8. bölüm / 8
Küllerin Arasında bir İradeÇakma Leydi
Bölümler 8Şu an: Çakma Leydi
Kitaplarda hizmetçi kıyafetiyle hayata başlayıp bir prens sayesinde, tek bir bakışıyla beyaz atlı kurtarıcısı tarafından o eski cehennem hayatından göklere çıkan prensesleri bilirsiniz. Köyün bilinmeyen bir kenarında, elindeki hacimli kovalara su doldururken sıradan görüntüsüyle, şairin kafasında yücelterek yazılara döktüğü o köylü kızı prensini bulup nasıl da bir leydiye dönüştüyse benim hikayem de tam öyle oldu.
Sadece bazı kurallar değişik. Örnek verecek olursam o süslü püslü kıyafetler aynı, amacı kaburga için işkence aleti olan sıkı korseler de var, her adımda toynak gibi ses çıkaran topuklu ayakkabılar bile tıpatıp aynısı. Sadece prens bu sefer bir kurbağa değil, bir kitaptı. Evet, bildiğimiz siyaset tarihi kitabı. Ve elbette gözü her hatanın bedelini ödeten bir eğitmeniyle beraber.
Odama bırakılan birkaç renkli elbiseleri sabah ışığında incelerken kadife kumaşların parlaklığı gözümü aldı resmen. Ağır ve kat kat ilerleyen etekler, omzu dantel işlemeli vücudu saran elbiseler ve değerini arttırmak için yapılmış etek kabartıcı metal teller. İşte, erkeklerin bize “eşitlik” diye sundukları hayat. Onların üzerinde metalden zırh varken bizim altımızda metalden kafes teller vardı. Kafesin içi geniş olabilir ama özgür değil, onlarsa bunun özgürlük olduğu sanıyorlar. Rahat hareket etmenin bize sunulan bir konfor olduğunu düşünürken yaptığımız en ufak hatada bu konfor diye adlandırdıkları kafesleri elimizden alıp ceza verdiklerini düşünüyorlar.
“İçi dar zırhın kaçış yolu çoktur.”
Birini seçmem gerektiği için sarayda karşılaştığım soyluların giyim tarzını aklıma getirdim. Benim yaşıtımda olan kızlar yetişkin kadınlar gibi kabarık etekli elbise ve sıkı korse giyiyorlardı. Etek biraz benim için problem olabilirdi çünkü yatağın diğer tarafında duran topuklu ayakkabıları da giyeceğim anlamına geliyordu, boşu boşuna on farklı ayakkabı konulmamıştır herhalde. Yardım etmesi için artık yakınım gibi olan hizmetçiyi çağırdım. Odama giren kadın benden üç yaş farkı vardı sadece. Gözlerime bakarken resmiyet yüzünden önümde reverans yaptı. Başımı eğip karşılık verdim ve kapımın kapalı olduğunu kontrol ettikten sonra kızın yanına geldim. Sesimdeki heyecanı gizleyebildiğim kadar gizleyerek “nasıl giyineceğim ben?” Diye sordum.
Benim bu telaşlarıma alışık olan Nyla gizlediğim heyecanı fark ederek yatağın üzerindeki elbiselere göz gezdirdi. O sessizce düşünürken ben de onun gözlerini takip ettim, neyi beğendiği, hangi kıyafeti izlerken burnunun memnuniyetsizce kırıştığı, gözlerinin detayları incelemesi, her şeyini takip ettim. Fazla sessiz kalınca yanında sarkan elini tuttum ve hafifçe salladım.
“Hangisini yakayım demedim hangisini giyeyim dedim, niye bu kadar düşündün?”
