9. bölüm · Küllerinden doguş

9. Bölüm kalbin sızıntısı

Delila

Mardin’in üzerine çöken o ağır, boğucu temmuz sıcağı, konaktaki taşların bile genleşip inlemesine sebep oluyordu. Gündüzün o yakıcı sıcağı yerini yavaşça mor bir geceye bırakırken, Mezopotamya ovasından esen hafif bir rüzgar avlunun havasını biraz olsun serinletiyordu. Zeren’in gidişinin üzerinden bir aydan fazla zaman geçmişti. Konak, dışarıdan bakıldığında benim idarem altında tıkır tıkır işleyen, sarsılmaz bir saat gibiydi; ama içeride, iki insanın arasında esen o amansız rüzgar artık ikimizi de yormaya başlamıştı.
Gece yarısına doğru odamın pencerelerini ardına kadar açtım. Üzerimdeki ince, beyaz keten elbiseyle sedire oturmuş, dışarıdaki zifiri karanlığı izliyordum. İçimdeki o çelikten zırh, geçen her günle birlikte biraz daha ağırlaşıyor, beni kendi tahtımda yalnızlıkla boğuyordu. Rojhat’ı affetmemiştim, affedemiyordum; ama ona çektirdiğim bu amansız azap, uykusuz gecelerde benim de bağrımı bir hançer gibi deşiyordu.
Tam bunları düşünürken, koridordan gelen o tanıdık, ağır ayak seslerini duydum. Adımlar her zamanki gibi tam kapımın önünde durdu. Günlerdir kapının kulpuna dokunmaya bile cesaret edemeyen o adam, bu kez derin bir nefes aldı.
Kapı hafifçe tıkırtıyla vuruldu. Sesi bu kez kükreyen bir ağanın değil, kapının ardında ecelini bekleyen bir fani gibi naifti.
Yataktan ya da sedirden kalkmadım. "Sözüm sözdür Rojhat Ağa, kapı kilitlidir," dedim; ama sesim bu kez her zamanki o keskin, buz gibi dikliğinden uzaktı. Sesimdeki o yorgun bükülmeyi kendim bile fark etmiştim.
Kapının arkasından bir gıcırtı geldi; Rojhat sırtını kapıya yaslamıştı. "Biliyorum Berfin..." dedi, sesi o kadar kısık, o kadar bitkindi ki. "Kapıyı aç diye gelmedim zaten. Sadece... Sadece bugün ovadaki işçilerin yanına gittiğimde, yol kenarındaki o yabani gülleri gördüm. Eskiden, daha bu konak üzerimize bir kabus gibi çökmeden evvel, o güllerden toplar saçlarının arasına takardım. Hatırlar mısın?"
Gözlerim kapkaranlık odanın içinde birden doldu. Boğazıma bir hıçkırık oturdu. Hatırlamaz mıydım? Mardin’in o tozlu yollarında, arkasında korumaları olmadan, sırf beni güldürmek için atından inip o gülleri toplayan o adamı nasıl unuturdum? O zamanlar sadece kocam değil, sığınağımdı.
"Hatırlamak, gideni geri getirmiyor Ağa," dedim, sesimin titremesini engelleyemeyerek.
"Getirmesin..." dedi Rojhat, kapının arkasından gelen boğuk sesiyle. "Yeter ki sen tamamen unutma. Berfin... Bugün o kadar yoruldum, o kadar bittim ki. Aşiretin baskısı, babamın bitmeyen sitemleri, dışarıdaki o sahte yüzler... Herkes benden bir şeyler istiyor. Bir tek senin yanında sadece Rojhat olabiliyordum ben. Ağalığı, şanı şöhreti kapıda bırakıp sadece senin gözlerinde dinlenebiliyordum. Beni o adamdan mahrum etme. Açma kapıyı, yüzüme bakma; ama ne olur sesini benden esirgeme bu gece. Çok yalnızım."
O koca ağanın, koskoca aşireti parmağında oynatan adamın kapımın arkasında böylesine çaresizce içini dökmesi, göğsümdeki o aşılmaz buz dağının altından ince bir su sızdırmaya yetti. Gururum hâlâ oradaydı, canımın yanışı dün gibi tazeydi; ama aşkım, o yorgun sese karşı daha fazla sağır kalamadı.
Yavaşça sedirden kalktım. Çıplak ayaklarımla taş zemine basarak kapıya doğru yürüdüm. Kilidi çevirmedim, kapıyı açmadım; ama sırtımı ben de kapının iç tarafına, tam onun yaslandığı yerin hizasına yasladım. Aramızda sadece birkaç santimlik bir ahşap vardı. O kapıya yaslandığında, onun gövdesinin sıcaklığını, o yorgun nefesini sırtımda hissettim.
"Buradayım..." dedim usulca. Sesim bir fısıltı gibi kapının çatlaklarından ona doğru sızdı.
Kapı arkasında Rojhat’ın irkildiğini, ardından derin, rahatlamış bir nefes aldığını duydum. "Buradasın..." diye tekrar etti, sesinde sanki dünyaları bağışlamışım gibi bir minnet vardı. "Sırtını kapıya mı yasladın Berfin?"
"Evet," dedim gözlerimi kapatarak. "Sadece dinle Rojhat. Sana olan öfkem geçmedi. İçimdeki o parça parça dökülen kalbin hesabı hala sorulmadı. Ama... Senin de o yalanın içinde nasıl yandığını görüyorum. Bu gece kapı açılmayacak, tenim tenine değmeyecek. Ama buradayım. Sesim de burada, gölgem de."
Rojhat’ın kapıya hafifçe vuran elinin sesini duydum; sanki ahşabın arkasından benim elime dokunmak ister gibi tam sırtımın arkasına gelen yere elini koymuştu.
"Bu da yeter..." diye fısıldadı Rojhat. Sesi ilk kez bu kadar huzurluydu. "Bu gece bu kadarı da yeter bana. Sen orada dur, ben burada... Mardin’in tüm yükünü taşımaya razıyım, yeter ki arkamda senin gölgenin olduğunu bileyim."
O gece, o taş odanın kilitli kapısı ardında, aramızdaki o kalın buzlar eriyip yok olmadı belki; ama ilk kez iki tarafın sıcağı o buzu alttan alta incitmeye, sızlatmaya başladı. Savaş bitmemişti, gurur teslim olmamıştı; ama aşk, o karanlık koridorda ikimize de küçük bir nefes alanı açmıştı.