2. bölüm / 6
Küllerin Doğuşu: Aves-11.Bölüm: Kehanet Tekrar Yazılıyor
Bölümler 6Şu an: 1.Bölüm: Kehanet Tekrar Yazılıyor
Hayatım boyunca hiç öldürülmemiştim.
Bedenim değil ruhum öldürülmemişti. çünkü ruhumu dimdik ayakta tutan biri vardı. O da gitmek üzereydi ancak benim haberim yoktu.
Derler ki: bir ceset gördüğünde arkana bakmadan kaç. Ancak emin olmam gerekirse eğer ben yine de kaçarım. Tercih edeceğim ilk seçenektir. Kaçmak. Arkana bakmadan kaçmak. Ancak onu gördüğümde kaçamamıştım. Olduğum yerde kalakalmıştım. Sanki büyük bir buz kütlesi üzerimden geçmişte dona kalmıştım.
Merdiven boşluğunda güneş neredeyse hiç vurmuyordu. Yan taraftaki küçük pencereden ışık gelsede hala karanlıktı. Şayet karanlık olmasa onu, öldüren kişiyi görebilirdim. Önümde uzanmış bir beden. Kığırdamıyor sadece yatıyordu. Bedenin tam göğüsüne saplanmış bir hançer duruyordu. Görebildiğim kadarıyla cesedin sırtından akan kan vardı ve öyle çoktu ki gözlerimi alamıyordum.
Cesedin hemen başında ayakta duran bir siluet de vardı. İşte, ona katil denmez miydi? pelerinin şapkasıyla kapattığı yüzü görülmüyordu. Çenesi ve dudağı az çok gözüküyordu ancak.
Biraz uzağında da heykel gibi duran ben vardım. Hareket edemiyordum. Dişlerimi sıkıyordum, çenem seğriyordu, bedenimin her yeri titriyordu ama kaçamıyordum. Çünkü arkamdan geleceğinden korkuyordum. Neredeyse bayılmama az kalmıştı.Ah! tanrım, hareket etsene!
"Ben..." dedim ve sustum. Ne diyebilirdim ki? kanın keskin kokusunu aldığımda kusmamak için zor duruyordum. Hatta durduğum bile söylenemez olduğum yerde çırpınıyordum. Ayağımı kaldırıp geriye gidecektim ki daha önce de duyduğum bir ses tekrar kulağıma fısıldadı.
Dın...dın...dın...dın
Dın...dın...dın...dın
Adımlarımı merdiven boşluğuna getiren o çan sesi.
Ses nereden geliyordu bilmiyorumama beni oraya itiyordu. Çan sesini takip ettiğim için buradaydım ve bundan nefret ediyordum. Boğazıma adeta taş oturmuştu. Yutkundum yavaşça Şimdide o taş, boğazımdan geçip içimde bir yere yerleşmişti. Kaçmalıydım.
Yavaşça ayağımı geriye attım. Bir hareketlilik olmadı. Bir adım daha attım. Aynı şekilde kaldı. Orada öylece dikiliyordu. Acaba beni görmedi mi diye düşünürken sesi olduğum yerde kalmamı sağladı.
"Nereye kadar kaçmayı planlıyorsun, güzel varisim?" dediğinde ağlamak üzereydim.
Titreyen ellerimi yumruk yaptım ve yanağımı dişledim. Bir kaç saniye sonra kanın tadı geldiğinde yüzümü ekşitip yutkundum.
"Ben..." dedim ve yine sustum.
Ne yapmam gerekiyordu? cesede mi bakmalıydım? yardım mı etmeliydim? bu pek mümkün değildi. Cesedin sırtından kan gelmeye devam ediyordu. Bir kaç dakika sonra kan gölüne dönecekti. Kaç! diye bağırıyordu iç sesim. Hala adım atacak gücüm var mıydı bilmiyorum.
Onu oyalamalı mıydım?
"Bunu...sen mi yaptın?" diye sordum.
Şayet bunu nasıl yapabilirdi? krallık tarafından korunan bir akademiydi burası. Kim böyle birşeyi yapmayı akıl ederdi ki? o an aklıma gelen bir soruyla ışık belirdi gözlerimde. Diğer herkes neden burada değildi ve neredelerdi? lütfen biri gelebilir mi?