“Bunlar çok… boş” dediğinde tek kaşımı kaldırıp başımı yana eğdim. “Şu kıçını kabartan eteklilerden bahsediyorsan içini doldurmak için zamanım yok” dediğimde göz devirdi. “Ondan değil, bunlar hep aynı, rengi farklı olduğundan tarz gibi gözüküyor.” Yatağın yanına yavaşça yürürken ben de elini bırakmadan onunla beraber geldim. Boştaki elini kaldırarak elbiselere tek tek dokundu, hepsini bitirdikten sonra eline aldığı zümrüt yeşili elbisenin eteğini bana gösterdi.
“Bu.”
“Bu mu?” Kafasını sallayarak benim elimi bıraktı ve elbisenin bel kısmından tutup kaldırdı. Eteği yerde sürünen elbise önümde dururken omuzlarını göremediğim için Nyla’ya seslendim. “Bunun bana göre olduğuna emin miyiz? En son prenses Tynna’yı bir baloda böyle bir elbiseyle giderken görmüştüm.” Nyla yüzünü göstermek için elinde kaldırdığı elbiseyi kenara çekti, kaşları havaya kalkmıştı ve bana yargılayıcı gözlerle bakıyordu. “Prensesten neyin eksik? Ayrıca oraya sen bir soylu olarak gideceksin hizmetçi olarak değil” dedi. Haklıydı, ama bu kadar görkemli elbiseyi de kendi üzerime yakıştıramıyordum. Sorun ben değil elbiseydi, çok kabarıktı, gereksiz süslüydü ve ben sadeliği seviyordum ama asil hanımefendilerin arasında sade kalmak hoş olmazdı. Nyla elindeki elbiseyi eteklerini aşağı indirip yatağa bıraktıktan sonra yanıma gelip elimi usulca tuttu, yatağın karşısındaki kapıya doğru beraber geldik ve kapıyı açıp beni önden gönderdi. Banyoya girdiğimizde beni hızlıca yıkadı, saçlarımı kurutup taradı, saçlarımı şekillendirmeden önce elbise için iç giysilerimi giydikten sonra etek kabartıcıyı başımdan geçirip belime sabitledi.
Metalin ağırlığı yürümeme engel olur mu diye elbiseye uygun yeşil renkli topuklu ayakkabıyı giyerek odada turladım. Etek olmadığı sürece çok rahattı ama o ağır kumaşlar da üzerime geçince biraz sendeledim. Başımdan geçen elbisenin inci süslemeleri saçıma dolanıp birkaç telini yoldu, dar belli elbiseye bir şekilde sığdıktan sonra derin bir nefes aldım ama kaburgalarımı elbise sıktığı için çok da rahat nefes alamadım. Nyla etekleri alttan düzeltti, bende saçlarımı yukarı topladım. Beyaz saçımdan birkaç tel yanağıma düşerken onları da çekiştirerek topladım, tokayla sıkı topuz yaptıktan sonra aynada kendime bakmak için arkamı döndüm.
Çevrede sürekli gördüğüm o asil kızların görünüşü bana da geçmiş gibiydi sanki, beyaz tenime oturan o zümrüt yeşili elbise, saçlarımın toplanmış ve tüm yüzümü ortaya çıkarmış hali asice duruyordu. Dünkü ben ile bugünkü benin arasındaki değişimi izlerken hoşuma gitti mi gitmesini anlayamıyordum. İçimde herhangi bir kıvılcım yoktu aslında, herhangi bir duygu hissetmedim bu halime.
Aynı renkte kalan gümüş gözlerim de aynı fikirdelerdi.
Elbisenin omzu açık, kollarının üstte kabarık ve dirseğe doğru daralan hali vardı. Göğüs kısmında hafif beyaz fırfırlar bulunuyor, karnından eteğin sonuna kadar doğru inen üçgen yırtmaç ve yırtmacın içinde krem rengi bir etek daha, yırtmacın etek çerçevesiyle aynı fırfırlara sahip görünümü hem yumuşak hem de gösterişli yapıyordu onu. Nyla beni izlerken yüzünde şefkatli bir tebessüm vardı, bana destek vermek isteyen gözleri adeta bir prensesi seyrediyordu. Onun bakışları altında yavaşça yürümeye çalışırken Nyla yanına yanaşıp elimden tutarak “şimdi korse” dedi. Ne ara bu kadar uslu kız olmuştum bilmiyorum ama kafamı sallayıp yatağın kenarında duran elbiseyle aynı renkteki korseye baktım. Nyla korseyi alıp yanıma geldiğinde kollarımı yukarı kaldırdım. Korse belimi sararken çok sert bir baskı hissetmedim başta. Rhys’ın gece “kaburganın kırılma sesini kendi kulaklarında duyacaksın” lafları yüzünden daha büyük bir beklenti vardı içimde.
