Lupo Nero kitap kapağı

2. bölüm / 7

Lupo Nero

2. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Miray Akgün

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 2. Bölüm

Saat tam altıydı. Kadının telefonda gönderdiği konum şehirden oldukça uzaktaydı ama oraya kendi imkanlarımla gitmeme gerek kalmamıştı; kapımın önünde beni bekleyen siyah camlı, lüks araba zaten her şeyi özetliyordu.

Yaklaşık iki saatlik kasvetli bir yolculuğun ardından geleceğimiz yere varmıştık. Burası lüks kelimesinin bile hafif kalacağı, ormanın kalbine gizlenmiş devasa bir malikaneydi. Daha çok modern bir şatoyu andırıyordu.

Çevresindeki yüksek duvarlar ve kapıdaki ağır silahlı korumalar, yanlış yere gelmediğimi, aksine geri dönüşü olmayan bir kapıdan içeri girmek üzere olduğumu fısıldıyordu. Arabadan indiğimde, kapıdaki korumalardan biri doğrudan bana doğru yürüdü.

„Aden Aybar?" diye sordu, sesi bir askerin netliğindeydi.

„Evet, benim," dedim, sesimin titremesini gizlemeye çalışarak.

„Buyurun, geçin. İçeride Teresa hanım sizi karşılayacak ve patronun odasına götürecek," dedi ve devasa demir kapıyı açtı. Kafamı sallayıp içeri adım attım.

Malikanenin bahçesi bile insanı yutacak kadar büyüktü. Kapıdan içeri girdiğimde ise evin içinin dışından çok daha görkemli olduğunu fark ettim. Dekorasyonda tamamen koyu renkler, antrasit ve siyah mermerler hakim kılınmıştı. Bu karanlık asalet, içimde tarif edemediğim bir tekinsizlik hissi uyandırdı.

„Ben Teresa," dedi aniden önümde beliren, hafif yabancı aksanlı bir kadın.

„Buradaki düzeni yirmi yıldır ben sağlarım. Burada kaldığın sürece kurallara uyduğun müddetçe bir sorun yaşamazsın."

„Tanıştığımıza memnun oldum, ben de Aden," dedim, mesafeli bir saygıyla.

Teresa hiçbir şey söylemeden beni üst kattaki büyük, çift kanatlı bir kapının önüne getirdi.

„Burası patronun çalışma odası. İçeride oturun, kendisi birazdan burada olur," dedi ve kapıyı açıp çekildi.

İçeri girdiğimde odanın büyüklüğü karşısında yutkundum. Tam karşımda devasa bir maun çalışma masası ve önünde tek bir sandalye vardı. Sanırım benim için hazırlanmıştı. Vakit kaybetmeden oraya oturdum ve beklemeye başladım.

Birkaç dakika sonra kapı açıldı ve içeriye o adam girdi. Yaklaşık 1.90 boylarında, yapılı, siyah saçlı bir adamdı. Keskin, koyu yeşil gözleri odaya adım attığı an doğrudan üzerime kilitlendi. Üzerinde siyah bir gömlek ve siyah pantolon vardı; kollarını saran dövmeler ona tehlikeli bir hava katıyordu.

Genç görünüyordu ama taşıdığı aura otuz yılı devirmiş bir lider kadar ağırdı.

„Hemşire sen misin?" diye sordu. Sesi derinden gelen, pürüzsüz ama bir o kadar da soğuk bir tondaydı.

„Evet," dedim, ellerimi dizlerimin üzerinde birbirine kenetleyerek. „Buraya neden geldiğini biliyorsun," dedi, masasına doğru yürürken. Bu bir sorudan ziyade durum tespiti gibiydi.

„Evet, hemşirelik yapmak için geldim."

„Doğru," dedi, masasının arkasındaki geniş koltuğuna otururken. Gövdesini hafifçe öne doğru eğdi, ellerini masanın üzerinde birleştirdi.

„Ama kime bakacağını ve burada asıl çalışma nedeninin ne olduğunu sana tam olarak anlatmadılar, değil mi?"

„Hayır," dedim, dürüstçe.

„Sadece tıbbi bir personele ihtiyacınız olduğu söylendi." Derin, sıkıntılı bir nefes aldı. Çenesinin kasılmasından bir şeylere sinirlendiğini anladım ama bu öfke bana değil, işini eksik yapan birilerineydi.

„Her şeyi ben mi kontrol etmek zorundayım? Bir işi de eksiksiz beceremiyorlar," diye mırıldandı kendi kendine. Sonra keskin yeşil gözlerini tekrar yüzüme dikti.

„Bak hemşire, burası sıradan bir yer değil. Burada yapacağın iş, o bildiğin hastane mesailerine benzemez. Ne yaşlı bir hastanın altını temizlemeye geldin ne de düşüp kolunu çizen birinin pansumanı için...Sen buraya bu evin, bu ailenin özel doktoru olarak geldin. Yani burada, senin o küçük dünyanda aklından bile geçmeyecek şeyler yaşanır. Ağır yaralılar, kurşun yaraları ve bazen... ölüm."

