6. bölüm · Küllerin Arasında bir İrade
Küllerden Kalan
Yeni sulanan çimlere basıp adım atarken ara sıra kayma riskine giriyordum. Saçlarım rüzgarda sallanırken dikkat çekmemem imkansızdı ama beni fark etseler de artık bir şey demezlerdi. Kadınların başında beyaz örtü varken benim saçlarım doğal ve saf beyaz rengiydi. Örtünün görevini yerine getiriyordu. Her adımda yüzüme daha şiddetli vuran rüzgarla birlikte ona sıcaklık katan güneşin altında dünya daha huzurlu hissettirmeye başlamıştı. Ağaçların rüzgarın yönüne savrulan yaprakları, ıslak yerin kokusuyla cehennemin içindeki küçük cennet gibiydi.
“Sonunda gelebildin yabancı” dedi ağacın yere en yakın olan dalında sallanan Soren. Üzerindeki kahverengi yelekten neredeyse onu ağacın bir dalı sanmıştım. Ona doğru adım atarken dalı serbest bırakıp o da bana yöneldi. Tam karşısında, birkaç adım ötede durdum. “Ders yeni bitti, bir kelimeyi yanlış okudum diye tüm bölümü baştan okuttu yaşlı baykuş” dedim homurdanarak. Soren önümde kıkırdarken gözlerim kısıldı. Bana bir adım daha yaklaşıp elini omzuma koyarak “alışırsın yabancı, buralar böyle” dedi. Teselliden daha çok tehdite benziyordu sesi. Elini hafifçe itip göz devirdim.
“Bir haftadır alışamayıp ta şimdi mi alışmamı bekliyorsun bay velet.”
“Hey, boyumun kısa olması benim suçum değil” dedi küçük çocuk gibi alıngan tavırla. Ona biraz yaklaşıp elimi saçlarının arasına geçirerek kedi sever gibi okşadım. Yüzüme o ukala sırıtışı yerleştirerek “tamam tamam büyük çocuk, ağlama. Bir gün gelir sende büyüyüp, üst tabaka herif olacaksın.” Sesimde alay vardı ve o elimi yakalayarak beni tek hamleyle kendine çekti. Boyu benden bir tık kısa da olsa benden daha güçlüydü. “Sen de o herifin karısı olacaksın.”
Onun bu sözleri için yüzüne sert bir yumruk geçirebilirdim ama yapmadım. Onun az önce sallandığı ağaca yürürken “cüce biriyle evlenmek istemem. Sonra boyun yetmediği her işi bana mı yaptıracaksın?” Dediğimde arkamdan gelip beni ağaca hafifçe itti. Bir zıplayışta ağacın kalın dalına tutunup yukarı tırmandım. Uzun etek hareketlerimi kısıtladığından eteği dizime kadar çekmek zorunda kaldım. Etrafımı hızlıca tarayıp üstte duran bir dalı daha yakalayıp daha yukarı tırmandığımda altımda kalan daldan Soren’in sesi geldi. Benimle birlikte tırmanırken gözlerime bakmaya çalışıyordu.
“Bir kaç gün daha kalsan olmaz mı? Zaten seni buraya gönderenlerin amacı okuma yazma öğrenmen değil mi?”
“Bilmem, sence olur mu.” Her şeyden habersizdi. Buraya gelmemin asıl amacını ona üstü kapalı bir şekilde, belki de yalanlarla örterek anlatmıştım. Gerçeklerden kral ailesi hariç hiçbir varlığın haberi olmaması gerekirdi. Ama o ısrarcı olmakta kararlıymış gibi devam etti. “Kalmak istersen bence kimse-“
“Kalmak istemiyor” diyen bir ses Sorenin cümlesini yarıda kesti. İkimiz de kafamızı sesin geldiği tarafa çevirdiğimizde bir çift yemyeşil gözlerle göz göze geldik. Silas kollarını göğsünde birleştirmiş, başı yana eğik aşağıdan bize bakıyordu. Bakışlarındaki ateş gözlerimi yakarken boğuk sesi havayı ağırlaştırdı. Üzerinde bir veliahtın olması gereken beyaz üniformanın güneşte parlayan gümüş işlemler gözler kamaştırıcıydı. Güneşin altında kahverengi saçları sola hafif tarakla üzerinden geçilmiş, karşısındaki kişiye kim olduğunu açıkça gösteriyordu. Ona cevap vermeden önce yanında muhafızların olup olmadığını kontrol ederken Soren benden önce davranıp daldan aceleyle indi ve Silas’ın önünde büyük bir saygı gösterisiyle reverans yaptı. “Majesteleri” derken sesi titrek, neredeyse özür dileyecek gibi çıkmıştı. Ben de iki zıplayışta aşağı indim ama yere sağlam basmadığımdan ikisinin önünde yere devrildim. Hızlıca toparlanıp önüme uzatılan iki eli de reddederek yerimden doğruldum. Soren sesini çıkarıp sormasa da beni gözleriyle taradı, Silas ise elini yavaşça çekti. Silas’ın önünde kısaca başımı eğip selam verdikten sonra “tek başınıza gelmemişsinizdir” dedim her zaman kuyruk gibi arkasında dolaşan muhafızları kastederek.
