MAHSUR EV kitap kapağı

3. bölüm / 6

MAHSUR EV

MAHSUR EV 3.bölüm

Vaveyla Yazarı: Nisa Brr

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: MAHSUR EV 3.bölüm

Mahsur Ev 3.bölüm
Parti~

***

Ders başlamıştı ama ben dersi doğru düzgün dinleyemiyordum.

​Tek dinlediğim, herkesten daha çok bağıran içimdeki Asya’ydı.

​Kafamın içinde durmadan konuşuyordu:

​Emre ne olacak peki? O kadar sana sahip çıktı, yarı yolda mı bırakacaksın onu?

​Acaba partiye mi gitsek? Yok… Önce Emre’nin gönlünü alalım, öyle gidelim. Ama Emre’nin gönlü çabuk alınmaz ki, çaba gerekiyor.

​Çaba demişken… Biz çok çabaladık be Asya, değil mi?

​Neyse, Emre’yi ne yapacağız? Ay Emre değil, teyzeni ne yapacağız?

​Kaçsak mı yine? Kaça kaça nereye kadar? Emre haklı… Yine bulacak seni.

​Partiye gidelim bence.

​“Sus…” demek istiyordum.

​Ama diyemiyordum. İçim çok konuşurdu, dışım ise hep susardı. Attım hep içime… Hep attım.

​Ders dinlemeyi çoktan kaçırmıştım. Baş dönmesi taklidi yapıp hocadan izin aldım ve apar topar çıktım sınıftan.

​Kendimi ait olduğum yere attım: Dışarıya, kalabalığın ortasına, gökyüzüne…

​Yukarı baktığım anda yüzüme bir su damlası düştü. Sanki bana, “Ağlayabilirsin, gözyaşlarını saklayacağım,” diyordu.

​Kaldırıma oturdum. Kendime sarıldım ve ağlamaya başladım. O kadar doluydum ki… Herkese ve her şeye.

​Gözyaşlarım arttıkça yağmur da hızlanıyordu. Üşüyordum belki ama hissetmiyordum.

​Bir süre sonra önüme bir karartı düşmüş, başımı kaldırdığımda birinin şemsiye tuttuğunu görmüştüm. Yanıma baktım; Emre’ydi. Sırılsıklam olmuştu.

​Ayağa kalktım, gözlerinin içine baktım. “Üşüyüp hasta olacaksın. Sonra da senin dırdırını çekeceğiz.”

​“Üşümem ben, merak etme.”

​“Nah üşümezsin! Titriyorsun. Hani sen yağmuru sevmiyordun? Yağmur senin aileni almıştı.”

​“Aileni aldı deme bana! Yağmur benden tek bir kişiyi aldı… Amcamı.”

​“Tamam, amcanı aldı. O zaman niye yağmurun altındasın?”

​“Belki beni de alır.”

​“Asya, manyak manyak konuşup yine beni sinirlendirme!”

​“Teyzem peşimde. Sen bunun nesini anlamak istemiyorsun?”

​“Peşindeyse peşinde! Ben de senin peşindeyim.”

​“Sen ol, ağzımı açmam. Ama teyzem olunca iş başka.”

​“Nasıl başka?”

​Elini tuttum. Onu daha az ıslanacağımız bir yere götürdüm. Bu işi bitirmem gerekiyordu.

​“Bak Emre… On sekiz yaşındayken teyzemden kaçtığımda her şeyin güzel gideceğine inanmıştım.”

​“Eee? Güzel gitmedi mi?”

​“Ya bir dinle!”

​“Tamam, dinliyorum.”

​“O gece yine çok üşümüştüm. Sen bulmuştun beni. Hatta beni dilenci sanmıştın.”

​“Dilenci gibiydin çünkü.”

​“Ya kesme sözümü!”

​“Tamam, kesmiyorum.”

​“Beni ailene kattığında… Mahallenle tanıştırdığında… Kendi kendime dedim ki: ‘Asya, bu sefer yanılmadın.’ Dört senem sizinle, seninle geçti. Asla değişmem o günleri. Gerçekten iyi ki varsın Emre.”

​Derin bir nefes aldım. “Ama benim gitmem gerek artık.”