Ama sonra Nyla korsenin ipini öyle bir çekti ki dengemi kaybedip az daha kızın üzerine devrilecektim. Topuklu ayakkabıların tok sesiyle arkaya sendelerken Nyla eliyle beni hemen destekleyip “kusura bakma uyarı vermeyi unuttum” dedi masumca. Gözlerim sonuna kadar açıldığından Rhys önümde bana bakıp kıs kıs gülüyordu. Ellerimi havada sallayıp öne eğildim ve kendimi doğruladım. Sırtımı dikleştirdikten sonra Nyla sıkı sıkıya korseyi çekip ipleri bağladığında nefesim direkt kesildi. Hizmetçi de dahil bana acıyan tek kişi yoktu herhalde bu dünyada. “Nefes alamıyorum” dediğimde Nyla “gevşetirsem kötü görünür’ dedi.
Kendimi bir fil gibi hissettim, altım şiş belim zorla sıkılmış ve nefesim kesilmiş. Son dokunuş olarak yüzümü biraz süsleyip ağır takılar takıldı, saç topuzuma örümcek ağına benzer bir şeyler taktıktan sonra Nyla’nın elinde bana dün verilen kitaplarla beraber kapıdan çıktık.
Doğrusu odamın kapısında Silas’ı görmek o kadar beklediğim bir şey değildi ama beni gördüğünde gözündeki şaşkınlık saklanmıyordu. Kendince beni tanımazlıktan gelip arkamdaki kapıya bakarken “İlith’i bekliyordum, acaba görmüş müydünüz, üstü başı toprakla gezen minik kız” dedi muhafızlara. Gözlerimi devirip önce kısa bir reverans yaptım ve sonra kollarımı belimde birleştirdim. Veliahtın yeşil gözlerine dik dik bakarken o da bana salak gibi sırıtmaya devam etti. Sonra tekrar beni baştan aşağı süzdü ve pes etmiş ifadeyle “güzel görünüyorsun, sırtını bir tık dikleştir” dedi. Onun dediği gibi sırtımı dikleştirdiğimde korsemin sıkması bir tık azaldı gibi geldi. O elini bana uzattığında onun elini tutup beraber yürümeye başladık.
Arkada benim hizmetçim Nyla ve Silas’ın da kitaplarını her gün taşımaktan sabır taşına dönen hizmetçisi da geliyorlardı. Silas tam bir prens gibi benim elimden tutup hafif yukarı kaldırarak götürüyordu. Topuklular o kadar sinir bozucu derecede sıkıyordu ki bir an kendimi külkedisi masalında kötü kız kardeşlerden biri gibi hissettim. Yanımdaki prensin eline tutunmuş düşmemek için çabalarken veliaht “bugün ilk günün” diyerek hatırlatma yaptı. Dudaklarımı içime çekerek kafamı iki yana salladım. “Yapabileceğimden pek emin değilim.”
