30. bölüm · KÜLLERLE YAZILAN KADER; Unutma

BİR ÇOCUĞUN İÇİNDE KALANLAR

Havva Karadeniz

Çiftliğe geldiğimizden beri herkes bir şeylerle uğraşıyordu. Batuhan mangalın başına geçmiş, Barlas da ona yardım ediyordu. Tufan biraz ileride telefonuyla ilgilenirken Hilal masayı hazırlıyordu.
Bir süre sonra mangalın başında sadece Hilal ve ben kalmıştık.
Hilal elindeki tabakları masaya yerleştirirken etrafa baktı.
“Ne güzel işte... Hep beraber sofraya oturacağız.”
Gülümsedim.
“Mangal sofrasını seviyorsun galiba?”
Hilal kısa bir kahkaha attı.
“Yok, öyle mangala çok düşkün olduğumdan değil.”
Elindeki çatalı masaya bırakıp bir an durdu.
“Ben sofrayı seviyorum.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
“Sofrayı mı?”
“Evet.”
Sesi bu kez daha sakindi.
“Bizim evde genelde çok sofra kurulmazdı aslında.”
Bir an sustu.
“Sofra vardı da... aile yoktu.”
Ne diyeceğimi bilemedim.
Hilal gözlerini masadan kaldırmadan devam etti.
“Babam pek eve gelmezdi. Gelse de yine aile olmazdı.”
Sesinde kızgınlıktan çok, yıllardır taşınan bir yorgunluk vardı.
“Annem de ben on iki yaşındayken öldü.”
İçim burkuldu.
“Başın sağ olsun.”
Hilal başını hafifçe salladı.
“Çok zaman geçti.”
Kısa bir nefes aldı.
“O günden sonra hepimiz ayrı ayrı bir köşede yemek yerdik. Bazen aynı masada otursak bile kimse kimseyle konuşmazdı.”
Gözleri uzaklara daldı.
“Bazen de hiç yemezdik.”
Bir süre sessizlik oldu.
Ben onun anlattıklarını sindirmeye çalışırken Hilal bu kez bana baktı.
“Garip gelecek belki ama böyle kalabalık sofraları seviyorum. İnsanların aynı masada oturması, birbirine yemek uzatması... Birinin ‘doydun mu?’ diye sorması.”
Gülümsedim.
“Garip değil.”
Masadaki peçetelerden birini düzelttim.
“Bence de güzel.”
Hilal bana küçük bir tebessümle karşılık verdi.
Tam o sırada uzaktan Batuhan'ın sesi geldi.
“Hanımlar!”
İkimiz de ona döndük.
Batuhan mangalın başından elini kaldırmıştı.
“Her şey hazır! Gelin, yemek yiyeceğiz.”
Hilal gülerek başını salladı.
“Geliyoruz.”
Birlikte masaya doğru yürüdük.
Mangalın başında Barlas eti tabaklara dağıtırken Batuhan hemen söylenmeye başladı.
“Ben olmasam aç kalacaksınız.”
Barlas kaşını kaldırdı.
“Sen olmasan daha huzurlu olacağız.”
“Bak, daha yemek başlamadan kıymetimi bilmiyorsun.”
İstemeden güldüm.
Hilal de yanımıza oturdu.
“İkiniz hiç değişmemişsiniz.”
Barlas kardeşine baktı.
“Sen de değişmemişsin.”
Hilal gülümseyerek onun omzuna hafifçe vurdu.
“Sen yaşlanmışsın.”
Batuhan kahkahayı bastı.
“Sonunda biri söyledi.”
Barlas ona ters ters baktı.
“Sen de fazla konuşma.”
Sofrada kahkahalar yükseldi.
Bir süre sonra herkes yemeğine daldı. Uzun zamandır böyle kalabalık ve sıcak bir sofrada oturmamış gibi hissettim.
Tufan da zaman zaman konuşmaya katılıyor, Batuhan ortamı sürekli şakalarıyla dağıtıyordu. Hilal ise ara sıra Barlas'a bakıp gülümsüyordu.
Barlas'ın yüzündeki o rahat ifadeyi görmek garip şekilde hoşuma gidiyordu.
Sanki uzun zamandır taşıdığı bazı şeyleri birkaç saatliğine kenara bırakmış gibiydi.
Yemek bittikten sonra tabakları toplamaya başladık.
“Bırakın, ben hallederim,” dedim.
