4. bölüm / 6
MAHSUR EVMAHSUR EV 4.Bölüm
Bölümler 6Şu an: MAHSUR EV 4.Bölüm
Mahsur Ev 4.Bölüm
sorgu~
***
Ayağa hışımla kalkmıştım. Ben buraya nasıl gelmiştim, kim getirmişti, burası neresiydi? Hiçbir fikrim yoktu, hiçbir şey hatırlamıyordum. Başım epey bir dönüyordu.
Yerde yatan üç erkeğe baktım. Birinin kaşları çatılmıştı; uykudan uyanmaya çalışan bir duruşu vardı. Beni buraya onlar getirmiş olsaydı burada yatmaları çok saçma olurdu. Baygın olup olmadıklarını bilmiyordum, uyuyor da olabilirlerdi. Bulunduğumuz odada sadece bir televizyon vardı; televizyonun önünde ise uzun bir koltuk bulunuyordu.
Sessizce ayaklanıp odadan çıktım. Ev üç katlıydı. Aşağıda oyun odası vardı; içeride minderler ve oyun televizyonu yer alıyordu. Odaların çoğu boştu. Üste çıkmak istemiştim ama yukarıya çıkan bir merdiven yoktu. Asansör vardı, o da çalışmıyordu. Evi biraz daha gezdikten sonra dış kapıyı nihayet bulmuştum ama arkasında kapı kolu yoktu!
Sakin olmalıydım. Anladığım kadarıyla yine kaderim bana bir oyun sunmuştu ve ben bu oyunu sıkılmadan, usanmadan, vazgeçmeden oynayacaktım.
Arka odaya gittiğimde nihayet bir odada yatak görebilmiştim. Evde hiçbir eşyanın olmaması ürkütücüydü. Diğer odaya baktığımda orada da yatak vardı; bu, planlı bir şeyin olduğunun kesin kanıtıydı ama bir türlü çözemiyordum.
Her yeri gezdikten sonra içeriden ses geldiğini duydum. Odadakiler uyanmış olmalıydı. Temkinli ve emin adımlarla yanlarına doğru yol aldım.
Tam odaya girecekken biri beni çekip ağzımı kapattı, diğeri ise ellerimi tuttu. Diğer uzun ve sanki bir yerden tanıyor gibi hissettiğim adam, emin bir sesle, “Kimsin, ne istiyorsun?” diyerek yüzüme bağırdı.
Ağzım kapalı olduğu için cevap verememiştim. O ise daha çok yaklaşarak, “Cevap ver!” diye bağırmaya devam etti.
O bağırdıkça daha da sinirlenmemek elde değildi. Kafamı hızla arkaya atarak ellerimi tutan adama kafa attım. Bu sayede otomatikman ağzım da açılmıştı. Ne de olsa Emre’den bu zamana kadar bir şeyler öğrenmiştim! Kafa attığım adam burnunu tutarak, “Ne yapıyorsun manyak!” diye tepki verince gözlerimi devirdim.
“Ağzım kapalıyken konuşamazdım herhalde! Arkadaşınız da kendini mafya sanıp bağırmaya başlayınca sinirlendim, kafa attım, ne yapayım?”
“İlla kafa mı atman lazımdı ya? Şu dangalağın elini ısırabilirdin!”
“Sensin dangalak!”
“Kesin sesinizi artık!”
Bu üç erkek birbirini tanıyor gibiydi. Anlaşılan ortama tek yabancı olan bendim.
“Tartışmanız bittiyse asıl konumuza geçebilir miyiz?” diyerek salona geçip koltuğa oturdum.
Kapıdan ilk; kendinden emin olan, kendini mafya babası sanan o ağır abi girdi. Sonrasında aynı onun gibi olan sarışın adam, en son da burnuna kafa attığım adam girmişti.
Kendini mafya sanan ağır abi üzerime yürüyerek koltukta oturan bana baktı. Bir anda yere çöküp beni incelemeye başladı. Üstünde büyük bir şüphe vardı.
Ona baktığımda; sakin, siyah saçlarını ve o boncuk gözlerini hatırlar gibiydim. Biraz daha bakıştıktan sonra, “Biraz daha incele, T.C.’mi bulursun!” diyerek sitem ettim.
Soğuk ve sakin bir sesle, “Çok mu komiksin sen?” diye tepki verdi.
koltuğa kurularak, “Valla sen ne düşünürsün bilmem ama çoğu kişi öyle düşünüyor,” dedim.
Kafa attığım adam söze girdi: “Kızım sen canına mı susadın? Kimsin sen, ne istiyorsun bizden? Konuşsana!”
