1. bölüm / 6
MAHSUR EVMAHSUR EV 1.BÖLÜM
Bölümler 6Şu an: MAHSUR EV 1.BÖLÜM
Ben Asya. Şansın hiç uğramadığı o kızım ben. Kaderim daha annemin karnındayken belli olmuştu.
Hep ikinci plana atılan, adı anıldığında bile eksik hissedilen o kız... Hayatın acımasızlığıyla küçük yaşta tanıştım.
Hayatın gerçekleriyle yüzleşmek için çok erkendi belki ama ben zaten hiçbir şeyi zamanında yaşamadım.
Doğum günlerim hiç kutlanmadı.
Hiçbir zaman sadece Asya olduğum için sevilmedim.
Hep geçmişimden kaçmaya çalıştım. Saklandım.
Sessiz kaldım.
Görünmez olursam daha az acır sanıyordum.
Ta ki bir evde mahsur kalana kadar...
O ev benim için bir mahsur evdi. Ama ilk kez orada sevildiğimi fark ettim.
İlk kez Asya olduğum için sevilmedim. En çok da bunu bana tattıran Alp Ilgar Aksoy’du.
Mahsur evden çıkmanın zamanı geldiğinde, gerçek ailemi bulduğuma inanmıştım.
Ta ki hayatın beni hiç sevmediğini yeniden hatırlatana kadar...
Çünkü o ev artık mahsur ev değildi.
Mahsur mezarlıktı.
Beş arkadaş hiçbir şeyden habersiz bir partiye katılır. Ertesi sabah hepsi kendini bilmedikleri bir yerde bulur.
Orada mahsur kalmışlardır. Ne olduğunu, nasıl oraya geldiklerini hatırlamazlar.
Olayları çözmeye, ne olup bittiğini anlamaya çalışırlar. Günler geçtikçe sırlar ortaya çıkar.
Güven sarsılır.
Korku büyür.
En sonunda…
Kimi o mahsur evden kurtulur, kimi kendini mahsur mezarda bulur.
Hazırsanız, beş gencin gizemi başlıyor.
***
Mahsur Ev 1.bölüm
On Sekizimde Başlayan Hayat
***
Yine hiç istemediğim bir sabaha uyanmıştım.
Balkona çıktım. Biraz yabancı olduğum, biraz da yuva bildiğim mahalleye baktım. Sabahın erken saatleriydi; sokak hâlâ yarı uykudaydı. Bense çoktan yorulmuştum bile. Oysa yapmam gereken şeyler vardı. Üniversiteye gitmem gerekiyordu. Gitmezsem Emre’yle birlikte Erkan abiden sağlam bir nasihat dinleyeceğimiz kesindi. Yirmi üç yaşımda hâlâ azar işitmek gururuma dokunuyordu.
Gece Emre’ye sabah okula gideceğimizi yazmıştım. O da “Tamam,” demişti. Ne kadar isteyerek dediği tartışılırdı gerçi.
On sekiz yaşında evden kaçar kaçmaz kendimi bu mahallede bulmuştum. O zamanlar her şey yabancıydı. Sokaklar, insanlar, hatta gökyüzü bile... Sonra Emre’yle tanıştım. Bana burada tutunmayı öğretti. Bir evin sadece duvarlardan ibaret olmadığını da...
Şimdi komşularım vardı. Ailem gibi olan insanlar...
Bugün doğum günümdü.
Doğum günlerini hiç sevmezdim. İnsan yaş aldıkça mutlu olmalı derlerdi ama benim her sene küçüklüğüm gelirdi aklıma. Kapıyı açtığımda yerde duran pastayı görünce içim burkuldu. Her sene olduğu gibi Hatice teyze bırakmıştı. Sessizce alıp içeri girdim. Pastayı buzdolabına koyarken parmaklarımı kremasına sürmemek için zor tuttum kendimi.
O pasta benim için “İyi ki doğdun,” demek değildi.
“İyi ki buradasın,” demekti.
***
Karşı daireye geçip Emrelerin kapısını çaldım. Kapıyı Serpil abla açtı.
“Aaa, Asya sen mi geldin?” dedi gözlerini kocaman açarak.
“Evet, benim,” dedim içeri girerken.
“Kızım, sen bu saatte nasıl ayaktasın? Dünya tersine mi döndü?”
Güldüm. “Abla, hatırlarsan senin bu oğlunla benim üniversitem var.”
Mutfaktan Serpil ablanın sesi geldi:
“Hatırlayabildiğinize göre demek üniversiteye gittiğinizi de biliyorsunuz!”
“Evet evet, mucize oldu,” dedim koltuğa oturarak. “Ama Emre Bey ortada yok.”
“Uyanır mı o?” diye söylendi Serpil abla.
Tam o sırada Emre annesinin arkasından dolanıp yanağına bir öpücük kondurdu.
“Ben kardeşim istemiş de ne zaman geç kalkmışım?”
Kardeşim...
Bu kelimeyi her söylediğinde içimde küçük bir şey yerli yerine otururdu. On sekiz yaşımda sokaklarda yabancı gibi dolaşırken karşıma çıkmıştı Emre. O günden beri hiç yalnız hissetmemiştim.
Serpil abla çayları doldururken söylenmeye devam ediyordu. Üç yıldır alışmıştım. Bazen gerçekten dinliyordum. Emre bunu fark ettiğinde benimle dalga geçerdi ama… Anne nasihatinin bir ağırlığı vardı. Ben o ağırlığa alışık değildim.
Emre yine kahvaltıya kendini kaptırmıştı. Geç kalacağımız kesindi. Kolundan tutup kapıya doğru çektim. Ağzındaki lokmalarla bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
“Boğulacaksın,” dedim gözlerimi devirerek.
Ayakkabılarımızı giyip apartmandan çıktık. Hava serindi. Otobüs durağına vardığımızda Emre omzuma dokundu.
“Yarın gitsek olmuyor mu şu okula? Bugün ekelim. Bir şey olmaz.”
Ona baktım.
“Tabii,” dedim. “Ekelim de Erkan abiden fırçayı yiyelim. Eşek kadar olmuşuz, hâlâ azar işitelim.”
Emre güldü.
Ben de güldüm.
O an her şey normaldi.
Sıradan.
Güvenli.
Ve bazı sabahlar, insan en çok tam da böyle sabahlarda hiçbir şeyin değişmeyeceğini sanır.
***
Merhabaaa, ben Nisa! Kiminiz beni tanıyor, kiminiz tanımıyor; hiç önemli değil. Mahsur Ev’i ilk yazmaya başladığımda on beş yaşındaydım, o yüzden benim için çok değerli. İlk bölümden bir şey anlamanızı beklemiyorum; kitap sırlarla dolu. Ayrıca altında büyük bir gizem yatan bir hikâye. İkinci bölüm daha uzun ve daha açıklayıcı olacak.
Bölüm etkileşimi