“Kapıda bıraktım” dedi, sanki ayakkabısından bahsediyordu sesi. Soren bizden bir adım geri çekilirken benim de saygı göstermem gerektiği aklıma geldiğinde artık bir önemi olmadığı düşüncesiyle boş boş önümde dikilen veliahta bakıyordum. O susuyor, beni baştan aşağı şöyle bir süzüyor, ölçülü bakışları bedenimde dokunma hissi yaratmaya başlıyordu ve o noktadan sonra rahatsızca kıpırdandım. “Neden gelmiştin?” Tek kaşı uyarı halinde havaya kalktığında “gelmiştiniz” diye düzelttim kendimi. Soren’in gözleri ikimizin arasında gidip gelirken veliahta olan rahat tavrıma anlam verememişti. Silas sanki “bilerek mi yapıyorsun” der gibi baktıktan sonra gözlerim yine kısıldı. Kısa bir iç çektikten sonra “seni almaya” dedim kısaca. Uzun uzun babasının emrini açıklamaya hali yokmuş gibiydi yüz ifadesi, “anla artık” dedi gözleri. Başımı yukarı aşağı salladım.
“Eşyalarımı almam gerek.”
“Muhafızlar aldı” dedi ve eliyle bahçe çıkışını işaret etti. Arkamda duran Soren aklıma gelince “müsaadenizle” dedim veliahta. Başını sallayıp bize sırtını dönerek ilerlerken “çıkışta olacağım” dedi ve gitti. Soren, tutmuş nefesini bırakırken “aranız yakın mı” diye sordu. Ona döndüğümde yüzünde anlam veremediğim bir ifade vardı. Elinden eşyasını izinsiz almışım gibi burnunda çok küçük buruşukluk vardı ve kaşları gerilmişti. Kısa kafa sallamayla “suratına ne oldu” dediğim an ifadesi düzeldi. Sanki o da fark etmemişti yüzündeki değişikliği.
“Sorumu geçiştirme.”
“Ne geçiştirmesi, suratın bozulmuştu az önce.”
“Aranızda bir şey mi vardı?” Diye sorusunu tekrar etti. Kaşlarım çatıldı.
“Kıskanıyor musun sen?” O da ifademi taklit etti. Sanki kelimeyi ilk kez duymuş gibi.
“Ne alaka be.” Tek kaşımı kaldırdım. “Aynen, inandım.” Soren ise ellerini beline koymuş, bir baba yargıcı gibi bir adım yaklaştı. Ben de öne bir adım atınca ona hafif üstten baktım. O an sırıtmamı tutmaya çalıştım ama böyle mesafede zordu. O da artık anladığında göz devirdi. Bir anda beni kolumdan çekip sarılınca şaşırdım birden. Ona karşılık verecekken hemen hızlıca “hadi görüşürüz artık ne zamansa” dedi ve beni bıraktı, sonra sırtımı kendine çevirip çıkışa doğru ittiğinde birkaç adım ilerleyip tekrar arkama baktım. Soren bana bakıyor, yüzüme sanki ezberlemek istiyormuşçasına, belki de bir şeyler arar gibi baktı, özellikle gözlerimde fazla oyalandı. En son el salladı ve “hadi yabancı, arada buralara da uğramayı unutma” dedi. Veliaht olmasaydı ona daha uzun sarılıp adam akıllı vedalaşabilirdim. Kısa bir el sallayıp kapı çıkışına doğru yürüdüm ama birkaç adım atıp yine arkamı döndüm. Hâlâ orada durup beni izliyordu. Attığım birkaç adımı geri dönüp omzundan ona sarıldım. Yüzümü omzuna gömdüğümde üzerindeki güneşin kokusunu aldım. Onu bırakmadan son kez kulağına “üç kere alkışla” diye fısıldadım ve geri çekildim. Ondan uzaklaşırken bile bakışlarını ensemde hissediyordum, kalmak istemesem de içimde bir yerlerde Soren’e yer vermişti.
Çimenlerin sesini dinleyerek giderken arkamdan Soren’in üç kere elini birbirine çarpma sesini duydum, alkışların hepsi acele etmeden ağır ağır çıkmıştı. Sanki bana ulaştırmaya çalışır gibi. Yüzümde anlamsız bir gülümsemeyle arkama dönmeden üç kere aynı şekilde alkışladıktan sonra ilerlemeye devam ettim. Önünden geçtiğim birkaç rahibe saçım açık olduğunu fark edince attıkları bakışı görmemek için adımlarımı hızlandırarak yüzümdeki gülümsemeyi de söndürdüm. Silas arkasındaki muhafız ve iki askerle dimdik duruyor, önündeki rahiple konuşuyordu. Muhafızların birinin elinde benim eşyalarımın olduğunu tahmin ettiğim çuval vardı. Onlara yaklaşınca rahibin yüzünde hoş bir gülümseme ile veliahta bakmış, ama asıl fark etmediğim kişi de bana bakıyordu. Rahibin sağ tarafındaki siyahlı adam. Kilisede geçirdiğim her saniye bakışları üzerimden ayrılmamıştı ve şu an da bakmaktan hiç çekinmiyordu. Ben Silas’ın arkasına geçince o rahiple olan konuşmasını bitirip tam arkasına dönerken siyahlı rahip “majesteleri, müsaadenizle bir an konuşabilir miyiz?” Dedi birden. Bunu sorarken bile bana bakıyor, yüzünde rahatsız edici bir sakinlik vardı. Silas ona döndü, rahip ise eliyle biraz öteyi işaret etti ve birlikte yürüdüler. O sırada siyahlı rahip Silas’a kısık sesle bir şeyler söylüyordu. Ne dediğini duyamadığım için ifadesinden bir şeyler yakalama umuduyla veliahtın yüzüne baktım. Oysa o duruşunu bozmadan dümdüz duruyordu.