“Sizden ne isteyebilirim ya? Buraya mahsur kalmışız zaten. Sadece sizi tanımak isterim, o kadar.”
Esmer adam hâlâ bana bakıyordu. Bu sefer laflarıma karşılık veren sarışın adam oldu: “Sen tıkmadın mı bizi buraya?”
“Ben sizi niye buraya tıkayım ya, manyak mıyım?”
Burnunu kırdığım çocuğa doğru başımı döndürdüm. Gözleri masmaviydi, çakır çakır bakıyordu bana. Bakışlarını üzerime dikerek konuşmaya başladı:
“Manyaksın.”
“Birilerini buraya koyacak kadar manyak değilim, merak etme!”
“Kimsin sen o zaman? Nesin, necisin, nasıl birisin?”
“Asya ben,” diyerek kafa attığım çocuğa elimi uzatmıştım; ta ki sarışın çocuk sakin bir şekilde kolumdan tutup beni mutfak masasına oturtarak sorguya çekene kadar... Tek eksik şey, tepemizde o sarı sorgu ışığının olmamasıydı. En ince ayrıntısına kadar sormuşlardı.
İlk, o "mafya babası" kılıklı esmer çocuk başladı sorguya:
“Kimsin?”
“Asya dedim ya, daha ne kadar soracaksınız?”
“Kusura bakma küçük; Asya deyince ‘Aaa tamam ya, Asya ismindeki kızlar güvenilir oluyor’ demiyoruz. Asya’sın da, bizi ne için buraya kapattın?”
“Buraya sizi kapattığımı düşündüren ne? Ben de aynı şekilde sizinle bu evde mahsurum!”
Lafımın ardından burnunu kırdığım çakır gözlü çocuk araya girdi:
“Mahsur mu? Ben sevdim bu şeyi, mahsur şeyini... Yani kimse istemez burada mahsur kalmak.”
Ardından sarışın adam devreye girdi: “Zevzekliği kes!”
“Tamam ya, bir şey demedim; kıza katıldım sadece.”
“Katılma canım kardeşim, katılma!”
“Susun da konumuza dönelim artık!”
“Aynen öyle,” dedim esmer adamı destekleyerek. “Esmer arkadaşınız haklı, konumuza dönelim. Şimdi, ben mi sizi buraya kapattım, öyle mi?”
“Öyle olduğunu düşünüyoruz.”
“Peki neden kapattım? Deli miyim, haberim yok?”
“Belki delisin, nereden bileceğim? Tanımıyorum seni.”
“Ben de sizi tanımıyorum, belki siz delisiniz!”
Esmer olan derin bir nefes alıp sordu: “Yaşın kaç senin Asya?”
“Yirmi üçe daha yeni girdim. Siz?”
“Yirmi altı.”
“Çok iyi.”
“Anlat bakalım.”
“Neyi anlatacağım ya? Fazlasıyla sıkıldım ben bu işten. Sizi buraya kapatsam ne işim olur burada? Çıkar giderim, uzaktan sizi izlerim. Gerçi sizi tanımıyorum bile. Tanımadığım bir insanı niye kaçırıp buraya koyayım?”
“Orasını sen söyleyeceksin küçük hanım. Neden gitmiyorsun, he? Neden buradasın? Aaa, yoksa biz uyurken kaçmayı düşünüyordun da yakalanınca işler mi değişti?”
“Kızı çok fazla darlamanın bir anlamı yok, mantıklı konuşuyor. Bizi o kapatmış olsa evi niye dolaşsın? Daha önce dolaşmıştır zaten.”
“Sen çeneni bir kapa!”
Soruların ardı arkası kesilmiyordu. Fazlaca sıkılmıştım ve Emre’yi özlemiştim. “Seni sevdim çakır gözlü çocuk,” diye mırıldandım.
“Çocuk mu? Yirmi beş yaşındayım ama olsun.”
“Oha, hiç göstermiyorsun!”
Çakır adama tam içim ısınacakken, esmer olan öksürerek boğazını temizledi: “Planın nedir? Ne yapacaksın bize?”
“Valla senden harika bir cacık olur. Şu sarı abiden de çok güzel omlet olur, şu çakır gözlüden de lıkır lıkır su olur...”
Ben daha sözümü bitirmeden sarışın olan masaya yumruğunu indirdi. Sabrımı taşıran son damla bu olmuştu.
“Ya siz eşek kadar adam olmuşsunuz, hâlâ anlayamadınız ya, pes yani!”
“Yavaş gel!”