Duyduğum kelimelerle gözlerim yavaşça büyüdü. Boğazım kurumuştu, sanki küçük dilimi yutmuştum.

„B-burada neler yaşanıyor da insanlar ölüyor?" diye sorabildim, sesim bir fısıltıdan farksızdı.

„Çatışma," dedi, gözünü bile kırpmadan.

„Ya da intikam."

„Çatışma mı? İntikam mı?"

Beynim durmuş gibiydi. Karşımdaki bu adam kimdi ve nasıl bir illegal dünyanın tam göbeğindeydim?

„Çok fazla soru soruyorsun hemşire, ve benim her şeyi en ince ayrıntısına kadar açıklayacak kadar sabrım yok," diyerek kestirip attı. İçimdeki o korku, bir anda yerini can havliyle gelen bir cesarete bıraktı.

„Kusura bakmayın ama hayatımı riske atacağım bir yerde, nereye ve ne için geldiğimi bilmek en doğal hakkım."

Karanlık yeşil gözlerinde anlık, hafif alaycı bir parıltı belirdi.

„Güzel. Korkudan titrerken bile kendini ezdirmiyorsun. Bu duruşunu beğendim," dedi.

„Her neyse. Uzatmaya gerek yok; işi kabul ediyor musun, etmiyor musun?"

„Bana... Düşünmem için biraz süre verseniz?"

„Zamanım yok. Cevabı şimdi vereceksin."

„Peki ne kadar alacağım? Risklerin bir bedeli olmalı," dedim, yutkunarak.

„İşini kusursuz yaparsan, hayal bile edemeyeceğin kadar çok," dedi ve ses tonu aniden bir bıçak kadar keskinleşti.

„Ama tek bir hata yapar ya da buradan dışarıya bilgi sızdırırsan... Seni kendi ellerimle öldürürüm."

„Öldürmek mi?"

Gözlerim dehşetle açıldı. Kalbimin göğüs kafesimi dövdüğünü hissedebiliyordum. Hayır dersem beni buradan sağ çıkarırlar mıydı? Ama kabul edersem, her an ölüm korkusuyla yaşayacaktım. İçimdeki korku baskın geldi.

„Hayır... Ben bunu kabul edemem," diyerek hızla ayağa kalktım ve kapıya doğru yöneldim. Tam elim kapı koluna uzanmıştı ki, arkamdan yükselen o buz gibi ses adımlarımı olduğum yere çiviledi.

„Evini kirasını aylardır düzenli ödeyemiyorsun çünkü hastanedeki mesailere hep geç kalıyorsun. Bu yüzden maaşından kesiyorlar," dedi, sesi odada bir kırbaç gibi yankılandı. Arkamı dönemedim.

„Daha da önemlisi, hasta bir annen var ve onu tedavi ettiremiyorsun çünkü yeterli paran yok. Ve emin ol hemşire, eğer bu işi reddedip o kapıdan çıkarsan... Annen çok yakında ölecek."

O an nefesim kesildi. Kalbime bir bıçak saplanmış gibi hissettim. Bunları nereden biliyordu? Benim hakkımdaki bu gizli detayları ona kim vermişti?

Ama en acısı, söylediği her şey kelimesi kelimesine doğruydu. Annemin tedavisi başlamazsa ölecekti. Yavaşça ona doğru döndüm.

„Siz... Bunları nereden biliyorsunuz?" diye sordum, sesim çaresizlikle kısılarak.

„Ben gücümün yettiği her şeyi bilirim," dedi, arkasına yaslanarak.

„Şimdi bir kez daha düşün hemşire. Kabul ediyor musun, etmiyor musun? Bu senin ve annenin son şansı."

Bu benim son şansımdı. Ölüm korkumu içime gömdüm. Sadece annem için, onun yaşaması için bu karanlığa teslim olmak zorundaydım.

„Tamam... Kabul ediyorum," dedim. Karanlık bir tebessümle masanın üzerindeki gizlilik sözleşmesi olan kağıtları bana doğru itti. Hiç düşünmeden, sadece annemin yüzünü hayal ederek imzamı attım. Kalemi masaya bıraktığımda gözlerimi onun o derin yeşillerine diktim.

„Şimdi siz söyleyin," dedim, sesimi dik tutmaya çalışarak.

„Siz kimsiniz?"

Karşımdaki adam gözlerini kısarak bana doğru hafifçe eğildi. Odanın içindeki tüm otorite tek bir isimle vücut buldu: „Karan Lorenzo Nero," dedi ve ekledi: „Daha fazlasını bilmene ihtiyacın yok, emin ol."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

25okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.