“Ne yapışık adammış be” diye bir ses geldiğinde irkilerek yanıma baktım. Bu ani sesin kaynağı önümden gelmişti ama önüm boştu. Arkamdaki muhafızları bile korkutmuş olacağım ki onlar da aynı şekilde bana baktılar. Ama yanımda kimse olmadığından onlara nasıl açıklama yapacağımı düşünmeden bir şey yok dercesine elimi kaldırıp önüme döndüm. Rhys sabahtan beri ilk kez sesini çıkardığından onu unutmuştum bile. Konuşmasa bile gözlerini her saniye üzerimde hissetmiştim. “Kutsal sular işe yaradı sanmıştım” diye iç geçirirken Rhys’ın silüeti önümde beliriverdi. Ne zaman görsem onun ruh olduğunu unutacak kadar dalgındım. Bedeni bir insanınkinden farkı yoktu, saçları, gözlerinin her gördüğünün rengini kendine sömüren hali onu bir insandan farksız kılıyordu. Sadece teni bir insana göre fazla soluktu. Yaşayan bir cesedi andırıyordu. Tekrar kafamı Silas ve rahibin olduğu tarafa çevirdiğimde rahip gözlerini benden ayırmadan kilisenin içine doğru yürüyordu. Silas’a baktığımda yüzünde çok küçük değişiklik vardı. Ona birkaç adım yakınlaştığımda arkamdaki muhafız aynı hızla kolunu önüme attı. Beni Silas’tan biraz uzaklaştırırken veliaht muhafaza kısa bir bakış atarak kolunu çekilmesini sağladı. İki adım önümde dururken sakince çıkışı gösterdi. Yüzünden bir şey olduğunu anladığım için ısrar etmek istedim ama o “yolda konuşuruz” dediğinden sessizce ilerledim.
Demir parmaklı kapılar açıldığında Silas önden, ben ve muhafızlar arkada olmak üzere atların olduğu tarafa yürüdük. Askerler veliahtın iki yanına geçti, bu konumdan ona ulaşmak daha zordu. Atların zincirlerle bağlandığı üstü kapalı, gümüş işlemeli arabanın kapısından içeri girmesi için Silas’ın yanındaki askerlerden biri kapıyı açtı. Veliaht içeri girip yerleştiğinde ben ne yapacağımı bilemeyip atlara bakarken “gelsene” dedi bana. Önce bir an duraksadım, buraya gelirken de binmiştim böyle arabaya ama bir prensle binmek garip geliyordu. Ona soracaklarım olduğundan fazla uzatmayıp içeri girdiğimde asker kapıyı kapattı. Silas’ın karşısına geçip oturdum, ellerimi dizime koyduğumda Silas bacak bacak üstüne atarak rahat pozisyonunu aldı. Araba ilerlemeye başladığında ilk konuşan ben oldum.
“Sana ne dedi?”
“Önce bir merhaba alsaydım. Belki de nasılsın, işlerin nasıl gidiyor?” Dedi sahte alıngan tavırla. Veya gerçekten şaka yapmıyordu. Göz altındaki hafif çizik ve morluklar gizlenmiyordu, daha on dokuz yaşında olmasına rağmen babasından daha fazla sorumluluğu vardı. Biraz arkama yaslanıp başımı yan eğdim.
“Sen de bahçede aynısını yaptın” dedim ki onu da yaşadığım mahcubiyete ortak edeyim. O göz devirirken kollarımı birleştirip “nasılsın?” Diye sordum. Kollarını göğsünün altında birleştirerek arkasına iyice yaslandı. Yüzünde hafif sırıtışla “İyi sayılır. Babamla birkaç meselede tartıştık öyle. Son günlerde çok boş yapmaya başladı. Magnus’un her dediğine uyuyor, kendi fikrini hep ikinci plana atıyor” dedi içindekileri saklamaya gerek duymadan. Kral, danışmanına düşkün biri olduğunu biliyordum ama kendi oğlunu ikinci plana atacak kadar olduğunu fark etmemiştim. “Çok ciddi konularda da mı?” Diye sorduğumda kaşları çatık halde kafasını sallayarak onayladı.
“Peki, ona bunu söyledin mi? Kendince fark etmiyorsa sen fark ettirebilirsin” dediğimde kafasını sağa sola salladı.
“Magnus’u her saniye yanında tutuyor, tek başına konuşmak istediğimde Magnus araya giriyor.” Bıkkınlıkla nefes verirken bakışını cama çevirdi. Onu anlamasam da derdini dinlemek biraz iyi geliyordu. Veliahtın sorunlarını dinleyebilen danışman da kralın paçasını bırakmıyorsa saray içindeki gerilimden Silas’ın halini az da olsa hissediyordum. İçi daralmaya başlamış olacak ki camdan gözünü diktiği bir kitapçıya bakarak “kitap sever misin?” Diye sordu birden bire.Kitap?Birden bire?Veliaht tepkime eğlenmiş gibi bakmaya başladı. Ama ben daha tepki vermemiştim ki?
“Gözlerimiz aynı oldu” dediğinde önce anlamadım. Hangi göz? Silas’ın sırıtışı yüzümdeki anlamayan ifadeyle daha da genişledi.
