1. bölüm · Malefica`nın Büyüsü
Hayeslerin Büyük Sırrı
Yine harika, cıvıl cıvıl bir güne uyandım diyebilmeyi çok isterdim ama hava tam bir felaket filmi dekoru gibiydi. İç organlarımın yerini değiştiren o meşhur korseyi bağlarken akşamki büyük felaketi, yani krallık davetini hatırladım.
Babam emekli oluyordu. Muhtemelen haritada bile görünmeyen krallığımız ise nihayet abime kalacaktı; artık onun derdiydi. Bu zoraki aile saadetine katılmamak gibi bir şansım yoktu. Zaten bu evde benden başka yaşam belirtisi gösteren kimse de yoktu. Babam mesai çılgını bir kraldı, abim ciddiyetten beslenen bir robottu, annem ise hobileri arasında mezarlık gezintisi olan bir gotik kraliçeydi. Bu tuhaf aile tablosunu düşünerek masaya geçtim ve hızlıca bir ev topuzu yapıp savaşa hazırlandım.
Odamdan hızlı adımlar ile çıkarken ölüm sessizliği bürümüş aile sofrasına bakıp sesimi olabildiğinden fazla neşeli çıkardım
"Günaydınlaarr!!!"
Herkesin boş ve donuk bakışları aksine samimice gülümsedim,abimin ise beni tepeden tırnağa süzmesi iki saniye sürdü
"Umarım saçını yaparken aynaya falan bakmamışsındır Beatrice"
Aman ne komik.
"Modayı araştır bence,kültürlenirsin."
Tam yine laf atacakken babam elindeki gazeteyi sertçe masaya bıraktı.
"Yeter Julian."
Abime dönüp dil çıkardığımda sinir dolu bakışları zaten üzerimde olduğunu gördüm
Zaman hızlı geçerken eldivenlerimi takıyordum. Siyah dantelli eldivenlerimin bilek kısmını düzeltirken, aynadaki yansımamdan arkamda dikilen Julian’ı gördüm. Kollarını göğsünde bağlamış, yüzündeki o klasik ukala ifadesi ile beni izliyordu.
"Vay canına," dedi abim, ıslık çalarak. "Beatrice, dürüst ol... Bu eldivenleri gotik kraliçemiz annemizin gardırobundan mı yürüttün, yoksa gizlice bir cenaze organizasyoncusunda mı çalışmaya başladın?"
"Çok komiksin Julian," dedim aynadan ona ters bir bakış fırlatarak. "En azından benim bir tarzım var. Senin gibi 'evsiz' modasında takılmıyorum."
Julian güldü, yaklaşıp saçımın arkasından sarkan küçük bir tülü parmağıyla dürttü. "Bu tarz değil küçük ucube, bu resmen bir çığlık. Ama neyse ki bu akşam o sıkıcı burjuva davetinde yalnız rezil olmayacağım. Yanımda yürüyen bir karadul olması dikkatleri benim üzerimden çeker."
Gözlerimi devirdim. "Ben o davete falan gelmiyorum. Hatırlatırım, babama 'kalmam' dedim."
Julian’ın yüzündeki alaycı ifade birden kayboldu, yerini sinsi ve tatlı bir gülümsemeye bıraktı. Cebinden iki bilet çıkarıp gözümün önünde salladı. "Ah, Beatrice... Zavallı, saf Beatrice. Babamın 'akşama geç kalma' derken neyi kastettiğini anlamadın mı gerçekten? Annemin o meşhur hayır kurumu galası bu akşam. Ve tahmin et ne oldu? Babam senin arabayla gelmeyeceğini bildiği için beni senin resmi şöförün olarak atadı."
"Hayır, hayır, hayır!" diye sızlandım, arkamı dönüp göğsüne vurdum. "Ben o kasıntı insanların arasında üç saat boyunca dikilip sahte gülücükler dağıtamam!"
Julian kolunu omzuma attı ve beni zorla kapıya doğru yönlendirmeye başladı. "Hadi ama, o kadar da kötü değil. Söz veriyorum, açık büfedeki havyarlı kanepelerden kimse görmeden çantana doldurmana yardım edeceğim. Hem belki orada senin bu 'benzersiz' modanla ilgilenecek bir iki antika meraklısı buluruz."
"Senden nefret ediyorum," diye mırıldandım ama yüzümdeki gülümsemeye engel olamadım.
"Biliyorum," dedi kapıyı açarken. "Ben de seni seviyorum küçük cadı. Şimdi yürü, yoksa annem bizi o gotik ritüellerinden birine kurban edecek."
------------------------------
Gözlerimi kırpıştırarak baktığım limuzin abime aitti. Abimin niye bir limuzini vardı ki!?
