Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: Fiet

“Bir gün öyle bir günler yaşamak zorunda kalırsın ki benim ne dediği anlayıp sözümden çıktığına pişman olursun Mora.” Annem çamurla dolan kıyafetimi yıkarken hep söylenirdi kendi kendine. Benim içinse pek de bir anlamı yoktu. Abartıyordu. Özgür ruhu bir kere bıraktıysan geri zincirleyemezdin.
Eteğin ayaklarıma dolanmasıyla cebelleşirken kirli çamaşırları yıkamaya yetiştirmekle meşguldüm. Yapmakla zorunda kalmak ifadelerinin arasında bu kadar mesafe olmasına rağmen ikisi de aynı şeydi benim için. Burada kural böyleydi. Burada geçirdiğim anlarda süreyi bile unutmuştum. Benimle aynı odadaki hizmetçi kadınların dediğine göre bir yıldı. Ama bence daha kısa süre gibi geliyordu bana. Her gün aynı rutinlerden dolayı bazı günler birbirine giriyordu kafamda.
Bu süre zaafında çok şeye alışmış, öğrenmiştim. Hızlı olmak buranın altın yasası gibiydi ama bu sadece hizmetçiler için geçerli. Zırhlı ve kürklü kişiler solucanın bir tık üstünde hareket ederlerse de kimse bir şey demezdi. E ne olmuş ki?
Sabah kürklüler uyanmadan önce bir ısırık aldığım ekmeğin yüzüme inen tokatla tadı bile değişti.
“Size bakan biz, bir de bizden önce mi doymak istersiniz ha?” Onların behenesi de buydu. Akşama kadar bulaşık, yemek, kirlilerle oyalanmalarla vücudum dingin hale gelmişti artık. Toparlamıştım ama kaçmak da faydasız kalmıştı. Birkaç kez denedim. Sırtımdaki kırbaç izleri de buna şahit.
En son yenilgiyi kabullendiğimde hayat daha az zorlayıcı olmuştu. Emirleri yerine getir, hayatta kal. Bu kadar.
Diğer hizmetçilerle de iyi anlaşmıştım, başımızda duran ve sürekli bizi kontrol eden kadın hariç. Onu kimse sevmiyordu zaten. Çünkü o da kürklülerden biriydi. Uzun ve gösterişli kıyafetlerle her gün kalenin erkeklerine göz ziyafeti verir, ama ait olduğu tek erkek de beni bu cehenneme getiren kaplan kürklü adamdı. Dedikodulardan bildiğim kadarıyla bunlar evliymiş ama çocukları olmadığından kaplan kürklü bu kadının yanına birkaç yeni kadın daha getirmiş. Geleceğim hakkında hiçbir fikrim yok ama eğer büyüdüğümde biriyle evlenecek olsam bence çocuk istemezdim. Neden bilmiyorum, içimden gelmiyor.
Yere takıla sürüne yürüyerek avluya kadar kirlileri çıkarmayı başardım. Nehir kenarında diğer hizmetçiler çamaşırları yıkarken dedikoduyu da suyla birlikte nehre akıtıyorlardı. Sözler aynı, kelimeler aynı ve haberlerde gelişmeler yoktu. Bence burası zaten dünyadan kopuk bir yerdi. Ne zaman algısı var ne de değişiklik. Kafana göre konuş o da havaya uçar, kimsenin ruhu bile duymaz. Rahat yani.
“İlith, sen nereden geldin?” Soruyla birlikte düşüncelerden sıyrılıp kapamı kaldırdım. Hizmetçi kızlardan biri bana bakıp cevabımı bekleyerek oturuyordu.
“Hatırlamıyorum ki. Yani bilmiyorum.”
“Peki sizin taraflar hep soğuk muydu ya da sıcak mı?”
“Yani soğuk da denmez sıcak da. Kışın çok soğuk yazın çok sıcak” derken bile anılar gözümde canlanıyordu. Bir süre düşünüp kaldım. Buraya gelmeden önce yaşadığım olayı istemesem de aklımda bir kez daha düşündüm.
Kedi. Başıma gelenlerin sebebi olan o kedi yavrusu. Tüylerim diken diken oldu. Ya o kediyi beslemek için dışarı çıkmasaydım, evde kalsaydım bunlar başıma gelmez miydi? Sıcacık yuvamda hâlâ huzurlu hayatıma devam edebilir miydim? Özgürlüğü sürdürebilir miydim? Belki de mesele kedi değildi. Belki ben zaten bir yerlere yürüyordum.
Babam elindeki alkol şişesini ağzına götürmeden hep aynı cümleyi tekrarlardı. Quod futurum est, quacumque de causa, fiet. Yani “Olacak olan, sebebi ne olursa olsun gerçekleşir.” Sarhoşken söylediği için pek de dikkat etmezdim. Ama şu an anlıyorum ve istemiyorum.