“Ne? Ne gözü?” Dediğimde kısa bir kahkaha attı. Neyden bahsettiğini bilmemek canımı sıkmıştı. Bir insan biraz daha açık olamaz mıydı, yoksa bu halimi görmek bu kadar mı komikti. Silas arabanın kapısını iki kez tıklattığında araba durdu. Atlar önde kişnerken bir asker hemen kapının önüne geldi. “Majesteleri bir sorun mu var?”
“Çarşıdaki kitapçıya gidiyoruz” dedi lafı kısa keserek. Asker emri alıp tekrar atına bindi ve araba yeniden harekete geçti. Geldiğimden beri hiçbir sorumun cevabını verilmemesi gerçekten canımı sıkmaya başlamıştı. Silas’ın bu rahat tavrı karşısında sürekli gücenmem onu eğlendirmesi bile saçma geliyordu kulağa.
Araba ilerlerken başta sorduğum soru aklıma geldi bir an. “Rahip sana ne dedi?” Diye sordum tekrar. Ondan daha ciddi cevap beklerken “gözlerinin güzel olduğunu söyledi” dedi. Bir saniye dondum, çünkü bunu sadece Soren gördüğünü sanıyordum. Rahip beni gözetlediği anlar hep kendimi tutmuştum, göz rengimin değiştiğini fark ederse direkt baş rahibe söylemesi gerekiyordu, ama şu an kiliseden çıkıp gidebilmiştim ve kimse buna engel olmadı.
“Başka?” Diye sorduğumda umursamazca “şu yeni arkadaşınla daha az oynamanı önerdi” diye cevapladı. Kaşlarım çatıldı. “Soren mi?” Kafa salladı. Soren’in bana bir zararı gelmemişti, ben de ona sataşmak dışında başka bir şey yapmadım. Araba durup kapı açıldığında Silas arabadan inerken “neden?” Diye sordum. Yere indikten sonra elini kaldırıp bana uzattığında elini tutarak arabadan indim.
“O rahibin oğlu, İl.” Rahibin oğlu?
“Hangisi?” Kitapçının kapısı açılıp içeri girdiğimizde Silas sakin bir nefes aldı, yanımızdaki iki asker bize biraz daha yakın durduklarında bana dönmeden önündeki raflara odaklanarak “baş rahibin oğluyla bu kadar yakın olmaman gerek. O senin beyaz atlı prensin değil” dedi.
“Şimdi babasına seni anlatıyordur kesin” diyen Rhys’ı görmezden gelmeye çalıştım. Ki önümde sallana sallana geçerken bu da zordu. Ama o an bir uyanış geldi bana, Silas önüme geçmiş kütüphanenin sessiz köşesine doğru ilerlerken hızlı adımlarla yanına yanaştım.
“Pardon?”
“Ne?” Kaşları havaya kalkarken sanki söylediklerini unutmuş gibi davranmayı nasıl başardığına hayran kaldım. Az önce konuştu ve hemen unuttu. “Beyaz atlı prens ne alaka şimdi?” Dedim ona sözlerini hatırlatarak. Gözlerini devirmesi ona hem yakışırken aynı zamanda sinir bozucuydu. Renklerine göre dizilmiş olan kitapların arasında öylece gezinirken “haberin yokmuş gibi davranma sen de” dedi. Her şeyi dolandırarak söylemeden dümdüz anlatamaz mıydı veya benim canımı sıkmak çok mu hoşuna gidiyordu?
“Sen de-“
“Ne ben de? Neyden haberim yok?”
“Kafanı kullan. Benimle konuşacak kadar zekan varsa bunun da cevabını bulursun muhakkak” dediğinde yanımızda sıkışan askerlerin biri burnundan alayla güldüğünü duydum. Derin bir nefes alıp biraz sakin ortamda durma isteğiyle arkama dönüp rafların diğer tarafına geçtim. Ben giderken Silas bana son kez “bu sefer arka kapılar kilitli küçük sincap” dediğini duydum. Onu duymazdan gelip daha da derine giderken en son köşede bir yerde durup sırtımı kitaplığa yasladım. Rhys dışında başka kimsenin olmadığından daha rahat nefes verip kafamı dağıtmak için önümdeki kitaplara göz gezdirdim. Yeşil, kırmızı, kahverengi, mavi ve bir kaç daha farklı renklerde kitaplar bazıları alfabeye göre bazıları da boyuna göre dizilmiş. Birini elime aldım, açtığımda el yazısıyla yanına notlar düşmüş bir kitap, isimler ve tarihler daha koyu mürekkeple yazılmış, bazıları hafif mürekkep taşmış veya silik. Aldığım yerine geri koyarken diğer kitapları da incelme isteği geldi. Kafamı farklı yöne vermek içimdeki ağırlığı bir nevi hafiletmişti. Kitaplar elime geçince bazılarının satır başlıklarını, bazıların da sadece isimlerini odaklanıp gittim, birinde pek ciddi durmadım.
Yandaki kitap raflarına geçerken her seferinde kokular daha ağırlaşmaya başladı, küf kokusu da geldiği oldu arada. Kitaplar elimde ilerledikçe kapakları kumaşlı kitaplara da rastlamaya başladım. Kumaş kapaklı kitaplar buralarda uzun süredir bulunmuyor, ya bir yazarın günlüğü veya çok eski bir antika oluyordu genelde. Bunlardan birkaçına daha bakıp bırakmayı kendime hatırlattım, havada yükselen tozdan burnum sürekli kaşınmaya başlamıştı. En son elime aldığım kitap daha inceydi, diğerlerine nazaran daha sararmış ve sayfa kenarlarının kemirilmiş gibi gözükmesinden bunun bir günlük olduğu kanısındaydım. Birkaç isim okuyuncaya dek her şey düz yazı gibiydi ve artık bırakıp gitmek için son bir sayfayı da çevirdiğimde tanıdık isim gözüme çarptı. Rafların dibinde olduğumdan gölgede ismi okumak biraz zorlaşmıştı ve geriye iki adım atıp pencere ışığına tuttum kitabı. İsmi tekrar okuduğum an kafamda çanlar çaldı resmen.
