7. bölüm · Küllerinden doguş
7.Bölüm: Mardin'de kadın saltanatı
Mardin’in o kavurucu, insanın tenini kavururken ruhunu da kurutan güneşi, Mezopotamya ovasının ufkundan ağır ağır yükseldi. Işık hüzmeleri, Zeren’in hileli hamileliğinin ifşa olduğu o kanlı, fırtınalı ve hesaplaşma dolu gecenin sabahını aydınlatıyordu. Konak, asırlardır böyle bir sarsıntı, topraklarında böyle büyük bir altüst oluş görmemişti. Sabahın ilk ışıkları avlunun sarı kalker taşlarına vurduğunda, bir yabancının günahını bu asırlık soya yama etmeye çalışan Zeren’in eşyaları birer paçavra gibi kapının önüne, Mardin’in o dar ve tozlu sokaklarına fırlatılmıştı bile. O, hak ettiği cehennemin dibine, adının lanetlendiği o karanlığa gönderilmişti ama geride bıraktığı enkazın tozu dumanı hâlâ konağın havasında, asılı duran bir zehir gibi solunuyordu.
Ben ise her zamankinden daha erken, daha dik ve ruhumu çelikten bir zırhla kaplamışçasına mağrur uyanmıştım.
Aynanın karşısına geçip uzun, kara saçlarımı yavaş yavaş tararken, belimdeki o ağır pirinç anahtarlığın ve idari mührün çıkardığı tok sesleri dinledim. Gitmemiştim. Korkup kaçmamış, bir suçlu gibi gece yarısı bu diyardan firar etmemiştim. Bana "kısır" diyen, beni bir kenara atılabilecek bir araç gibi gören o koca aşireti, kendi avlularında, kendi güvendikleri geleneklerin nizamıyla dize getirmiştim. Bu konak artık beni ezen bir hapishane değil, bizzat benim kurduğum bir kale, bu taş duvarlar ise ebedi saltanatımın sarsılmaz sınırlarıydı.
Aşağıya, avluya indiğimde Daye Hatun sedirde oturmuş, parmaklarının arasında boncuk boncuk kayan tesbihini çekiyordu. Beni merdivenlerin başında gördüğü an, yılların verdiği o yorgun gövdesini yavaşça ayağa kaldırdı. Gözlerinde ilk kez korkuyla, şaşkınlıkla karışık derin bir hürmet, adeta bir biat vardı.
"Rojbaş gelin ağa," dedi, sesi o kadar titriyordu ki kelimeler dudaklarının arasında eridi. Artık bana sadece "bugamine" (gelinim) demiyordu; hak ettiğim, her bir hücremle savaşarak söke söke aldığım o unvanı diliyle, tüm konağın duyacağı şekilde ikrar ediyordu.
"Rojbaş Daye Hatun," dedim. Sesimi avlunun o yüksek, boş koridorlarında çınlatarak devam ettim: "Kahyaya haber et, ambarların ve kilerin anahtarlarını huzuruma getirsin. Bu ayki erzak dağıtımını, toprak işçilerinin hesaplarını bizzat ben denetleyeceğim. Bu konakta artık benim rızam, benim mührüm olmadan tek bir buğday tanesi bile yerinden oynamayacak. Herkes yerini de, haddini de bilecek."
"Baş üstüne gelin ağa, sen nasıl buyurursan öyledir," diyerek önümde saygıyla eğildi ve hızla avludan uzaklaştı Daye Hatun.
Tam o sırada, konağın o devasa, asırlık ahşap kapısı yavaşça, acı bir gıcırtıyla aralandı. İçeri giren Rojhat’tı. Gözleri sabaha kadar uyumamış olmanın verdiği ağırlıkla kan çanağına dönmüştü. O her zaman gururla, etrafına korku saçarak gerdiği omuzları çökmüş, sırtındaki ağalık ceti bile üzerinde eğreti, emanet bir kumaş gibi duruyordu. Geceyi muhtemelen ovaya bakan o soğuk, rüzgarlı tepelerde, kendi zavallı erkeklik gururunun, darmadağın olmuş otoritesinin enkazını seyrederek geçirmişti.
Beni avlunun tam ortasında, anahtarlar elinde, bir kraliçe gibi dimdik ve mağrur görünce adımları bıçak gibi kesildi. Gözlerinde koca bir çaresizlik, dipsiz bir pişmanlık ve ne yapacağını bilemeyen bir hasret dalgalanıyordu. Bana doğru birkaç kararsız adım attı, dudakları titriyor, söyleyeceği kelimeler boğazına düğümleniyordu.