​“Yine mi gitmek? Ya sabır… Sığdıramadım seni bir türlü bu şehre. Bir güldüremedim şu yüzünü.”

​“Çok özür dilerim Emre.”

​“Özür dileme, özürlük bir şey yapmadın. Çocuk musun sen?”

​“Yirmi üç yaşındayım Emre. Ve dört sene önceki Asya yok artık. Gitmem gerekiyor. Yeni bir hayat kurmam lazım. Dökülüp kırılmak istemiyorum artık. Başkalarının kırıklarını toplamak istemiyorum. Huzurlu bir hayat istiyorum… Gerçi gaddar bir teyze varken zor ama…”

​Emre ellerini birleştirmiş, öne eğilmişti. Yere bakıyordu.

​“Bir şey demeyecek misin?” dedim.

​“Son sözlerini söyledin Asya. Nasıl mutlu olacaksan öyle olsun. Gitmek istiyorsan engel olamam. Kafana koymuşsun bir kere. Hayır desem de dinlemeyeceğini biliyorum.”

​Sonra kalktı. Yağmurun içine karıştı.

​Sanırım bu sefer yağmur… Benden abimi, kardeşimi… Emre’yi aldı.

​Eve vardığımda Emrelerin kapısına baktım. Ayakkabısı yoktu. Kim bilir neredeydi… Dört sene boyunca ben her kaybolduğumda Emre beni bulurdu. Ama ben onu bulamazdım; kimse bulamazdı.

​Telefonumu elime alıp mesaj attım:

​Asya: Neredesin?

Emre: Seni bulduğum yerdeyim, ne oldu?

Asya: Peki bulabildin mi beni bulduğun yerde?

Emre: Yok. Valizini toplayıp çekip gitmişsin.

Asya: Üşüyeceksin, eve gel.

Emre: Seni bulursam gelirim. Dört sene önceki gibi.

Asya: Ben bu sefer orada değilim. Ait olduğum yerdeyim, evimdeyim.

Emre: Gidecek misin ait olduğun yerden?

Asya: Hayır. Ait olduğum yeri bırakmayacağım. Sadece partiye gideceğim… Tabii beni bulan abi de gelirse.

Emre: Maalesef partileri sevmiyorum. O partide de bizim okuldan birilerinin olacağını sanmıyorum.

Asya: Sanmak yük olur insana abicim. Ben yine de gideceğim o partiye.

Emre: Sen git. Zaten hiç eksik kalma.

Asya: Kalmam, merak etme.

Emre: İyi geceler Asya.

Asya: İyi geceler Emre.

​Telefonu kapattım. Balkona çıktım.

​Biraz ait olduğum, biraz da hiç ait hissetmediğim şehre baktım. Gökyüzü bana aitti… Ama o da benim değildi.

​Bu sefer kimselerden kaçmayacaktım. Kimselerden kopmayacaktım; Emre’den, Emre’nin ailesinden, mahallesinden…

​Parti üç gün sürecekti ve başka bir ilçedeydi. Zaten bizim okulun partileri hep böyle olurdu; bu yüzden valiz hazırlamam gerekiyordu. Aslında bir tatil gibiydi benim için.

​Üç gün… Ama bana üç ay gibi geliyordu. Valizin içine ne var ne yoksa koydum. Üç günde bin kombin yapılırdı nasılsa. En sevdiğim kıyafetlerimi tek tek yerleştirdim. En üste ise Emre’nin doğum günümde aldığı boğazlı kazağımı koydum. Sonbaharda öyle kazaklar giymeyi çok severdim. Belki hava serin olur diye düşünmüştüm… Belki de yanımda ondan bir parça olsun istemiştim.

​Valizi kapatıp yatağa uzandım. Geceleri ev hep sıcak olurdu. Ya da ben hep böyleydim, bilmiyorum. Yaz kış kısa kollu yatmaya bayılırdım. O gece de güzel şeyler düşünerek uykuya daldım.

​Sabah parti için araç gelecekti. Erken uyumam gerekiyordu.

​Alarmı erteleye erteleye çok geç kalkmıştım. Oysa Emrelere uğrayıp partiye gideceğimi söyleyecektim ama vakit yoktu. “Emre’ye mesaj atarım, o herkese söyler,” diye içimden geçirip apar topar hazırlanmaya başladım.

