4. bölüm · MADEM

0.4

Gözlüklü Penguen

SONER YALIN

Yağmur dinmemişti. Sanki az önce kumsalda yaşanan o büyük yıkımı, havada asılı kalan o ağır kelimeleri ve dökülen yaşları yeryüzünden silmek ister gibi, inatla ve ağır ağır yağıyordu. Gökyüzü ağlıyordu ama sanki sadece bizim üzerimize...

“Hadi,” dedim sonunda. Sesim, rüzgarın uğultusuna çarptığında düşündüğümden çok daha yumuşak, çok daha korumacı çıktı. “Artık gidelim.”

Aylin başını yavaşça kaldırdı. O meşhur yeşilleri hâlâ yağmurun altında parlıyordu ama o parlaklığın derinliklerinde, dibe vurmuş bir yorgunluk vardı. Bir an duraksadı; sanki adım atarsa dağılacakmış gibi bir hali vardı. Sonra cılız bir şekilde başını salladı ve benimle birlikte yürümeye başladı. Kumsaldan arabaya kadar olan o kısa mesafe, sanki ikimiz için de bitmek bilmeyen ıslak bir yolculuktu.

Arabaya vardığımızda, cebimdeki anahtarla kapıyı açtım. Aylin tam koltuğa oturacakken aniden donup kaldı. Bakışları önce deri koltuğa, sonra sırılsıklam olmuş ayakkabılarına, saç uçlarından damlayan sulara kaydı. Üzerindeki o pahalı kumaş tenine yapışmış, pantolonunun paçaları çamura bulanmıştı. O an gözlerindeki o tedirginlik, kumsaldaki fırtınadan daha büyüktü. Bir suçluymuş gibi ellerini önünde birleştirdi.

“Ben… her yeri mahvedeceğim Soner,” dedi sesi titrerken. “Araban… sırılsıklam olacak
Ben binmesem mi ?”

İçim sızladı. Hayatı boyunca "vitrin" olması için kodlanmış bu kadın, şimdi kendi çaresizliğini değil, bir araba koltuğunun kirlenmesini dert ediyordu.

“Önemi yok,” diye kestirdim, sesimdeki netlik otoparkın duvarlarında yankılandı.

Kaşlarını çattı, yine o savunma mekanizması devreye giriyordu. “Ama bu deri koltuklar—”
“Aylin,” dedim, adını ilk kez bu kadar vurgulu ve çıplak telaffuz ederek. Bir adım yaklaştım, aramızdaki o yağmur perdesini yırtarak. “Ben de ıslağım. Görmüyor musun? Ve bu metal parçası, şu an senin titreyen omuzlarından daha değerli değil. Bin artık.”

Sustu. Bir an için profesyonel bir itiraz, bir avukat salvosu aradı ama bulamadı. O an sadece üşüyen bir insandı. Sessizce koltuğa yerleşti. Kapıyı kapattığımda o dışarıdaki uğultu aniden kesildi; geriye sadece motorun derinden gelen o güvenli mırıltısı ve kabinin içindeki o ağır, bize ait olmayan sessizlik kaldı.

Yol boyunca tek kelime etmedik. Radyoya elim gitmedi; çünkü o sessizlikte Aylin’in her nefes alışını, titreyen parmaklarının deri koltuk üzerindeki sesini duyabiliyordum. Yan gözle ona baktım. Camdan dışarıyı seyrediyordu ama aslında hiçbir şeyi görmediğine emindim. Yağmur damlaları yüzünün yansımasını parçalara bölüyor, onu her an dağılacak bir yapboz gibi gösteriyordu. Sürekli bir savunma halindeydi; omuzlarını hafifçe içeri çekmiş, kendini olduğundan daha küçük göstermeye çalışıyordu. Sanki dünyada kapladığı her milimetrekare için birilerine borçluymuş gibi... Onun bu "yük olmama" çabası, içimdeki o tanımlayamadığım öfkeyi tetikledi. Kime öfkeliydim? Ona mı, yoksa onu bu hale getirenlere mi?