Hafif bir kıskançlıkla göz devirirken araba durmuştu. Sevgili abiciğim'in bana uzatılan eline bir süre boş boş baktım. Yüzünde yine sinsi ama bir o kadar da tatlı gülümsemesiyle bana bakıyordu.
"Hadi ama Beatrice,ölmezsin ya."
elini tutup arabadan inerken dışarısı simsiyah içerisi parlayan bir disko topu gibi olan küçük şatoya uzun uzun baktım. İçeri girdiğimizde dantel şekli verilmiş,siyah-kırmızı maskeyi herkesin taktığını elime tutuşturulduğunda anlamıştım. Herkes küçük masaların etrafında ayaküstü muhabbet ediyordu.
Salondaki kalabalığı yararak bize doğru ilerleyen karaltıyı fark ettiğimde, elimdeki kanepeden aldığım lokma neredeyse boğazımda kalıyordu. Julian’ın neşeli mırıltıları bıçak gibi kesildi. Kolundaki kasların aniden gerildiğini hissettim.
Colby tam karşımızda duruyordu.
Abim Julian, Colby ile çok sıkı dosttu.
Üzerindeki özel dikim lacivert takım elbisesi, buradaki diğer herkes gibi kusursuz görünmesini sağlıyordu ama o buz gibi, kibirli gülüşünü gizlemeye yetmemişti. Kravatını sıkı bağlamamıştı,her zaman ki gibi gevşekti.
1.96 boyu ile beni ezip geçercesine üstten bakıyordu.
Abimle her zaman boy tartışması yaparlardı çünkü abim 1.95 idi.
Ancak son kavgaları biraz farklı ve ağırdı. Abimde ona biraz düşman denebilirdi,ancak benim Colby'e olan nefretimi tüm krallık bilirdi.
Gözleri önce Julian’a, ardından üzerimdeki gotik elbiseye kaydı. Alaycı bir tavırla başını hafifçe yana eğdi.
"Vay canına," dedi Colby, sesindeki iğneleyici tonu saklama gereği bile duymadan. "Cemiyetin en asil daveti bir anda bir cenaze merasimine dönmüş. Beatrice, her zamanki gibi ortama ayak uydurmakta harikasın."
Julian bir adım öne çıkarak beni hafifçe arkasına aldı. Sesi az önceki neşeli halinden tamamen uzaktı; adeta hırlıyor gibiydi: "Colby. Senin gibi bir parazitin bu kapıdan nasıl sızabildiğini merak ediyordum ben de. Annemin davet listesi iyice esnemiş demek ki."
"Sızmak mı?" Colby hafifçe güldü ve elindeki şampanya kadehini Julian’a doğru kaldırdı. "Babanın en büyük iş ortağının oğlu olduğumu unutuyorsun Julian. Buraya davet edilmedim, buranın doğal bir parçasıyım. Asıl soru, senin bu... 'aykırı' arkadaşının burada ne aradığı."
Bakışları yeniden bana döndü. Gözlerindeki o tehlikeli parıltıyı çok iyi biliyordum. Colby ile aramızdaki husumet sadece basit bir çekişme değildi; geçmişte ailelerimizin sakladığı o büyük sırrı öğrendiğinden beri beni her gördüğü yerde köşeye sıkıştırmaya, açığımı yakalamaya çalışıyordu. Ve şu an, Julian’ın annesinin kusursuz daveti, onun için biçilmiş kaftandı.
"Sana neyin yakışıp yakışmadığını sormadık Colby," dedim, sesimin titremesine izin vermeyerek Julian’ın arkasından çıktım. "Ayrıca burjuva oyunların benim üzerimde sökmez, bunu en iyi senin bilmen gerekir."
Colby bize doğru bir adım daha yaklaştı, sesini iyice alçalttı: "Öyle mi Beatrice? Peki ya o asil abinin dışarıdaki limuzinin içinde, birazdan salona sızdıracağımız o belgelerden haberi var mı? Bu gece o çok güvendiğiniz aile maskeniz düşecek. İzle ve gör."
Arkasını dönüp kalabalığın arasında kaybolurken, Julian’la göz göze geldik. Colby sadece bizi kışkırtmıyordu; bu gece bu malikanede gerçekten büyük bir oyun dönüyordu ve araba durduğunda hissettiğim o kötü his, şimdi tam bir felakete dönüşmek üzereydi. Hayes krallığı çöküyor gibiydi
Colby, kalabalığın arasında adeta bir gölge gibi kaybolurken geride bıraktığı sessizlik, salondaki görkemli klasik müziğin sesini bile bastıracak kadar ağırdı. Julian’ın çenesi kasılmış, gözleri Colby’nin gittiği yöne kilitlenmişti. Elimle onun titreyen kolunu tuttum.
