13. bölüm · MADEM

13

Gözlüklü Penguen

AYLİN BAŞAK DİNÇER

Sabahın ilk ışıkları, derme çatma dairenin pencerelerinden içeri sızarken gri bir toz bulutunu aydınlatıyordu. Oda buz gibiydi; sanki duvarlar bile Beril Dinçer’in gazabından korkup donmuştu. Battaniyenin altında titrerken midemdeki o amansız bulantıyla uyandım. Bu, günlerdir geçmeyen, sadece açlıktan değil, ruhumun kustuğu o yalanlardan kaynaklanan bir zehirlenmeydi.

Yataktan kalkıp banyoya yöneldiğimde aynaya bakmamak için gözlerimi kaçırdım. Aylin Başak Dinçer... Bu isim yirmi bir yıl boyunca bana bir zırh gibi giydirilmişti. Şimdi ise o zırhın altında etim parçalanıyordu. Kimdim ben? Beril’in kusursuzluk takıntısını tatmin eden bir başyapıt mı? Yoksa bir pazarlık masasında devredilen isimsiz bir evrak mı?

Lavaboya tutunup sarsılarak kendime gelmeye çalıştım. Bedenim bu ağır gerçeği reddediyordu. Uykusuzluktan kızarmış gözlerim, aynadaki yabancıyla yüzleşmeye cesaret edemiyordu. Kendimi kimsesiz değil, hiçlikten gelmiş gibi hissediyordum. Ama avukatlık zekam, o duygusal enkazın altından bir el gibi uzandı. Beril Dinçer beni banka hesaplarımı dondurarak terbiye edeceğini sanıyordu. Oysa benim yıllardır gizlice büyüttüğüm, sadece kendi emeğimle kazandığım o küçük fon, bugün benim özgürlük biletimdi.

Bilgisayarımı açtığımda ellerim titriyordu. Elif’in veya Soner’in asla bulamayacağı o şifreli sürücüye girdim. Dalmış Holding ve Dinçer Stil Evi arasındaki para trafiği sadece bir ticaret değildi; bu bir suç imparatorluğunun haritasıydı.

“Şimdi,” diye fısıldadım, sesim boş odada bir yemin gibi yankılandı. “Şimdi asıl dava başlıyor. Bu sefer sanık sandalyesinde ben olmayacağım anne.”

SONER YALIN

Ofisteki masamın üzerinde duran "Yırtılmış Sözleşme" parçaları, hayatımın en büyük fiyaskosunun kanıtlarıydı. Sağ elimdeki sargıdan sızan kan, beyaz kağıtların üzerine damlarken sadece izledim. Fiziksel acı, zihnimdeki o "yönetemedim" feryadının yanında bir hiçti.
Bir mühendis olarak her zaman verileri yönetebileceğimi sanmıştım. Aylin’i bir insan olarak değil, korunması gereken hassas bir veri paketi gibi algılamıştım. Onu korumak için ördüğüm yalan duvarları, şimdi bir çığ gibi üzerime çökmüştü. Ben onu kurtarmaya çalışırken, onun celladı olmuştum.

Telefonum çaldı. Beril’in baş hukuk müşavirinin sesi, o soğuk kurumsallığıyla kulaklarımda çınladı:
"Soner Bey, Beril Hanım tüm ortaklığı feshetti. Binaya girişiniz yasaklandı."

Acı bir kahkaha attım. "Zaten içeri girmek isteyen kim?"

Beril, Aylin’i yalnız bıraktığını sanıyordu. Ama bilmiyordu ki; bir sistem çöktüğünde yapılması gereken tek şey her şeyi formatlamak ve sıfırdan başlamaktı. Ben artık onun mühendisi değildim. Ben artık o isimsiz mezarın kızının, gerekirse gölgesi olmaya yemin etmiş bir adamdım.
Ceketimi alıp ofisten çıktığımda, cebimdeki o eski kağıdın ağırlığı tüm dünyadan fazlaydı. Beril’in "öldü" dediği o kadın... Aylin’in gerçek annesi. Bir akıl hastanesinin gri duvarları arasında, isimsiz bir hayalet olarak yaşıyordu.

DİNÇER MALİKANESİ

Dinçer malikanesinde hava her zamankinden daha ağırdı. Vedat, çalışma odasında elindeki kadehi sıkarken karşısındaki kadına, yirmi bir yıllık karısına baktı. Beril, bir orkestra şefi edasıyla telefonla talimatlar yağdırıyor, Aylin’in tüm varlığını donduruyordu.

