32. bölüm · Küllerinde Saklı, isfad

hem pişman hem düşman

leila a.

32. Bölüm

İnsanın evi midir huzuru bulduğu yer, yoksa evinde hissettiği yer midir?

Yüküne yük ekleyene yuvam denebilir mi? Yoksa içine girince omuzlarından yükün indiği, sesini kısmadan konuşabildiğin, kendin olmaktan korkmadığın yer midir yuva?

Sahi, ev ve yuva kavramları İsmail için yıllar öncesinde kalmıştı, ne demek olduklarını hatırlayamıyordu bile. Yıllardır evi yalnızca uyumak için girdiği bir dört duvar, yuvası da yalancı bir mezarın süslü toprağı olmuştu. Bir zamanlar huzur bulduğu, evinde hissettiği sevdiğinin kokusu toprakla karıştığında o da yeni bir yuvaya alışmak zorunda kalmıştı.

İnsan ne kadar uzağa giderse gitsin, ne kadar kaçarsa kaçsın eğer hala gönlünde bir yerde birine dönme arzusu varsa, evi tam da ordadır. Çünkü huzur gittiğin yerde değil, dönmek istediğin yerdedir. Uzun zamandır dönmek istediği yer belli olsa da artık değişmişti.

İlk defa sarıldığı, boynunun yumuşak kokusunu içine çektiği oğlunun yanıydı artık huzur. Sapsarı saçlarının yaydığı ışıktı, onun tek bir gülüşüydü.

On dakikalık yolun bir saat gibi geçmesine sebep veren hasret, kapıdan içeri girip oğluna sarıldığı anda bitmişti. Daha bugün, keşke sen benim oğlum olsaydın derken bu kadar acı çekeceğini düşünmemişti. Ama yine de bu kavuşma, tüm acılarına değerdi. Zaten kastettiği, annesinin yıllarca onu babasından saklayıp bir anda ortaya çıkarması değil de, oğluyla beraber büyümek, beraber öğrenmekti. Hala çok vakti vardı, evet. Ama önünde ne kadar çok zaman olursa olsun, kaybettiği iki yılı telafi edemeyecekti.

Gözlerinden akan yaşlar Bora'nın ensesini gıdıklıyordu. İsmail içine içine ağlarken Bora kıkırdadı.

"Oğlum." dedi özlemle. Sonra hafifçe geri çekilip annesinin tıpkısı olan gözlerine baktı. "Sen benim oğlumsun, canımsın." O gözlere bakmak acı veriyordu. Dağılmış sarı saçlarını arkaya itti nazikçe. "Bundan sonra bizi kimse ayıramayacak, tamam mı oğlum?" Bora neye tamam dediğini bilmeden, ezberlenmiş bir hareketle başını aşağı yukarı salladı. Onun bu haline güldü İsmail, yıllar sonra ilk defa bu kadar içten gülüyordu.

Oğlunu kucaklayarak aşağı indi. Herkes salonda toplanmış gerginlikle birbirlerine bakıyordu. Belli ki İsmail'in Koçari Konağına fırtına gibi girişinden sonra bazı şeyler konuşulmuştu. O yukarda uyuyan oğluyla hasret giderirken aşağıda Oruç ve Eleni her şeyi açıklamak zorunda kalmıştı.

İsmail'in kıpkırmızı gözleri hepsini es geçip oğlunun askıdaki montuna ve çantasına yöneldi. Oruç ve Adil ayaklandı. "İso, nereye?"

Adil yanına doğru yaklaştı. "Oğlum Fadime nerde, niye gelmedi?"

İsmail'in ona cevaben attığı bakışlar öfke ve acı doluydu. Fadime hala niye gelmemişti bilmiyordu, bilmek de istemiyordu. Adil'le göz temasını koparıp oğlunu yere koyarak montunu giydirdi. Kimseye cevap vermeden kapıya ilerlerken bu kez Adil'in onu tutan eli durdurmuştu.

"Nereye gidiyorsun çocuğu alıp?"