"Berfin..." dedi. Sesi öyle cılız, öyle kısıktı ki, sanki dün geceye kadar bu topraklara hükmeden o koca ağa gitmiş, yerine yapayalnız kalmış bir çocuk gelmişti. "Her şey bitti Berfin. O kadın layığını buldu, bu topraklardan sürüldü. Babam hükmünü verdi, aşiret yüzünü çevirdi benden. Kapılar yüzüme kapandı. Ama en çok... En çok ben kendimden iğrendim. Seni o kadının diline sakız ettiğim için, senin o tertemiz, kusursuz aşkına kendi ellerimle leke sürdüğüm için kahroluyorum."
Gözlerimi bir an bile kırpmadan, yüzüme en ufak bir acıma, en ufak bir yumuşama kırıntısı kondurmadan, buzdan bir heykel gibi ona baktım. İçimde bir yerlerde, kalbimin en derin dehlizlerinde hâlâ can çekişen o eski, uysal Berfin, onun bu darmadağın halini görünce hıçkırarak boynuna atılmak, "Geçti koca ağam, geçti" demek istiyordu belki. Ama o Berfin dün gece bu avluda, o mühür hilekarın yüzüne çarpıp taşın üstüne indiğinde ebediyen ölmüştü.
"Rojhat Ağa," dedim, sesim koridorlardaki kalker taşları kadar sert, Mezopotamya’nın ayazı kadar soğuktu. "Bana burada pişmanlık hikayeleri anlatma. Sen Zeren’in yalanına, onun günahına ağlamıyorsun şu an. Sen sadece ve sadece kendi erkeklik gururuna, aşiretin önünde yerle bir olan ağalık şanına ağlıyorsun. Eğer o çocuk gerçekten senden olsaydı, eğer tıp kitaplarının o gerçeği dün gece o sehpaya inmeseydi; sen bugün burada o kadının elini tutuyor, beni de odamın kilitli kapısı ardında yalnızlığımla, acımla eziyor olacaktın. Seni yıkan şey Zeren’in günahı değil, senin o çok güvendiğin, arkasına sığındığın ağalığının kendi ellerinde patlamasıdır."
"Öyle deme, kurban olayım öyle deme!" diyerek hırsla ileri atıldı, perişan bir halde elimi tutmak, diz çöküp ayaklarıma kapanmak için uzandı.
Hızla bir adım geri çekildim. Belimdeki anahtarlar keskin, metalik bir çığlık kopardı aramızda. O ses, aramızdaki aşılmaz duvarın en somut kanıtıydı.
"Dokunma bana!" diye kükredim, sesim konakta yankılandı. "Sana dün gece o aşiret büyüklerinin, babanın önünde ne dedim ben Rojhat Ağa? Bu konaktayım, bu evin başındayım, bu saltanatı bırakmıyorum; ama senin yerin artık benim koynum, benim yatağım değil. Sen bu konakta ancak babanın hatırına, bu ulu aşiretin adı daha fazla lekelenmesin diye dolaşan hükümsüz, dilsiz bir gölgeden ibaretsin artık. Benim odamın eşiği, benim tenim sana ebediyen cehennemdir."
Rojhat’ın gözlerinden bir damla yaş süzüldü, kasılan çenesi titredi. Koca aşireti parmağında oynatan, tek bir lafıyla fermanlar yazdıran adam, karısının gözlerindeki o buz deryasında, kendi yarattığı cehennemde boğuluyordu.
"Bu ceza, bu sensizlik beni yaşatmaz, öldürür Berfin," diye fısıldadı çaresizce. "Aynı evde, aynı çatı altında, aynı havayı solurken sana dokunamadan, senin kokunu alamadan, gözlerine bakamadan yaşamak ölümden beterdir bana. Vur, öldür daha iyi."
"Öl o zaman Rojhat Ağa," dedim, merdivenlerin ilk basamağına doğru ağır bir adımla yönelirken. Durdum, başımı hafifçe omzumun üzerinden ona doğru çevirdim ve son darbeyi vurdum: "Öl ki, bir kadının ahı ne demekmiş, canından çok seven bir kadının gururu kırıldığında nasıl bir canavara dönüşebileceğini tüm Mardin senin yıkılışınla öğrensin. Sen ağalığını dışarıda yap, bu konağın tek hakimi de, mühürdarı da benim."
Merdivenleri vakur, ağır ve sarsılmaz adımlarla tırmanırken, belimdeki anahtarların çıkardığı her ses konağın taş duvarlarına benim hükmümü, benim zaferimi kazıyordu. Rojhat avlunun ortasında, tek başına, çaresiz ve darmadağın bir halde arkamdan bakakalmıştı. Ben tahtımı korumuş, düşmanlarımı sürmüş, mühürlerimi teslim etmemiştim; ama o baş odanın kapısını arkamdan öyle bir kilitlemiştim ki, o kilidin anahtarı artık bende bile değildi