​Bir yandan çorabımın tekini arıyor, bir yandan ağzıma bir şeyler tıkıştırıyordum. Salak Asya… Madem akşam valizi hazırladın, neden bugün giyeceklerini de hazırlamadın? Sanki pijamayla gideceksin!

​Zar zor hazırlanıp beni alacakları yere tam saatinde yetiştim. Bir araba geldi, bindim. Yola çıktık.

​Camdan gökyüzüne bakarken aklıma Emre geldi. Hemen telefonu elime alıp mesaj attım:

​Asya: Ben gidiyorum.

Emre: Nereye? Şehirden mi?

Asya: Ne şehri ya! Partiye gidiyorum. O kadar mı korktun şehirden gitmemden?

Emre: Korkutanlar sağ olsun kardeşim.

Asya: Sağ ol tabii.

Emre: Kimle gidiyorsun? Kaç gün? Eve seni kim bırakacak?

Asya: Hmm… Bir araba aldı beni, bir şoför var. Üç gün parti. Eve de büyük ihtimalle aynı araba, aynı şoför bırakır.

Emre: Plakasını aldın mı?

Asya: Hayır, neden?

Emre: Kızım ya seni kaçırıyorsa? Şu an ne yapacaksın o zaman?

Asya: Of Emre, senin şu şom ağzın var ya… Dur, halledeceğim.

Emre: Tamam.

​Emre bir kere kurt düşürmüştü içime. İleriye bakınca bir Opet gördüm.

​“Şey… Acaba burada durabilir miyiz?” dedim.

​Şoför benzinliğe girdi. Hemen market kısmına geçtim. Çaktırmadan baktım; hâlâ arabada beni bekliyordu. Tuvalete de uğrayıp makyajımı tazeledim. Dışarı çıkarken usulca plakaya baktım.

​Arabaya binip yola devam ettik. Telefonu elime aldığımda Emre’den peş peşe mesajlar gelmişti:

​Emre: Asya iyi misin?

Emre: Neredesin?

Emre: Öldün mü Asya?

Emre: Asya ağaç oldum! Halledeceğim dedin, yoksun?

Emre: Asyaaaa?

​Gülümsedim.

​Asya: 34 HF 244 plaka.

Emre: Sonunda!

Asya: Ne yapayım, adama dan diye plaka soramazdım herhalde.

Emre: Tamam, aldım plakayı. Çok dikkat et Asya. Beni gelmediğime pişman etme. Mutlaka haber ver.

Asya: Tamam abicim, öpüldün.

Emre: Sen de.

​Telefonu kapattım. İlk defa bir yere giderken arkamda biri varmış gibi hissettim. Korku değildi bu; birinin gerçekten beni önemsediğini bilmekti.

​Arabada biraz kestirmiştim. Gözlerimi açtığımda varmıştık.

​Arabadan indim, şoförü takip ettim. Misafirlere özel bir otel ayarlanmıştı. Oda kartımı alıp odama çıktım. Oda geniş, ferah ve rahattı. En çok da manzarası… Denize bakıyordu. Denizle gökyüzü ufukta birleşmiş gibiydi. Ama aslında birbirlerinden ne kadar uzaktılar...

​Otele yerleştikten sonra partinin saatine baktım. Akşam sekizdi; saat ise daha üç.

​Canım sıkılıyordu. Dün gece kâbuslar yüzünden doğru düzgün uyuyamamıştım. Biraz uyusam iyi olur diye düşündüm, yatağa uzandım.

​Tabii ki kâbus görmeden olmazdı. Alışmıştım artık kâbuslu uyumaya. Sekiz yaşımda amcamı kaybettiğim günden beri uykularım hiç huzurlu olmadı. Her gözümü kapattığımda o geceyi görürdüm. Kazayı… Amcamı…

​Nefesim daralırdı. Biri rüyamda beni boğuyordu sanki. Çırpınırdım. Kaç gece ağlayarak uyandım, bilmiyorum. Kaç gece nefes alamayıp ölümden dönerek yataktan fırladım… Sayısını hatırlamıyorum. Bir karabasan gibi çökerdi üzerime. Uyku benim için dinlenmek değil, yeniden o geceye dönmekti.