“Beril, dur!” dedi Vedat. Sesi odayı bir bıçak gibi kesti.

Beril telefonunu indirdi, şaşkınlıkla güldü. “Ne demek dur Vedat? O kızın bize dönmesi için bu disiplin şart. Aç kaldığında kapımıza gelecek.”

Vedat ayağa kalktı. Yüzündeki o her zamanki uysallık gitmiş, yerine yılların birikmiş tiksintisi gelmişti. “O bir köpek değil Beril, o bir insan! Senin bir projen değil. Eğer o banka hesaplarına dair talimatları yarım saat içinde geri çekmezsen, yönetim kuruluna senin şahsi harcamalarınla ilgili bir rapor sunarım. Aylin’in canını daha fazla yakmana izin vermeyeceğim.”

Beril donup kaldı. Vedat ilk kez ona açıkça diş göstermişti. Ancak Vedat, Beril’i durdursa da Aylin’i aramadı. Onu yanına çağırmaya cesaret edemedi. O, iki uçurumun arasındaki dar köprüde sallanan, ne gerçeği tam kabullenebilen ne de yalandan vazgeçebilen o tehlikeli figür olarak kalmaya devam ediyordu.

MEZARLIK - AYLİN BAŞAK DİNÇER

Gece yarısı... İstanbul’un soğuk rüzgarı mezar taşlarının arasında ıslık çalıyordu. Siyah paltomun önünü ilikledim. Elimde çiçek yoktu. Çünkü bu bir ziyaret değildi; bu bir uyanıştı.

“Sen,” dedim, üzerinde isim yazmayan o beyaz taşa dokunarak. “Sen benim yerime bu toprağa girdin. Ben ise senin yerine o sarayda hapis kaldım. İkimizi de aynı kadın öldürdü.”

Arkamdaki ayak seslerini duydum. İrkilmedim. O tanıdık, ağır ve güven veren koku... Soner.

“Gelme demiştim Soner,” dedim, sesimi rüzgara teslim ederek.

“Gelmeyecektim,” dedi sesi arkamdan, birkaç adım ötemden. “Ama Beril seni bitirmeye yemin etti Aylin. Elinde hiçbir şey bırakmayacak.”

Yavaşça ona döndüm. Gözlerindeki o kanlanmış, perişan ifadeyi gördüğümde içimde bir şeylerin cız ettiğini hissettim ama hemen kendimi kilitledim. “Ona söyle, bende ne bıraktığı umurumda değil. Ben zaten hiçbir şeyi olmayan o kızım.”

Soner sargılı elini uzattı. Titriyordu. Avucunda sararmış, eski bir kağıt vardı.

“Beril sana annenin öldüğünü söyledi. Ama yalan söyledi. Onu susturmak için bir kasaba kliniğine değil, şehirden uzak bir akıl hastanesine kapattı. 21 yıldır orada, 'isimsiz hasta' olarak yatıyor.”

Dünya bir anlığına ekseni etrafında dönmeyi bıraktı. “Annem... yaşıyor mu?”

Kağıdı hızla elinden aldım. Parmaklarım sargılı eline değdiğinde o eski, yakıcı elektriklenme kalbimi sızlattı. Ama elini bir zehirmiş gibi bıraktım.

“Bu kağıt,” dedim buz gibi bir sesle. “Senin kefaretin olsun Soner. Ama sakın unutma... Seni hâlâ affetmedim. Beni korumak adına köleleştirdiğin her saniye için senden nefret ediyorum.”

Soner başını öne eğdi. "Haklısın."

“Ve Beril Dinçer...” dedim, arkamdaki mezara ve elimdeki adrese bakarak. “O isimsiz mezarın üstüne kurduğu o sarayı, kendi elleriyle yıkacak. Ben onun avukatıydım, artık onun en büyük kâbusuyum.”

.....

Aylin mezarlıktan ayrılırken, siyah arabasının içinde onları izleyen bir çift göz daha vardı. Beril’in özel koruması, elindeki telsize fısıldadı:
“Beril Hanım , Soner Yalın ona bir şey verdi. Aylin Hanım şimdi yola çıktı. Sanırım... yerini öğrendiler.”

Beril Dinçer, malikanesinin balkonunda geceyi izlerken telefonun diğer ucundaki sese cevap verdi:

“O hastaneye haber verin. O kadını oradan çıkarın. Aylin oraya vardığında sadece boş bir oda bulmalı.”

Savaş artık sadece bir dava dosyası değil, zamana karşı yarışan kanlı bir satranç oyunuydu.