“Yavaş ya” dedim önümde ilerleyen gerizekalıya. O ise daha da hırslanıp hızını arttırdı.
“Mike, yetişemiyorum.” Arkasına bile bakmadan konuştu.
“Gün batımına kadar yetişmezse kendimi idam sehpasında yalvarırken bulmak istemiyorum küçük cadı” dediğinde inatla bacağına tüm gücümle tekme attım. Sendeleyip yere çakıldığında ona bakmadan bana yaptığı gibi hızla ilerlemeye devam ettim. Bildiği tüm küfürleri ağzında yarım yamalak döndürürken bana yetişti. Onunla iyi anlaşırdık ama en son olanlar yüzünden idam sehpasıyla arasında büyük bir gerilim vardı.
Çuvallardaki asker botlarını tamirciye tek tek gösterdikten sonra işi bitene kadar çarşıda küçük macera yaşamaya karar verdim. Yerdeki tozlar havada uçuşuyor, tezgahlarda bağırarak müşteriyi kendine çeken satıcılar ve yolunda ilerlemeye çalışan sarhoşlarla dolu yerdi ama kaleden daha güvenli sayılırdı.
Birkaç tezgahi inceledim, yanımda sadece birkaç bozuk para vardı. Bunlara en fazla bir çörek alabilirdim. Uygun fiyatlı tezgahı bulup küçük çöreği elime aldım. Tadına vara vara yemek için sessiz bir alan aradım. Evlerin arasındaki dar sokaklardan birine girip yere çömeldim. İlk ısırıkla gözlerimi kapatıp derin bir iç çektim. Birkaç ısırdıktan sonra akşam yemeğimi de aradan çıkarmış oldum. Ellerini üzerime silip ayağa kalkarken bir el omuzuma sertçe indi.
“Ne yapıyorsun burda küçük kız?” Ses o kadar iğrençti ki omzumdaki elin sahibine bakmamak için içimden yalvardım. Kafamı kaldırdığımda önünde iki altın dişi parlayan bir adam bana şehvetle bakıyordu. Cevap vererek başımı belaya sokmadan arkama dönüp tam ilerleyecektim ki eli omzumu sıkıp sertçe kendine çekti. Sırtım onun karnına çarparken algılamıştım zaten başımı belaya soktuğumu. Bu adamın alanına girmiş olmalıydım herhalde.
“Özür dilerim, sadece yemek i-için girmiştim.” Hareket etmeme izin vermeden beni kendine döndürürken hayvan cesedi gibi gelen kokusu burnuma çarptı. Yüzümü buruştursam daha fazla sorun yaşayacağım için olabildiğince direndim.
Onu kendimden uzaklaştırmak için geriye ilerledim. Adamın tutuşları sertleşmeye devam etti. Bir sapığın eline düştüğüm korkusuyla artık şiddetle çırpındım. Omzumdaki baskı hafif gevşediğinde fırsattan yararlanıp adamın ayağına bastım ve koşmaya başladım. Arkadan duyulan bağırışı görmezden gelip elimden geldiğince hızla ilerledim.
Sokağın sonuna geldiğimde aniden yolumu bir karartı kesti. Hızla arkaya sıçrayıp yukarı baktığımda ince bir adam bana sırıtarak bakıyordu. Öne atıldığında geriye koşmaya yeltendim ama kapana kısılmıştım. Altın dişli adam bana yetişmişti ve bir tavşan gibi çıkış yolu aramaya başlamıştım. İnce adama gücümün yeteceğini düşünüp ona saldırdım. Bacaklarını ittirdiğimde yerinden hiç kıpırdamadan kollarımdan yakaladı. Ona durmaksızın tekmeler savururken arkamdaki adam bana yanaştı. Kolunu belime doladığında kafamı sertçe arkaya attım. Kafam adamın burnuna çarpınca sinirle hırlayarak kollarımdan tutup ben duvara fırlattı. Yüzüm ve göğsüm duvarın çıkıklarına çarptığında acıyla inledim. Alnımın köşesinden sıcak bir şey sızdığını fark ettiğimde hızla doğrulmaya çalıştım.
Adamlar beni hemen yakalayınca sesim çıktığı kadar çığlık attım. Ağzımı elleriyle kapattıklarında avucunu sertçe ısırdım. İçimde kaynayan korkuyla buradan uzaklaşmak için her şeyimi verirdim. Ama hiçbir şeyim yoktu. Sorun da bu işte. Param olsa verir kaçardım ama o da yoktu.
Biri bacaklarım ve kollarımdan sıkıca tutarken diğer adam beni ellemeye başladı. Öğürmemek için dişlerimi sıkıp çırpınmaya devam ettim. O an… içimde bir şeyler kıpırdanmaya başladı. Sanki derimin altında, etlerimin içinde karıncalar hareket ediyor ve parmak uçlarıma doğru ilerliyorlardı. Gözlerimi kısıp bir daha ses tellerim yırtılana kadar bir çığlık savurdum. Ama bu çığlık, hiç de normal değildi.