İsmail arkasını dönmeden önce sinirini hafifletmek amacıyla gözlerini sımsıkı yumup açtı, ama pek bir işe yaramamıştı. Şu anda ona sorulacak tek bir soruya bile tahammülü yoktu. Tek isteği, yıllar sonra ilk defa huzurlu bir gece geçirmekti. Burnunda toprak kokusuyla değil, oğlunun kokusuyla uyuyakalmaktı. Yavaşça arkasını dönüp Adil'e baktı.

"Çocuğumu," diye vurgulayarak başladı, sesi sakindi ancak ses tonunda bariz bir kin vardı. "evime götürüyorum abi. İtirazın mı var?" Geriye gidip Adil'in elinden kurtuldu, sonra da eğilerek oğlunu kucakladı. Tam yeniden kapıya yönelmişti ki Adil'in sesi yine durdurdu onu.

"Fadime'nin haberi var mı?"

İsmail sahte bir şekilde güldü ama hemen ardından ciddileşti. Bu saçma sorular onu hasta ediyordu, Fadime'nin bundan sonra hiçbir şeyden haberi olmasına hakkı yoktu.

"Yok!" dedi net bir sesle arkasını dönmeden. Daha fazla bir şey demesine izin vermeden çıktı kapıdan. Merdivenleri hızlıca inip arabasına ilerlerken nefes nefese kalmış Fadime konağın avlusuna girdi. Oğlunu ve İsmail'i giderken görünce son kalan gücüyle yanlarına koştu. "İso!"

İsmail'in arabanın kapısına uzanan eli havada kaldı. Vücudunu döndürmeden onlara doğru yaklaşan Fadime'ye baktı. Eş zamanlı konaktakiler de dışarı çıkmıştı. O sırada kendine gelen İsmail'in kapıyı açtığı anda onlara yetişen Fadime hızla ittirerek kapının sesli bir şekilde kapanmasını sağladı. "Ne yapıyorsun?" Nefes nefese kalmış titreyen sesiyle konuştu. Ağlamaktan harap olmuş gözlerinde korkmuş bir ifade vardı.

İsmail sıkıca yumdu gözlerini. Yine de onu bu halde görmek, her şeye rağmen canını yakıyordu. Bu yüzden yüzüne bakamadı. "Çekil!"

"Çekilmem!" Diye bağırdı Fadime. Diğerleri yanlarına gelmişti ama ikisi de umursamadı. "Nereye götürüyorsun oğlumu?"

İsmail anında gözlerini açarak kaşlarını çattı. Ses tonu tehditkardı. "Oğlunu?" Bu kez vücudunu ona döndürdü. Tam bir şey diyecekken Oruç araya girdi.

"İso, yapma abim. Böyle olmaz."

İsmail yavaşça abisine döndü. Kaşları hala çatıktı. "Nasıl olur abi?" Fadime'ye baktı. "Mesela ben de oğlumu iki yıl annesine göstermesem, herkesten saklasam olur mu? Başka bir kadını annesi yerine koysam olur mu?!" Sonlara doğru sesi yükselmişti.

Fadime oğlunu almaya çalışırken, Bora da yükselen seslerden korkup ağlamaya başladı. İsmail bir adım geriledi. Bora'yı tutan elini sıkılaştırdı, diğer elini tehditkar bir şekilde Fadime'ye doğrulttu. "Bundan sonra da sen hasret kalacaksın, oğluna."

"Hayır, hayır..." ağlayarak sayıkladı yalnızca. "Ne yapacaksın? Benim oğlum o, benim nüfusumda! Duydun mu? Alıp götüremezsin!"

İsmail sahte bir kahkaha savurdu. "Sahte kimlikle doğurduğun oğlun mu?" Birkaç adımla Fadime'nin neredeyse dibine girdi. "İstemediğim şeyleri yaptırmadan, çekil önümden!"

Fadime bozguna uğramış gibi kalakaldı olduğu yerde, karşısında merhamet kırıntısı bile kalmamış gibi dikilen adama acıyla baktı. "Yapamazsın." diye mırıldandı. İsmail alay edercesine güldü. Bir şey söylemesine bile gerek yoktu, bu gülüş içinde birçok cevabı barındırıyordu. Abisine kısa bir bakış atıp ağlayan bebeğinin saçlarını severek arabanın sağ koltuğuna oturdu. Oruç da hızla şoför koltuğuna geçerken Fadime transa girmiş gibiydi. Arabanın motor sesini duyduğunda kendine geldi. Kapıyı açmaya çalıştı ama kitliydi. Arabanın camına vurdu. "İso, yapma ne olur! Götürme oğlumu!" Ağlayarak kurduğu cümlelerin çoğu anlaşılmıyordu.