Eve vardığımızda saat gece yarısını çoktan geçmişti. Apartmanın kapısını açarken anahtar elimde bir an duraksadı. Bu ev benim kalemdi; sessizliğim, algoritmalarım ve tek kişilik düzenimdi. Şimdi bu kapıdan içeri başka bir hayat giriyordu.

İçeri adım attığında Aylin, fark edilir şekilde yavaşladı. Etrafına bakmıyordu bile; sanki bakarsa, o steril alanımdaki bir şeyi kirletecekmiş ya da fazla yer kaplayacakmış gibi bir tedirginlik vardı üzerinde. Ayakkabılarını çıkarırken bile elleri titredi.

“Rahat ol,” dedim, montumu asarken. “Evin gibi takıl.”
Cümle ağzımdan kolayca çıkmıştı ama onun yüzündeki o gölgeli ifadeden, "ev" kelimesinin onda ne kadar büyük bir yara açtığını fark ettim.
“Duş alabilirsin,” dedim hemen havayı yumuşatmak için. “Dolapta ablamın eşyaları var. Şampuanı, havlusu... her şeyi kullanabilirsin. Bir de sanırım bir pijama takımı bırakmıştı. Biraz büyük olabilir ama en azından kuru olur.”

“Olur,” dedi hemen. Fazla düşünmeden, belki de düşünürse o kapıdan çıkıp gitmekten korktuğu için.

O banyoya geçtiğinde ev, daha önce hiç olmadığı kadar sessiz ve aynı zamanda gürültülü oldu. Odamın kapısını açtım. Yatağa baktım; o günlük, sıradan, biraz dağınık haliyle duruyordu. Ama şimdi o yatakta Aylin uyuyacaktı. Bu düşünce zihnimde bir hata mesajı gibi yanıp söndü. Dolaptan temiz çarşafları çıkardım. Çarşafları değiştirirken hareketlerimin ne kadar yavaşladığını, her bir köşeyi nasıl milimetrik bir titizlikle düzelttiğimi fark ettim. Ellerimi çarşafın üzerinde gereğinden uzun süre tutuyordum; sanki ona bırakacağım o yumuşak alanı önceden kontrol ediyordum.

“Ne yapıyorsun sen?” diye mırıldandım kendi kendime. Duygular rasyonel değildi.
Mutfakta çay demlerken suyun kaynama sesini dinledim. Zaman, Aylin bu kapıdan girdiğinden beri hızlı akmıyordu.
Banyo kapısı açıldığında, mutfaktaki tezgahın başında donup kaldım. Aylin koridorda göründü. Ablamın bol çiçekli pijaması üzerindeydi; omuzları düşmüş, paçaları yere dökülmüştü. Saçlarını bir havluyla sarmıştı. Makyajsız yüzü solgundu ama hayatımda gördüğüm en dürüst yüzdü o an. Podyumlardaki o "buz kraliçesi" gitmiş, yerine çıplak bir ruh gelmişti.

Göz göze geldik. O an ikimiz de bir şey söylemedik; çünkü söylenecek her kelime aradaki o narin dengeyi bozabilirdi.

“Çay yaptım,” dedim, fincanı masaya bırakırken. “Bitki çayı.”

Başını sessizce salladı ve oturdu. Fincanı iki eliyle birden kavradığında, parmaklarının hâlâ zangır zangır titrediğini gördüm. Bu titremeyi hangi mühendislik formülüyle durdurabilirdim? Hiçbiriyle...

“Bu arada,” dedim, boğazımı temizleyerek ciddileşmeye çalışırken. “Yatağın çarşaflarını değiştirdim. Benim odamda sen kal. Ben salonda yatarım.”

Kaşlarını hafifçe kaldırdı, o avukat refleksi bir anlığına geri geldi. “Hayır Soner, saçmalama. Senin evin, buna hiç gerek yok.”

“Var,” dedim, itiraz istemeyen bir tonda. “Koltukta uyurum, sorun değil. Misafirsin.”