“Asıl sen yavaş gel! Senin o ‘mafya yumruğunu’ masaya koyman kaç yıldan kalma acaba?”
“Konuyu değiştirme Asya! Anlat ki bilelim ne olup bittiğini.”
“Bakın, ben sizi buraya kapatmadım. Ka-pat-ma-dım! Tamam mı? Üç erkek üstüme geliyorsunuz, asıl korkması gereken benim. Siz birbirinizi tanıyorsunuz diye bu işi benim yaptığım anlamına gelmiyor.”
“Ne yani, biz mi seni kapattık buraya? Bunu mu diyorsun?”
“Ya siz kapatsanız, sabah uyandığımda yanımda yerde yatıyor olmazdınız herhalde, değil mi? Çok açık bir şey var; biri bizi buraya kapattı ve yakın zamanda bir haber, bir ses mutlaka gelir.”
“Sen ne kadar akıllısın böyle?” dedi esmer olan, sesi alaycıydı.
“Akıllı değilim, sadece mantık yürütüyorum.”
“İyi de biz üçümüz tamam da... Sen ne alaka?”
“Ne bileyim ben çakır! Dün partiye gittim, sabahında buradayım.”
Sarışın olan bir anda yüzünü bana döndü. “Parti mi dedin? Ne partisiydi o?”
“Okulun ayarladığı bir partiydi işte. Gittim ve Allah kahretsin ki çok içip sarhoş oldum.”
“Kiminle gittin?”
“Yalnızdım maalesef.”
“Arkadaşın yok muydu hiç?”
“Vardı, gelmedi.”
Sarışın durmadı, sorguya devam etti: “Adı ne? Soyadı, yaşı falan?”
“Emre Sancar. Yirmi dört yaşında.”
“Sevgilin miydi? Erkek arkadaşın falan mı?”
“Aaa, yeter ya!” diye patladım sonunda. “T.C. kimlik numaramı da vereyim, isterseniz sicilime de bakın! Belki de siz kapattınız beni buraya, sorgu adı altında bilgilerimi alıyorsunuz. Nereden bileceğim?”
Ben böyle ters çıkınca, karşımda duran ve bir yerden hatırlayacak gibi olduğum o esmer adam, sakin bir sesle araya girdi: “Güvenmemiz için lazım küçük hanım. Aynı şekilde sen de bize soracaksın, merak etme. Bilgi istesek çok daha derinlerini sorarız.”
Lafa çakır gözlü olan girdi: “Ya abi, biz niye ilk kendimizi açıklamıyoruz da o açıklıyor? İkimiz de aynı durumdayız. O da bizim gibi kapatılmış işte buraya.”
Sarışın adam gergin bir sesle tekrar “Kapa çeneni!” diyerek bağırdı. Aralarında tartışma çıkınca artık dayanamadım: “Yeter!” diye bağırayak her şeyi anlatmaya başladım.
“Bakın, dün partiye gittim. Okulda afişi dağıtılmıştı. Emre, yani arkadaşım —kendisi öz abim gibidir— partileri pek sevmez. Ben çok severim, o ancak ben zorlarsam gelir. Dün gittim ama okuldan kimse yoktu. ‘Nasıl olsa bu da parti,’ deyip girdim içeri. Orada bir abla ile tanıştım.”
“Nasıl biriydi? Adı neydi?”
“Adını unuttum, çok içince uçup gitti zaten. O abla yanımdan kalktıktan sonra yanıma çok kişi oturdu ama hiçbirini tanımıyorum. Buraya nasıl geldim, cidden hatırlamıyorum. Sabah kalktığımda yanımda siz vardınız. İlk ben uyandım, size baktım, sonra buranın ne olduğunu çözmeye çalıştım.”
“Bizden hiç şüphelenmedin mi?”
“Hayır.”
“Neden?”
“Çünkü şizofren değilsiniz. Aklı başında adamlarsınız, sadece şu an bütün şüpheleriniz bende.”
“Belki de rol yapıyoruzdur?” dedi sarışın, gözlerini kısarak.
“Yapıyorsanız güzel yapıyorsunuz. Ama ben yapıyorsam... O zaman ne olacak?”
“Ya senaryoyu biz yazdıysak küçük hanım?”
“Valla benim öyle fidye istenecek bir ailem yok. ‘Burada kalacaksın,’ derseniz kalırım, güzel bir yere benziyor.”
“Ya sana tecavüz edersek?”
Bu soru buz gibi bir hava estirdi ama geri adım atmadım: “O zaman yazdığınız senaryo değişir. Ben baştan yazarım.”
“Nasıl yazacaksın?”