​Kâbusuma dönmeden önce telefonumu açıp Emre’ye yazmaya karar verdim:

​Asya: Emre, orada mısın?

Emre: Her zaman. Geldin mi?

Asya: Evet, yerleştim otele.

Emre: Keşke ben de gelseydim.

Asya: Sana gel dedim, gelmedin.

Emre: Pişmanım.

Asya: Her pişmanlıktan dönülmüyor Emre Bey.

Emre: Bak yine Emre Bey olduk, iyi mi!

Asya: Hahaha! Gelseydin olmazdın. Hadi ben biraz uyuyacağım.

Emre: Alarm kurmayı unutma, nefesin kesilmesin.

Asya: Tamam, öptüm.

Emre: Ben de.

​Telefonuma bir sürü alarm kurup kendimi yatağa, kâbuslarıma teslim etmiştim. Gözlerimi sımsıkı kapatıp göreceğim kâbusa kendimi hazırladım. Ne kadar küçüklüğümden bu yana alışmış olsam da her seferinde nefesim kesilir diye korkuyordum. Ne de olsa insan en çok korktuklarıyla sınanır.

​Gözlerimi kapattım. Önce küçüklüğümden bu yana olan güzel anılarım, sonra o kaza sesi, ardından amcam… Nefesim neredeyse hiç yok gibiydi. Sanki amcam beni alıyor, götürüyordu. Bir alarm sesi kurtarmıştı beni; bir alarm sesine uyanmıştım. Nefes nefese, terler içinde çırpındığımdan kaynaklı olacak ki üstümdeki yorgan yerdeydi. Telefonumu alıp hemen alarmı kapattım. Emre’ye yazdım; tek yakın olduğum o kişiye...

​Asya: Emre yine gördüm... Bu sefer gidiyordum amcamın yanına.

Emre: Deli deli konuşma Asya! Alarm kurmadın mı?

Asya: Kurdum, o kurtardı zaten.

Emre: Oh, iyi bari. Asya bu parti kaçta?

Asya: Sekiz buçukta, ne oldu ki?

Emre: Ah be! Saat sekiz, ölsem de yetişemem.

Asya: Ne?! Sekiz mi? Kapat Emre, ben hazır değilim!

Emre: Tamam, haber ver mutlaka.

Asya: Tamam.

​Hemen hazırlanmam gerekiyordu. Rüyamda amcam beni beklediğimden fazla tutmuştu; alarm çalmasaydı belki de amcamın mezarının yanındaydım. Amcamın yanında elbette olmayı isterdim ama kader, daha çok yolum olduğunu bir kez daha hatırlatmıştı bana.

​Kısa sürede çabucak ve tam istediğim gibi hazırlanmıştım. Aynada fotoğrafımı çekip Emre’ye attım:

​Asya: (Fotoğraf)

Emre: Ooo! Şimdi asıl çok pişman oldum işte.

Asya: Olmuş mu?

Emre: Tabii ki olmuş.

Asya: Teşekkür ederim.

Emre: Dozunu çok kaçırma, beni daha da çok pişman etme.

Asya: Tamam tamam, etmem. Öptüm.

Emre: Ben de.

​Odadan çıkarken küçücük çantaya bir şeyler sıkıştırmaya çalışarak koridorda yürüyordum. Bir anda çantaya sıkıştırdığım her şey yerlere taştı. Kafamda da sert bir temas hissettim. Sinirli bir şekilde adamın yüzüne baktığımda adam mahcup bir şekilde konuşmaya başladı:

​“Çok özür dilerim hanımefendi.”

​Sinirli ve sert bir tonda çıkıştım: “Dikkat etsen ölür müsün ya? Çantama koyduklarımın hepsi yere düştü! Şimdi kim koyacak bunları çantaya?”

​Adam yüzüme bakarak, “Bana çarpan sizsiniz,” dedi. “Özür dilemeniz gereken yerde ben diledim, üstüne üstlük fırça yedim. Siz kadınların şu küçük çantaya her şeyi sıkıştırma huyu zaten bir tuhaf.”

​“Bir de size soralım değil mi hangi çantaya koyalım diye eşyaları?”