Aurelion Orin Dravenhall
Kulağımda harfler uğuldarken birkaç kez daha okudum ismi. On kere okuyup hâlâ algılayamamışken Rhys kitabın altından dürtünce vücudum irkilir kitabın kapağını sıktım. Donup kalmıştım ama neden olduğunu bilmiyordum aynı zamanda. Bu kadar şaşıracak olay olmamıştı ama yine de odun gibi kalmıştım işte. İsmi okuduğumda sol bacağımdaki doğum lekemin üzeri kaşınarak kendini hatırlattı. Bu işte bir bir iş vardı çünkü götüm kaşınsa bile bir şeyler ters gidiyordu son günlerde.
Etrafımda gelen seslerle kitabı kapatıp koluma sıkıştırarak raflardan uzaklaştım. Yürürken hâlâ adını sayıklamaya devam da ettim. Bu sefer daha ön taraflara ilerledim. Silas’ın önünde telaşlı görünmemek için durup bir kenarda içime derince bir hava çekip yoluma devam ettim. Kitabı sanki düşecekmiş gibi sıkı tutarak rafların ve masaların arasında sesleri takip ederek ilerledim. Birkaç kişiyi benzetip durdum ama bulamıyordum hâlâ. Rhys’ın “bıraktı gitti, çuvala koysaydı seni en azından belki biri görüp sahiplenirdi” sözlerine aldırış etmeyip aramaya devam ederken biriyle omuzum çarptığı an kafamı çevirmeye fırsat olmadan enseni soğuk bir el sertçe tutup çekti.
“Kör müsün lan?” Diyen adam beni kendine çevirdiğinde bunun Silas’ın askerlerinden biri olduğunu gördüm. Askerle göz gözeyken beni tanıyıp hemen ensemi bıraktı ve “pardon” dedi boğuk sesle. Elimdeki kitap az kalsın düşerken hemen yakalayıp askerle arama mesafe koydum, kaşlarım çatıkken yanımıza yaklaşan Silas’ın sesiyle askerle aynı yöne baktık. Asker benden bir adım uzaklaşıp mahçubiyetle kafasını eğmişken Silas “rafların altında ezildiğini sanıp tam da gitmek üzereydim” dedi bana. Kafamı kaldırıp gözlerine odaklanmıştım ki onun bakışları aşağı kayıp elimdeki kitaba baktı.
“Ne o?”
“Turta.”
“Kitapçıda?”
“Pastanede olmadığımıza göre.”
“Birileri aç galiba” dedi gözlerime bakıp ukala tavırla sırıtarak. Gözlerimi devirmeden önce “çıkalım mı” dediğimde elimde tuttuğum kitabı kafasıyla işaret ederek “önce bunu damgalatmalısın” dedi. Ona sırtımı dönüp kendim halledebilecekmiş gibi bir özgüvenle kitapçının merkezinde duran masaya gittim. Masadaki adam yaşlıydı baya, burun kemerine zor bela tutunan gözlüğü aşağı kayarken elindeki kağıdı okumak için gözlerini epey kısmıştı. Masasına yaklaştığımda beni önce fark etmedi, arkamda Silas birkaç adım uzağımdayken yanındaki askerle konuşur gibi yapıp yanıma yanaşmayı planlayan gözlerle beni süzüyordu. Ben masaya dirseklerimi yaslayınca adam gölgemden beni fark eder etmez elindeki kağıdı bir kenara bırakıp yavaşça ayağa kalktı. Elimdeki kitabı ona sessizce uzattım. Yıllardır aynı işi yapmaktan kırışmış elleri kitabı alırken çok incelemeye zahmet duymadı. Kapağını inceledikten sonra iç tarafına bakıp kendi defterine bir şeyler karalayıp bana uzattı. Elimdeki gümüş birkaç bozukluğu masaya bırakıp kitabı elime alırken yan taraftan kalın ve hırıltılı bir ses “Sam, yakılacak kitapları şu çuvala toplasana hemen birazdan yola çıkacağım” dedi masadaki adama bakıp. Adam elindeki kitabı bana vermeden kendisiyle alıp giderken “hey” dediğimde beni hatırlamış gibi olup “ah, kusura bakma” diyerek kitabı elime tutuşturup kendisi arka raflara yöneldi.
Silas’ın yanına giderken göz ucuyla adama baktığımda az önce elimdeki kitabı aldığım raflardaki tarih kitaplarını çuvala tıkıştırmaya başladı. Elimdeki kitabı sıktım istemsizce, az önce bana kitabı vermeden gidiyordu. Bu kitabı nereden aldığımı bile sormadan vermişti ve geri getirip getirmeyeceğimi de söylememişti. Arabaya bindiğimizde Silas önümde yayılarak oturmuşken “ne aldın?” diye sordu. Ona anlatıp anlatmamak konusunda kararsız kaldım çünkü az önce yakılacak kitapları çuvala toplayan adamı o da görmüştü. Bunu o raftan aldığımı öğrenirse bir ihtimal el koyabilirdi. Yalanımı gözüme bakarak yakalama ihtimaline karşı “tarih kitabı diyelim” dedim. Kaşlarını kaldırdı.