“Sizi öldürerek.”
Bir an sessizlik oldu. Sonra sarışın güldü. “Yani buraya bizi sen kapattın?”
İçimden, 'Bu ne biçim bir diyalog?' diye geçirdim.
“Haydaaa! Yine başa döndük. Abi, sen benden ne istiyorsun ya? Polis falan mısın, hayırdır?”
“Hayır.”
“Bu kadar sorgu yeter, sıra bende! Kimsiniz, necisiniz?”
Sorgu sırası nihayet bana geçmişti. Üçü yan yana, sanki bir sorgu odasındaymışız gibi karşımda oturuyordu. Önce boncuk gözlü olandan başladım.
“Biz üç arkadaşız, birlikte büyüdük. Kardeş gibiyizdir,” diye söze girdi. “Dün *** mekânına gittik. Parti var dediler...”
“Benim gittiğim mekân orası işte! Okul partisi değil miydi orası?” diyerek lafa daldım.
“Belli ki bizi çok güzel kandırmışlar. Bize de aynı abla oturmuştu, hatırlasana Alp? Büyük ihtimalle aynı kadın.”
Demek boncuk olanın adı Alp’ti. Ne değişik... Hiç "Alp"lik bir tipi de yoktu aslında.
Alp, sarışın adama dönerek devam etti: “Ne bileyim oğlum ben? O abla gelince ben kalktım, hani şu çarpıştığım kızı bulmaya gittim ya. Hatırlasanıza, partiye gelmeden önce otelde bir kıza çarptım demiştim.”
Araya girdim hemen: “Nasıl bir kızdı? Siz de mi çok içtiniz?”
Lafa Çakır karşılık verdi: “Aynen, biz de bayağı kişiyle tanıştık ama kafayı çok pis bulmuştuk. Alp’in o çarpıştığı kız da dik başlı, küçük çantası olan biriydi, değil mi Alp?”
“Heh, aklınla bin yaşa! Evet, evet... Küçük bir çantası vardı. Hatta ben onu bulmaya gittiğimde o da oradaydı. Yine mi ne çarptım kıza...”
Sarışın olan yüzünü buruşturdu: “Oğlum, ben bunu niye hatırlamıyorum lan? Benim kafa o kadar mı milyondu?”
“Valla Mert, sen Ece’yi falan bile unutmuştun kardeşim. Kızlar kucağında sana içirip duruyorlardı.”
Sarışın adamın ismi de Mert’ti. Yine tahmin ettiğim isim çıkmamıştı. Onlar konuştukça taşlar yerine oturuyordu ama hâlâ eksik bir şeyler vardı.
Mert ters ters bakıp, “Sus oğlum! Ece ile ne alakası var şimdi? Ayrıca sanki senin kucağında kimse yoktu, salağa bak!” diye çıkıştı.
“Ya ben kızlar içirince çoğunu ağzımdan geri onların üzerine püskürttüm sarhoş olmamak için... Ama pek işe yaramadı sanki,” dedi Çakır, pişmanlık ve gurur karışımı bir sesle.
Mert yüzünü buruşturdu: “Ya sen ne kadar pislik bir insansın böyle? Üzerlerine tükürmek nedir?”
“Ya ben en azından bekarım oğlum, sana ne? Senin sevdiğin olduğu halde o kızlara müsaade ettin sen!”
“Hee, bendim değil mi?” dedi Mert alayla. “‘Hadi gidelim, güzel kızlar vardır, iki kız tavlarız, eğleniriz’ diyen?”
“Lan oğlum, ben onu bekar olduğum için söyledim! Alp de bekar ya hani... Ta ki o kıza çarpana kadar! Bütün akşam onu sayıkladı. Sen de nefsine hâkim olmadın, aldın kızları himaye altına. Ne deseydim kızlara? ‘Kusura bakmayın, Mert’in bir sevdiği var ama kız yüz vermiyor, o da peşinden koşuyor’ mu deseydim?”
Mert dişlerinin arasından, “Deseydin kardeşim,” diye tısladı.
Çakır araya girdi: “İşte sen bunu diyebilirdin; benim sevdiğim var diye.”
“Dinleyecekler miydi peki beni?”
“Seni dinlemezlerse beni hiç dinlemezler!”
Mert ile Çakır birbirleriyle dalaşırken, biz hâlâ Alp ile birbirimizi inceliyorduk. Bakışlarında bir tanıdıklık arıyor gibiydi. Anlaşılan parti ayağına bizi buraya getirmişlerdi ama nedenini hâlâ kimse çözememişti.