​Adam göz devirerek, “Sorun demiyorum hanımefendi,” dedi. “Sadece haklıyım. Çantanızın küçük olması benim suçum değil, önüne bakmayan sizsiniz.”

​Yerde birbirimizle atışarak benim eşyalarımı topluyorduk. Adama birazcık göz gezdirdiğimde simsiyah saçları ve sakalları olduğunu gördüm. Gözleri simsiyah boncuk gibiydi, teni bembeyazdı. Kendimi düzeltip ayağa kalkarak çıkıştım:

​“Madem ben önümü görmüyorum, siz görüyorsunuz; yanımdan geçmek yerine neden size çarpmama izin veriyorsunuz beyefendi?”

​Adam yüzüme bakıp ellerini kaldırarak, “Haklısınız hanımefendi, ben özür dilerim,” dedi.

​Elimdeki çantamı iki elimle önüme alarak emin bir tavırla konuştum: “Önemli değil, eşyalarımı topladığınız için teşekkür ederim.”

​“Rica ederim.”

​Saate baktığımda 20.25 geçiyordu. Birazcık koşturmam gerektiğini anlayınca adamı arkamda bırakıp elbisem ile koşmaya başladım. Arkama baktığımda adam arkamdan bakıyordu; büyük ihtimalle nereye yetiştiğime anlam verememişti.

​Partiye geldiğimde bizim okuldan bir Allah’ın kulu yoktu. Emre’ye kızmıştım ama yine haklı çıkmıştı. Emre’ye mesaj attığımda ulaşamamıştım. Kendimi üzmemeye karar verdim; ne de olsa bu da bir partiydi. Kendi kendime eğlenip sonra otele dönüp sabahında eve gidebilirdim.

​Boş bir yer bulup oraya yerleştim. Ne içeceğime karar vermem lazımdı. Emre olsaydı net alkol içerdim ama yoktu.

​Bir süre sonra masamın önünde bir kadın belirdi. Gülümseyip bana bakarak, “Merhaba, yanına bir süre oturabilir miyim? Yer bulamadım da…” dedi.

​Doğrulup, “Tabii tabii, buyurun,” dedim.

​Kadın çok güzeldi, ayrı bir aurası vardı. Kulağıma eğilerek kaç yaşımda olduğumu sordu. “Yirmi üç yaşıma daha dün girdim,” deyince büyük bir şaşkınlıkla, “Daha küçük gösteriyorsun!” diyerek tepki verdi. Aynı şekilde onun kaç yaşında olduğunu sordum. “Yirmi sekiz,” deyince ben de aynı tepkiyi verdim.

​O da “Aile ile yaşamayınca bir de kendine aile kurmayınca böyle oluyor,” diyerek güldü. Adını sorduğumda, “Gizem, senin?” diyerek karşılık verdi.

​“Asya,” diyerek karşılık verdim.

​Gizem ismi bana ölen ablam Gamze’yi hatırlatmıştı. İçim bir kötü oldu, uzaklara daldım. Bir süre sonra omzumda bir el hissettim: “İyi misin, bir şey mi oldu?”

​Tanımadığım insanlara kendimi açmayı sevmediğim için kendimi düzelttim: “Hayır, iyiyim. Sadece biraz kafam dalgın, o kadar.”

​“Gel içelim, ne dersin?” diyerek barı gösterdi.

​“Bilmem ki… Ben biraz alkol konusunda dayanıksızım. Üç dört shot’ta giderim. Sıkıntı çıkar, tekim bir de. Olmaz şimdi.”

​Gizem elini elime koyup, “Aman, mekan bizim! Hiçbir şeycik olmaz. Hem bizimkiler bırakır seni, ben de bırakırım,” dedi.

​Biraz düşündüm; içmeli miydim, içsem Emre ne tepki verirdi, nasıl olurdum... Daha yeni tanıştığım kişiye geçmişimi anlatırsam ne olurdu? Gizem’in gözlerine baktığımda onun da acılarının olduğu belli oluyordu. Dudaklarından, “Hadi ama,” sözleri döküldü. Elini tutup bara gittim.