Hilal hemen yanıma geldi.
“Beraber yaparız.”
Masayı birlikte topladık. Erkekler mangalın başında son işleri hallederken biz tabakları mutfağa taşıdık.
Gecenin ilerleyen saatlerinde çiftliğin üzerini karanlık kaplamıştı.
Bahçedeki ışıklar yanmış, mangalın ateşi yavaş yavaş sönmeye başlamıştı.
Herkes kendi köşesine çekilirken ben verandada birkaç saniye durup geceye baktım.
Sessizdi.
Ama bu kez sessizlik yalnızlık gibi gelmiyordu.
Uzaktan Barlas'ın sesi duyuldu.
“Efsun.”
Başımı ona çevirdim.
“Efendim?”
“Üşüdüysen içeri geç.”
Kollarımı göğsümde birleştirip hafifçe gülümsedim.
“Üşümüyorum.”
Barlas birkaç saniye bana baktı.
“Emin misin?”
“Eminim.”
Başını sallayıp içeri yöneldi.
Ben de bir süre daha geceyi izledim.
İçeri girmek için verandadan ayrıldım. Koridora doğru yürürken evin sessizliği iyice belirginleşmişti.
Tam merdivenlerin yanından geçeceğim sırada aralık bırakılmış bir kapı dikkatimi çekti.
İçeriden Barlas'ın sesi geliyordu.
Duraksadım.
Sonra başka bir ses duyuldu.
Tufan.
İstemeden olduğum yerde kaldım. Dinlemek doğru değildi. Bunu biliyordum.
Ama Barlas'ın sesindeki kırgınlık...
Beni olduğum yere mıhlamıştı.
“Sen neredeydin?”
Bir süre sessizlik oldu.
“Benim annem gözlerimin önünde yanarak can verirken sen neredeydin?”
Nefesimi tuttum.
Barlas devam etti.
“Senin düşmanların yüzünden annemizi kaybettik. Ben hiçbir şey yapamadım. Sonra sen çıkıp ‘Ben her zaman yanınızdayım’ diyorsun.”
Sesi titriyordu.
“Baba... Annem giderken neredeydin?”
Gözlerimi kapattım.
Barlas'ın sesi biraz daha yükseldi.
“Ben doğduğumdan beri yoktun. Bari annemi kurtarsaydın.”
İçime ağır bir şey oturdu.
“İnsanlar askerde annelerine sarılırken ben niye sarılamadım?”
Sesi kırıldı.
“Ya da babama... Neden sarılamadım? Daha yüzüne doğru düzgün bakamadığım kardeşime neden sarılamadım?”
Kısa bir sessizlik.
“Neden lan?”
Bu kez sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü.
“En çok ağrıma giden sendin baba.”
Gözlerim dolmuştu.
“Sen niye bizi yok saydın? Sen niye yoktun yanımızda?”
Derin bir nefes aldı.
“Beni geçtim... Hilal ne yaptı? Tek suçu sana karşı umutlu olmak mıydı?”
Tufan'ın sesi duyuldu.
“Sen neyden bahsediyorsun?”
Barlas acı bir şekilde güldü.
“Ben annemin tabutunu bile taşıyamadım. Onu son yolculuğuna uğurlayamadım bile. "
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Barlas'ın sesi yeniden duyuldu.
“Senin yüzünden ben sevilmek ne demek yada sevmek ne demek bilmiyorum.”
Yutkundum.
“Annem seni karşılıksız sevdi. Sen ise bir kere bile onun yanında olmadın.”
Sesi giderek daha fazla kırılıyordu.
“Benim en çok korktuğum şeyi biliyor musun baba?”
Cevap gelmedi.
“Birini karşılıksız sevmek.”
Bir an durdu.
“Bunu annemin yerine başka birini koyduğun gün öğrendim.”
Kalbim sıkıştı.
“Gerçi ondan önce de bazı şeyleri biliyordum.”
Sesi bu kez öfkeliydi.
“Yedi yaşındaydım. Telefonunda başka kadınlarla fotoğraflarını görüyordum. Çocuk aklımla bile ne anlama geldiğini anlamamıştım.”
Bir nefes verdi.
“Her gece sana bakıp dua ettim.”
Sesi titredi.
“Allah'ım... Ne olur babam gibi bir baba olmayayım, dedim.”
Boğazım düğümlendi.