Sorularımla boğuşurken alaycı bir gülme sesi duydum. Bana gülmüştü. Kulaklarımı kapatmak isteği uyandırmıştı içimde. Bir yandan da cesede bakıyordum. Kafası katilin ayağının altında kaldığı için kim olduğunu seçemiyordum. Ancak ayakları bana yakın duruyordu. Bir çift siyah çizmeler.
Gülmesi sona erdiğinde "Her insanın seçim hakkı vardır." diye homurdandı.
Konuştuğunda tüylerim diken diken oluyordu. Dizlerimin üstüne çöküp ağlayacaktım.
"Sana da sunuyorum. İlk olarak burada kalır ve borcunu ödersin. İkinci seçenek sonuçlarının farkında olarak arkana bakmadan kaçarsın."
Ve yüzünü yavaşça yukarı kaldırdığında şok içindeydim. Karanlığın bile saklayamadığı bir çift kırmızı gözler.
"Seçim senin varisim."
2 gün önce
Güneş insanın tenini yakarken, halk bugün epey mutlu görünüyordu.
Sabah erkenden dükkanlarını açan satıcılar tezgahları yan yana dizmiş hasır sepetlerinin içini doldurmakla meşgullerken, bu saatte çokça kişi güneşin verdiği enerjiyle dışarı çıkmıştı. Dün akşamdan kalan su birikintileri, onların içine zıplayan çocuklar, su tezgahına sıçradığı için onlara kızan anneleri ve de handan gelen kahkahalar... bir an olsun durup nefes almamı hatırlatıyordu. Rahatlatıcıydı, acele olmadan durup nefes almak. Hafif esen rüzgar tenimi okşadığında hareket etmediğimi fark edip yürümeye devam ettim.
Çünkü genellikle dururken dışarı çıkamazdım. Annem başıma bir sürü şey kilitlerdi. Onları yapmamı işlerle uğraşmamı bekliyordu. Ona göre varisler boş durmazdı. Sürekli koşuşturur, işlerle ilgilenir, kendilerini geliştirirlerdi. Benden büyük her hangi bir kardeşim olmadığı için her şeyi benim üstüme yüklüyordu. Tabi o bunun pek farkında sayılmazdı.
Aslında, söylemem gerekirse burada tek bir varis yoktu. Duvarın ardında bizler yaşıyorduk ve dört krallık vardı. Her krallığında bir varisi bulunuyordu. Fakat burayı yöneten diğer krallıklardan biraz daha önde duran krallık vardı. Molendro krallığı. Her şeyin başında o krallık gelirdi. Bundan yıllar önce insanların başına gelen kötü -hatta o kadar kötü ki lanetli denebilir fakat halk arasında böyle söylenmesi doğru değildir-kehanetten sonra kalanların yaşaması bile mucizeydi. Ölen eski kraldan sonra Molendro krallığın başına yeni kral Aaron geçmişti... bu kişide benim babamdan başkası değildi.
"Sevgili, Serein Molendro." arkamdan gelen tanıdık sese doğru döndüğümde yüzünde güzel bir gülümseme vardı.
Dudaklarımı birbirine bastırıp gülümsedim. Elbisenin eteklerinden tutup hafif dizimi bükerek eğildim.
"Sevgili, Zyran Aeros." doğrulduğumda gülümsemeye devam ediyordu. Üçüncü krallık Aeros'un saygıdeğer varisi.
Çevreme şöyle bir bakıp kolundan tuttuğum gibi onu köşeye çektim. Sokakta bir kaç insan gelip geçerken etrafı kontrol edip ayakkabımı çıkartmaya başladım. Çıkartırken yüzünü görmesem dahi hangi ifadeyle baktığını pekala biliyordum. Sonunda çıkardığımda ayakkabıları bir elime aldım. Çıplak ayaklarımı zeminle buluşturduğumda taşlar sıcaktı ama soğuk olmasında daha iyidir diye düşündüm.
