16. bölüm · Küllerinden doguş
16.Bölüm:Bir ananın mucizesi
O şenlikli gecenin, avluda kaynayan kazanların ve ovaya dağılan müjdelerin üzerinden tam dokuz ay geçmişti. Mardin’in o amansız yaz sıcağı geride kalmış, yerini ovayı serinleten kırkikindi yağmurlarına ve bereketli bir bahar havasına bırakmıştı. Benim için geçen her gün, karnımda büyüyen o mucizeyle birlikte sabrın ve gücün daha da katmerlenmesi demekti. Konakta attığım her adımda, o sinsi iftiraların, canımı yakan o kilitli kapıların yerini artık doğacak evladımın heyecanı almıştı.
Mayıs ayının sonlarına doğru, gökyüzünün gri bulutlarla kaplandığı, Mardin’in üzerine ılık bir yağmurun çiselediği bir gece yarısıydı.
Odanın içinde, açık pencereden giren toprak kokusunu soluyarak yatağın kenarında oturuyordum. Rojhat baş ucumda, aylardır olduğu gibi yine bir an bile gözünü üzerimden ayırmadan pervane oluyordu. Tam ona dönüp serin bir su isteyecektim ki, kasıklarımdan başlayıp tüm bedenimi esir alan o amansız, keskin sancıyla yerimde çakılı kaldım. İçimden kopan o güçlü sızıyla elimi hızla karnıma götürdüm.
"Berfin! Ne oldu?" diyerek Rojhat bir hamlede yanımda bitti, elleri ellerimi buldu. Yüzündeki o sarsılmaz ağalık maskesi anında düşmüş, yerini büyük bir telâşa bırakmıştı.
"Rojhat..." dedim, nefesim kesilirken, alnımda biriken ter tanelerini hissederek. "Vakit geldi... Bebek geliyor."
O dandikten sonra konakta zaman adeta durdu ve yeniden hızla akmaya başladı. Rojhat’ın avluya doğru feryat eden o gür sesi taş duvarları yırtacaktı sanki: "Daye Hatun! Ebeyi çağırın! Çabuk!"
Kısa süre içinde oda hıncahınç doldu. Daye Hatun, ovadan getirilen tecrübeli ebeler, sıcak sular, temiz bezler... Konaktaki herkes ayaktaydı. Aşağıda, avlunun ortasında Hacı Bey’in bastonunu yere vura vura dua ettiğini, tesbihini sabırsızca şaklattığını duyabiliyordum. Ama odanın içinde sadece benim o amansız mücadelem vardı.
Sancılar dalga dalga gelip bedenimi kavururken, yatağın başlığına tutunmuş, dişlerimi sıkarak direniyordum. Ben ki o odada yalnız başıma yedi gün hasretle direnmiş, ağaların karşısında eğilmemiş kadındım; bu sancıya mı boyun eğecektim?
Rojhat, ebelerin tüm itirazlarına rağmen odadan bir adım bile dışarı çıkmamıştı. Baş ucumda durmuş, terleyen alnımı elleriyle siliyor, o koca ağalığını bir kenara bırakıp gözleriyle bana güç vermeye çalışıyordu.
"Buradayım sevgilim... Elini bırakmam, dayan az kaldı hatunum," diye mırıldanıyordu, sesindeki o hırçın telâşla beni sahiplenerek. Onun o her şeye hükmeden sesinin şimdi sadece benim için titremesi, içimdeki o dayanma gücünü ikiye katlıyordu. "Sık elimi Berfin, buradayım..."
"Ikın Berfin gelin! Hadi kızım, göründü saçları! Az daha gayret, bu şanlı soyun anası sensin!" diye bağırıyordu ebe kadın, dualar eşliğinde.
Son bir gayretle, içimdeki tüm o geçmiş kırgınlıklerin, dökülen yaşların ve kazandığım zaferlerin gücünü arkama alarak son kez bütün nefesimi topladım. Gözlerimizi birbirine diktik, Rojhat’ın elini koparacakmış gibi sıktım.
Ve o an... Taş odanın yüksek tavanlarında, Mardin’in o kadim sessizliğini yırtan, gür bir bebek çığlığı yankılandı.
Ebelerin sevinç çığlıkları, Daye Hatun’un kapının önüne doğru savurduğu o muazzam zılgıt sesi avluya kadar ulaştı. Aşağıda Hacı Bey’in "Şükürler olsun!" nidasını ve ardından patlayan tüfek seslerini duydum. Konak, gerçek varisine kavuşmanın coşkusuyla inliyordu.
Ebe kadın, bembeyaz bezlere sarılmış o küçük mucizeyi kucağıma doğru uzattı. "Mübarek olsun Gelin Ağa... Aslan gibi bir oğlun oldu," dedi.
Bebeği göğsüme yatırdıklarında, burnuma dolan o cennet kokusuyla birlikte gözlerimden akan yaşlar yanaklarımdan süzüldü. O kadar küçük, o kadar masumdu ki... Rojhat yavaşça yanımıza uzandı, kollarını ikimizin etrafına sararken o sert, kara gözleri ilk kez bu kadar parıldıyordu. Eğilip önce benim alnımdan, sonra oğlumuzun o küçücük başından öptü.
"Gördün mi hatunum?" diye fısıldadı sesi gururla, o sarsılmaz sahiplenici tınısıyla. "Bizi yıkamadılar. Senin adaletin, o kapıyı aralık bıraktığın gece... Bize bu dünyadaki en büyük zaferi verdin sevgilim."
Başımı onun göğsüne yasladım, kucağımda ağlayan oğlumuzla birlikte derin bir nefes aldım. Bize 'kısır' diyenler, bizi oyunlarla yıkmaya çalışanlar bu çığlığın altında ezilmişti. Mardin’in bu heybetli konağında, taşların sızısı bitmiş; asıl saltanat, bizim helalimizden doğan o küçük nefesle kıyamete kadar sürecek bir bağla mühürlenmişti.