İsmail dönüp bakmadı. Araba konaktan çıkarken daha fazla ayakta duramayan Fadime yere düştüğünde, dikiz aynasından onu izleyen İsmail'in de gözyaşları birer birer akıyordu.

Annesinden ayrı kaldığı için geldiğinden beri ağlayan Bora yorgunluktan sonunda uyuyakalmıştı. İsmail oğlunu izlerken yüreğinin yarısı huzur, yarısı acıyla doluydu. Oğlunu böyle izleyeceği kaç gecesini çalmışlardı ondan? Oğlunun onu uyutmayacağı kaç gecesini almışlardı?

Şimdi oğlunun yanında annesinin de olması gerekiyordu. Yine eksiklerdi, oğluna kavuşmuş olsa da yine yarımlardı işte. Gözlerinden akan yaşlara engel olamadığında kafasını çevirdi. Yavaşça yataktan doğrulup yerde duran çantaya baktı. İçinde Bora'nın eşyalarının olduğunu tahmin ederek almıştı, yine de emin olmak için çantayı yerden alıp içini açtı. Yedek kıyafet, bez, biberon, mama... tam da tahmin ettiği gibiydi. İçindeki küçük fermuarlı gözü açtığında bir fotoğraf buldu.

Yeni doğmuş Bora annesinin kucağındaydı. Fadime oğluna bakıp gülümserken gözleri yaşlıydı. Fotoğrafa bakarken yüreği ezildi, nefessiz kalmıştı sanki. İşte bu manzarayı da çalmıştı ondan, en sevdiği yapmıştı bunu. Uğruna öleceği, öldürmüştü onu.

Bu fotoğrafı tesadüfen bulmuş olmasa asla bu anı göremeyeceğini fark ettiğinde, birisi elini göğsünden içeri sokup kalbini parçalıyormuş gibi hissetti. Elinde tuttuğu fotoğraf dünyanın en güzel manzarasıydı, ama o yalnızca bir saniyelik görüntüsünü eski bir fotoğraftan görüyordu.

Daha fazla dayanamayarak ayağa kalkıp çıktı odadan. Aşağıda dönüp duran annesi peşinden gelip kolunu tuttu. "Ula konuşmayacak mıyız? Ne oluyor, niye getirdin bu uşağı?"

Hala annesinin hiçbir şeyden haberinin olmadığını anladığında göz ucuyla abisine baktı. Oruç kafasını olumsuz anlamda iki yana salladığında yeniden annesine döndü. "Sonra ana, sonra." diye geçiştirip kurtardı kolunu.

"Ula ne sonra, ne işi var bu uşağın burda? Gel çabuk buraya!"

Zarife arkasından bağırırken İsmail çoktan konaktan çıkıp arkadaki çardağa yönelmişti bile. Masaya oturmak yerine yere çöktü elinde fotoğrafla. Karanlık gecede ışığı olmuştu sanki bu fotoğraf, bütün hisleri bütün duyguları yerle bir olmuştu. Mavi gözleri yeniden dolup taşarken, başparmağıyla fotoğrafı sevdi istemsizce. Nasıl yapmıştı Fadime bunu ona? Nasıl kıymıştı ailesine? Çok güzel bir aile olurlardı, keşke bu fotoğrafı çeken kendisi olabilseydi. İnsan hiç tatmadığı bir şeyin özlemini çekebilir miydi? İsmail çekiyordu işte.

Bütün bunlar bir yana, içinde yanan ateşten İsmail bile korkuyordu. O ateşin yakacağı şeylerden korkuyordu. Bu saatten sonra kendisi bile yapacaklarından korkuyordu. İçindeki merhamet ilk defa gölgeleniyordu, içindeki aşka ilk defa öfke ağır basıyordu.

