12. bölüm · Küllerinden doguş
12 bölüm son buz kırıntısı
Gecenin en koyu saati, Mardin’in kadim taş duvarlarına çarpan ılık rüzgârın fısıltısıyla demleniyordu. Odama dolan dağ güllerinin kokusu, o eski hırçın, kasvetli günlerin izlerini tamamen silmek ister gibi her köşeye yayılmıştı. Yatağımda uzanmış, gözlerimi kırpmadan tavandaki ahşap kirişleri izliyordum. Kapı kilitli değildi; ardına kadar açık da değildi ama aramızdaki o katı, aşılmaz sınırın kalktığının kanıtı olarak bir karış genişliğinde aralı duruyordu.
Kulaklarım o tanıdık ayak sesini bekliyordu. İçimdeki o hırçın kadın ne kadar direnirse dirensin, kalbim o kapının ardındaki gölgeye çoktan teslim bayrağını çekmişti.
Çok geçmeden, koridorda yavaş, ürkek adımlar belirdi. Koskoca aşireti tek bir sözüyle hizaya getiren Rojhat Ağa, odamın kapısına yaklaşırken adeta nefes almaya korkuyordu. Adımları tam aralığın hizasında durdu. İçeriye girmeye yeltenmedi, kilidi zorlamadı. Sadece o bir karışlık boşluktan içeri sızan sarı ışıkla birlikte gölgesi odamın zeminine düştü.
Yavaşça oturduğum yerden doğruldum. Çıplak ayaklarım taş zemine bastığında içim titredi ama bu kez soğukluktan değil, heyecandandı. Kapıya doğru birkaç adım attım ve tam arkasında durdum. Onun varlığını, o tanıdık kokusunu aralıktan sızan nefesinden hissedebiliyordum.
"Orada mısın, Berfin?" diye fısıldadı. Sesi öyle kısıktı ki, sanki sesini biraz yükseltse bu büyülü an darmadağın olacak, kapı yeniden üzerine mühürlenecekti.
"Buradayım, Rojhat," dedim usulca. Sesimdeki o eski, emreden, buz kesen tını gitmişti. Yerini uzun bir kışın ardından gelen ilk bahar esintisine bırakmıştı.
"İçeri girmeye yüzüm yok, bilesin," dedi, sırtını kapının dışındaki duvara yasladığını, ahşabın hafifçe esnemesinden anladım. "Bana bu kapıyı kilitlemediğin, gölgeni benden esirgemediğin günlerin her saniyesi için şükrediyorum. Ama bu gece... Bu gece içimde öyle bir sızı var ki. Seni böylesine severken, aramızda bir adım mesafe varken dokunamamak, 'karım' deyip saramamak beni eritiyor."
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapattım. Zeren’in bu konakta bıraktığı o kara leke, Rojhat’ın beni çaresizce bıraktığı o yedi gün... Hepsi birer birer zihnimden geçti. Ama hemen ardından, onun o taş eşikte, sabaha kadar bir çocuk gibi kıvrılarak uyuyuşu geldi gözümün önüne. Pişmanlığı sahte değildi; o koca ağa, aşkı için gururunu bu avluda çoktan un ufak etmişti.
"Sadece bir adım, Rojhat..." dedim fısıltıyla. "Aramızdaki mesafe sadece bir adım. Ama o adımı atmak, duvarları yıkmaktan daha zordur, bilirsin."
"Ben o yolu yürümeye razıyım, ömrüm yettiğince," dedi Rojhat. Sesi titriyordu. Kapının dış tarafına, tam benim durduğum hizaya elini koyduğunu hissettim. "Yeter ki yolun sonunda senin bana ait olduğunu bileyim."
Daha fazla dayanamadım. İçimdeki o son kırgınlık kırıntısı da onun bu çaresiz sevdası karşısında eriyip gitti. Elimi yavaşça kapının kulbuna attım. Kalbimin deli gibi çarpan sesini konaktaki taşlar bile duyuyordu sanki.