“Hangi konuda? Veliahtın üzerimdeki meraklı bakışlarına dönmeden “oradaki kimseyi tanımıyorum, yanlış bir hareketimde rezil olurum” diye yanıtladım. Silas bunlara alışkın olduğu için ona her şey normaldi. Üzerimde hissedilen gözler bana diken batmış gibi hissettirirken yanımdaki veliaht için sadece hafif rüzgarla okşayıp geçiyordu. Topuklularımın sesinden bile rahatsız olurken adımlarımı hafifletmek için ayak ucuna ağırlığımı vererek yürümeye çalışırken birkaç kere eteğe takıldım. Eskiden uzun gelen koridorların daha da uzamasını yalvararak mırıldandığım sırada Rhys’ın eteğimle oynamasını hissediyordum. Veliahtın sessizliği içimi daha da gererken elimi tutan eli çok az hareket etti.
“Alışırsın.” Bu kadar kolay, ağaçta doğmayan bir fareyi sincapların ortasına atmak. Bahçeden çıkarak büyük binalardan uzaklaştık, çimlerin ortasındaki taş yoldan ilerleyip yolun sonundaki büyük bir binaya yaklaşırken neredeyse etraftaki atmosferin değişmesi gözle görülür hale geldi. Sarayın duvarlarına hafiften güneş bile varken burada bulutlar binanın etrafında dolanmış tenha halde, kargalar bile yoktu. Hava biraz daha serin, ağır kokular var. Çiçek kokusu normalden daha çok, biraz tarçın ve ondan daha beter kokular dahil. Burada boğulmak kadar kolay bir şey yok gerçekten, binaların etrafındaki pencereleri bile sonuna kadar açmışlar serin hava olmasına rağmen.
Ağır kapılar açılarak içeri girdiğimizde artık bu ağırlık ve ağır çiçek kokuları sıcak bir dumanla da karışarak öksürmeme sebep oldu. Silas elimi sıkarak beni dik durmam için uyardı ama biraz daha dikleşirsem o sıcak duman içime dolacaktı. Sis gibi olmuş her yer. Ve sesler, havada korkularla beraber en çok bulunana şey. Hayır, bağırmıyorlar, burası şehir çarşısı gibi değildi. Herkesin sesi sakin, yumuşak tını gibi çıkıyordu. Kızların çoğu benim üzerimdeki gibi bayrak timsali süslü elbiselerle birbirlerine benzemiyorlar. Hepsi farklı, rengi, duruşu, süsü. Elbiselerden bahsediyorum tabi ki. İnsanlar, onlar birbirine benzemek için kopyalanmış kuklalar gibi kalmış elbiselerin içinde. Erkekler ise, şey. Şişirilmiş çuval mankenlere benziyorlar.
Kıyafetleri dümdüz, kırışıksız, dik. Pantolon üstüne giydikleri karpuz gibi dilim dilim şortlar biraz soytarıyı andırıyor ama onlar için gurur arması. Gururun düştüğü yerlere bak.
Veliahta atılan hayranlık ve kinle parlayan gözler bana kayınca daha yabani ve tanımlayamadığım bakışlarla koridor sonlandı. Sınıfıma geldiğimizde Silas elimi bıraktı, onun önünde kısa reverans yaptıktan sonra “gelmeyecek misin?” diye sordum. Kendi başıma girmek istemedim doğrusu. Kafasını iki yana salladı sakince. “Benim dersim seninle şu an ortak değil.” Yanağımın içini ısırdım sessizce. Veliaht arkasına dönerek benden uzaklaşırken onun da altına giydiği o karpuz şortu görünce daha da gülesim geldi ve kendimi tutamadan kısa bir kıkırtı geldi burnundan. Arkamda bir ses geldiğinde kafamı çevirdim, gülüşüme karşılık burnunu kırıştırmış iki kızla göz göze geldiğimde hemen de önüme dönerek kapıya yaklaştım. Burnumdan sertçe soluyarak kapı kenarındaki iki muhafızın kapıyı açmasıyla içeri süzüldüm. Nyla arkamdan kitaplarla gelirken yan gözle ona baktım, kız bana bakışlarıyla destek verirken sıkı korsemin ipini oynayarak sınıfa döndüm.