“İnsanlar babalarına benzemek isterken ben neden sana benzemekten korktum, hiç düşündün mü?”
Tufan'ın sesi sertleşti.
“Yeter artık.”
Ama Barlas susmadı.
“Hayır. Daha bitmedi.”
Sonra sesi bir anda küçüldü.
“Her akşam ağlayarak aynı şeyi söyledim.”
Kısa bir sessizlik.
“Babam gibi bir baba olmayayım... Olacaksam da bana babalık yaşatma.”
Gözlerimi kapattım.
Artık orada durmak bile ağır geliyordu.
Tam geri çekilecekken Tufan'ın sesi yeniden duyuldu.
“Eğer annene yemek yapmak istemeseydin şuan bunların hiçbirini yaşamıyorduk.”
Bir an ne demek istediğini anlayamadım.
Barlas'ın sesi ise buz gibiydi.
“Sen annem öldükten üç gün sonra ne söylediğini hatırlıyor musun?”
Cevap gelmedi.
“Hatırlıyor musun?”
Sesindeki öfke artık saklanamayacak kadar açıktı.
“Çocuklarına, daha küçücük çocuklarına ‘Bu nimet size haram olsun’ dedin.”
Nefesim kesildi.
“Bir baba evladına bunu söyler mi?”
Barlas'ın sesi titriyordu.
“Sen ne anlatıyorsun baba?”
Sonra bir süre sustu.
“Ben kendimi mutlu etmeye çalıştığım her an sen beni cezalandırdın.”
Sesi çatladı.
“Neden?”
Cevap yoktu.
“Çünkü sen mutsuzdun.”
Yutkundu.
“Ben küçücüktüm. Ama attığın her tokadın bende bıraktığı korkuyu hâlâ hatırlıyorum.”
Gözlerimden bir damla yaş süzüldü.
Barlas devam etti.
“Ben sana boyun eğmedim.”
Sonra sesi biraz yumuşadı.
“Hilal vardı.”
İçim burkuldu.
“Hilal olmasaydı... belki bugün karşında bile duramazdım.”
Derin bir nefes aldı.
“Ama şimdi her şey değişti.”
Uzun bir sessizlik oldu.
Ben ise koridorda öylece kalmıştım.
Bir anda aklıma o gün geldi.
Barlas'ın bana çorba yaptığı gün...
Batuhan'ın yüzündeki o şaşkınlık...
O an neden bu kadar şaşırdığını anlamamıştım.
Şimdi anlıyordum.
Barlas için birine yemek yapmak, sadece yemek yapmak değildi.
Belki de yıllarca özlediği bir şeydi.
Birinin önüne sıcak bir tabak koymak.
“Yedin mi?” diye sormak.
Birini düşünmek.
Birinin iyi olması için uğraşmak.
Başımı eğdim.
Hilal'i de düşündüm.
Onun sofralarla ilgili söyledikleri geldi aklıma.
“Sofra vardı da... aile yoktu.”
Meğer ikisinin de içinde, birbirinden habersiz taşıdığı ne kadar büyük yaralar vardı.
Ve ben...
Bunların hiçbirini bilmiyordum.
Barlas'ın güçlü, sert, her şeyi kontrol altında tutan adam olduğunu sanıyordum.
Oysa kapının ardında duyduğum ses...
Çocukluğunu hâlâ içinde taşıyan bir adamın sesiydi.
Hilal'in neden sofraları sevdiğini şimdi daha iyi anlıyordum.
Barlas'ın neden yemek konusunda bu kadar özenli olduğunu da.
İkisi de annelerinden kalan küçücük sıcaklıkları, yıllar boyunca kendi hayatlarında yaşatmaya çalışmışlardı.
Gözlerimi sildim.
Onların acısına ortak olmanın yolu kapının arkasında daha fazla durmak değildi.
Sessizce geri çekildim.
Ama o gece artık hiçbir şey eskisi gibi görünmeyecekti.
Çünkü Barlas'ın bana hiç anlatmadığı geçmişinin bir parçasını istemeden de olsa öğrenmiştim.
Ve ilk defa...
Onun neden böyle biri olduğunu değil, böyle biri olmak zorunda kaldığını anlamaya başlamıştım.
Bazı evlerde çocuklar önce hayallerini gömer daha sonrasında büyümeye mecbur kalır.
Bizde bu çocuklardanız ne kadar kabul etmesekde.