Kapıyı yavaşça, ardına kadar açtım.
Koridorun loş ışığı odamı aydınlatırken, Rojhat duvara yaslanmış haliyle kalakaldı. Kapının tamamen açılmasıyla gözleri irileşti, yüzüne koca bir şaşkınlık ve tarifi imkansız bir umut yayıldı. Karşısında dimdik duruyordum. Gözlerimin içine baktı; o sert, heybetli adamın gözlerinden bir damla yaş süzüldü yanaklarına.
"Berfin..." diyebildi sadece. Sesi boğazında düğümlenmişti.
Bir adım geri çekilerek odanın içini gösterdim ona. Bakışlarımla, aylardır ona zindan olan o eşikten içeri girmesi için ilk kez rıza gösterdim.
"İçerisi dışarıdan daha serindir, Ağa," dedim, yüzümde aylardır sakladığım o en içten, en sıcak tebessümle. "Daha ne kadar bekleyeceksin o eşikte? Gelmeyecek misin?"
Rojhat, sanki bir rüyadaymış da uyanmaktan korkuyormuş gibi yavaşça, titreyen bir adımla o eşiği geçti. Odanın içine adım attığı an, aramızdaki o bir aylık kış tamamen bitti. Kapıyı arkasından usulca kapattı. Bana doğru yürüdü, aramızdaki o son mesafeyi de kapatıp titreyen ellerini yüzüme, yanaklarıma yerleştirdi. Teninin sıcaklığı yüzüme değdiği an, içimde bir yerlerde kopan o fırtına tamamen dindi.
"Seni çok özledim, Berfin’im... Kokunu, gözlerini, beni her şeyden koruyan o adaletini çok özledim," diye fısıldadı, alnını alnıma yaslarken.
Nefesi yüzüme çarpıyor, bir aydır aramızda büyüyen o aşılmaz uçurumu tek bir dokunuşla yok ediyordu. Gözlerimi kapattım. Teninin o tanıdık, erkeksi kokusu burnuma dolduğunda kalbimin ritmi öyle hızlandı ki, konaktaki taşların bile bu sesi duyduğundan emin gibiydim. Haklılığımın gururu, yerini usulca ait olduğum o sıcaklığın huzuruna bırakıyordu.
Kollarımı yavaşça onun o geniş, dağ gibi gövdesine doladım. Başımı göğsüne yasladığımda, koca ağanın kalbinin bir kuş gibi çırpındığını, benim için nasıl deli bir nehir gibi aktığını duydum. Rojhat, kollarını belime öyle sıkı sardı ki, sanki beni bıraksa bu oda, bu konak, hatta tüm Mardin üzerimize yıkılacaktı.
"Bitti mi Berfin?" diye fısıldadı saçlarımın arasına derin bir nefes bırakarak. "O buzdan sarayında beni tamamen affettin mi?"
Başımı göğsünden kaldırıp gözlerinin içine baktım. Gözlerindeki o yalansız, apaçık duran pişmanlığı gördüm.
"Buzlar eridi Rojhat," dedim, sesimdeki tüm kırgınlıkları o eşiğin dışına fırlatarak. "Ama o duvarların bir daha örülmemesi senin elinde. Ben bu konağın nizamını da, senin kalbini de bir kez daha teslim alıyorum. Ama bu kez, hiçbir yalanın bizi yıkmasına izin vermeyeceğim."
Rojhat’ın yüzünde, uzun zamandır hasret kaldığım o mağrur ve huzurlu tebessüm belirdi. Eğilip dudaklarını alnıma kondurdu, beni kalbine bir mühür gibi bastırdı. Mardin’in o karanlık, sessiz gecesinde, taş odanın kilitlenmemiş kapısının ardında, iki yaralı ruh nihayet birbirinin sıcaklığında iyileşmeye başlıyordu.