Koridordaki o sisli koku burada biraz hafifti çünkü sınıfın bir camı açık bırakılmış, rüzgâr o sisi dışarı çekmişti. Sıralar iki farklı tarafa ayrılmış, sol tarafta kızlar sağ tarafta erkekler ve ortada yürümek için uzun geniş bir alan. Eteğimin oradan sığacağı düşüncesiyle rahatlayıp yürürken etraftaki öğrencilerin bakışlarıyla ve fısıltılarıyla kendime boş yer aradım. Üçüncü sırada oturmak için iki kişilik yeri gözümle nişan alarak o tarafa yöneldim, topuklular eteğin altında tabanıma batıp işkence ederken sıraya geldim. Tek sıkıntı vardı, eteğim sıra arasına sığmayacağı. Eteğin kendisi olsa belki sığdırırdım ama altındaki o metal çember bükülmediğinden oturamazdım da. Bir elimle ön taraftan eteği ittirirken diğeriyle arkadan iterek içindeki metali iki büklüm etmeye çalıştım.
Olmayanı zorlarken bacaklarımı sıradan geçirebildim. Eteğin önü kalkarken aceleyle elimle düzelttim, bu sefer arkası taştı. Neredeyse iç çamaşırımın gözükeceği kadar kalkarken utançtan duvara kafa atmadım da değil. Topuklu ayağımı burktuktan sonra pes ederek etrafıma göz gezdirdim gizlice. Diğer kızların nasıl oturduğunu bakmaya çalıştım ama tabi rica edersin ki hepsi ayakta, bugünü beklemişler sanki. Gizlemeden bana yandan dik dik bakmaya devam ederken kızlar pamuk ellerine ipekten yapılmış eldivenleri ağızlarına götürerek benim utancımı kendilerine aldıklarını gördüm, doğrusu yardım etseler daha zarif gözükürlerdi aslında.
Nyla elindeki kitapları sıraya bırakıp yanıma geçti. Eteğin arkasını iki eliyle yakalayıp ahşap sandalyenin üzerine çıkardığında ön kısmı aşağı eğildi. Oturmam için bir elini çekip belimi arkaya ittirirken bir şekilde kıçım şu odun parçasına değdi. Oturmanın verdiği rahatlıkla Nyla’yı kolundan çekip sarılacaktım neredeyse. Kimse olmazsa yapardım da. Odadaki hizmetçiler gölge gibi fıldır fıldır bir var olup bir yok olurken Nyla da onların arasına karışarak odadan çıktı. Nasıl oturmayı öğrendim öğrenmesine ama bunun şimdi kalkması da vardı. Korse ipini söküp atmak istiyordum zaten, belim ve sırtım kemiklerimin arasından fırlayıp taşmak isteyen etlerimin ağrısıyla kıvranıyordu. Gözlerimi kapayıp alabildiğim kadar nefes aldıktan sonra sandalye arkalığına yaslandım ve etrafa sakince bakmaya devam ettiğim sırada yanıma yaklaşan biri dikkatimi kendine çekti. Kırmızı bej rengi o karpuz şortlarıyla göz göze gelince gülmemek için kafamı kaldırdım çocuğun suratına baktım. Diğer erkeklere nazaran daha kısa saçları kafasındaki kuş tüyü şapkanın altında ezilmiş, kalın kaşları ve kemerli burnunun verdiği özgüvenle burnu havada önümde durdu. Kalın şapkasını başından çıkardı ve önümde eğilerek reverans yaptı. Şapkayı geri yerine kondurup elini uzattı ve “Theodore, leydim” dedi. Elimi uzatıp tokalaştığımda burnu inip ellerimize bakarken “İlith” diyerek elini sıkıp hafif salladım. Koyu kahve gözleri yüzüme bakmaya devam ederken kenarları gerilerek başını eğdi ve elimi çevirerek kafasını eğip minik öpücük kondurdu. Çocuğun şaşkınlığı karşısında aptala dönüşmüş kendimi düşünürken utancımı gizleyip gülümsedim. Elimi tutmayı bırakıp sırtını dikleştirdi, gözüme bakıp zaten yetmemiş gibi utandırmak için sırıttı.