“Saray kütüphanesinde de vardı tarih kitapları, buradan alıp uğraşmasaydın.” Omuz silktim. “Ne bileyim gözüme güzel geldi, daha okunur. Saraydakilerin el yazısı uyurken yazılmışsa benziyor” dediğimde kıkırdayıp başıyla onayladı. Bir an aklıma gelip elimdeki kitabın kapağına baktım, ön kapağında veya içinde herhangi bir yere ait arma veya isim yoktu. İmzalı olup olmadığına bakarken Silas hareketlerimi gözüyle takip ederek “ne oldu fındığını kaybetmiş sincap gibi?” diye sorduğunda “kitabın arması yok, kimin yazdığı da belli değil” diye yanıtladım onu. Başını geriye yaslayıp rahatça nefes verirken “olabilir, kaçak veya anonim kitaptır” dedi. Anlamış gibi kafa salladım ama anlamamıştım.
“Nasıl?”
“Öyle” deyip gözlerini kapattı. “Her kitabın da sahibi olmayabilir, belki artık senindir” derken uzunca esnedi.
Saraya vardığımızda Silas yanındaki iki askere bakıp bir şeyler söyledikten sonra yanına askerlerden birini aldı ve arka bahçeye uzaklaştı. Diğer asker de bana yol boyunca eşlik etti. Sarayın en uzun koridorlarında ilerlerken eteğim ayağıma dolaşmasından rahatsız olup elimle çekiştirirken önüme bakmayı bir an kestim. Ve o kısacık an içinde tekrar bakışlarımı yukarı kaldırdığımda karşımda benim olduğum tarafa yürüyen küçük prenses Tynna ile karşılaştım. Yanında hizmetçisi elindeki ağır kumaşları taşırken prenses dik bir şekilde ilerliyor, ya da ilerlemeye çalışıyordu. Beni fark ettiğinde adımları daha ağırlaşmıştı sanki, yere yapışmak ister gibi yürüyordu, göz göze gelmemek için hizmetlisine bir konuşur gibi yaptı. Yanıma yaklaştığında önünde reverans yaptım ama bana bile bakmadan gözleri kısa bir an elimdeki kitaba kayıp tekrar yoluna bakarak yanımdan geçip gitti. Arkamda duran asker bile şaşırmış olacak ki ağır bir nefes verdi. Prenses Liriel Tynna saraydaki hoşgörülü insanlar listesinde ön sıralarda duran kişilerdendi. Hizmetçilerine bile kaba davranmamış, askerler dahil herkesle samimi iletişim kurabilen biriydi herkesin gözünde. Beni görünce yüzünde oluşan küçük bir paniği hesaba katmazsa kusursuz bir periydi. Belli ki geçen büyüyle yanlışlıkla yaktığım oduncu evi ve diğer yediğim haltlar kulağına ulaşmış anlaşılan.
Karnıma yastığı çekip yüzüstü yatakta uzanırken kütüphaneden aldığım kitabı incelemeye koyuldum. Yazılar gözümün önünden hızlı hızlı geçerken genel olarak sadece kral Aurelion Orin hakkında olan bilgileri gözden geçiriyordum. El yazısı düzenli olmasına rağmen kelimeler birbirine uymuyordu, aceleyle de yazılmamıştı, her şey bilinçli görünüyordu. Mürekkebin düzenli hareketleri ve koyu harfler bunun kanıtı gibi gözler önündeydi. Yazan kişi her kimse bir şey anlatmaya çalıştığı kesin ama bunu açıkça yazmak yerine şifrelemişti. Ama neden? Saray ve ötesindeki kütüphanelerde bugüne kadar bir kitabın tarih bilgisi yüzünden şifreli anlatımda yazılması yasalara aykırı olduğun duymuşluğum var ama bugüne kadar da buna ilk kez tanıklık etmiş de olabilirim.
