sesimin o pürüzsüz ve karanlık tınısını tamamen geri kazanmış olarak. Sol bileğimi hafifçe kaldırdım, derimin altındaki o karga kanadı mührü ikimizin arasında bir kez daha parıldadı.
Gözlerini devirdi, tam bana yeni bir laf yetiştirecekti ki mutfaktan abisinin bıkkın sesi yeniden yükseldi: "Orada lakap yarışması yapacağınıza masaya geçin dedim! Çorba soğuyor, sinirim tepeme çıkıyor!"
Bizimki bana son bir kez ters ters bakıp masaya doğru adımlarken, arkasından bakıp sessizce gülümsedim. Bu didişme, bu nefret süsü verilmiş oyun... Ona yakın olabildiğim sürece dünyanın en güzel cezasıydı.
Masaya doğru yürürken kapının eşiğinde duraksadım. Gücüm yerine gelmişti gelmesine ama o ölümcül halsizliğin artçı şokları hâlâ bacaklarımda hafif bir titreme olarak kendini hatırlatıyordu. Gitmek için arkamı dönmeye yeltendiğim an, mutfaktan elinde dumanı tüten çorba kasesiyle çıkan abisi doğrudan önümü kesti.
"Nereye lan?" diye sordu abisi, kaşlarını çatarak bana bakarken.
"Evime," dedim, sesimdeki o kibirli tonu korumaya çalışarak. "Misafirperverliğiniz bu kadarsa, kargalarımla beraber kendi yuvama döneyim."
Abisi kaseyi masaya sertçe bırakıp kollarını göğsünde bağladı. Beni tepeden tırnağa süzdü; o solgun yüzümü, ayakta dururken duvardan aldığım o gizli desteği fark etmesi uzun sürmedi. Ardından derin, bıkkın bir nefes verdi.
"Bana bak salak," dedi, sesindeki o sinirli ama korumacı tonla. "Seni günahım kadar sevmem, o ayrı. Ama kız kardeşimin seni ne hale getirdiğini kendi gözlerimle gördüm. Bu dik kafalılıkla o arabaya binersen iki sokak ötede direksiyon başında sızar, bir ağaca patlarsın. Sonra uğraş dur. Bu gece burada kalıyorsun."
"Ne?!"
Salonda yankılanan bu tepki, masanın kenarında dikilen bizim düşmandan gelmişti. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi abisine bakıyordu. "Abi sen delirdin mi? O adam bizim ezeli düşmanımız! Evimizde, bizimle aynı çatının altında mı uyuyacak?"
"Senin düşmanın," diye homundandı abisi, sandalyesini çekip otururken. "Düşman düşmandır ama kapımdan çıkan adamın benim yüzümden ya da senin lanet büyün yüzünden geberip gitmesine izin vermem. Gurur yapma şimdi. Geç otur şuraya." Sonra bana döndü, kepçeyi tehditkar bir şekilde salladı. "Sen de o kibir abidesi duruşunu bozup otur şu sandalyeye. Salondaki kanepe bu gecelik senin. Sabaha kadar uslu durursan, kahvaltıda yumurtanı çift sarılı yaparım. Hadi, zıkkımlanın."
İtiraz kabul etmeyen o sert tavrıyla abisi ikimizi de masaya çivilemişti. Mecburen masanın diğer ucundaki sandalyeyi çekip oturdum. Bizim küçük cadı, karşımda bana öyle gaddar, öyle öfkeli bir bakış atıyordu ki, eğer bakışlarıyla adam öldürebilseydi şu an çorba kasesinin içine yığılmış olurdum.
"Yontulmamış," diye mırıldandı, abisinin duymayacağı bir sesle, dudaklarını neredeyse hiç kıpırdatmadan. "Bu gece o kanepede uyurken gözünü bile kırpma bence."
Yüzüme o çok sevdiği alaycı tebessümümü yerleştirdim. Masanın altından sol bileğimi hafifçe oynattığımda, derimin altındaki mührün onun nabzında küçük bir titremeye sebep olduğunu gördüm.
"Merak etme cadı," diye fısıldadım, gözlerimi doğrudan gözlerine dikerek. "Benim gözlerim zaten sabaha kadar senin pencerende olacak..."