Bana öyle bir baktı ki, sanki bu cümlenin arkasında bir tuzak, bir art niyet arıyordu. Uzun bir sessizlikten sonra bulamayınca omuzları düştü ve derin bir iç çekti. “Peki,” dedi fısıltıyla. “Teşekkür ederim.”

Bir süre daha sessizce o çayı içtik. Gece ağırlaşıyordu, dışarıdaki yağmur sesi evin duvarlarına çarpıp geri dönüyordu. Masaya, yanımda getirdiğim o dosyayı bıraktım. Artık konuya girmeliydik; çünkü bu belirsizlik ikimizi de tüketiyordu.

“Bir şey konuşmamız gerekiyor Aylin,” dedim. Sesim artık tam bir iş adamı ciddiyetindeydi.
Bakışları dosyaya kaydı, gözlerinde o profesyonel avukatın ışığı bir anlık çaktı. “Bu da mı projelerinden biri?”

“Bir nevi. Bir yol haritası. Bir... anlaşma,” dedim dosyayı açarak.

Maddeleri tek tek okumadım, ama her birini net bir şekilde tartıştık. O masada oturan iki yaralı insandık ama söz konusu hayatta kalmaksa, ikimiz de profesyoneldik.

“Gerek olmadıkça fiziksel temas yok,” dedim ilk olarak. Sınırı ben çekmeliydim.
“Kabul,” dedi, bakışlarını kaçırmadan.

“Taraflar, sebepsiz şekilde sözleşmeyi feshedemez. Yani... Beril Dinçer’in önüne atlayıp 'ben gidiyorum' diyemezsin.”
“Yani kaçıp gidemiyoruz,” diye özetledi acı bir gülümsemeyle. “Hapis hayatı, ama lüks bir hücrede.”

“Başka biri olabilir,” dedim yutkunarak. “Hayatımızda başkaları olabilir ama bu asla sosyal medyaya ya da basına sızmayacak. İtibar her şeydir.

“Ve işlerimize devam ediyoruz,” dedi Aylin, parmağını masaya vurarak. “Kimse kimsenin kariyerine, dosyalarına, podyumuna karışmıyor.”
Başımı salladım. Kalemi ona uzattım. Tam imzalayacakken durdu. Gözlerindeki o yorgunluk bir anda yerini çelik gibi bir sertliğe bıraktı. Eğildi ve dosyanın altına kendi el yazısıyla bir madde ekledi:

“Aylin Başak Dinçer’in ne giydiğine, ne içtiğine, tercihlerine ve kararlarına asla müdahale edilmeyecek. O bir aksesuar değil, taraftır.”
Gülümsedim. Bu, onun hayatta kalma çığlığıydı. “Zaten karışmam,” dedim. “Ben sistemin düzgün çalışmasıyla ilgilenirim, bileşenlerle değil.”
“Yazıya dökülmesi önemli Soner,” dedi kalemi sertçe masaya bırakarak. “İnsanlar verdikleri sözleri unutmalarıyla ünlüdür.”

İkimiz de imzaladık. O kalem sesleri odada yankılanırken, aslında bir sahte sevgililik anlaşmasına değil, birbirimize olan mecburiyetimize imza atmıştık.

“İyi geceler,” dedim ayağa kalkarak.
“İyi geceler,” dedi o da, sesi artık daha stabil, daha güvenli geliyordu.

Salona geçip koltuğa uzandığımda gözlerimi tavana diktim. O gece, değil uyumak, nefes almak bile zordu. Çünkü sistemime, hiçbir algoritmayla açıklayamadığım, hiçbir denkleme sığmayan bir değişken dahil olmuştu. Ve bu değişkenin bir bug mı olduğunu, yoksa hayatımın en büyük devrimi mi olduğunu henüz bilmiyordum.
Sadece o gece, evin içinde başka bir nefesin olduğunu bilmek, en karmaşık koddan daha çok yordu zihnimi.