10. bölüm / 14
MADEM1.0
Bölümler 14Şu an: 1.0
SONER YALIN
Bazı geceler vardır, insanın üstüne bir çığ gibi çöker. Kar altındaymışsın gibi sessiz ama nefes alamayacağın kadar ağır. Saatler ilerlemeyi reddeder, yelkovan akrebin etrafında değil de sanki senin boğazının etrafında döner. Evin her köşesi yabancılaşır, en sevdiğin koltuk bile seni üzerinde istemez. O gece de öyleydi.
Aylin salonda, kanepeye kıvrılmış halde önündeki kalın dosyayı inceliyordu. Bacaklarını altına toplamış, o her zamanki konsantrasyonuyla dudaklarını hafifçe dişliyordu. Saçlarını ensesinde gevşekçe bağlamıştı ama birkaç firari tutam yüzüne düşüyordu. Arada bir elindeki kalemle sayfanın kenarına küçük, titiz notlar düşüyordu. Onu böyle izlemek, göğüs kafesimin tam ortasında bir cam kırığının yavaşça dönmesi gibi canımı yakıyordu. Çünkü o, dünyanın en karmaşık davalarını çözerken kendi hayatının en büyük davasından bihaberdi. Ben ise her şeyi biliyordum. Cebimdeki telefon, her an patlamaya hazır bir bomba gibi ağırlık yapıyordu. Eğer o bombanın pimini çekersem sadece Beril’i havaya uçurmayacaktım; Aylin’in tüm geçmişini, kimliğini, o güven dolu dünyasını da paramparça edecektim. Bu yüzden sustum. Bu yüzden sadece nefesimi tutarak onu izledim.
“Bu dava çok ilginç,” dedi bir anda, başını kaldırmadan. Sesi odanın sessizliğini bir bıçak gibi kesti. “Sanki taraflar arasında gizli bir anlaşma var. Herkes doğruyu biliyor ama kimse söylemiyor. Tuhaf bir kör dövüşü...”
Kalbim tekledi. Sanki benim zihnimin içindeki o karanlık odaya bakıyordu. “Nasıl yani?” dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak.
Omuz silkti, kalemini masaya bıraktı. “Yani, kanıtlar orada duruyor Soner. Ama kimse yüzüne bakmıyor. Avukat kelimenin etrafından dolanıyor, müvekkiller birbirinin gözünden kaçıyor. Gerçek, odadaki devasa bir fil gibi ama herkes onun etrafından geçip gidiyor.”
Sonra başını kaldırdı ve bana baktı. O masum, tertemiz ve güven kokan gülümsemesiyle içimi kavurdu. “İnsan bazen bilmemeyi seçiyor galiba. Belki de gerçek, kaldırabileceğimizden daha ağırdır.”
İşte o an… O bakışın altında ezildiğim o an, her şeyi anlatabilirdim. “Aylin, o dosyadaki kör dövüşü bizim hayatımız,” diyebilirdim. Ama yapamadım. Onu koruma isteğim, dürüst olma ihtiyacımı bir kez daha mağlup etti.
Dosyalarını kapattı notlarını son kez düzeltti. Gözlerimin içine baktı. "İyi geceler "
Gözlerindeki o masumiyet... Söylemeye karar verdim. Bilmeye hakkı vardı. Değil mi ?
"Aylin" Tam o sırada telefonu çaldı.
"Özür dilerim, sonra konuşsak olur mu ? Bunu açmam lazım"
"İyi gecler" dedim yutkunarak. Koltuktaki yerimi aldım. Aklımdan düşünceler silinmiyordu.
Sabah uyandığımda Aylin evde yoktu. Telefonuma baktığında bir kaç mesaj attığını gördüm.
Davası erken saate alınmış erkenden çıkmıştı. Mutfağa geçtim acı kahvemi yaptım ve işlerimi planlamaya başladım.
Beril Dinçer’in evi, sahibesi gibiydi: Lüks, mesafeli, steril ve ürkütücü derecede soğuk. Kapıyı açtığında yüzünde o her zamanki "her şeyi ben yönetirim" ifadesi vardı. Ne bir şaşkınlık emaresi ne de bir memnuniyet... Sadece en kötüye hazırlanmış bir askerin teyakkuzu.
“Soner Yalın,” dedi, sesi bir buz kütlesi kadar sertti. “Buyur. Geleceğini biliyordum. Mühendis kafası, eksik veriyi sevmez.”
İçeri girdiğimde o tanıdık, ağır parfüm kokusu genzimi yaktı. Bu evin içindeki sahtelik midemi bulandırıyordu. Sözü hiç uzatmadım, nezaket maskesini bir kenara fırlattım.
“Biliyorsun,” dedim tam karşısına dikilerek. “Her şeyi öğrendim. O gece kuliste fısıldadığın o 'bedel'in ne olduğunu, o paraların kime gittiğini... Her şeyi.”
