8. bölüm / 14
MADEM0.8
Bölümler 14Şu an: 0.8
SONER YALIN
Güneş, perdelerin arasından sızıp odama dolduğunda içimde biriken o ağır sızının henüz dağılmadığını fark ettim. Salondaki koltukta, üzerimde sadece ince bir battaniyeyle uyandığımda boynum tutulmuştu ama asıl canımı yakan boynumun ağrısı değil, zihnimde dönüp duran o kırmızı elbiseli görüntüydü. Aylin’in podyumdaki o donuk bakışı ve o herifin, sanki bir mülküne dokunur gibi elini onun beline dolayışı...
Telefonumun ekranı, sanki birer saatli bombaymış gibi bildirimlerle parlıyordu. Ekrana uzanmak istemiyordum. Mühendislik zihnim bana her zaman verilerle hareket etmemi söylerdi ama bu sabah veriler canımı yakacaktı, biliyordum. Derin bir nefes alıp ekranı kaydırdım.
“Aylin Dinçer’in Gizemli Şövalyesi: Sözleşmeli Aşk Çatırdıyor mu?”
“Dinçer Stil Evi’nin Veliahtı, Eski Aşkına mı Döndü?”
"Mühendis ve modelin ilişkisi göstermelik miydi?"
Manşetler tam da tahmin ettiğim gibiydi. Beril Dinçer’in o zehirli stratejisi saat gibi işlemişti. Bizim kurduğumuz o kale gibi sözleşme, tek bir fotoğrafla kumdan bir kaleye dönüşmüştü. Mutfağa geçip makineyi çalıştırdım. Kahve kokusu eve yayılırken Aylin odadan çıktı. Üzerinde benim eski, ona birkaç beden büyük gelen tişörtlerimden biri vardı. Gözleri şişmişti, belli ki gece boyu o da benim gibi karanlıkla boğuşmuştu.
“Günaydın,” dedi sesi pürüzlü bir fısıltıyla.
Cevap vermedim. Kahve bardağını sıkıca kavrayıp tezgaha yaslandım. Bakışlarımı ona çevirdiğimde, o masum ve suçlu ifadesini gördüm. Kalbimdeki o "kıyamama" duygusu yeniden baş gösterdi ama bu kez öfkem daha baskındı.
“Sana demiştim Aylin,” dedim buz gibi bir sesle. “O podyuma çıkmaman gerektiğini, bunun bir tuzak olduğunu söylemiştim. Manşetlere bak. İlişkimizi tek bir karede yalanlamışlar. Şimdi tüm borsa, tüm yatırımcılar bizim 'sahte' olduğumuzu konuşuyor. Şirketin imajını da geçtim birbirimize olan güvenimiz de sarsıldı.”
“Soner, ben sadece annem için—”
“Annem için diyerek kendini kandırma,” diye sözünü kestim. Sesim mutfakta yankılandı. “Sen o an, o herifin elinin altında kalmayı seçtin. Şimdi de sonuçlarına katlanacağız.”
Aylin yanıma gelmeye çalıştı, elini koluma koymak istedi ama hafifçe geri çekildim. O an gözlerinde kırılan bir şeyler gördüm ama durmadım. Savunma mekanizmam buydu; incinmişsem, buzdan bir duvar örerdim.
“Bugün mahkemede önemli bir davan var, biliyorum,” dedim saatime bakarak. “Seni şoför bıraksın.”
“Sen bırakmayacak mısın?” dedi, sesindeki kırgınlık öyle belirgindi ki içim sızladı. “Dün gece... dün gece sarıldığımızda her şey geçecek sanmıştım.”
“İşlerim var Aylin. Toplantılar, iptal edilen projeler, hakkımızda çıkan asılsız haberleri temizlemek... Gerçek hayat, gece yarısı sarılmalarıyla düzelmiyor.”
Ceketimi alıp kapıya yöneldim. Arkamda bıraktığım o hüzünlü bakışı görmemek için aynaya bile bakmadım. Ama aklım onda kalmıştı.
Şirkete geçtiğimde toplantı salonuna girmedim. Odama kapandım ve asistanım olan Elif'e tek bir emir verdim: “Beril Dinçer’in geçmişini istiyorum. Özellikle Aylin’in doğumundan önceki bir yılı.”
Dün geceki o ‘ödeme’ meselesi geldi aklıma. O ödeme neydi?
Saatler geçti. Veriler, belgeler, eski gazete kupürleri ve özel dedektifin gönderdiği ses kayıtları ekranıma düştüğünde odadaki hava bir anda ağırlaştı. Okuduğum her kelime, gördüğüm her belge mideme bir yumruk gibi iniyordu. Beril Dinçer’in o 'kusursuz' hayatının altında devasa bir lağım çukuru vardı.Belgeler yalan söylemiyordu. Beril Dinçer’in gerçek çocuğu nefes almadan doğmuştu. Ve o kadın... aylarca saklanan o hamilelik yalanını sürdürebilmek için, kimsesiz, çaresiz, travmaların ortasında kalmış bir kadından, kucağındaki bebeği 'satın almıştı'.