Ama tam şu an, elindeki bu fotoğrafa bakarken ne öfke ne de kin hissediyordu. Yalnızca özlem vardı, yalnızca hayal kırıklığı vardı.

İsmail fotoğrafa dalmış düşünürken yanına oturan abisini kolunu omzuna attığında fark etti. Elinin tersiyle gözyaşlarını sildi hemen. Bir süre ikisi de konuşmadı, Oruç bir fotoğrafa bir de perişan kardeşine baktı.

"Seni cayır cayır yakan ateşe hala hayran hayran bakıyorsun be oğlum..."

Duyduğu cümle İsmail'i bozguna uğratmıştı. Onca şeyden sonra yine de cayır cayır yandığı ateşi hayranlıkla izliyordu.

Ne kadar silse de inatla akmaya devam eden yaşlarına aldırmadan abisine baktı. "Ne yapacağım abi ben? Korkuyorum, kendimden korkuyorum."

Oruç kardeşinin ensesinden tutup alnını alnına dayadı. "Zalim olmayacaksın oğlum, bebeğini anasından ayırmayacaksın."

"Oğlumu vereyim de o adamın evinde sahte ailesiyle yaşamaya devam mı etsin? Bunu mu istiyorsun benden?" Diye yükseldi.

Oruç kaşlarını çatarak hafifçe geriledi. "Saçmalama oğlum, ben onu mu dedim sana?" Sonra derin bir nefes vererek sesini alçalttı. "Geçmişte ne yaşandıysa yaşandı, bitti. Unutacaksın. Fadime'yle ikinize zaman vereceksin, aranızı düzelteceksiniz. Bu çocuğu ne anasız ne babasız koymayacaksınız!"

İsmail düşünceli bir şekilde elindeki fotoğrafa baktıktan sonra başını iki yana salladı. "Olmaz abi, hiçbir şey olmamış gibi devam edemem. Yapamam."

Oruç ona yargılayıcı bir bakış attı. "Zalim olacağına mazlum ol. El kadar bebeği aranızdaki savaşa dahil etmeyin!"

İsmail yeniden abisine döndü. "Ben onun kadar vicdansız değilim zaten, oğlumu annesinden ayıramam." Dediğinde Oruç biraz olsun rahatlamış gibiydi. "Ama affedemem. Bak şu fotoğrafa abi," elindeki fotoğrafı ona gösterdi. "bunu benden çaldı ya, onu affedemem. Ben ne yaşadıysam o da aynılarını yaşayacak." Abisinin bir şey demesine izin vermeden ayağa kalktı.

Oğlunun yanına giderken, içinde bir ses Fadime acı çekerse kendi yüreğinin daha fazla yanacağını söylüyordu.

İlk defa oğlundan ayrı bir gece geçiren Fadime'nin gözüne uyku girmemişti. Bütün gece ağlamaktan gözleri acıyordu, İsmail belki de oğluyla bir gece geçirmek istemekte haklıydı ama bu şekilde olmamalıydı.

Oğluna bakabilecek miydi, altını değiştirebilmiş miydi, karnını doyurabilmiş miydi? Bütün gece bu sorularla aklını yiyip bitirmişti. Kendine çektiği dizlerine başını yasladı. Bir gece daha oğlundan ayrı yatmayacaktı, İsmail'in onu tehdit ettiği her şeyi teker teker ona yedirecekti. Ama yine de oğlundan ayrı kalmayacaktı.

Bir saat kadar sonra, sabahı zor etmenin yorgunluğu vardı üzerinde, ama yine de kendini zorlayarak ayaklandı. Kimsenin uyanmadığını düşünüyordu ama aşağı indiğinde koltukta oturan abisini gördüğünde kendisi gibi uyuyamadığını hemen anladı. Şişmiş gözleri uzun zamandır yorgun olmanın yükünü taşıyordu. Yine de kardeşini görünce utangaç bir şekilde gülümsedi. Adil ne alışabilmişti ne de vazgeçebilmişti. Karşısında duran kardeşine kızgın olmaya da kırgın olmaya da hakkı yokmuş gibi hissediyordu, ama yine de içinde bir yerlerde kırgınlığı ben burdayım diyordu. Bu kırgınlığın üstünü örtmek zorundaydı, kardeşinin kendini attığı hayatın yıkımı şimdi kapılarında beklerken kendisini affettirmek ve onun yanında olmak zorundaydı. Kardeşi bu haldeyken kendisi de yıkılamazdı, onu bir kez daha yüzüstü bırakmayacaktı.