​Barın önüne oturduk, Gizem içeceklerimizi söyledi. Her ne kadar Emre’ye ulaşamasam da mesaj attım:

​Asya: Emre, şu an birisiyle tanıştım. Adı Gizem. İçmeyi teklif etti. Yirmi sekiz yaşında, haberin olsun. Merak etme.

​Telefonu kapatıp ters bir şekilde masaya koydum. İçecekler gelmişti. Gizem, “Eee, anlat bakalım Asya Hanım!” diyerek ilk shot’ını kafaya dikti.

​Ben de dikmeden önce, “Anlatmayı sevmem, içerken soru sorulmasından da pek hoşlanmam açıkçası,” diyerek ilk shot’ımı yudumladım. Biraz boğazım yanmıştı ama ilki hep böyle olurdu.

​Gizem ikinci shot’ı dikip gülmeye başladı: “Aynı benim abim gibisin! O da sevmez içerken konuşmayı.”

​İkinci shot’ıma bakarak, “Bir abin mi var? Ne güzel…” dedim. Emre’yi hatırlamıştım sanırım, biraz özlemiştim.

​Gizem üçüncü shot’ını kafasına dikmeye hazırlanıyordu. Bardağı ağzından çekip masaya koydu: “Senin kardeşin falan yok sanırım, tek kız mısın?”

​Ben de üçüncüyü içip, “Ablam vardı, ben küçükken kaybettik,” dedim. İçim burkuluyordu “abla” dedikçe.

​Gizem elimi tutup, “Çok üzüldüm. Biz de kardeşimizi kaybettik,” dedi.

​“Başınız sağ olsun,” diyerek karşılık verdim.

​Geri çekilip beşinci shot’ını eline aldı: “Yok, kardeşim yaşıyor ama ailesinde o,” diyerek kafasına dikti.

​Kaçıncı shot’ım olduğunu bilemediğim bardağı elime alarak, “Aaa öyle mi, pardon,” dedim ve kafama diktim.

​Gizem bardağını barmene vererek, “Önemli değil. Küçükken aile sıkıntıları yüzünden abimle evden kaçmak zorunda kalınca küçüğü evde bıraktık,” dedi.

​Büyük bir merakla sordum: “İyi mi peki? Takip ediyorsunuzdur herhalde uzaktan?”

​Kafasını sallayarak, “İyi, çok iyi. Kocaman kız oldu. Annem çok iyi bakıyor ona. Hoş, bize bakmadı, orası ayrı,” dedi.

​Biz içtikçe barmen getiriyordu; ufaktan başım dönmeye başlamıştı. “Hiç görüşmediniz mi ailenizle?”

​Gizem biraz durakladı: “Abim kaçıp beni yanına aldıktan sonra bizi çok aramışlar ama abim ‘öldü’ süsü vermiş. Annem de pişman olunca bize yapamadıklarını, yaşatamadığı ne kadar güzel şey varsa küçük kardeşime yaşatıyor.”

​Ben de biraz başım dönünce içmeye ara verdim. “En azından biriniz mutlu.”

​Gizem shot’ını yudumlayıp bardağını sürükleyerek barmene verdi: “Yok, biz de mutluyuz abimle. ‘O ailede iyi ki büyümemişiz,’ diyoruz.”

​Ben de o dikince diktim. “O zaman her üçünüz için de iyi bir şey.”

​Kafasını yukarıdan aşağıya sallayarak, “Aynen öyle,” diyerek karşılık verdi.

​Gizem’in midesi bulanınca tuvalete koşmuştu; o benden hızlı başlamıştı. Hoş, benim de başım epey bir dönüyordu. Gizem güzel bir kadındı; saçları omzundaydı, gözleri ise ela... Konuşma tarzı falan çok güzeldi. Yaşadıkları ise bir hayli kötüydü. Evlilik yapmış, bebeğini düşürmüş, kocasıyla arası açılınca severek ayrı kalmak zorunda kalmış... Alkolün etkisiyle ben de birkaç şey anlatmıştım ama çoğuna yalan sıkıştırmıştım.

​Gizem gelmeyince “İyi mi?” diye bakmak istedim. Zar zor bar taburesinden indim. Ayağa kalkınca başım daha çok dönmüştü; dengemi kaybediyor gibiydim. Bir süre dengemi ayarlayamadım, tam yere düşecekken biri belimden tutup beni kalktığım yere oturtmuştu. Her yer dönüyordu, adamın yüzünü zor görüyordum.