Bir saniyelik bir duraksama oldu. Göz kapakları çok hafifçe titredi. Ama sadece bir saniye. Sonra o kusursuz maskesi tekrar yerine oturdu. “Ne bildiğini sandığını konuşalım istersen Soner,” dedi sakince koltuğuna yerleşirken. “Çünkü erkekler genelde ellerine geçen yarım yamalak bilgilerle kendilerini kahraman sanmaya bayılırlar.”
“Yarım değil, Beril Hanım,” dedim sesimi alçaltarak ama her kelimenin üzerine basarak. “Aylin senin doğurduğun bir çocuk değil. O bir ticaretin ürünü, senin imparatorluğunu kurtarmak için aldığın bir teminat.”
Gözleri bir an için karardı, sanki içindeki o karanlık kuyuya çekildi. Ama kontrolünü bırakmadı. “Ve?” dedi meydan okurcasına. “Bu bilgiyle ne yapmayı planlıyorsun? Onu yerle bir mi edeceksin? Benim mahvettiğimi iddia ettiğin o hayatı, sen mi bitireceksin?”
Tam o sırada, evin derinliklerinden gelen bir ses havayı dondurdu.“Ne konuşuyorsunuz siz?”
Vedat Bey… Arkamızda durmuş, bakışlarını ikimizin üzerinde gezdiriyordu. Beril’in eli, oturduğu koltuğun kenarını öyle bir sıktı ki parmak boğumları bembeyaz oldu. İlk kez kontrolü kaybettiğini hissettim.
“Vedat,” dedi Beril, sesi hafifçe çatlamıştı. “Soner’le… şirket meselesi. Yeni koleksiyonun lansmanı üzerine konuşuyoruz.”
Yalanı her zamanki gibi hızlıydı ama bu kez sesi titriyordu. Vedat Bey bir adım yaklaştı. Bakışları sadece sert değil, aynı zamanda derinden gelen bir şüpheyle yüklüydü.
“Şirket mi?” dedi Vedat Bey. “Yoksa aile mi? Sesiniz koridora kadar geliyordu Beril. Hangi koleksiyon bir kadını bu kadar sarsabilir?”
O an, gerçeğin ağırlığı altında daha fazla ezilmek istemedim. Bu yalanın ortağı olmayacaktım. “Vedat Bey,” dedim, Beril’in delici bakışlarına rağmen. “Bilmen gereken bir şey var.”
Beril ayağa fırladı, bir panter gibi üzerime atılacakmış gibiydi. “Soner! Sus!” dedi sert bir fısıltıyla. Ama artık çok geçti.
“Aylin sizin biyolojik kızınız değil Vedat Bey. Her şey bir kurgu.”
Evdeki tüm oksijen bir anda çekilmiş gibi oldu. Vedat Bey’in yüzündeki renk çekildi, sanki on yaş yaşlandı o saniyede. “Ne diyorsun sen?” diye mırıldandı.
Beril çığlık atmadı, ağlamadı. Beklediğim o histerik tepkiyi vermedi. Sadece yavaşça gülümsedi. O kadar soğuk bir gülümsemeydi ki bu, damarlarımdaki kanın donduğunu hissettim.
“Bak işte,” dedi bana dönerek. “Tam da söylediğim gibi. Kahramanlık kompleksi... Vedat, inanma bu çocuğa. Doğum sürecinin ne kadar travmatik olduğunu biliyorsun. Şimdi gelmiş, uydurma belgelerle kafanı karıştırıyor.”
Ama Vedat Bey artık onu dinlemiyordu. Bakışları yere sabitlenmişti. Bazı erkekler gerçeği gerçekten bilmezdi ama Vedat Bey’in gözlerinde o an gördüğüm şey başkaydı. O hatırlıyordu. Eksik parçaları, açıklanamayan o boşlukları şimdi zihninde birleştiriyordu...
Eve döndüğümde Aylin mutfaktaydı. Ocağın üzerinde kaynayan çayın buharı mutfağı sarmıştı. Beni görünce her zamanki o huzur veren tavrıyla gülümsedi.
“Annem aradı,” dedi, çay bardaklarını masaya koyarken. “Biraz gergindi. Sen mi gittin yanına?”
Kalbim duracak gibi oldu. “Evet,” dedim, ceketimi sandalyeye asarken. “Bazı şeyleri netleştirmemiz gerekiyordu.”
Bir an durdu. Elindeki kaşığı bardağın içine bıraktı. “Annem bazen… tuhaf oluyor,” dedi yavaşça. “Bazı şeyleri anlatırken hep aynı kelimeleri seçiyor, fark ettin mi? Sanki ezberlenmiş bir metni okuyor gibi. 'Bataklık', 'bedel', 'marka'...”
Bakışları bende değildi, buharı tüten bardağına bakıyordu ama sorduğu soru odada asılı kalmıştı. “Fark etmedim,” dedim. Bir kez daha yalan söyledim. “Ben fark ediyorum,” dedi Aylin. Üzerine gitmedi. O bir hukukçuydu; kanıt toplamayı, beklemeyi ve doğru anı kollamayı bilirdi. Henüz dava açmıyordu ama dosyayı çoktan hazırlamıştı.