Aylin... Benim canını yakmaya kıyamadığım, podyumda titrerken bile korumak için çırpındığım o kadın, bir ticaretin nesnesi olarak bu hayata başlamıştı. O porselen bebek imajının altında, aslında köklerinden koparılmış, hayatı bir senet karşılığında devredilmiş bir ruh vardı.
Dosyayı sertçe kapattım. Ellerim titriyordu. Ona bunu nasıl söyleyecektim? "Sen o podyumlarda sergilenen bir elbise gibi, aslında bir para karşılığında rafa dizildin" diyebilir miydim? Kıyamazdım. Onun o narin dünyasını, bu kirli gerçekle baş başa bırakamazdım. Beril Dinçer’e olan öfkem, şimdi yerini Aylin’e duyduğum o sonsuz, o acı dolu koruma içgüdüsüne bırakmıştı.
Eve döndüğümde hava kararmıştı. Kapıyı açtığımda burnuma dolan o tanıdık kokuyla duraksadım. Mantı... Anne yadigarı kokusu.
Mutfakta Aylin’i gördüm. Üzerinde bir önlük, elinde bir kaşıkla tencerenin başında bekliyordu. Beni görünce yüzünde öyle içten, öyle umutlu bir gülümseme belirdi ki, cebimdeki o karanlık dosyanın ağırlığı beni yerin dibine soktu.
“Hoş geldin,” dedi neşeyle. “Sana hâlâ kızgınım ama karnının aç olduğunu biliyorum.”
Masaya oturduğumda şaşkınlığımı gizleyemedim. Harika bir sofra hazırlamıştı. Mantıyı önüme koyduğunda bir kaşık aldım. Tam da annemin yaptığı gibiydi.
“Bunu... bunu nereden öğrendin?” diye sordum, sesimdeki o soğukluğu kırmaya çalışarak. “En sevdiğim yemek olduğunu nasıl bildin?”
Gülümseyip karşıma oturdu. “İstihbaratım sağlam,” dedi muzipçe. “Sekreterine küçük bir rüşvet verdim diyelim.” Sonra bir anda ciddileşti. Masanın üzerinden elimi tuttu. Bu kez geri çekilmedim. “Soner... Çok özür dilerim. Dün gece olan her şey için. O adamın belime dokunmasına izin vermemeliydim. Senin gururunu, bizim anlaşmamızı düşünmeliydim. Bir daha asla böyle bir şey olmayacak, söz veriyorum.”
Gözlerinin içine baktım. O kadar masumdu ki... Biraz önce okuduğum o 'satın alma' gerçeği, onun bu parlayan gözlerinin arkasında bir gölge gibi duruyordu. Ona bakarken içim parçalandı. O, ailesi sandığı insanların onu ne kadar derinden yaraladığını bilmeden bana özür borçluydu.
“Tamam,” dedim fısıltıyla. “Geçti artık.”
Aylin heyecanla yerinde dikleşti. “O zaman yeni bir madde ekleyelim mi sözleşmeye?” dedi. Gözlerimin içine o derin güvenle baktı. “Yeni madde: Birbirimize koşulsuz şartsız güveneceğiz. Bir şey saklamayacağız. Birbirimize yalan söylemek yok. Tamam mı?”
Boğazımda bir yumru oluştu. Yutkundum ama o yumru gitmedi. Cebimdeki telefonda, onun tüm hayatını yerle bir edecek o dosyalar duruyordu. Satılmış evlat. Bu kelime zihnimde yankılandı. Tam ağzımı açtım, "Aylin, bilmen gereken bir şey var" diyecektim ki...
“Biliyor musun Soner,” diye devam etti, yüzünde büyük bir zafer parıltısıyla. “Bugün o davayı kazandım! O kadın sonunda hakkını aldı. O kadar mutlu oldu ki, onun o gözlerindeki umudu görmek bana her şeyi unutturdu. Hayat bazen adaletli olabiliyor."
O kadar keyifli, o kadar hayat doluydu ki... O an ona o gerçeği söylemek, o taze umudu ellerimle boğmak gibi geldi. Vazgeçtim. Telefonu cebime daha derine ittim.
“Harikasın,” dedim, elini sıkarak. “Seninle gurur duyuyorum.” Aramıza giren o en büyük yalanın gölgesinde mantımızı yedik. O adaletten bahsediyordu, ben ise adaletsizliğin en büyüğünü cebimde saklıyordum. Onu korumak için, ona yalan söylemeye devam edecektim. Belki de bu, sözleşmemizin en ağır maddesi olacaktı.
Bölüm etkileşimi