"Uyuyamadın mı?"

Hayır anlamında başını salladı Fadime, aslında o da abisine mahcuptu. Aylar süren intikam hasreti, onları ilk gördüğü anda bitmişti işte. Hem intikamını almıştı hem de içi soğumuştu. O andan itibaren de içinde çok daha kötü bir duygu uyanmıştı. Özlem.

Eski hayatına ve ailesine olan özlemi aslında Bora'nın doğumuyla başlamıştı. Anne olduğunda her zaman yanında olanların yokluğu daha fazla koymaya başlamıştı. Bu yüzden o zamanlarda özlemini biriktirip kine dönüştürmeyi başarsa da şimdi yapamıyordu. Hem hepsi burnunun dibindeydi hem de şimdi oğlu uzaktaydı. İsmail'in de ne yapacağını kestiremediğinden onun yanına kalan tek kişi abisiydi.

İki kardeş birbirlerine kırgın olsalar da en çok kendisine kızıyordu ikisi de. İkisi de kendini suçluyordu, bu yüzden birbirlerinin bakışlarını anlamak kolay olmuştu. Adil ayaklanıp kollarını iki yana açtığında Fadime hiç düşünmeden abisine sarıldı.

İkisi de ağlıyordu. Adil biraz daha sıkı sardı kardeşini, saçlarını kokladı. Çok özlemişti. "Affet abim, affet." Dedi pişmanlıkla.

Fadime de ona daha fazla sokuldu. "Sen de beni affet abim." Diye mırıldandı. Sonra da derin bir nefes alarak kafasını geriye doğru uzattı, abisinin kızarmış gözlerine özlemle baktı. "Ne olursa olsun sen benim her zaman abimsin, annemle babam bunca şeyi saklarken sen de çok küçüktün. Cezayı çok yanlış insanlara kestim, biliyorum." Islanmış kirpiklerini düşürdü, kurduğu cümlelerden sonra yüzüne bakamıyordu. Adil kardeşine tekrar sarıldı. "Sen affedilecek bir şey yapmadın." Ama kardeşini oyunlarına alet eden Şerif'e hepsinin hesabını soracaktı.

"Abi," dedi Fadime çatlak bir sesle. Uzun süredir bu kelimeyi kullanmamıştı. Adil ona merhametle baktı. "Oğlumu almaya gidelim, lütfen."

Adil kardeşinin buruk sesine katlanamadı, yüreği acımıştı. Bunca zaman Fadime'nin yokluğunda, İso'yla birbirlerine hemdem olmuşlardı. Gerçekten abi kardeş olmuşlardı. Şimdi İso'nun fevri hareketlerini de anlıyordu, kendisi de kızını ondan kaçırdıklarını öğrendiğinde deliye dönmüştü. Bu yüzden onu her anlamda en iyi anlayacak kişi olarak İsmail'le konuşup ona akıl vermesi gerekiyordu.

"Gidelim abim, üzerine bir şeyler al çıkalım. Sonra da güzel bir kahvaltı yaparız yeğenimle, olur mu?" Yüzünü elleri arasına alarak sorduğu soruya Fadime de gülümseyerek başıyla onay verdi.

Ayakkabılarını giyip üzerine ceketini attıktan sonra tam kapıdan çıkmak üzerelerken, onlardan önce kapı çaldı. Adil ve Fadime birbirlerine baktılar. Fadime oğlu ve İsmail'in geldiğini düşünerek heyecanla açtı kapıyı. Dayanamamıştı herhalde diye düşündü.

Ancak karşısında duran iki polis memuru hevesli gülüşünü soldurdu. Ne olduğunu anlayamadığı için arkasında duran abisine baktı. Ancak Adil de çatılmış kaşlarıyla polislere bakarken ne olduğunu anlayamamıştı.