Yanıma oturdu, elini elimin üzerine koydu. “Biliyor musun Soner,” dedi sesi titreyerek. “İnsan bazen bir şeylerin eksik olduğunu, bir yerlerde büyük bir boşluk olduğunu hissediyor. Ama adını koymak istemiyor. Çünkü adını koyarsan, o boşluğun içine düşmekten korkuyorsun.”
BGözlerimin içine baktı. O kadar derin, o kadar sessiz bir bakıştı ki bu, tüm sırlarımı gördüğünü sandım. “Şimdilik,” dedi. “Şimdilik böyle kalsın. Bu sessizliğe ihtiyacım var.”
Elini tuttum ve sıktım. “Evet,” dedim. “Şimdilik.”
Ama içimden geçen fırtına dinmiyordu. Bazı gerçekler beklemezdi. Ve bazı sessizlikler, insanı çığlık atmaktan daha çok boğardı. Fırtına kapıdaydı ve ben Aylin’i o fırtınadan koruyamayacağımı ilk kez o gece anladım.
BERİL DİNÇER
Soner kapıyı çarpıp çıktığında, Vedat’ın omuzları çökmüş bir halde çalışma odasına sığınmasını izledim. Ev, bir anda yaşayan bir organizma gibi üzerime gelmeye başladı. Duvarlardaki tabloların gözleri vardı sanki, koridorun sonundaki aynada kendimi değil, yirmi bir yıl önceki o çaresiz kadını görüyordum.
Daha fazla dayanamazdım. Kimseye haber vermeden, şoförü bile beklemeden garaja indim. Direksiyona geçtiğimde ellerim titriyordu; yirmi bir yıldır ilk kez.
Şehrin o gürültülü, yapay ışıklarını arkamda bıraktım. Yol uzadıkça hava soğudu, sanki gökyüzü benim için yas tutmaya karar vermişti. Şehrin en ucundaki o küçük, sessiz mezarlığın önüne geldiğimde vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Burası Dinçer ailesinin o görkemli anıt mezarlarının olduğu yer değildi. Burası, kimsenin kimseyi sormadığı, rüzgarın bile fısıltıyla estiği o sessiz köşeydi.
Arabadan indim. Ayakkabılarımın topukları nemli toprakta batarken, üzerimdeki binlerce dolarlık paltonun ağırlığı altında ezildiğimi hissettim. Mezarlığın en ucuna, o küçük, üzerinde isim yazmayan beyaz taşın önüne geldim.
Diz çöktüm. Toprağın soğuğu dizlerime geçti ama hissetmedim. İçimdeki soğuk daha büyüktü.
"Yine geldim," dedim. Sesim, rüzgarın içinde kaybolup giden bir hıçkırık gibiydi. " Yarın senin günün. Yarın... senin hayata tutunamadığın, benim ise hayatta kalmak için ruhumu sattığım o gündü." Doğumdan bir gün önce giderdim mezara yirmi bir yıldır bu böyleydi. Yoksa dikkat çekerdi.
Elimdeki tek dal beyaz zambağı, o taşın tam üzerine bıraktım. Parmaklarım soğuk mermere dokunduğunda bir an için hayal ettim. Eğer o gece nefes alsaydı... Eğer o hastane odasında "Başınız sağ olsun" yerine bir bebek çığlığı duysaydı, bugün yirmi bir yaşında olacaktı. Belki benim gibi inatçı, belki Vedat gibi sessiz... Belki gözleri, her baktığımda vicdanımı kanatan Aylin gibi değil, tam da benim gibi bakacaktı.
"Sana bir hayat borçluydum," diye fısıldadım, gözlerimden süzülen tek bir damla yaşı engelleyemeyerek. "Seni o karanlıkta bırakmanın diyetini, başka bir çocuğu tahta çıkararak ödemeye çalıştım. Aylin'e verdiğim her imkan, ona aldığım her ipek kumaş, ona kurduğum bu devasa krallık aslında senin için diktiğim bir anıttı."
Hıçkırığım boğazımda düğümlendi. İlk kez Beril Dinçer değildim. Sadece bir anneydim. Evladı kollarında ölen, yasını tutmasına bile izin verilmeyen, acısını bir imparatorluğun altına gömen o kadın...
"Ama bugün sırlar dökülüyor. Bugün senin sessizliğin, başka birinin çığlığına dönüşmek üzere. Korkuyorum... Seninle gömdüğüm o gerçeğin, Aylin'in hayatını küle çevirmesinden korkuyorum."
Eğilip taşı öptüm. Mermer dudaklarımı yaktı. "Beni affetme," dedim. "Çünkü ben kendimi asla affetmedim. Ama bil ki, o kızı korumak için gerekirse tüm dünyayı yakarım. Tıpkı o gün kendimi yaktığım gibi."
Ayağa kalktığımda yüzümdeki yaşları sildim. Maskem tekrar yüzüme yerleşti. Mezarlığın kapısından çıkarken artık ağlamıyordum. Gözlerimde sadece o eski, karanlık kararlılık vardı.
Bazı mezarların ismi yoktu ama diyetleri çok ağırdı. Ve ben, o diyeti ödemeye hazırdım.
Bölüm etkileşimi