Tüm zemin titredi, duvarlar çatladı, adamlar ise… Bana bakıyorlar ama gözlerindeki ifade gerilmeye başladı, vücutları garip bir şekilde şişmeye başladı. Kirli ve koyu tenlerinden bile damarlarım belirginleşmeye başladı.
Algılayamadığım bir hızla gözümün önünde vücutları patladı. Sıcak kanlar her yere sıçradı. Gözlerim dehşetle fal taşı gibi açıldı. Bedenimdeki karıncalanma hâlâ kaynamaya devam ediyordu. Yerde yatan etler bacaklarımda da vardı. Ayağa kalkıp koşamayacak kadar korkmuştum. Ben bunu nasıl yaptım? O da neydi? Nasıl oldu?
“Sen…” Bir ses. Sol tarafıma kafamı hızla çevirdiğimde bir adam gözlerini bana dikmişti. Yüzü ne olduğunu anlamayan bir ifadeyle donmuştu. Ben… insan öldürmüştüm. Birilerini öldürmüştüm.
Tüm vücudum felç bir şekilde ağzımı açmaya çalıştım ama zaten açık olduğunu fark ettim. Önümdeki adam bana yaklaşırken nereden geldiğini bilmediğim bir güçle kendimi geriye doğru sürükledim. Midem bulanıp içim dışıma çıkmaya hazırlanırken başımı iki yana titreyerek salladım. Ayağa kalkmaya çalıştığım anda göz önüm kararmaya başladı. Başım ani bir şiddetle dönerken çaresizce mırıldandım.
“L-l-lütfen. L-lütfen. B-bırakın beni. B-b-ben…” derken kusmaya başladım. Göz kapaklarım yavaştan kapanmaya başlayınca öleceğimi düşündüm. Ne kadar dirensem de ayağa kalkamıyordum. Bedenimdeki titreşim yavaştan yayılırken ben de onunla birlikte düşmeye başlamıştım.
Dayanamayacağım, artık kaldıramayacağım. Bırak gitsin İl, işin kalmadı artık.
Ölümün huzurlu olmasını beklerdim. Oysa tüm bedenim yanıyordu. Gözlerim çukurundan çıkarcasına sıkılıyor, kanım dışarı çekilip üzerimde kaynar su dökülüyor gibi hissediyordum. Cehenneme düşme ihtimali de vardı ama öyleyse neden gördüğüm tek şey bembeyaz bir ışıktı?
Belki arada kalmıştım, ama… burnuma gelen bitki kokusu işi daha da zorlaştırmıştı. Kulağımda biri durmadan bir şeyler mırıldanıyordu. Ses yüksek ama ben ancak çınlama olarak duyabiliyordum.

“Ee, sonra?” Konuşmakla susmak arasında ince bir çizgide kaldım. Daha ne anlatabilirdim? Her şeyi anlattım, ya da aklımdakileri içimde tekrarlarken dışarıya da sesimin çıktığını sandım. Kafama gelen dürtüyle kaşlarımı çatıp sesimi yükselttim.
“Rhys.”
“Anlatsana devamı ne?”
“Şunu çıkar önce, anlaşmıştık” derken elime bağlı zincirleri işaret ettim. Suratına o sinir bozucu sırıtışını yerleştirirken göz devirdim. Arkamı yaslayıp anılara dalmaya hazırlanırken demir parmaklıklardan ses geldi. Bakışlarımı kaldırdırdığım an yeşilin en güzel tonuyla göz göze geldim.
“Kendine geldin mi?”
“Evet, majesteleri.” Söylerken bile boğazımda takıldı. Sessizce bakışmaya devam ederken muhafızlardan biri yanıma yanaştı. Zincirli elimi çözerken yavaşça ayaklandım. Gözlerimi yere indirirken beni duyup duymadığı aklıma takıldı. O ses çıkarmayınca hafif rahatladım. Duyduysa bile bunu dile getirip beni daha da yerin dibine sokmaması iyiydi.
Uzun koridorlardan ilerlerken önde Veliaht prens, arkasında ben ve bizi takip eden muhafızlarla garip bir sessizlik vardı. Sanki herkes burada ama değil. Veliaht’ın omuzları gergindi, muhafızlar daha ağır adımlarla ilerliyordu.
Odama giden yöne döndüğüm an önümü bir muhafız kesti. Kaşlarımı çatarak sorgulayıcı bakışlarla veliaht prense baktım.
“Babam seni bekliyor” demekle yetindi. Kralın beni çağırmasının iki açıklaması vardı. Ya gerçekten iyi bir halt yemişimdir, ya da onun başını gerçekten daha büyük belaya sokmuşumdur. Iyi ihtimalle çağrılmak benim kaderim değil maalesef.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

81okunma 6beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…