Kitabın kumaş kapağını parmağımla okşadım, pütür pütür olmuştu ve muhtemelen çok uzun süre önce da var olmuştu. Sayfalar diğer kitaplara nazaran daha kalındı, ya da bana öyle geliyordu çünkü zihnim kendi başına yeni bir şey keşfedince define bulmuş köylü gibi davranmaya başlamıştı. Rhys odadaki kumaşları dağıtırken yataktan fırlayıp üzerime arkasını kapatacak kadar kumaş eklenmiş pantolon gömlek giydim, ayağıma asker botu tarzında bir ayakkabı geçirip korsemin iplerini sıkıca bağladım. Saçlarını ördükten sonra kitabı kaptığım gibi yataktan kalkıp odadan çıktım. Kapımın önünde nöbet tutan muhafız ben odadan çıkmamla arkamdan gelip gelmemek konusunda kararsız bir şekilde kıpırdandı. Muhtemelen nöbet değişimi hayalini kurarken ortasında giriş yaptım. Hızlı adımlarla sarayın koridorlarında turlarken veliahtı aradığımı unutup birkaç kere kütüphaneye girip çıktım. Alt kata inip tekrar üst kata çıkmaktan arkamda dolaşan muhafız da adımlarını yavaşlattı. Koridor sonunda bahçe çıkışında Silas’n hizmetçisine denk gelince kadının yanına gelip
“Afedersin, veliaht prens nerede biliyor musun?” Dediğim an bahçeden yanımıza kadar ulaşan keskin kılıç sesiyse sustuk bir an. Sonra hizmetçi bana bahçeyi işaret ederek “majesteleri eğitmenle antrenman yapıyor” dedi. Başıma teşekkür edip arka bahçeye çıktım. Merdivenlerin üstünde dururken bana doğru gelen metal parçasından an itibariyle kaçmayı başardım. Metala sonra da kafamı kaldırıp bahçeye baktığımda yakıcı güneşin altında veliaht eğitmen ile kılıçları birbirine vurup antrenman yapıyorlardı. Pek de antrenman gibi de durmuyordu aslında çünkü ikisi de boğa güreşi yapan sığırlara benzeyip kalmışlardı. İkisinin de yüzünden sel gibi terler akarken direnmeye devam ederek güreşiyorlar. Birileri artık dur demeliydi ama o kişi kesinlikle ben değilim kusura bakmayın yani. İki körün ortasına düşmüş sağır gibi olma isteği yok bende. Merdivenlerden inmeyip taş zeminde yana doğru kayıp sessizce izlemeye başladım. Havayı kesen kılıçlar yorgun eller tarafından esir alınmışçasına sert tutulmuş haldeyken Silas’ın elinden kılıcı kayar gibi oldu. Eğitmen fırsatı kollayıp bir adım öne kayarak veliahtın sağ omzuna hücum etti. Veliaht son an kendini geri çekmeyi başardı ama kılıcın sivri ucu omzunu sıyırıp geçti.
“Tekrar” dedi eğitmen yere düşmek üzere olan veliahtın elinden yakalayarak. Ayaklanırken veliaht kılıcı daha sağlam tuttu ve tekrar pozisyonunu aldı. Daha ne kadar sürecekti bilmiyorum ama sonuna kadar da izlemekten orada olmayı yeğlerdim. Silas’ın bacağına yalandan çelme takıp dikkatini dağıtarak kılıcı boğazını kesecek noktada durdurmak ve yüzündeki korkunun kokusunu hissetmek isterdim. Belki de o kusursuz beyaz tenine kırmızı çizgi eklemek ve insani tarafını hatırlatmak.
“Bedava gösteri zevkli miymiş” dedi Silas bana bakarken ama ben o sırada neye daldığımı tam bilmeden öylece duruyordum. Kafamda yerdeki taşların cilası hakkında mücevherci gibi hayali fikirler üretirken zihnimi dinlendiriyordum güya. Önümde şıklayan parmaklardan sonda irkilir kendine geldim ve gözlerimi nerede kaldığını bilmeden hızlıca veliahta doğru kaldırdım. Kılıcın ucunu yere saplamış terler içinde bana bakarken resmi maskesi de vardı yüzünde. Önünde kısa bir reverans yapıp “sadece sizinle konuşmak için gelmiştim majesteleri” dedim aynı maskeyi kendi yüzüme tutarak. Açıkçası böyle konuşmaya alışmıştım ama azımdan her resmi kelime çıkması içimde tuhaf bir his yaratıyor. Hani kralın danışmanısın ama aynı zamanda onun kardeşisin ve öz kardeşine aranızda hiçbir şey yaşanmamış gibi davranmaya benziyor. Bu da garip benzetme oldu ama anlatabilmişimdir. Anlatamadıysam da boş ver zaten çok da önemli değil.
Veliaht yanına gelen hizmetçiye kılıcı teslim edip merdivenlere tırmandı. Yanıma yaklaşmadan içeri girdiğinde arkasından ilerledim. Adımlarımı hızlandırmamaya dikkat ederek veliahtın kuyruğu gibi ilerlerken -ki sarayda son birkaç yıldır insanlar arasında böyle lakapla tanındım- taş zeminde çıkardığımız ritmi de dinlemeye başladım. Ağır adımlarından anladım ki Silas şu an çok da samimi prens olmaktan biraz uzakta. Kesik kesik aldığı nefesten de anladığım kadarıyla soracağım sorulara net cevap alamayabilirdim. Onun odasına geldiğimizde kapıda nöbet tutan muhafızlar veliahta reverans yapıp hızlıca kapıyı açtılar. Benim de girdiği fark eden muhafızların yüzünde garip bir görüntü oluştu, gören de prense saldıracağım sanır. Kapılar arkamızdan kapandığında Silas resmi maskesini yüzünde unutup “şikayetin neydi?” Deyince ondan geriye kalmayıp “sizden birkaç bilgi edinmek isteğiyle buradayım majesteleri” diye karşılık verdim.
Terden kızarmış boynunu havluya silerken yüzüme bakıp bir süre bir şeyler düşündü. Gözlerini kısıp bakışlarını başka tarafa çevirirken sabırsızca “ne istediğini söyle lafı dolandırmadan” dedi sesi bu sefer resmiyetten çıkıp. Açıkçası bu adamın dengesizliği bazen çok gıcık geliyordu. Yorulduysan acısını benden mi çıkartmak zorundasın arkadaş? Tabi bunu sesli söylemedim zaten önümde asabı bozuk bir prens dururken kellemle vedalaşma gibi bir niyetim yok. Aramızdaki samimilik bir hizmetçi ve yöneticiden daha fazlası da olsa yaptığım tek bir yanlış ona dokunursa beni idam sehpasında halka kukla yapmaktan da çekinmez. Geçen sene kraliçenin önünde ona “siyasi” şaka yaptım diye beni güreşçi boğalar dolu arenaya attığını da unutmadım daha. Hâlâ denk geldiğinde bu şakayı hatırlatıp tehdit bakışları atıyordu. Ne zalim biri.