“Tanıştığıma memnun oldum leydi İlith.”
“Ben de…” gözlerim kısıldı. “Ben de.”
“Theodore.”
“Ha evet, Theodore.” Dişlerimi göstererek gülümserken bana bakmaya devam etti. Aramızdaki hava boşluğu suratıma çarpınca ona bakmak için kaldırdığım boynum ağrımaya başladı. Omzumu silktim sakince. “Ee, naber.” Burun kemeri buruştu. Yine mi ya.
“Her şey gayet yolunda. Güney rüzgarları bugünlerde sarayda fazla dolaşıyor, güzel haberler gelecek gibi.” Kafamı onaylayıp sallarken adamın şapkasından rüzgar yönünü nasıl görebildiğine şaşırmadım değil. Önünü göremediğini düşünmüştüm oysa. Şapkanın içine tebeşirle yönleri çizmişlerdir belki. Theo -tam ismini burnuna yakıştıramadım- benden bir kol mesafesi uzakta ama o sisli ağır kokular onun da üzerine sinmiş ve burnuma geldikçe kısılmış burun deliklerime sadece o koku dolarak öksürme isteği uyandırıyordu. Theo bana bir şeyler anlatıyordu, sesi daha kısık biraz da bilerek boğuk çıkarak gözlerini arkamdaki pencereye sabitleyip konuşurken doğrusu sözlerinin hiçbirini dinlemiyordum. Dinlemeye çalıştığım sırada sesinden düz bir anlam çıkmadığı için ben de etraftaki öğrencileri izliyordum. Birbirinden farklı, parlak renkler arasından gözüme ilişen geceden daha siyah kıyafetlere baktım. Bir erkekti, lordun oğlu olduğu belli olan şapkayla ama üzerindeki kıyafet simsiyah biri. Yas sürecindekiler olduğundan ona çok gözümü dikmek istemediğimden “Tanrı yardımcısı olsun” duasıyla başka yere baktım. Kaldoran krallığının temsili olan bordo renginde elbise ve içinde prenses Tynna alışmış haliyle annesinin küçük hali gibi dik yürüyüşle sınıfa girdi. Etrafında sarı papatya renginde bir elbiseli ve çimen yeşili elbiseyle yürüyen iki kız varken Tynna benim olduğum tarafa baktı. Sırasına oturmadan benimle göz göze geldi ama her gün yaşadığımız rutinle gözlerimi kaçırıp kendini ön sırasına bıraktı. Bacağı iyileşmişti, aslında artık benim olmuş yara iyileşmişti onda ise hatırlayamadığı kadar zihninden de silindiğini tahmin ediyorum. İlk geldiğimde varislerin hiçbiri bana yaklaşmıyor, kraliçe ve kral benimle iletişim kurulmasını bile yasaklamış, Silas geldiği gün bu döngü kırılmış ve sesimin başkası tarafından duyulabildiğini fark etmiştim. Veliaht babası kadar korkak değildi ama düşünmeden hareket etmesi de onun zararına gelirdi.
Kendimi kontrol etmeyi daha yeni yeni öğrenmiştim, rahipler veya herhangi biri büyüden haberi olmaması için Silas’a da bir süre yalan söylemiştim. Oysa onun her şeyden haberi olduğunu yanlışlıkla büyüyle onun morarmış gözünü iyileştirdiğimde sakin sakin bakışlarından anlamıştım. Gözüme geçen morluk geçse de o günden sonra Silas beni biraz toplum içine çektiği için ondan öğrendim çoğu bilgiyi. Hâlâ da aynı şekilde devam ediyor.