"Şu hallerini annen görse inan bana ne olacağını çok iyi biliyorum. Bu sefer seni koruyamam, Serein." derken elimdeki ayakkabıları aldı.
"Lütfen susar mısın? yeterince diken üstündeyim. Geçen ki toplantıda sesli güldüğümü duyunca sinirden gözleri çıkacak sandım." yüzümü buruşturduğumda tatlı tatlı kıkırdadı.
Sokak boyunca devam eden ince yüksek kaldırımın üstüne çıktım. Taşlara bakıp ilerleme çalışırken düşmeyeyim diye omuzundan tutundum.
Zyran benim çocukluğumdan beri arkadaşımdı. İlk tanıştığımızda yaşımız küçüktü ve neredeyse -zorunlu olmadıkça- konuşmayan biriydi. Ben hep konuşurdum onunla, yaramazlık yapardım. Tabi sadece iki kişi değildik. Başka arkadaşlarımızda vardı. Geriye kalan iki krallığın varisleri. Acaba şuan neredeler?
"Baksana, Hannah ve Zen'i gördün mü?"
Taşlara bakarken aklı başka yerde gibiydi. Başını yana çevirip ilk çıplak ayaklarıma sonra sokağa baktı. Düşünmesi için ona zaman tanıdım.
"Hayır." dedi. "Pek emin değilim."
"Pekala. O zaman onları bulalım."
***
"Hayır, hayır yanlış yere basıyorsun. Bak şimdi, hayır bakma o anlamda söylemedim." Zyran'ın yerinde ben olsaydım oflayıp pufluyor olurdum ama o sabırla ne tarafa basacağımı söylüyordu.
Bir daha nefes aldım ve ellerimi iyice pencere pervazına bastırdım. Zyran'ın basmamı söylediği taşa göz ucuyla bakıp ayağımı oraya yerleştirdim. Biraz oynatıp sağlam olduğunu kabullenerek kendimi yukarı çektim.
"Aa, cidden kafayı yiyeceğim." ağzımın içinde geveleyip duruyordum, muhtemelen o bunları duyuyordu. Son bir güçle kendimi yukarı çektim.
Ben içeri atladıktan sonra şöyle bir elbisemi düzeltip pencereden aşağı kafamı uzattığım da Zyran çoktan yukarı çıkmaya başlamıştı bile. Yardım etmek için aşağı elimi uzattım. Bir bana bir elime baktı. Neredeyse çıkmak üzereydi çok az kalmıştı. Benim aksime daha hızlı tırmanmıştı.
"Hadi ama sende bekleme orada koca ayı gibi." bir an ağzımdan kaçıvermişti.
Kaşlarını çattı.
"Ne dedin sen?"
Tutmayacağı anlayarak kolundan tutup yukarı çekmeye çalıştım. Basacağı yerlere baktı yukarı doğru ittirdi kendini. İki ayağını da içeri sokunca arkasından pencereyi kapattım. Ellerimi birbirine çarptığım da yüzümde kocaman gülümseme vardı.
"Sana dedim ama çok kolay olacak diye. Beni dinlemezsin böyle olur işte, sersem gibi kafa tutuyorsun ban-" dememe kalmadan bakışları beni buldu. Hoşuna gitmemişti elbette.
"Koca ayı mı dedin sen bana?" diye sordu çatık kaşlarının arasında.
Elimi yüzüne doğru kaldırıp salladım. "Hayır tabi ki sen yanlış duydun."
Ciddi misin? der gibi baktı. Gözleri arkaya kayıp şöyle bir süzdü her yeri.
"Duyma sorunun falan var galiba... küçükkende seninle konuşmaya çalışırken niye cevap vermediğini hep merak ediyordum meğerse bu yüzdenmiş. Şimdi anladım." bakışlarımı yere çevirdim. düşünüyormuş gibi parmağımı çeneme götürdüm.
"Cidden o zaman da konuşmazdın dilsiz olduğunu düşünmedim değil tabi."
Gözlerimi tekrar yüzüne çıkardım. "Beni dinlersen böyle olur işte ne de olsa krallıkların toplandığı o meşhur toplantıda meşgullerken arkadaşlarımızı gizlice alacağımızı bir nevi kaçırmakta denilir buna," elimle ağzımı kapatıp kıkırdadım. "Kimse bilmiyor."