"Julian, ne demek istedi o?" diye fısıldadım. Sesim, az önce Colby’ye karşı takındığım o dik duruşun aksine, korkunun pençesindeydi. "Hangi belgelerden bahsediyor? Hayes adını nasıl lekeleyebilir?"
Julian derin bir nefes alarak bana döndü. Gözlerindeki o korumacı öfke, yerini şaşırtıcı bir kararlılığa bırakmıştı. "Burada olmaz Beatrice," dedi alçak sesle. "Colby’nin oyununu bozmak ve ailemizin adını korumak istiyorsak, önce onun ne bildiğini öğrenmeliyiz. Beni burada bekle."
"Hayır, seni yalnız bırakamam!"
"Bana güven," diyerek elimi hafifçe sıktı ve Colby’nin peşinden, malikanenin loş koridorlarına doğru hızlı adımlarla ilerledi.
Yalnız kalmıştım. Salondaki yüzler, parıldayan avizeler ve dedikoducu fısıltılar üzerime üzerime geliyordu. Herkes Hayes ailesinin üzerindeki bu kara bulutları seziyor gibiydi. Derken, ensemde buz gibi bir rüzgâr hissettim. Arkamı döndüğümde, Colby’nin kalabalığın arasından, büyük bir sütunun arkasına gizlenerek beni izlediğini fark ettim. Gitmemişti.
Beni izlerken yüzünde ne nefret ne de alay vardı; bakışları tamamen amansız bir takıntıyla doluydu. Gözlerini bir an bile üzerimden ayırmıyor, adeta her nefesimi, her hareketimi ezberlemek ister gibi bakıyordu. Dudaklarında beliren o tekinsiz gülümseme, beni sadece yıkmak istediği bir ailenin ferdi olarak değil, ne pahasına olursa olsun ele geçirmek istediği bir av olarak gördüğünü fısıldıyordu. Bakışlarındaki bu saplantılı, hastalıklı yoğunluk beni ürpetti; adımlarım istemsizce geriye doğru gitti.
Tam o sırada koridorun karanlığından abim Julian ve Colby’nin yan yana çıktığını gördüm. Şok içinde kalakaldım. Az önce birbirini parçalayacak gibi duran iki adam, şimdi sakin, hatta yapay bir uzlaşı içinde bana doğru yürüyorlardı.
Julian yanıma ulaştığında yüzünde gergin bir rahatlama vardı. "Her şeyi netleştirdik Beatrice," dedi Colby’ye bakarak. "Colby ile aramızdaki o eski husumeti, Hayes soyadının ve ailemizin geleceği için bir kenara bırakmaya karar verdik. En azından bu gecelik... bir barış ilan ettik."
Colby hafifçe eğilerek selam verdi, ancak gözleri hâlâ benim üzerimde, o tekinsiz takıntısıyla parlıyordu. "Abin haklı, Beatrice," dedi sesi kadife gibi pürüzsüz ama bir o kadar da tehlikeliydi. "Senin olduğun bir yerde, Hayes adının bir gecede yerle bir olmasına izin veremezdim. Biz artık... müttefikiz."
Neler döndüğünü, abimin ailemizi korumak için Colby'ye ne vaat ettiğini anlamaya çalışırken, aniden köprücük kemiğimin üzerinde dayanılmaz bir yanma hissettim. Sanki tenimin altına canlı korlar bırakılmış gibiydi. Elim gayriihtiyari gotik elbisemin yakasına gitti. Kaşıntı bir anda tüm boynumu ve kollarımı sardı.
"Beatrice? İyi misin?" diye sordu Julian, endişeyle öne atılarak.
Cevap veremedim. Kaşıntı o kadar şiddetliydi ki nefesim kesildi. Tırnaklarımı boynuma geçirmemek için kendimi zor tutuyordum. Aynalı sütunun yanına doğru sendeleyerek gittim ve yansımama baktım. Gördüğüm manzara karşısında dehşete düştüm.
Gotik elbisemin açıkta bıraktığı boynumda ve omuzlarımda, saniyeler içinde kırmızı, iltihaplı yaralar ve kabartılar belirmeye başlamıştı. Yaralar adeta canlı bir sarmaşık gibi tenimde hızla yayılıyor, derimi çatlatıyordu. Salondaki ışıklar gözümün önünde dönmeye başladı, dizlerimin bağı çözüldü.
Colby’nin gözlerindeki o takıntılı parıltı, yerini ani bir hazza bırakırken fısıldadı: "Oyun şimdi başlıyor, küçük Hayes..."
Abim Julian beni düşmeden yakalarken, bilincim karanlığa gömülüyordu.
------------------------------