"Fadime Furtuna?" diye teyit etmek amacıyla sorduklarında Fadime'nin kalbi hızla çarpmaya başladı.

"Be-benim." dedi kekeleyerek.

"Hakkınızda şikayet var, bizimle karakola kadar gelmeniz gerekiyor."

Polis Fadime'nin koluna doğru uzandığında adil engel oldu. "Ne şikayeti, neden götürüyorsunuz?"
Fadime şokla açılmış gözleriyle sebebi hemen anlarken hiçbir şey diyemedi. Yalnızca dolu gözlerle abisine dönüp başını iki yana salladı.

Polis memuru küçük bir nefes vererek bezgin bir ifade takındı. "Beyefendi, Fadime hanım hakkında sahte kimlik kullanma ihbarı var."

"Ben sahte kimlik falan kullanmıyorum." Diyebildi Fadime zar zor. Evet yurtdışında kullanmıştı ama bunun cezasını Türkiye'de veremezlerdi, ayrıca yurtdışında kullandığını da ispat edemezlerdi.

"Hanımefendi derdinizi karakolda anlatırsınız, şimdi bizimle gelmeniz gerekiyor." Konuşan adamın yanındaki kadın polis Fadime'nin koluna girerek onu merdivenlere doğru yönlendirdi. Fadime yaşlı gözleriyle abisine baktı. "Abi." dedi titrek bir sesle.

Adil hemen kardeşinin peşinden çıktı, onu arabaya doğru götürürlerken telkin etmeye çalışıyordu. "Abim, sakın korkma. Feride'yi alıp geliyorum, biz gelene kadar sakın konuşma." Fadime arabaya binerken hiçbir şey diyemedi çünkü ağzını açtığı anda hıçkırıklara boğulacaktı. Adil onun bakışları altında ezilmiş gibi hissetti, kardeşine daha yeni kavuşmuşken bir daha ayrılmamak için her şeyi yapacaktı. "Sakın korkma, tamam mı? Ben yanındayım." Fadime deli gibi korkuyordu ama abisine bakıp başını salladı.

Araba konaktan uzaklaşırken Fadime içinden bunu yapanın İsmail olmaması için dua ediyordu.

Adil şu an kardeşinin parmaklıklar ardında olduğunu gördükçe kafayı yiyecek gibi oluyordu. Feride onu sakinleştirmek için koluna dokundu. Fadime de yaşlı gözlerle abisini izliyordu.

"Sakin ol Adil, ifademizi verdik. Güçlü bir savunmamız var. Birazdan nöbetçi mahkemede Fadime'yi serbest bırakacaklardır eminim."

"Tüm suçu Şerif'e yıkmasa mıydık?" diye korkarak söylendi Fadime.

"O şerefsize mi üzülüyorsun bir de?!" Diye çıkıştı Adil. Zaten bunca şey Şerif yüzünden olmuştu.

"Hayır abi ama sonuçta-"

"Sonuçtası falan yok Fadime, seni kurtarmak için başka yol yok!"

Feride bir nefes vererek araya girdi. "Evet Fadime, unutma. Sen gerçekten kendini öldürmek istedin, komadayken Şerif seni yurtdışına kaçırdı. Fırsatını bulduğun ilk anda da kaçtın. Hatta bu noktada Poyraz Polat işimizi kolaylaştırabilir." Adil onun adını duyduğunda sabır çekti, bir başka şerefsiz de oydu. "Sakin ol Adil, Poyraz'ın ifadesi de bizi desteklerse her şey daha hızlı olur." Fadime'ye döndü. "Senin masumluğunu kanıtlarız, tutuksuz yargılanmayı bırak direkt aklanırsın." Fadime'nin endişeli yüz ifadesine bakarak devam etti. "Şerif de kızımı korumak için yaptım der, sen de şikayetçi olmazsan o da tutuksuz yargılanır. Merak etme."

Adil sinirle parmaklıkları tuttu. "Öyle bir şey olmayacak, şikayetçi olacaksın!"