​“Ne gerek vardı bu kadar içmeye hanımefendi?”

​Kaşlarımı çatarak, “Size mi soracağım ne içeceğime?” dedim.

​“Ah tabii, pardon. Siz karışılmasından hoşlanmıyordunuz, hatırladım.”

​“Dunuz” mu? Bu adam beni nereden tanıyordu? Önüne doğru eğilip gözlerimi çatarak yüzüne baktım.

​“Küçük çantanıza eşyalarınızı sığdırabilmişsiniz, sevindim.”

​Geri çekilerek sarhoş bir şekilde, “Sen osun! Bana hayvan gibi çarpan... Hii, pardon yani çarptığım!” dedim.

​“Ahahaha!”

​Sarhoşken çok seçemiyordum ama gülüşü çok güzeldi. Mızıkçı bir şekilde, “Ne gülüyorsunuz canım, komik bir şey mi dedim?” dedim.

​Gülmesini bitirip kafasını iki yöne sallayarak, “Hayır hayır, sarhoşken çok tatlısınız hanımefendi, bunu demeden geçemeyeceğim. Ancak gitmem gerek,” diyerek kaçar gibi masadan kalktı.

​Gizem gelmemişti ama masaya birçok insan gelmişti. Hepsinin ayrı hikayesi, ayrı acıları vardı. Artık kaçıncı shot’ımdı bilmiyorum; başım çok dönüyor, kelimelerim düzgün çıkmıyordu. Eve gitmek istiyordum.

​Tekrardan güç toplayıp bar taburesinden aşağıya indim ve kendimi kalabalığın ortasına attım. Herkese çarpıp “Pardon,” diyordum. Bir yerlere çarpa çarpa kenara geçtim. Kapıyı arıyordum. Müzik sesi fazlaydı, odaklanamıyordum; başım çok dönüyordu.

​Bir süre sonra gözlerimden yaş aktığını fark ettim. Emre olsaydı alırdı kucağına, götürürdü... Salak Asya! Uydun o kadına, adını bile unuttun! İçince kadının adını dahi hatırlamıyordum. Gözyaşlarım yüzünden hiçbir şey görmüyordu gözüm.

​Telefonumu çıkardım; Emre’yi aramak istiyordum ama yapamadım, ekrandan hiçbir şey seçemiyordum. Yere çöktüm, gözyaşlarımı serbest bıraktım. Salak gibi içmiştim.

​Ağlarken yanıma birinin çömeldiğini hissettim.

​“İyi misin? Ne oldu?” Bir kız sesiydi.

​“Ömer, çok kötü ağlıyor, ne yapacağız? Sarhoş galiba.”

​Zar zor ağzımdan, “Otele gitmek istiyorum,” dediğimi hatırlıyorum. Kız otelimi sormuştu, zar zor tarif etmiştim. Kızın kim olduğunu hatırlamıyorum ama otel kapısının önünde, “Biri bana artık yardım etsin!” dedikten sonra bayıldığımı çok iyi hatırlıyorum.

​Uyandığımda başka bir yerdeydim. Yerde uyanmıştım. Yanı başıma baktığımda… Üç erkek yatıyordu.

***

Tekrardan merhaba! 💞 Umarım bu bölümü beğenmişsinizdir. Bu bölümde ne yazık ki daha çok Emre Sancar’a yer verdik.

​Bir süre bölümlerimizde olmayacak; çünkü artık asıl başkarakterlerimiz ufak ufak yüzünü gösterecek. Hatta ufak ufak bile değil, 4. bölümden itibaren kendilerini daha çok ve sürekli gösterecekler. 🙂‍↕️

​Umarım bölümü sevmişsinizdir efendim; çünkü ben yazarken çok keyif aldım, umarım siz de okurken keyif almışsınızdır. Ayrıca kitap hakkındaki yorumlarınızı, sorularınızı ve beğenilerinizi dört gözle bekliyorum! 🙏

​Tekrardan çok teşekkür ederim, sağlıcakla kalın. 🫶🏻

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

4okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.