Alp, gözlerini benden ayırmadan, “İkiniz de kesin!” diye bağırdı. Sesi sakin ama otoriterdi. “Anlaşılan biz sağlam bir tuzağa düşürülmüşüz. Ama bu oyunun sahibi kim, hiçbir fikrim yok.”
Araya Çakır girdi: “Bence senin şu çarptığın kızla bir alakası var bu işin.”
İyice meraklanmıştım. “Kimdi bu çarptığın kız ya? Belki o 'abla' dediğim kişidir?”
“Çok hatırlamıyorum, asi bir kızdı. Senin gibi” dedi Alp, beni süzerek.
Çakır tekrar lafa atladı: “Ben ablayı da o kızı da hatırlıyorum, ikisi ayrı kişiler. Alp’in çarptığı kız kumral saçlı, kahvemsi gözlüydü. Elbisesi yırtmaçlıydı. Küçük çantasına bir şeyler sıkıştırırken görmüş Alp... Bilerek üzerine doğru yürüyüp kıza çarpmış. 'Abla' dediğimiz ise yirmi sekiz yaşlarındaydı, adı Gizem’di ama soyadını sormadık.”
Çakır konuştukça hafızamda bir kapı aralandı. Otelde çantamın içine eşyalarımı tıkıştırırken bana çarpan o adam... Alp’ti!
Hınçla masadan kalktım: “Ya beni aptal yerine koydunuz! Aferin size, oyununuzu güzel oynadınız. Bırakın beni şimdi!” diye bağırmaya başladım.
Çakır şaşkınlıkla, “Ne oluyor be? Ne aptallığı?” diye sordu.
“Ya pes! Bir de iki saat sanki ben sizi buraya kapatmışım gibi sorguya çektiniz. Helal olsun cidden!”
Alp de ayağa kalktı. “Biraz sakin ol, ne oldu birden?”
“Hâla rol yapıyorsunuz ya! Biraz daha beni suçlasanız ‘Acaba ben mi kapattım?’ diye kendimi sorgulayacaktım.”
Alp önüme dikildi. “Biz kapatmadık. Sen de kapatmadın.”
“Yiyeyim yalanınızı! Gidiyorum ben, açın şu kapıyı!” diyerek mutfak kapısına yöneldim.
Tam çıkacakken Alp kolumdan tutup beni kendine çekti. “Seni böyle düşündüren şeyin ne olduğunu söylemeden hiçbir yere gidemezsin.”
Kolumu hızla geri çektim. “O gece çarpıştığın kişi bendim, tamam mı? Buraya da beni sen kapattın!”
“Niye? Sapık mıyım ben?”
Alp çok uzundu, ona aşağıdan bakmak bile zordu. “Belki de öylesin! Baksana, bütün gece beni aramışsın, arkadaşın anlattı işte.”
“Eşyan bende kalmıştı çünkü, o yüzden aradım.”
“Son çarpışmamızda niye vermedin o zaman?”
“Çünkü ikimiz de sarhoştuk küçük hanım. Ben o anı bile doğru dürüst hatırlamıyorum.”
“Sana inanmıyorum! Ayrıca bana 'küçük' demeyi de kes!”
(Alp'in İç Sesi)
Ne kadar da dik başlı bir kızdı... Bir türlü çözemiyordum. Küçük boyu, minyon yapısıyla beni azarlıyordu ve ben buna izin veriyordum. Normalde böyle kadınlardan pek haz etmezdim ama Asya’da anlamadığım bir şey vardı. Kumral saçları ışığın altında parlıyor, kahvemsi gözleri ateş saçıyordu. Bu bakışlar beni değiştiriyordu; alıştığım o sert tavrım, onun karşısında eriyip gidiyordu. Küçüktü ve onunla uğraşmak, o hırçınlığını izlemek garip bir şekilde hoşuma gitmeye başlamıştı.
“Küçüksün işte,” diyerek sırıttı Alp.
Aşırı sinirim bozulmuştu. Arkamı dönüp bir hışımla mutfaktan çıktım. Alp arkamdan, “Asya!” diye bağırıp peşime düştü. Dış kapıya gidene kadar arkamdan, “Gelme!”, “Geleceğim!” lafları havada uçuştu.
Tam dış kapıya ulaştığımda, eşiğin altından içeri fırlatılmış beyaz bir zarf gördüm. Alp de tam o anda yanımda bitmiş, bakışlarını yerdeki kâğıda dikmişti. İkimiz de aynı anda durduk.
Önce zarfa, sonra da birbirimize bakakalmıştık...
Bölüm etkileşimi