"Adil, sakin ol bir ya!" Diye yakındı Feride. "Önceliğimiz Fadime'yi kurtarmak, gerçek kimliğine kavuşturmak. Şerif'le sonra ilgileniriz." Yeniden Fadime'ye baktı. "Oğluna da gerçek bir kimlik çıkarabilirsin artık, ölmediğin ortaya çıktığına göre İsmail Furtuna'yla hukuken hala evli gözüküyorsun. Eğer İsmail senden sonra başkasıyla evlenmiş falan olsaydı bir de bunun davasıyla uğraşacaktık, ama gerek kalmadı." Sanki çok iyi bir şeymiş gibi konuşurken Fadime bayılacak gibiydi.

Kimin şikayetçi olduğu bilgisini gizli tutmuşlardı ama herkes bunu yapanın İso olduğuna neredeyse emindi. Adil, Fadime'yi çıkarır çıkarmaz onun tepesine binecekti. Bu yaptığı çok fazlaydı.

Fadime ise İsmail'in ona savurduğu tehditleri eyleme döktüğünü anladığından beri daha çok korkuyordu. Onu oğlundan gerçekten ayırmaya çalışırsa nasıl yaşardı, bilmiyordu. İsmail Furtuna'nın öfkesiyle nasıl savaşacaktı? Başını demir parmaklıklara yasladı, son bir şans için dua ediyordu.

Hava henüz kararmışken her şey tam da Feride'nin dediği gibi olmuştu. Poyraz kendisini işe bulaştırmamaları karşılığında Fadime'nin lehine ifade vermişti. Şimdi ifadesini almak için polis her yerde Şerif'i arıyordu.

Sabahın köründen beri ordan oraya resmen sürünmüştü Fadime, ne bir lokma yemek ne de bir bardak su içmişti. Çok yorgun hissetse de tek isteği oğlunu görmekti. Bu yüzden abisi söz verdiği gibi onu Furtuna'ya götürecekti.

Adliyenin önünde duran arabaya doğru ilerleyecekken karşıdan onlara doğru gelen İsmail ve paytak adımlarıyla yürüyen Bora'yı gördüklerinde Fadime koşarak oğluna sarıldı. Bora da annesini çok özlemişti. İkisi birbirlerinden ayrı tek bir gün bile geçirmemişlerdi. "Oğlum!" Kokusunu içine çekerken gözlerinden akan yaşa engel olamıyordu.

Kafasını hafifçe kaldırıp öfkeli gözlerle, yukardan onları izleyen İsmail'e baktı. Onun bakışlarında tarif edemediği bir şey vardı. Mavi gözleri puslanmıştı.

Oğluyla sarılmayı bırakmadan onu kucaklayarak doğruldu. "Neden yaptın bunu?" Sesinin kırgın çıkmasına engel olamamıştı.

"Ben de bütün gece kendime sordum, 'Fadime bana bunu neden yaptı?' diye. Biraz da sen sor." Elindeki kağıtları ona uzattı. "Biri babalık davası, oğlumu nüfusuma alacağım. Yeni kimlik çıkaracağız." Fadime'nin içi rahatlar gibi oldu. En azından onu almaya çalışmıyordu, sadece nüfusuna almak istemişti. Zaten bunu yapacaklardı. Ancak bu rahatlaması kısa sürdü.

"Diğeri de boşanma davası, içinde velayet talebi de var." Fadime şokla ona baktı. "Oğlumla son günlerini iyi geçir, çünkü öğrendiğime göre yaptıkların yüzünden velayeti kazanman imkansıza yakın."

Birbirlerine son bakışları hem pişman hem düşman gibiydi. Hem en başa dönmüşlerdi hem de en sonuna gelmişlerdi. İsmail Fadime'yi uçurumdan tek başına değil, kendisiyle beraber atmıştı. Şimdiyse ya birbirlerine kol kanat olup uçacaklardı ya da birlikte yere çakılacaklardı.

İsmail arkasını dönüp giderken Fadime eline bırakılmış kağıtlarla öylece kalakalmıştı.

-
ismail furtuna is back malsf:(
neyse o fadimesine kıyamaz... yani herhalde...
çok hastayım ama sizi bekletmemek için zar zor yazdım bölümü, çünkü sizi seviyorum🥹🥹🫶🫶
siz nasıl buldunuz? umarım beğenmişsinizdir. 🩷