“Kral Aurelion Orin Dravenhall hakkında bildiklerini söyler misin” dediğimde bakışları ağzıma kaydı. Büyük ihtimalle ağzımı dikme düşüncesiyle mantığı kavga ediyordu. Ama tabi artık umrumda değil, ulaşmak istediğim birinin yolunda bazı şeylerimi feda edebilirdim. Yani sayılır. Ama önümdeki adamın bu sefer şaka gibi yüzüme bakmadığını anlayınca istemsizce sırtım dikleşti. Silas da o sırada havluyu bir kenara fırlatmış yatağına uzanmış halde tavana bakarak konuşuyordu. Sesi eskisinden daha baskın çıkmaya başladı.
“Bunu dışarıdan herhangi birine sordun mu” dediğinde başımı olumsuz bir şekilde salladım. “Hayır.” Silas’ın yüzü düşünceli hâl aldığında olayı az çok tahmin etmeye çalıştım. Şu an ya kralın ismini yanlış söyledim ya da başka bir şeye bulaştım. Elimde duran kitabı bile unutmuştum ki hatırladığım an artık saklayacak şey kalmadığı için kitabı Silas’a doğru kaldırdım. “Kitapçıda aldığım bu kitapta onun ismi vardı ama yazılar şifreli gibi geldi bana” dedim dürüstçe.
Gözlerini elimdeki kitaba sonra da bana kaydırarak “ismini anma İl. Başına kiliseden daha beter olaylar gelir ve kendin fark etmediğin anda seni yakalarlar” dedi. Hâlâ anlamadığını görünce kısa bir iç çekip tavana bakıp gözlerini kapattı. Sessizliği uza uzatması canımı sıkmaya başlamıştı. Veliahtlara doğuştan verilmiş bir özellikti herhalde bu da. Hiçbir soruma cevapla yanıtlamıyordu, ya üzerine soru sorar ya da susar ortası yok. Sağ bacağımı titretirken bu sefer kaşlarını çatma sırası bendeydi. Ona teknik olarak sinirlenip sözümü geçiremesem de bakışlarla baskı yapabileceğimi düşünmüştüm. Yanılmışım çünkü kendisi gözleri kapalı halde yatakta keyfini çıkarmakta. Midemde yine bir ağırlık çöküp gerginliğim artarken sağ bacağımı fark etmeden daha da titretmeye başlamıştım. Sessizliğin sesi kulağıma ağır gelmeye başlamışken “bu bizim soyumuzdan gelen kral, aynı zamanda üzerindeki büyünün sahibi. O yüzden ismini konuşma” dedi birden bire. Tek nefeste söylediği için önce kelimeleri zihnimde oturtmam zaman aldı. Kaşlarım çatılıp olayı kavramaya başladığımda aklıma sorular yağmur gibi yağmaya başladı. “Kilisenin büyüyü yasaklamasıyla mı alakalı” dediğimde kafasını onaylayarak salladı.
“Peki neden ismi? Yani isimle ne değişir?”
“Çok şey. Bir insanı tanırken önce ismini öğrenmekle başlarsın ve gerisi çorap söküğü gibi gelir. Kilise bu ismi kullanmayı katiyen men etti ve yasakladı. Bir daha ağzına alma” dedi. Aklıma tarih kitapları geldi direkt, sarayın arşivi kısmında geçmişteki kuralların bilgileriyle dolu bölmesi vardı. Belki buradan sonra çıkıp orayı da gizlice kontrol edebilirdim.
“Ama ismini tarihten tamamen silemezsin ki” dediğimde bakışları beni buldu.
“Tarih kimin eline geçtiğine göre değişir. İsmi silebilirsin, yok edemezsin. Sen de silinen isme denk geldin. Rahip Cassian tarafından yasaklandı ve bir daha anılmamak üzere silindi” dedi. Soren’in babasını duymak tüylerimi hafiften ürpertmedi değil. Sırtım soğuk duvara yaslayıp sessiz kaldım bir süre. Büyünün asıl sahibini silerek laneti de yok etmeyi düşündüler belki ama başarısız oldular. Eğer yöntem işe yarasaydı üzerimdeki büyü de ortadan yıllar önce kalkmış olurdu. Ya da bir süreliğine kalktı… Silas kocaman açılmış gözlerime bakarken “ne oldu?” Diye sordu merakla. Tam emin olmak için biraz daha sustuğumda “neyi düşünüyorsun” dedi ısrarla. Gözlerimi ona kaldırıp “birazcık kontrol edemediğin bir şeye hemen atlamasana” dedim ve başımı geriye atıp derin bir nefes aldım. Fazla rahat konuşmuştum ama düşüncelerimin içinde boğulurken bin tane ihtimal sıralanıyordu aklımda. Üzerimdeki büyü yıllardır tek bende bulunmuş olamaz, çünkü bu mantıklı olmazdı. Ama eğer kilise hâlâ büyüyü yasaklıyorsa demek ki bu olayları benden önce de yaşadılar ve yara daha iyileşmeden yine açıldı. Önlemler de ağırlaştı ama neler yapıldığı henüz de bilinmiyor.
Elimdeki kitap da benim son cevabım gibi duruyor.