Kapılar açıldığında Theodore da kendi yerine geçti, etraftakiler de yerlerine geçtiğinde rahibe sakin adımlarla sınıfın başında duran masaya doğru yürüdü. Sesi odada hafif çıkarken “Tanrı’nın lütfu üzerinizde olsun genç hanımlar ve beyler” dedi masaya elindeki kitabı yerleştirerek. “Sizi de rahibe Odelia” sesleri yükseldi sınıftan.
Etrafa bakınmadan rahibeye bakmaya devam ederken kadın başını kitaptan kaldırmadan “yeni öğrencimizle tanışmışsınızdır, ders arası tanışabilirsiniz” diyerek geçiştirdi beni. Yerimden kalkacak gibi olduğumda geri oturup elimi sıvazladım. Kimse bana bakmadı diyemem ama yan gözle bakanlar da oldu. Rahibe derse başlamadan o sisli havayı içine çektikten sonra sonunda kafasını kaldırdı ve bize baktı. Sırtımı sandalyeye daha da yaslarken gergince ağırlaşan belki de korsenin içinde ağrıyan göğsümü hissederek sessiz kaldım. Eteğin altında görünmediği için ayaklarımı topuklu ayakkabıdan çıkarıp üşüyen uçlarını birbirine sürttüm. Rahibe Odelia masanın arkasında durmaya devam ederken gözleriyle herkese tek tek bakarak sesinde yumuşatılmaya çalışılmış tonla “bugün dersimiz ortak olmayacak, genç lordların kılıç dersi eğitmeni görevden geri döndüğünden dolayı erkeklere bugün o ders vermeyi rica etti” demesiyle erkeklerin yüzü düştü. Homurdanmalar da duyulduğu sırada kapının tıklaması aynı anda duyuldu ve kapıyı açan üç saray muhafızı rahibenin önünde reverans yaptılar. “Bir öğrencinizi bu derslik lord Magnus yanına çağırdı” dediler ve rahibenin baş sallamasıyla muhafızlar suskunca erkeklerin yanına yaklaştı. Turuncuya çalan saçlı çocuğun önünde bittiler ve öğrenci diğerlerine bakarken çenesi hafif gerildi.
“Pardon, beni lord neden istedi.” Çocuğun sesi cılıt çıktı.
“Lord size kendi ağzıyla söyleyecek” dediler ve çocuğun iftiralarına rağmen onu kapıya doğru sürüklediler. Çocuğun yüzündeki sinir etrafı izlerken hepimize ölüm bakışları attı. Kapılar kapanıp eski sessizlik geri geldiğinde rahibe Odelia erkeklere dönerek bir elini hafifçe kaldırarak nazikçe kapıyı gösterdi. “Eğitmeniniz sizi eğitim sahasında bekliyor.”
Sadece kızlarla kaldığımız için oturma pozisyonum biraz rahatladı, korsenin ipini tutarak çekiştirdim ama ipin yanlış tarafını tuttuğum için düğüm oluştu. İki elimi mecbur kullanmak zorunda kalarak sıranın altına ellerimi tıkıştırdım. Arkadan çözebileceğim için birkaç tıkırtıyla işimi halledecekken “derse dikkatli olmak da bir görgü kuralıdır küçük hanım!” Sesiyle önüme baktım. Kızlar bana dönmüş, gözlerinde küçümsemeyle bana bakarken rahibe Odelia tam da önümde duruyordu. Kadının yüzüne bakmadan “korse biraz sıktı” dediğim gibi “derse odaklanmadan başka şeylere dikkat verirseniz cezanır olur. Ayrıca o iple uğraşmayı bırakın, gereksiz şeylere zaman harcamayın” diyerek azar çekip geri yerine yürüdü. Bedava gösteriden zevk alan diğer seyircilerime bakmadan ipi bırakıp o acıyla önüme döndüm.