Hala salonu süzen gözleri beni görsün diye kafamı önüne doğru eğdim. Sonunda bana çevrilen gözlerinde başka ifade vardı. Birşeyi işaret ediyordu. Bir beni bir arkamı gösteriyordu.
"Artık bizde biliyoruz Serein'cığım."
Donup kaldım. Lütfen böyle birşey olmasın, lütfen tanrım. Kafamı Zyran'ın önünde çekerek doğruldum. Cidden nerede konuşacağımı asla kestiremiyordum hep yanlış yerler, hep. Yavaşça ama korkarak arkamı döndüğümde beklediğim manzara önümdeydi. Ne aptalım ama!
Salonun ortasında uzun bir masa vardı. Yanlarında dört krallığın kralları oturuyordu. Ne sürpriz ki arkadaşlarımızda buradalardı. Biraz ilerimde onlarda toplantıya katılmış şekilde masada yerlerini almışlardı. Hannah gözleri sorgularcasına bakarken, Zen sırıtmakla yetindi. Burada kesinlikle garip ve keskin bir hava vardı. Biraz da boğucu.
En kötüsüde sağ çaprazımda, masanın başında ki koltuğuna yerleşmiş babamdan başkası değildi. Zyran'ın babasıda babamın çaprazında ki koltukta yerini almış sinirli gözlerini üzerimize tutmaktan geri durmuyor ve ben ne yapacağımı bilmiyordum. Çünkü aşağıda baktığımızda buranın salona çıkan pencere olduğunu bilmiyordum. Acaba yanlış mı gördüm diye düşünürken Zyran açıklama yapmaya çalıştı.
"Biz ikisi için gelmiştik aslında. Şey içindi..." gözleri bana kayınca söylemek istediğini anladım.
"Evet şey için..." tamamen geveleyerek işe yarayan sebep bulmaya çalışıyordum. "Ben Hannah'a söz vermiştim. Onun bazı eşyalarını almıştım ve geri vermek için bugünü bekliyordum." Dişlerimi kemirirken babam demek istediğimi anlamıştı.
"Tamam çocuklar bu kadarı yeterli, sizde oturun." dedi babam koltukları göstererek. Hiç hoş görülmeyen bu hareketlerimizi bir an önce unutmasını diliyordum.
Daha fazla herkesin önünde ahmak gibi gözükmemek için adımlarımı hızlandırıp Hannah'ın önündeki sandalyeye yerleştim. Ardından Zyran da gelip Zen'in önünde ki sandalyeye, benim yanıma yerleşti.
"Herkes burada olduğuna göre devam edebiliriz." dediğinde konuşmaya başlamışlardı bile. Krallıkların güvenliği, burada yaşayan insanların güvenliği ve bir sürü zırvalık.
Odakları bizden koptuğunda Hannah'ın arkasında duran pencereye baktım. Bu odada ne çok pencere vardı böyle? mavi gökyüzünde bulutlar yok denecek kadar azdı. Güneş tepede yerini almış, göz kırparken, gökyüzü bir an karardı, gri bulutlar sardı her tarafı, yağmur bastırdı. Esen kuvvetli rüzgar ağaçları kopartacak kadar şiddetlendiğinde kalbim ağzımda atmaya başladı. Anam endişeyle karıştırdığında ne olduğunu anlamıyordum.
Göğsüme oturmuş gümüş kolyeyi parmaklarımın arasına aldım. Parmaklarımdan bileğime kadar uzun olan eldivenim kolyeden gelen soğuklu hissetmeme engel değildi. Kalbim çırpınırken boğazımdan bir hıçkırık kaçtı. Gözlerim doldu, nefes almak zor bir hale geldi.
Kehanet tekrar yazılıyor.
Kulaklarımdan çınlıyan sese karşı gözlerimi sımsıkı yumdum. Karanlıkta duvarlara çarpıp durdum. Döndüm dolaştım evime sığındım.
Bölüm etkileşimi