“Ahlak ve görgü kurallarını herkes bilir, bir kralın karşısında eğilmek, bir lordla konuşurken saygıyla cevap vermek, törenlerde ve yemek masası üstünde bir hanımefendi-“
“Bu dersi erkekler görmeyecek mi?” Sorduğum soru rahibeye yetiştiği gibi sözleri yarıda kesildi. “Bence onlardan çok sizin ihtiyacınız var bu derse” diyerek masadaki kitabı kapattı. Mahcup ifadeye takınmakmistedim ısrarla ama rahibenin sesi benim soruma göre daha kaba geldi kulağıma. Kapıya yürüdükten sonra bize döndü ve çıkışı işaret ederek “sizleri bahçeye alayım, geçen dersin devamı için” dedi. Kızlar eteklerini kaldırdı ve önden tek sıra halinde ilerlerken eteğimi sıradan çıkarmak için cebelleşiyordum. Etekle yaşanan çatışmada kendimle oturduğum sandalye de beraber sürüklenip gelirken yanıma yaklaşan bir kız sandalyeyi etekten kurtarıp yanıma yaklaştı.
Sesi pamuktan yapılmış yatağa ipek kumaşı sarmış gibi “gel, arada olur öyle” dedi yumuşakça gülümseyerek. Dolgun yanakları ışıkta parlarken sağ yanağındaki tek gamze anlamsız ama tatlı bir his veriyordu. “Adeline.” Kızın ismi buydu. Burada kimse soyadı ile kendini tanıtmıyordu. Veya benim denk geldiğim iki kişi kendilerine sadece isimle hitap edilmesini istemişti. Koyu kahverengi saçları gözleriyle uyumlu olan kıza fazla daldığım için elimde tutarak yürümeye başladı.
Toprak ve çimen kokusu daha kapıdan çıkmadığımızda burnumuza dolmuştu. Hava pek güneşli olmasa bile bahçede çok yumuşak serinlik vardı. Derini yakmayan sakinleştirici ve en önemlisi ağır kokulardan uzak bir hava akımı. Adeline el ele benimle sessizce yürürken önümüzde sarışın bir kızın “bu dersi kaldırmalarını danışmandan istemiştim” dedi kederli ifadeyle. Üzerine sülük yapıştırmışlar gibi tiksintiyle omzunu silkerken Adeline baktım.
“Ne oldu ki?”
Göz devirdi. “Bu huysuzun adı Seraphine. Bahçede topraktan böcek çıktı diye bu dersi müfredattan sildirmeye çalışan beyaz kanlı” derken sesini Seraphine’e duyuracak kadar yükseltti. Sarışın kız kafasını bize döndürdüğünde bana ve Adeline’e burnunu kırıştırarak baktı ve önüne döndü.
Kol kola rahibenin arkasından bahçeye geldiğimizde nemli çim ve toprak kokusunu içime çektim. Çekirge sesi geldiği an Seraphine sıçradı yerinden.
“Hayır bir daha hayatta dokunmam bitkilere.” Sesi ciyaklayarak çıktığından rahibe arkasına dönerek çimlere öğürecek gibi bakan kıza döndü. Kızgınlığını belli eden sesle “derse her biriniz katılmanız önemlidir” diye kısa kesip attı. Kızın yüzü hoşnutsuz biçimde rahibeye dönmesini kimse aldırmadan eteklerini kaldırarak daha da ilerlemeye devam ettiler. Rahibe Odelia nemli, kazınmış toprağın önünde durdu. Kızlarla onun etrafında çember çizerek dikildik. Gözüm prenses Tynna’ya kaydı bir an. Bu derslere alışık olup olmadığını bilmiyorum ama yüzüne bakılırsa Seraphine kadar panik değildi, toprağa karşı yabancı ifade yoktu yüzünde.
Devam edecek. (Uzun süredir bölüm paylaşamadı bunun için özür dilerim bazı geçerli nedenlerden dolayı. Bu sekizinci bölümün yarısıdır, diğer yarısını en kısa zamanda burada paylaşmaya çalışacağım, sadece üzerinde sürekli çalışıyorum ki saçma yazım dilini size sunmayayım diye. Yine teşekkürler ☺️)
Bölüm etkileşimi
